YAYINCIDAN
Değerli Okurlarımız
Şiir Sarnıcı (e-dergi)
29. Sayıya ulaştı. Ne var ki bu sayıdan sonra derginin yayımını dondurma kararı aldım. Derginin yayımını
ileriki zamanlarda kaldığı yerden sürdürür müyüm, bunu ben de bilmiyorum. Şiir
Sarnıcı (e-dergi), çıkış bildirisinde de belirtildiği üzere dergi istenen
hedefe ulaşamadı ve ulaşması da bu ortamda olası görünmüyor. Hem blok
sayfalarından hem de WEB (siirsarnici.com) sitesinden istediğiniz her sayıya
ulaşıp okuyabilir, paylaşabilir, indirip sayısal ortamda saklayabilirsiniz.
Okurlarımıza veda
ederken En azından edebiyat Tarihçilerine kolaylık olsun düşüncesiyle bazı
saptamalara yer vereceğim.
Şiir Sarnıcı, Kasım
2019’da yayıma başladığında büyük bir heves ve beklentilere sahipti.
Çıkış Bildirisinde de
belirtildiği gibi;
Genç yazar şairleri,
yazın dünyasına kazandırmak ilk beklentileri arasındaydı.
Temiz bir dil, dış
dünyanın uydurmalarından arındırılmış çağdaş bir anlayışla yazın dünyasına
katkı sağlamaktı umudu.
Dünya şiir severlerini,
özellikle Türkçe’nin lehçe ve ağızlarını konuşan bütün toplum yazar şairlerini bir
platformda buluşturup kaynaştırmaktı diğer bir hedefi.
Tanzimat Edebiyatının
son zamanlarında olduğu gibi sanat ve şiir üzerine görüş alışverişi yapmak,
bilimsel düzeyde tartışmak, sanatın özellikle şiirin felsefesini açıp yayarak
bir ekol yaratabilmekti en son amacı.
Uluslararası yayın
yapan hakemli bir dergi olabilmekti büyüdüğünde… Ne var ki ülkemizdeki yazın ortamı bunlara
izin vermeyecek kadar sıkıntılı dönemi yaşıyor.
Dergi, getiri
kaygısından tamamen uzak, salt emek kapsamlı bir yayın olarak altı yıl yaşamını
sürdürdü. Her şeyin bir sonu olduğu gibi bunca emeğin de bir sonu olmalıydı. Sonra
gelecek kuşakların bayrağı devralması gerekiyordu ki bugün, çok sayıda e-dergi
yayımlanıyor artık. Öyle sanıyorum ki Şiir Sarnıcı (e-dergi) sınıfında
ilklerden biri olarak Edebiyat tarihinde yerini alacaktır.
Yapmak istediğim ve
yapılmasının olası olmadığını açıklayabilmek için derginin çıkış bildirisini bu
sayfadan bir kez daha aktarıyorum. Bundan sonra yayını neden dondurma kararı
aldım daha kolay açıklayabilirim sanırım;
Şiir
Sarnıcı (e-dergi) Çıkış Bildirisi
Amacımız,
“sanat evrensel bir olgudur” düşüncesiyle, gençleri ve dünya insanlığını
sanatsal değerlerle buluşturmak, onlara nitelikli sanatsal bilgi sunmak ve
estetik kaygılarını güçlendirmektir. Sanatseverleri bir platformda buluşturarak
daha nitelikli tartışma ortamı yaratmaktır. Gençler ve sanatseverlerin sanatsal
donanımını güçlendirmek ve başvuru kaynağı olabilecek yapıtlarla onları
desteklemektir. Edebiyatı, özellikle şiiri, biraz olsun yapay kaygılardan
kurtararak, nitelikli yapıt üretmenin yollarını araştırmak, tıkanıklığın önünü
açmaktır.
Hedefimiz;
uluslararası düzeyde nitelikli bir yazın dergisi olmak ve sanatçılarımızın
yapıtlarını ülkemiz ve bütün dünyaya duyurabilmektir. Yeni ve farkındalıklı bir
sanat/şiir dünyasının önündeki sorunları görünür kılmaktır. Özellikle,
tozlanmış bilgilerden, genellemelerden, yalan yanlış söylemlerden, hiçbir
mantığa dayanmayan genel geçer kabullerden biraz olsun arındırmaktır Türk
şiirini… Etik bir yazın/şiir dünyasının düzlemini hazırlamak ve estetik değer
algısını, daha somut şeylerle törpülemektir.
Dergimiz;
hiçbir algı güdülemesine boyun eğmeden; bilim ve sanatın olması gerektiği
düzlemde yer almasına özen gösteren; öğrenilmişlik, alışılmışlık ve
çarpıtılmışlıklara kulak asmadan; kendine özgü yaratıcılığı ve çağdaş sanatı
temel alan; çağdaş bir anlayışla var olma çabası taşır. Dilsel şiddet içeren,
ideolojik ve dinsel dayatmaya yol açan, propaganda, dinsel tebliğ ve
misyonerlik amaçlı, bağıran, çağıran, hakaret eden ve kişiyi hedef alarak
yazınsal eleştiri mantığını aşan metinler, sanat anlayışımıza sığmaz.
Sanat
görüşümüz; ortalarda dolaşan, ayrıştırılmış, onun bunun öğretisinin kuklası
olmuş ve sanat biliminden soyutlanmış bir anlayış değildir. Çağdaş sanat veya
evrimsel sanat kavramlarıyla tanımladığımız; akla, bilgiye, bilime,
sınırsızlığa, sonsuzluğa ve yaratıcılığa dayalı bir sanat anlayışıdır; ögesi
insan olan, sevgiyi temel alan, insanda yaşam sevinci yaratarak aklın evrimini
hızlandıran nitelikli sanattır.
Biliriz
ki deneyim sanatta önemlidir. Deneyime yaslanarak yeni ve farkındalıklı yapıt
üretilmelidir; çağı avucuna alan, günümüz bilgisiyle yoğrulmuş, çağdaş sanat
anlayışıyla özdeş. Çağ değişiyor, sanatla insan arasındaki ilişki evrim
geçiriyor. Sanat, çağının çocuğu olabilmesi için doğduğu çağdan ileride
olmalıdır.
Dünyadaki
tüm yazar ve şairler ile bizi izlemekte olan ülkemizin yazar/şairlerine çağrıda
bulunuyoruz. Çevreye, insana, barışa, insanca yaşama ve sanatın itici gücüne
karşı duyarlılığınız varsa; insanlığın içini acıtan olayları önlemeye yönelik
söyleyecek bir şeyleriniz birikmişse, sanatın işleviyle ilgili evrensel
olgu/olaylar çerçevesinde sorumluluk duyuyorsanız; kısacası sanat için bir şey yapmak
istiyorsanız; işte bütün dünya yazar/şairlerinin buluşabileceği; uçsuz
bucaksız, özgür ve sensiz-bensiz bir ortam. Söyleyecek sözü olan, paylaşılacak
yapıtı olan, sanatın ve yazının niteliğine katkı vermek isteyen herkes
gönüllülük esasına göre sayfalarımızda yer alabilir. Okunma oranımız, sistemin
bize ilettiği bilgi ışığında; basılı ve en iyi dağıtım sistemine sahip
dergilerin okunma oranından daha fazla olduğunu gösteriyor. Reklâm yapmıyoruz;
çünkü ekonomik bir kaygımız yoktur. Çatışmıyoruz, dayatmıyoruz, bir şeyler
kanıtlamak peşinde değiliz; çünkü biz sanatın işlevi ve amacını, bilimsel
yöntemlerle ele alan bir yaklaşıma sahibiz.
Ayrıca
derginin uluslararası düzeyde tanıtımı, paylaşımı ve yayınlanacak eser iş
birliğini yapmak üzere Türkçenin akraba dillerini konuşan ülkeler başta olmak
üzere her ülkeden dergi temsilcilikleri oluşturmak istiyoruz. Bu konuda istekli
ve sanat bilgi düzeyi iyi olan diğer ülke sanatçılarının başvurularını
bekliyoruz. Ayrıca il bazında temsilciliklerimiz olsun istiyoruz. Dergimizde
gönüllülük esasına göre yer almak isteyenler, bizimle iletişime geçebilir.
Hiçbir
kaygı, saplantı, ön kabul ve çıkar çatışmasına aldırmadan sizlerle büyümek için
oluşturulmuş özgür ve özgün bir yazın evreniyiz. Hep birlikte ve elden ele
büyütelim.
Sanat;
barışa ve insanca yaşama giden yolda en etkin rehberdir.
Kasım
2019, Narlıdere
Bu hedeflerden sonra
salt şiir taşıyıcılığı yapan, sanat ve şiir bağlamında felsefi tartışmaların,
bilimsel yazı, deneme ve yorumların olmadığı bir derginin edebiyat dünyasına
katkısı ne olabilir ki? İstedim ki söyleyecek sözü olan herkes, ünlüsü-ünsüzü,
dergimizde kendi isteğiyle yer alsın biz de bu ortama sunulan bir platform
görevi yapalım. Edebiyat dünyasında bu işler böyle yürümüyormuş, geç de olsa
anladım.
‘Herkes bulunduğu yeri
hak ettiği kadar haklıdır’ gerçeğinden yola çıkarak küçük bir saptamayla metni
sonlandırayım:
Edebiyat Dünyası, daha
genel söylersek sanat dünyası öyle sanıldığı gibi sütliman bir dünya değil;
kurt ve kuzuların bir arada yaşadığı bir dünyadır. Belkemiğini de öğrenilmiş
alışılmışlık oluşturuyor. Alkışı bir görüngü kabul ediyor. İşin içine bir de
parasal kaygı girdi mi, fersah fersah kaçılacak bir ortam oluşuyor. Ben
“Ekonomik ve Ben” kaygısından sıyrılarak bir şeyler yapmaya çalıştım,
öğrenilmiş alışılmışlığı kırabilirim, alkıştan ziyade bilgiyi önceleyebilirim,
diye düşündüm. Tabii ki gerçek daha başkaymış. Öylesine kaynaşık bir ortam ki
sorunların tutkal gibi birbirini sıkı sıkıya tuttuğu, sarmal oluşturduğu bir
yazın dünyası; çözmek için de bir çabanın olmadığını görmek ayrı bir sorun.
Geçmişte üretilen yapıtları tarihsel sınıflandırma dışında eleştiri ve kuramsal
alanda ezbercilikten öteye geçemeyen bir edebiyat bilimi; fakültelerden
bireysel eğitim alanlarına kadar…
Herkes her şeyi
biliyor yazın dünyasında. Sanat bilimi su gibi akıyor damarlarda. Oysa derginin
kapağında da yazdığım gibi “Aygır gibi kişneyen yalanlar önünde kısrak gibi
gevşeyen aydınlar” var bu ortamda. Yüzyıllar önce ortaya atılmış kurguların sıkı
âşıkları örneğin. Asıl ilginç olanıysa çoğunluğun onayını alıyor olmaları,
milyonları aşan destekçileriyle şımartılan bilmiş gündelik konuklar. Ulaşılması
gereken yer burası mı? Bence hayır. Edebiyat tarihini biliyor olmalısınız.
Kimler ve neler kalmış hoş bir ses olarak?
Bilimsel temele
oturmayan, felsefi derinliği olmayan, çağdaş düzeyi tutturamayan bir ortamı
daha fazla zorlamak beni yoruyor artık. Söyleyecek çok sözüm olmasına karşın
söylemenin yararı olmadığını anlamış bulunuyorum.
Küçük bir önerim
olacak sözlerimi bitirirken;
Sanata gönül veren
sanat yolcuları ve fakültelerde görev yapan akademisyen dostlar,
Madem edebiyat bilimini
üç ana dala ayırdınız. Hiç olmazsa kuram ve eleştiri dalını ayakları yere basar
bir düzeye çekiniz. Çünkü kuramsal bilgi ve eleştiri, sanat eğitimin kendisidir
ve temelidir. Gördüğüm kadarıyla bu iki alan hırpalanmaya ve silkelenmeye
muhtaç.
Bilgi, hiper-aktif bir
karaktere sahiptir; yerinde duramaz. Edebiyat dünyasındaki perspektifi
görebilecek altyapı ve uzagörüme sahip olduğumu ve bunu sürekli güncellediğimi
söyleyebilirim. Elbette sahip olduğum
bilgiyi hiçbir karşılık beklemeden paylaşmayı sürdüreceğim.
Dergimize katkıları ve
karşılıksız emeklerinden dolayı Yayın
Kurulumuz; Hidayet Karakuş, Dizdar Karaduman, Seval
Arslan, Selami Karabulut, Nilüfer Açılan Yıldız, Özge Sönmez, Elif Burcu Özkan’a;
Dergi Temsilcilerimiz; Dizdar Karaduman, Vildan
Çalışkan, Filiz Kalkışım Çolak, Seval Arslan, Nermin Akkan, Seçkin Zengin, Elif
Burcu Özkan, Hasan Çapik, Nimet Taner, Ömriye Karataş, Nilüfer Açılan Yıldız,
Uğur Olgar, Ahmet Yılmaz Tuncer, Zaur Ustac, Cengiz Köse,
Cihangir Nomozov’a; yapıtlarıyla
dergimizi zenginleştiren yazar-şairlerimize; canı gönülden teşekkür ederim.
Eğer dergiyi kaldığı yerden sürdürmeye karar verirsem aynı ekiple yola devam
etmek isterim. Saygılarımla
Mutlu
ve esenlikli günlerde okumak, okunmak dileğiyle… Hoşça kalın sevgili okurlar.
Nilüfer Uçar
SU EVİM
Sana nehirler
verdim kundaklanmış yosun tende
ölümsüz yağmurlar,
kusursuz abanoz ağaçları
göğün kalbini,
toprağın sızısını verdim
iki mevsim arası
dil burgacında
berrak yüzlü su
evim
Barikatlar kurdum
yürüdüğün yollara
arş ile su arası
sis ve ihtiras
içinde
şarap sundum
susuzluğuna
aşkın güliz
ışıltısını dokudum ince ruhuna
cehennem ateşinde
geçip de geldim sana
Eril kuş kanadında,
özge bir çiçeğin alından
taşkın sulardan
aldım imgesel gülüşünü
unutabilir miyim
kadınsı endamını, sessiz sabrını
yakamoz zarafetinde
süzülüşüne vuruldum serin tenlim
Yok… anlamam sensiz
çıplak yorgunluğu
suyun intiharını
serçe telaşını
bir ömür geçti
şahdamarında
anımsa yokluğun
kıyısını anıların kokusunu
geçip gidiyor ömür
gecenin meme uçlarında
anla beni su
tomurcuğum
sığındın serseri
bir poyrazın kollarına
adını sır gibi sakladın
göğün bağrında
çiy damlasına düşen
özün aşkın eski tortusuydu
kutsanan
gömleğinden soylu emanetini alınca öğrendim
su yatağında ak
zambak anla beni su evim.
Emirhan Koşar
EVE GEÇ KALDIM
Kapı önümdeydi, yol içimdeydi
Anahtar cebimde soğuk bir maden.
Eşiğe bastım da sesim eksildi
Ev açıldı; ben geçtim kendimden.
İçeri girdim; sesim çarpmadı
Ne cam irkildi, ne tahta sızdı.
Saatin içinde küçük bir vida
Ben yokken de yokluğumu saydı.
Duvarda bir çivi, çevresi aydın;
Demek bir resim çoktan inmişti.
O beyaz iz, alçıya sinmiş
Benden daha uslu beklemişti.
Masada ince bir çizik uzardı,
Bıçağın yarıda bıraktığı yol.
Parmağımı sürdüm; tahta sustu,
İnsandan eskiymiş evdeki soluk.
Mutfakta ocak külünü saklar
Dargın değildi, konuşmazdı da.
Yarı açık bir kibrit kutusu;
İçinde üç kısa kararma daha.
Çekmecede buldum kopuk bir düğme
Tuttuğu yer çoktan unutulmuştu.
Avucumda küçücük bir kapı oldu;
Açtım, içeriden ben çıkmadım.
Kalemi aldım; elim ürperdi
Kâğıt değil, susmuş bir eşik vardı.
İmzamı attım da anladım birden:
Adım içerdeydi; ben dışarda.
Fazilet Özkan Por
ADIM ADIM ANADOLU (SİVAS)
Sivas
ellerinde sazım çalınır,
Çamlı
beller bölük bölük bölünür,
Yardan
ayrılmışam bağrım delinir,
Kâtip
arzuhalim yaz yâre böyle.
Yoldayız!
Son
zamanlarda moda olan sosyetenin gözdesi yabancı bir ülkeye değil yolculuğumuz.
Güzel ülkemin, daha önce gidemediğimiz diyarlarını görmek, tanımak için
yollardayız.
“Oooooh
yine trendeyim!” Kompartımana girer girmez dudaklarımdan dökülen sözlerime
gülümseyen eşime bakıyorum. Yavaşça söylediğim sanısıyla duyulmasından kızaran
yüzümle.
Yeni
yerler göreceğim sevinci, yolculuğun coşkusuyla oturuyorum koltuğa.
Gardan;
sessiz, dingin hareket ediyor yüksek hızlı tren.
Şaşırıyorum
yine. Böyle değildi benim düşlerimin treni.
Karaydı!
“Kara tren” denilmesini hak eden karalıkta. Sessizce değil, düdükle kalkardı. Hareket
memurunun, “Yolcular bindi, haydi yolun açık ola!” makinistin de “Var olasın!
Kal sağlıcakla!” diyen, istasyonu çınlatan o tiz düdüğünün ardından rayların
tıkırtısı, lokomotifin çufçuflarıyla! Kalkarken koltuğa yapıştıran o
sarsıntıyı, ninni gibi dinlediğim çufçuf sesini duyumsuyorum. Dumanından gelen
isin kokusu genzimi yakıyor. Özlemle.
İstanbul
başlangıçlı gezimize Ankara’dan katılıyoruz. Nereye mi yolculuk? Ohoooo!
Dostlarınızın
olması ne güzeldir değil mi! Sevdiğiniz, sevildiğinizi bildiğiniz. Uzağınızda
olsa da hep yanınızda, yüreğinizde duyumsadığınız. Onun da sizi düşündüğünü
bildiğiniz, güven duyduğunuz dostlarınızdan söz ediyorum elbette.
İşte
böyle dostlarımızdandır Sudaay-Teoman Ilgın çifti. Yıllardır komşuluk ettiğimiz
sevgili dostlarımız. Onların önerileriyle karar verdik bu geziye. Cennet
ülkemizin her köşesini görmek mutluluktur bizim için. Ama tur ile geziyi
düşünmemiştik bunca yıldır. Hem de on günden çok sürecek bir tur aklımızın
ucundan geçmezdi. Oysa şimdi trendeyiz ve Doğu Anadolu gezimize başladık bile.
Sudaay-Teoman çifti olmasa yine aklımıza getirmezdik sanırım. Eeee
dostlarımızın sinemadan yazın sanatına, sanat tarihinden arkeolojiye
ilgilerinin tanığıydık sıcak söyleşilerimizden. Bunun ötesinde, ülkemizin
kültürel değerlerinin korunması için katkılarını, bu uğurda verdikleri
uğraşlarını hep saygıyla izleriz. Eğitime, yöneticiliğe yıllarını vermiş mimar
karı-koca dostlarımızla birlikteliğimiz her zaman keyiflidir. Doyumsuz
söyleşilerimiz için bulunmaz bir olanak yakalayacak, güzellikler paylaşacaktık.
Daha ne beklenebilir ki bir geziden? Karar vermek için düşünülür mü? Düşünmedik
biz de!
Düştük
yollara, ilk ilimiz Sivas’a doğru. Sivaslı koca ozan Âşık Veysel’in türküsü
dilimizde: “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece”
Ankara-Sivas
yolculuğu Yüksek Hızlı Tren ile planlanmıştı, nedendir bilinmez bir türlü
hızlanamayan tren ile tarifede belirtilen saatten hayli geç ulaşabildik Sivas’a!
Trenden
inen 24 kişiden oluşan grubumuzla çabucak toparlanıyor ve istasyonda bizi
bekleyen otobüse biniyoruz. Kaptanımız Mehmet’i tanıştırıp kendi rehberlik
geçmişi ile ilgili kısaca bilgi veriyor Suphi, kent meydanına doğru yol
alırken. Ardından, trenin gecikmesi nedeniyle bu günlük programımızın
aksayacağını, planlanan kimi yerlere gidemeyeceğimizi söylüyor üzüntüyle; üzüntümüzü
paylaştığını da.
İtalyanlar
bir sıfat yakıştırırlar kentlerine. Tarih kokan Roma’ya: Ölümsüz; Avrupa’nın en
eski üniversitesine ev sahipliği yapan Bolonya’ya: Bilgili; Shakespeare’in ünlü
oyunu Romeo ve Juliet’in yaşadığı Verona’ya: Aşk Şehri derler.
Sivas
için ne yakıştırabileceğimizi düşünmeye gerek var mı? Biliyoruz elbette!
Atatürk’ün;
“Burada bir milletin kurtuluşunu hazırlayan kararlar verildi.” dediği, yabancı
çizmelerin çiğnediği topraklarımızda yaşanan en acılı günlerinde Sivas
Kongresi’yle Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı bu kente: Cumhuriyet
yakıştırmasını çok severim.
Ve
biz Cumhuriyet kenti Sivas’tayız. Kongre’nin yapıldığı bina olan, müzenin
önündeyiz!
Ancak;
Atatürk Kongre Müzesi ziyaretimiz, trenimizin gecikmesinden payını alıyor!
Kapanış saatini kaçırıyoruz. Oysa Sivas’a gelipte görmeden geçilemeyecek bir
tarih vardı bu müzede! Doğu Anadolu gezisini tamamladığımızda, dönüşümüzün
Sivas’tan başlayacağını anımsatıp o gün için zaman ayırması sözü alıyoruz
rehberimiz Suphi’den. Rahatlıyoruz!
Adı
Cumhuriyetle birlikte anılan bu kentin bir unutulmazlığı daha var! Unutulamaz,
unutturulamaz acı dolu bir geçmişi! Köktendinci İslamcı bir güruhun “Sivas
lâiklere mezar olacak” sloganıyla olayları doruğa taşıdığı o kara gün
unutulabilir mi?
Pir
Sultan’ın katledildiğinden beri öksüzdür şiir Sivas’ta. Pir Sultan’ı anmaya
gelen, sazını çalan, şiirle eylem yapan otuz
yedi canın yakıldığı, türkülerin, yüreklerin yandığı yerdir Sivas. Madımak!
Kent
merkezindeki otelin önüne geliyoruz Kongre Müzesi’nden; yürüyerek. 2 Temmuz
1993’den beri SÖNMEYEN ATEŞ’in yandığı yerdeyiz. Nefeslerimizi tutuyor, alevler
içindeymiş gibi kocaman olmuş gözlerle bakıyoruz binaya.
Yangın
sonrası kebapçı oluyor önce. Toplumdan gelen tepkilerden sonra da Sivas Bilim
ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülüyor. Toplumsal barışın sağlanabilmesi için. Ne
çare ki?
Fazıl
Say’ın, Madımak’ta yitirdiğimiz şair Metin Altıok için bestelediği, “Metin
Altıok Ağıtı” oratoryosundan bir bölümü söylediğimin ayırdına varıyor,
irkiliyorum. Ve ölümü hiçe sayan bakışlara, son anlarının o unutulmaz
fotoğrafına bakıyorum. Otelin merdiveninde oturmuş üç şair görüyorum. Metin Altıok,
Behçet Aysan, Uğur Kaynar canlanıveriyor karşımda. Sonra Asım Bezirci hep
gülümseyen yüzüyle karşılıyor bizi. Onu Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ile diğer
canlar izliyor. Ardından, sağ kurtulan Aziz Nesin işaret parmağını sallayarak
hesap soruyor çakmak çakmak gözleriyle: “Devlet nerede?”
Ve.
Sivas’93;
oyununu izliyorum geçmişe dönüp! Genco Erkal’ın yazıp yönettiği belgesel oyunu.
Sönmeyen ateş Madımak’ta yaşanan, otuz yedi canın ölümüyle sonuçlanan, şiddet
olaylarının unutulmaması, aksine sorgulanması gerektiğini belgelerle anlattığı
oyun. Yok yok anlattığı değil yaşattığı. Yürekleri dağlayan şiirler okuduğu
unutulmaz oyun. Oyunun sonunda kolum kanadım kırılmış, koltuğumdan kalkacak
gücü bulamadığım.
Düş
ile gerçek arası gidip gelirken hep o anaç haliyle uyarıyor Sudaay Hanımcığım:
“Rehberimizin verdiği serbest zaman dolmak üzere.” Evet, ayrılmalıydık!
Can’ları
yüreğimize alıp otelden ayrılırken; Sudaay, Teoman, Raşit ve ben Edip
Akbayram’ın şarkısından bir bölümü söylemeye çalışıyoruz. Boğazımızda hıçkırık,
gözlerimizde yaşlarla:
“Bilmez
misin ki türküler yanmaz? / Dayanır kapına “Pir Sultan” ölmez.
Şu
Sivas’ın elinde sazım çalınmaz / Güllerim yandı, yüreğim dayanmaz.
Yürüyoruz.
Bahri Loş
KANAMA
Mürekkebi kanıyor
dünyanın
Satır aralarına
saklanıyor zulüm
Çarmıha gerilmiş
güzellikler
Parlak değil ışık
aydın değil gün
Çocuk yüzlerini ev
edindi ölüm.
Mürekkebi kanıyor
dünyanın
Ateşe duruyor
güzelden ne varsa
Bir dil
sözcüklerini parçalıyor
Güpegündüz aralıyor
kapısını gece
Semirmekte iblis
ruhlu bir zaman.
Mürekkebin boynunu
büküyor dünya
Ateş doğuran demiri
emziriyor
Güneşte kurşuni bir
gölge büyüyor
Evren ayaz yemiş
çocuk gibi titriyor
Harfler intiharın
eşiğini yokluyor.
Mürekkebi kanıyor
dünyanın
Küsmüş de anlam
sözlüklerden çekilmiş
Haritalar kirli bir
hesaba gelmiş de yırtılmış
Oyuna gelmiş
kitaplar, süngü ucuna
İnsanın sevgisi
kanıyor.
Abdullah Karabağ
YASEMİN
Hayli evvel zaman sunağında yasemin
hikâyesi bir tanrı güneşle başlayan
ve hazin bitince ilk gönül yakışın sonu
hep ağlarmış
akşam ve geceleri.
Çalmış beyaz aşkı bir gülden yasemin
çekilmiş dağların yücesine dünyanın
güneşin yakasına yapışıp yeryüzünün
mahzen
karanlığına kapatmak için.
Ve bir pervane mecrasıdır kararmadan
iner geceler yasemin akşamlarına
Her büyük aşkın kor yanar ateşi vardır
bir şeyler taşır, karar, bırakır gibi…
sayar
hesabına külün.
Göz kapaklarında yağmur yorgunluğu
Süzülmesi sarmal sanrı mahmurluğu
gözden yanağa ve yanaktan dudağa
azaben yasemin
gözyaşları.
Ağlarken geceleri uyur uyanır uykuları
En güzel kokuları seher ve
sabaha karşı
Tozar gider gökyüzüne yasemin düşleri.
Geceleri varırmış yasemin tanrı aşkına
Bir tanrısal varış, bir tanrı güneş aşkına
Ve zahiren cümlesi yasemin gözyaşları.
Kaş arası serabî yasemin yolculuğunda
Özlemin sapa sargın aşkın
burgacından
avare seyri gibi serden pare yaramazlığı
kırar dağıtır iki kaş
arasını.
Revan yorgunu akşam kırılganlığında
Zarar, ziyan, takı, cevher devşirmeleri
Ve gelin tacı nakışlı gerdan kuşamında.
Ağlarmış niceleri yasemin güneş aşkına
Bir bakış, bir tanrı, bir şavkı, göz aşkına
Söylenir işlenir cümle yasemin taçlarına.
Ve başım, gölgesinde hikâyesi yasemin
Beyaz gecelenir geceler yasemin dalına
Bir baş hece, bir baş akşam, bir baş gece
Ne hecesi, ne gecesi, ne başın bilmecesi
Bir yasemin dalına eğilir yaslanır başım.
Ahmet Yılmaz Tuncer
KELEBEK
Sokak lambasının
titreyen
Işığı etrafında
dönen
Bir kelebeğin aradığıdır
Bulamadığı aşk
Birazdan dönecektir
Gece sabahına
kaybolacaktır
Kelebek sönen
ışığın ardından
Ömrü onun zaten
Kısa bir zamana
öykülenen
Döndü ışığın
etrafında
Gece boyunca
Belki bir geceyi
Bir ömür saydı
Gecenin gelen günü
bozdu
Kelebeğin tüm hayallerini
Yoksa aşk diye
aradığı
Gözlerine vuran bir
ışık mıydı
Ya da aradığı
Kısa bir ömür
İçinde kalan
sorular mıydı
Geçtim aynanın
önüne
Bakıyor oradan
Gözlerim gözlerime
O zaman anlıyorum
ki
Benim için yaşam
geriye
Kalan bir kelebek.
Gül Yıldız Ermiş
YAS
Sabah saçlarını
taradım anne
Yüzüne yıldızları
sürdüm
Uçuştu alaca kargalar
Dudakların aralandı
Uykunda sayıkladın
anne
Rüzgâr kesik kesik
soluklandı
Dağ çiçekleri
açardı seni görünce
Kalbindeki
dikenleri kopardım
Omzunda uyuyakaldım
bu kış
Cemal Karsavran
Candan Sevgiler
Bihaber
duydum
ayak seslerini meltemin
bir
tatlı melodi dinler gibi
dinledim,
bekledim ve yaklaştı
duyduğum
ayak sesleri bir meleğin
geldi
durdu karşımda alımlı ve işveli
gülen
gözleriyle öyle bakıyordu ki
sıcacıktı
uzattı tuttu ellerimden
haydi
gel dedi samimi ve içten
önümde
meleğin ayak sesleri
arkasında
benim ayak seslerim
o
dimdik ben mahcup yürüdük
soracaklar
o soruyu biz kimdik
ben
karanlıktan korkmuyordum
onu
kaybetmekten korktuğum kadar
yürüyordum
neredeyim? ve bu yol nasıl
ilerisi
görünmüyor ne sağ var ne de sol
az
bakar mısın dedim döndü
geri
dönüş yok dedi gözleri ama
sustuk
ne bir ses ne de bir nefes
candan
sevgiler bihaber
Güler Meriçkan
Güleç
İNSAN DÖNENCESİ
kaç gül bıraktı
sesimiz
dargın bakışlarına
dünyanın
sıcak
yağmurlarından
bir dilim ekmek
daha koyalım sofraya
savaş postallarını
bağlıyor çağ ardımızdan
başka yüzümüz
başka yüreğimiz mi
yedi iklim dört
köşede
ölümü dağlara
kaldıran
sonra ve şimdi
fabrika
düdükleriyle gelemezse nisan
çoğalmazsa yaramıza
tuz
bütün baharları
toplarız dallarından
ey suskumuz
insan dönencesidir
sevi enlemimizde
kalan
Nilüfer Uçar
AK GÜVERCİNİN
İZİNDE BİR ŞAİR
Şiir,
edebiyatın afacan ve asi çocuğudur. Kim nasıl yazar o da şairin ustalığına
kalmış. İncitmeye, fazla yük yüklemeye gelmez. Şair dizelerde soluklanırken;
dertleşir, sevgisini, kaygısını, kızgınlığını, beklentisini incitmeden
fısıldar, fısıltı imge olur şiir makamına. Şiir şairin günlüğü gibidir,
aktarılanlar tarihe not düşer.
Enheduanna
ilk kadın şair olarak yaktığı şiir meşalesi sönmeden elden ele geçer ve günümüze
ulaşır. “Ben Enheduanna, sana bir dua edeceğim./Sana kutsal inanna,/Gözyaşlarım
özgürce dökülüp mey olsun!”/ Bu güzel dizeler Enheduanna’dan bize armağan
gibidir.
Fakir
Baykurt bir söyleşide şiir için şöyle der: “Eskiler ‘Asıl edebiyat nesir’
demişlerse de asıl edebiyat şiirdir bence. ‘Başlangıçta söz vardı.’ Sözü de
‘Başlangıçta şiir vardı’ anlamına gelir.” Çünkü şiir beyinde süzülüp gelen ve
yaşamla kucaklaşan olağanüstü bir değerdir. Şiir hem duygusal hem asidir.”
Dil
yalınlığı, söz ve içerik zenginliği, iç müzik ve ritim şiirde anlamı tamamlayan
unsurlardır. Cahit Sıtkı Tarancı bu
bağlamda şiir için şöyle der: “Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak
sanatıdır… Hangi sözcük, hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık
ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek.” Şiirin yüceliği, yaratıcılığı hayal gücüyle
birleştirip sözcükleri resimleme sanatıdır bir bakıma. Hem soyut hem somuttur
şiir.
Serzenişler,*
Meral Tabakoğlu Toksoy’un 2024’de yayımlanan ilk şiir kitabıdır. Çeşitli
dergilerde yayımlanan şiirleriyle zaten kendine yer açmasını başarmış bir şair.
“Hamdım, piştim, yandım” sözünü kendine ilke edinircesine olgunluk çağını
bekler kitap için. Bu bekleme şairin evet dediği andır. Meral Toksoy kendi yaşamında kesitler alsa da
toplumsal olayları içeren şiirler kitap içinde çokça yer edinmesi duyarlı bir
şair olduğunu bize gösterir.
“Ben yorgun bir savaşçı / En çok yirmi
yaşımaydı öfkem / Onun alttan almasının esiriydim ben” (s: 64) Alttan alan
öfkeye nasıl esir olunur? Şiir dille ancak böyle anlatılır. Şiir katmanlarını
kaldırarak anlam derinliğine ulaşabilir okur. Haksızlıklara karşı susma hakkını
kullanmaz şair. Bunları dizelerine taşımada çekincesi olmaz. Birey yaşadığı
coğrafyanın toplumsal iklimini giyinirken salt sorunlara dokunmaz, merkeze
alır. Kadını, çocukları, çocuk tacizleri, savaşlar. O bilir ki kadının yok
sayıldığı bir yerde sorunlar yumağı büyümeye devam eder. Bu noktada sesini
yükseltir. “Kadının adı yok” diyen Duygu Asena’ya destek olurcasına kadın
gerçeğine dokunur. Kadına adlar kor.
“Kadının adı nergis, menekşe, çiğdem olsun. /
Dört yana yayılan mis kokusunu görsünler / Kadının adı gül, lale, papatya
olsun.” (s: 28) Cumhuriyet dönemine kadar kadın şairlerimizin sayıları bir elin
parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Hazırlanan antolojilerde bunu gözlemlemek
daha kolaydır. 1969’da hazırlanan bir şiir antolojisinde seksen dört şair arasında
yalnız Gülten Akın ismi yer alır. Daha sonraki yıllarda Melisa Gürpınar, Sennur
Sezer, Türkan İldeniz şair kadınlar varlıklarıyla edebiyatta yer edinirler.
2000 yılında sayıları hızla artan kadın şairler dengeyi sağlayamasa da ara
mesafeyi kısaltmak için sınırı zorladıkları görülür. Kadın-erkek şairlerin
sayıca ve şiir kalıcılığıyla dengenin sağlanması edebiyat ve şiir için bir
kazanımdır. Toplumun kadınlara aşırı yük yüklemesi, okur-yazar seviyesi ve
özgürlük alanının kısıtlanması gibi etkenler, yazım alanlarını daraltsa da
kardelenler gibi gün yüzüne çıkmak için olanakları dirençleriyle zorlayacak
gücü kendilerinde bulmayı bilmişlerdir.
Şiir;
şairin en yakın dostu, duygudaşıdır. Onun diliyle anlatacaklarını anlatmaya
çalışır. Kimi zaman isyan eder kimi zaman serzenişte bulunur. Anneyedir
serzenişi. “Anne beni de sev” der kız erkek ayırımına dikkat çekmek için:
“Beni
de öyle sevdin mi, anne? / Yani, abimi sevdiğin gibi / Erkek kardeşime baktığın
gibi / Hani, adlarını anarken / Gelincik tarlasına dönerdi yüzün / İşte tam da
onu söylüyorum / Beni de öyle sevdin mi, anne?” (s: 23) Aslında bir anne
dünyaya getirdiği evlatları arasında ayırım yapmaya yüreği elvermez, ama
ataerkil toplumun erkek evlada verdiği değerden dolayı sevginin dengesi
bozuluyor. Aslında buradaki serzeniş anneye değil kadını evlatlar arasında
sevgi dengesini bozan toplumun değer yargılarınadır.
Meral.
T. Toksoy şiir yolculuğunda savaş, kadın cinayetleri, sevda, korku, aşk,
eğitim, deprem temel izleklerdir. Soraya’nın recmi, Masha olayı isyanı besleyen
acılardan birkaçıdır.
“Ah Soraya / Masumum, şaşkınım / Yatağındaydı,
senin koynundaydı düşmanın / Şehvet düşkünü o iblis! / Tüm mollalar yalancı
şahidin / (….) / Celladın hâlâ yatağında” (s:15)
Meral
Toksoy toplumun vicdanını yaralayan ve acıtan, eşitsizliği kamçılayan eylemlere
karşı duruş ve duygularını dizelerine taşır. Çocuk tacizleri onarılmaz yara
olarak bakar:
“İyi
dinlesin erk sahipleri / Küçüğün rızası yokmuş bu defa / Bir kereye mahsus da
değil / Defalarca…/ Kadınlar, çocuklar karışırken karanlığa / Sözleşmeler
kaldırılırken raflara / Can evinden vuruluyor insanlar.” (s: 49)
Yazmak,
üretmek yüreği yeniden kurgulamaktır. Dil; yüreğe, düşünceye, söze ve yazıya
aracılık yapar. Yaşamın pek çok alanında işlevselliğini sürdüren dil; narin ve
özge denile şiire imgesel olarak yansır. Şiirsel dil estetiksel yapısıyla diğer
yazın türlerinden farklı bir konumdadır. Bir bakıma anlatının en tasarruflu
halidir. Az söz çok anlam… Meral Toksoy “Deniz” şiirine bakılırsa:
“Yalan
söyleyen sen / Şüphe eden / Gene sen” (s: 68) yalın ve fazlalıklardan arınık
dizeler dil ustalığını estetik bir şekilde yazılmış. İyi kurgulanmış, sade bir
dille yazılan şiir çağrışımlarla zenginleşir.
“Ben seni nasıl sevdim / Bilir misin? /
Annenin çocuğunu / Kucakladığı gibi” Sevginin yüceliğini anne sevgisine eş
tutar şair. Hesapsız kitapsız sever:
“Ben
seni çölün ortasında / Vahaya rastlamanın / Sevinci gibi / Karda, kışta /
Yağmurda, boranda / Baharda, hazanda / Her halükârda / Sevdim, sevdim, sevdim…”
diye devam eder dizeler. (s: 66-67) Şair isyankâr olsa da duygusal yanı hep
ağır basar.
Şairin
dilinde sevgi, aşk bir başkadır. Yunus Emre aşkı: “Aşk aldı benden beni / Bana
seni gerek seni / Ben yanarım dün ü günü / bana seni gerek seni” der. “Aşk”
izleği şiirde önemli bir yer edinir. Aşk bir bütünlük içinde işlendiğinde şiiri
anlamlı kılar. Meral Toksoy aşkı özgürlük olarak alır ve:
“Ben
aşkı / Göklerde uçurmayı sevdim / Ben, sevdamla kanatlandım / Arşa yükseldim”
(s:73)
Toksoy
dünyayı ve hayatı bir bütün olarak ele alır. Çelişkileri, acıları, sevinçleri,
yaşamda beklentileri, kendiyle yüzleşmeyi, geçmişe özlemlerini, annesinin
ölümünü, düşlerini şiirle yansıtırken sorgular, bu sorgulamaya kendini de dâhil
eder.
“Kurşun
gibi delip geçmişti / Ergen düşlerimi / Dün gibi desem yalan / Sönük, puslu,
darmadumanım” (s: 76) Duygularını sorgulamak kişinin kendiyle yüzleşmesidir bir
bakıma.
“Bin
acı birikse ancak bir şiir doğurur,” der Ahmet Erhan şiirinde acıyı damıtırken
estetiği olabildiğince elinde tutmaya çalışır. Acı hoyrat olsa da şiirin narin
ve kırılgandır dilinde bir başka akar.
Meral Toksoy yaşamını da şiirine katan bir şairimizdir.
“Annem
öldü baba” şiirinde: “Üzerini örtmüşlerdi bile / Açıp yüzüne baktım / Sıcacıktı
inanamadım / Henüz on dördündeydim / Sonsuz ayrılışa / Aklımın ermediği / Ölümü
tanıyamadığım bir yaşta” (s: 59-60)
O
kalemiyle yaşamı birleştirir.
Fazıl
Hüsnü Dağlarca: “En az sözcükle yazmalı şiiri,” der. Şiirin tanımı şairlere
göre değişse de ortak noktada buluşurlar.
“Kardeşlik,
sevgi, adalet / Buymuş öğreti / Cömertçe hibe edilmiş / Yiyin, için, israf
etmeyin / Ne büyük lütuf” (s:51) der Dünya Hali şiirinde…
Bir
kitap hazırlamadaki amaç emek denilen değeri kalıcı kılmak, geleceğe ve edebiyata
katkı sunmak içindir. Toksoy’un şiirleri uzun yıllardır farklı dergilerde
yayımlandı, yayımlanmakta. Her şair ve yazarın arzusudur yazdıklarını
kitaplaştırmak.
“Serzenişler”
kitabı 2024’de okuyucusuyla buluştu.
Yazım
konusunda desteğini esirgemeyen şair Bülent Güldal’a ithaf etmiş. Kitapta elli
şiir var. Şiirlerinden bazıları: Oy Şubat, Yaşamın Şifresi, Köy Okulu, Darbeler
Vatanı, Dünya Hâli, Salgın, Kral Çıplak, Can Yücel’e Cevap, Kader Utansın, Son
Evre, Yenide Doğsam diye devam eder.
Şiirlerde imgesel dizeler az olsa da bütüncül ve duru şiirler. Severek
okudum her bir şiiri. Şiir yolu açık ve umut dolu olsun. Kutluyorum şairimizi…
*Serzenişler,
Meral Tabakoğlu Toksoy, İkinci Adam Yayınları, 1. baskı, 2024, 26 Aralık 2025
Nurbanu KABLAN
ANKARA
Yarım kalan aşklar
kenti Ankara
Gordion düğümüsün
boğazımda
ne günlerdi
sürrealist resimlerdi
kalbimin duvarına
astığım yaralı Frida
yüzüne
benzerdi çivi ile yazılmış şiirlerim
geçmişi
nakşederdi şarkılarıma Frigya
hatırla Karanfil’de
bir kafede ağlamıştım
başımı gömüp omzuna
yağmur kokusuyla
içimi çeke çeke
ayrılık kahrı göğsümde
kalkıp yürümüştüm
Yüksel caddesinde
senin hikayen, adın
ile aşk arasında fibula
çektikçe yırtılan
kanı iğnesinden boşalan
Durdun durdun
turnayı kalbinden vurdun
kuytumda uyuyan
anıları rüyayla uyandırdın
anlamın posta
kutusuna gelen mektuplarda gizlenmiş
Büyülü Fener
sinemasında izlenmiş büyülü aşklar
bütün sinemalarında
duruyor mu hala sessiz izler
karanlığında kalmış
en güzel filmlerdi bana yadigar
Zaman eski bir taş
plak dönüyor içimde
her çizikte
takılıyor çamlarına kar yağmış resme
Beytepe edebiyat
fakültesi önü gençliğim
“Vadideki
Zambak”tım, açardı yapraklarım
nerden bilirdim
Madam Mortsauf gibi olacak kaderim.
Yarım kalan aşklar
kenti Ankara
Gordion düğümüsün
boğazımda
Midas’ın kulakları
uzun, benim de sırlarım
derin bir kuyuydun
bağıramadım hep sustum
gençliğimi sana
verdim en güzel çağımı
Gima önünde arkadaş
buluşmalarını özledim
küçük bir Avrupa
kentindeyken pazar günü
ben gelemem sen gel
göreyim yüzünü…
(Haziran 2026 Bellgarde)
Zehra ÖZTÜRK
GÖZ BAĞI
Düşle gerçek bana
Giydirilen gömleğin
Ayrı düşmüş iki
yakası…
İlikledim,
getiremedim bir araya.
Gerçek acı; hazır
değilim kucaklamaya.
Gözümle, kulağımla
Göz göre göre
aldattın beni dünya!
Su renksizmiş;
daldım masmavi okyanuslara.
Gökyüzü yeryüzüyle
birleşmiş;
Dokunabilirim
uzansam kutup yıldızına.
Bana ne kara
deliklerden, göremedikten sonra?
Ay dedenin
çengeline salıncak kuramasam da,
Yıldızlı gökyüzü,
mehtapla inmiş kucağıma.
Tek suçum inanmak…
Çok isterdim
panayırda çocuk olmak.
İzin vermem; kimse
bozamaz bu büyüyü,
Razıyım aldanmaya.
Yoksa nasıl
katlanırım,
Kıran kırana
birbirini yok etmeye
And içmiş acımasız
egolara?
Bir avuç insanı
mutlu etmek için
Çıkarılan savaşlara
Açta, açıkta kalan
milyonlara
Oyuncağı olmayan
çocuklara…
Çok zor oldu;
Gerçekle burun
buruna uyurken
Düş tohumlarını
silkeleyerek uyanmak
Tek suçum inanmak…
Çok isterdim
panayırda çocuk olmak;
Gerçekle
yüzleşmeden doyasıya oynamak.
Sihirbazın sopasını
çalıp
El çabukluğuyla göz
boyamak
Bir yanım düş, bir
yanım gerçek; araftayım.
Payıma düşen mış
gibi yaşamak
Çok isterdim
panayırda çocuk olmak.
Yaşar Utku
ŞİİRİN ŞAİR
AYAKLARI
ayaklarım
bildiğinden beri yürümeyi
nereleri gezdi
nereye vardı
bazı koşarak
bazı yorgun
tuhaflıklara tanık
oldu gözlerim
tuhaflıklara
alışmadan
ayaklarımın
götürdüğü yerlerde
talan ve yıkıntı
alanları
üst üste
bindirilmiş sahte gerçeklerin pazarlanması
külden ve dumandan
yükselen yeniden doğuş hikayeleri
yolunu bulamayan
ışığın hazin çaresizliği
dilsiz cümlelere
sığınan arayış
dehşete düşüren
gizlerin ifşası
alnına kır
çiçeklerini sürenlerin türküsü
elma kiraz
mevsimlerinin tuvaldeki izi
hepsi hepsi bende
var olan
bendeki izleri
taşıyan beyazdaki renklerin ahengi
uzaklardaki
dokununan hayat
şimdime sinen
hikâyelerden öğrendim ki
yalanın ihanetin un
kıvamındaki tozunun giremeyeceği eşik yoktur
şair ki seslenir o
çağdan bu çağdan yettiği kadar nefesi
şairi besleyen
süslü sözleri mi
yarına olan güvenin
cesareti mi
yaşatılanlar
yaşananlar mı yoksa
uykusuz gecelerin
endişesi mi
ayaklarının
götüremediği çocukların hasretleri
en çok da zamanı
gelmemiş ölüler kanatır şiiri
ter ve ağlamanın
beynindeki ıslaklığı
zamanın nabzı atar
damarlarda
hangi damar sözdeki
özü kanında dolaştırır
damarlarını
ayakların götürdüğü yerlerin enerjisyle dolduran şair
bilirsin ki
zamanın farkında
olanların damarlarında dolaşır
iyiliğin sıvısı
dile gelmeyi
bekleyen el ele tutuşunca aklı uçuran
nice kelimeler boşlukta
asılı kalır
bir şiire dizilene
bir şair buluncaya
dek
şairin dimağından
akar kanından süzülerek gelen özlek
aklım ayaklarıma
rehber
ayaklarım aklıma
muhtaç düştük bir ömürlük maceraya
anlam arayışı
uğruna
Sophia Jamali Soufi
GÜNEŞ
2001 doğumlu, Reşt,
İran
Mimar, Moda
tasarımcısı ve Leo giyim markasının kurucusu
Farsça ana dili
olan İranlı şair ve yazar
İran’da Farsça üç
şiir kitabı yayımlanmıştır:
Yazıları: Veda
ve Asilik
Geceler,
ışıksız
Gölge
mazeret arar
Ve rüzgâr
Kayıp
anıları haykırır
Pencerelerde
Seni
hatırlarım
Sen
benden uzakta
Ben
senden uzağım
Dünyanın
neresinde güldün?
Hüzün
içinde oturmuş
Gülüşünü
izlerim
Ellerim
sana uzanır
Dudaklarım
seni anarak sıcak…
Bir
sır aramızda duvara dönmüş
Duvarların
ötesinden sana bakarım
Ah,
bir olsa
Işık köprüleriyle
Bu
uçsuz bucaksız mesafeleri aşsak
Ah,
bir olsa
Perdelerin
ardından gelsek
Ve güneşle dans etsek…
Yaşar Özmen
ÇAĞRIŞIM KATMANI
(Ç.
Türk Dili Dergisinde Yayımlanmıştır)
Çağrışım; sadece söz, ezgi, olay veya olgulardan
doğmaz. Koku, tat, renk, dokunma gibi bellekte iz yapmış her şey, çağrışım
nedenidir; imgelemin tutamağıdır.
GENEL
‘Şiir/Sanat
Çözümleme Tekniği’ ve ‘Katman Edebiyat Eleştiri Sistemi’ adı altında iki yöntem
önerdim yayımlanan bir kitabımda. Önerdiğim bu iki konu üzerinde çalışırken
katman yöntemini uyguladım. Katman yöntemi; bir yapıtta var olan tüm nitelik ve
nicelikleri ele alan, kendi alanlarını ilgili bilim verileriyle eşgüdümlü
inceleyebilme olanağı sağlayan, aralarındaki ilişkiyi görünür kılmaya çalışan,
kanıtsız yargıya izin vermeyen çözümleme algoritmasıdır. Örneğin bir şiiri
çözümlerken şiirde var olan en az yedi katmanı ayrı ayrı incelemeliyiz.
Eleştirirken de… Varsaydığımız katmanları,
ilgili bilimlerin rehberliğinde inceleyip çözümledikten sonra yapıtın
sanat değeri ve estetik değeri konusunda yargıda bulunabiliriz. Örneğin Şiirde
çözümlememiz gereken katmanlar; Biçim,
Anlam, Anlatım, Ses, Çağrışım, Coşum ve Estetik Değer’dir. Diğer sanat türlerinde de bu
katmanlar üzerinden çözümleme ya da eleştiri yapabiliriz. Gerek duyulması
halinde katmanlar arttırılabilir. Örneğin resim sanatı için perspektif katmanı
eklenebilir…
Bu
metinde Çağrışım Katmanının oluş,
işleyiş ve işlevini açmaya çalışacağım. Çağrışım, sanatın
öncelikli ve özellikli konularında biridir. Öyle olmasına karşın bu katman,
bana göre yazınımızda sıradan değinmelerle geçiştirilmektedir. Salt sanata kafa
yoran yazar ve şairlerimiz değil, aynı zamanda akademik çalışmalarda da
üzerinde yeterince durulmayan bir konudur. Çağrışım; biçim, anlam, anlatım ve
ses katmanlarının çarpanları ve bileşenleri olduğuna göre karşımıza ayrıca
incelenmeye, araştırılmaya değer başat bir katman olarak çıkıyor. Çünkü
sanatın, sanat olması için üzerinde yürünecek anayoludur.
Çağrışım
katmanını, dört bölümde inceleyeceğim. İlk bölüm çağrışımın genel açıklaması;
ikinci bölüm Çağrıştırma Tabakası;
üçüncü bölüm, Çağrışımsal İmgelem
Tabakası; dördüncü bölümse Rastlantısal
İmgelem Tabakası’dır.
ÇAĞRIŞIM
Çağrışım;
ses, anlam ve anlatımın verilerine dayanarak dağardaki izlere, yaşamsal ve
duyusal belleğe, kayıtlı tüm bilgilere, izlerden yaşamsal birikimlere, oradan
imge ve görüntüye, görüntüden keşfi bekleyen yeni imgeleme ulaşan insana özgü
bir süreçtir. İnsanın düş ve düşünsel evreninin sınırsız etkinliğidir. Sanatsal
ve bilimsel yaratıcılığın temelinde önemli bir zihinsel süreçtir. Bilinç
dünyasında bir şey yalnız bir şeye bağlı değil, çok şeye bağlıdır; son derece
karmaşıktır. Bir olay, olaylar zincirini, bir olasılık, çok olay ve olasılıklar
zincirini doğurur. Bilgi bütünlüğüne
ulaşmış zihinde bir şey, o kadar çok şeyle bağıntılıdır ki bunun sınırı ve sonu
yoktur.
Şiir
açısından baktığımızda çağrışım; anlam, ezgi, söz, olgu veya olaya dayanarak
okur belleğini dürten, okurun zihnindeki bağıntılar bileşkesini kurcalayan,
anıştıran, tetikleyen ve devindiren, okuru imgelem dünyasına yönelten, yeni
düşünme ve görme biçimine neden olan bir katmanın adıdır. Çağrışım sözcüğünün
buradaki kullanımı sözlük anlamının dışında değildir. Çağrışımı şiir veya
sanatsal bir uzamda ele aldığımızda, onun çıkış, oluş ve sonuçları açısından
ayrıntılı incelenmesinin gereği doğar. Her sanat yapıtının üzerine yaslandığı
görünmeyen bir varlık alanıdır. Uyarma, uyandırma, sezdirme, anıştırma,
duyumsatma ve anımsatma gibi zincirleme tepkiler yanında yapıtın anlamsal
derinliği ile coşum katmanına yeni boyut ekleyerek sanatta sınırsızlığı ve
duygusallığı sağlar. Anlamın kaşağısı, zihnin karanlık bölgeleri için el
feneridir. Anlamı kaşıdıkça daha yoğun imgeye, imgeden daha özgün imgeleme
götürür. Bir anlamda bellekteki yerleşik izlerin uyaranı ve düş dünyasının
başat erketesidir diyebiliriz.
Çağrışım;
biçim, anlam, anlatım ve ses gibi fiziksel katmanlarla ilişkilidir. Tersinden
söylersek, fiziksel katmanlar, sanat yapıtının özelliğine göre az veya çok etki
gösteren çarpanlardır. Bunun yanında çağrışımla ilgili ele alınması gereken bir
konu daha vardır; serbest çağrışım. Düşünsel bir süreçtir. Freud, “Serbest
çağrışım sırasında kişide görülen hiçbir şeyin gelişigüzel ya da rastlantısal
olmadığını ve kişinin bir seçimde bulunmadığını” vurgular. Bu yöntem genellikle
psikanalitik terapide kullanılır. Bunun yanında gerçeküstü (sürrealizm) sanat
anlayışındaki anlık yazma işlemi de serbest çağrışıma farklı bir örnektir.
Serbest çağrışımda doğrusal bir düşünme örüntüsü ve bilinçli seçim aranmaz,
kişinin doğal davranışları daha etkendir.
Okur,
şiiri okurken veya bir yapıtı izlerken çocukluğundan bugüne kadar edindiği
bilgi, deneyim, her tür yaşanmış duygu ve anılarıyla bir başınadır. Okur bire
bir şiirle iletişime girdiği için çekince, baskı ve basınç altında değildir.
İçinden geldiğince özgür düşünebilme, imgelem kurabilme, doğal davranabilme
olanağına sahiptir. Serbest çağrışıma sonuna kadar açık bir konumdadır. Asla
dışa vuramayacağı, kendince kutsal olan, değerli olan, utanç veren, sorun olan,
kendisine bile itiraf etmeye çekindiği her tür duygu ve bilinçaltı bilgilerini,
şiirle karşı karşıya geldiğinde kendine itiraf etmeye, üzerini açmaya, onlarla
ilişkiye girmeye hazırdır. Okurun bu durumuna yaslanarak, okuru tetikleyecek,
anıştıracak, duyumsatacak, anımsatacak, bilincine başka alanları çekecektir.
Benzerlik, yakınlık ve çelişkiler arası bağıntı kurduracaktır. Bu durum,
sanatın ayrı bir gerçeğidir. Oldukça kapsamlıdır.
Şiirde
çağrışım, kısa değinmelerle geçiştirilemeyecek kadar önemlidir; sanatsallığa
katkı yapar, imgeye yönelir, imgelem doğurur, coşumsallığı tetikler,
çokanlamlılık ve rastlantısallığı doğurur. Doğuş, oluş, işleyiş ve sonuçlarını
somutlaştırmak için ek tanımlamalara gereksinim vardır; “Çağrışım Çekirdeği,
Çağrışım Yelpazesi, Çağrışım Saçağı” gibi…
Çağrışım
çekirdeği,
okurun kültür ve bilgi varlıklarını uyandıran, okuru daha geniş imgeleme
taşıyan şiirdeki belirlenebilir söz varlıklarıdır. Yani şairin şiirini kurarken
dikkat edeceği söz ve söz tamlamalarıdır.
Çağrışım
yelpazesi,
şairin okuru yönlendirdiği çağrışım alanıdır, olanaklarıdır; okurun imgelemine
taşıyacağı görüntü açısıdır.
Çağrışım
saçağı
ise, okurun ulaştığı çağrıştırmadan doğan çoklu imge demetidir. Rastlantısal
olacağı gibi tamamen okurun yaşamsal izlerine bağlı oluşan imgelem
çeşitlenmesidir.
Çağrışımın
anlamla ilişkisi diğer katmanlara oranla daha güçlüdür. Anlam, ne kadar
derinliğe sahipse çağrışım da o kadar güç ve çeşitlilik kazanır. Sanatçının
önümüze serdiği yol ve anlam derinliği, duygularımıza dokunur. Yoğunlaşma,
farkındalıklı algı, görme, anlama ve düşünme biçimine neden olur. Kanımca,
okurda çağrışımla oluşan/oluşturulan imge ve buna bağlı imgelem, şiiri şiir
yapan önemli bir süreçtir.
Anlam
derinliği; dünya, yaşam ve insan ile bunların aralarındaki ilişkiyi derinliğine
anlatabilme ve okuyabilme sonucu oluşur. Aynı zamanda dilin çarpıcı
kullanılmasıyla da yaratılabilir. Sapma, benzetme, imge ve bağdaştırma gibi dil
teknikleri; çarpıcı, beklenmedik ama zengin çağrışıma neden olan söz dizimi,
söz kaynaşmasıdır; bunlar hem yeni düşünme yöntemi hem yeni düşün alanları açması
bakımından önemli kullanımlardır.
Çağrışım
yaratabilmek, okurun ilgi alanı ve kültürel yapısı ile de ilgilidir. Diğer
söyleyişle anlam ve anlayış biçimiyle koşuttur. Çok bilinen bir olay ya da
kahramana, mitlere, simge ve sembollere, halka mal olmuş şahsiyetlere ilişkin
atıf yapma, sezdirme veya açıkça işaret ederek başka bir olguyu anımsatmayı
çağrışım için değişik yöntemler olarak düşünebiliriz. Bu yöntemler, okuru
kahramanla ilgili bir olaya götürecek, o olay ile ilgili unutulmaz bir zamanın
unutulmaz anlık olaylarını belleğinde anımsatacak, yeni çıkarımlara doğru
gezintiye çıkaracak, okurun duygu durumunda olumlu ortam yaratacak ve haz
doğuracaktır.
Çağrışımın,
anlam katmanına yeni anlam ve görüntüler üretmek gibi bir geri dönüşümü söz
konusudur. Okur, kendi yaşamsal varlık ve değerleri ile bilinç ve bilinçaltında
yer etmiş olan bilgilere yaslanarak yeni görüntüler ve yeni duyusal alanlara
ulaşır. Bu özellik, zincirleme etki yapan özel ve önemli bir hareket alanıdır.
Bu nedenle şiirin kendi içinde var olan çağrışım gücü, okurun mantıksal
yetenekleriyle de paralel olarak artacaktır. Anlam katmanının çağrışım ve buna
bağlı görüntüyü eş zamanlı oluşturduğunu, çağrışımın da yeni olgu ve imgeler
üretebildiğini bu çıkarımlardan sonra söyleyebiliriz.
Çağrışımı
doğuran durumlar; sadece söz, ezgi, olay veya olgular değildir. Yaşamın içinde
var olan, bunun yanında zihinde tasarlanabilmiş soyut kavramlar da çağrışımı
doğurabilir. Bu konuya daha somut bir örnek verelim. Örneğin mevsimlerin,
insanın yaşamsal örüntüleriyle bütünleşmiş algı ve duyularını biçimlendiren
etkisi vardır. Bahar aylarının güneş rengi diğer aylara ve coğrafi konuma göre
ışık açısından kendine özgü bir tona sahiptir. Bahar güneşinin renk tonu, çoğu
insanda aşk olgusunu çağrıştırır ve duygular bu uyarıma göre biçimlenir. Demek
ki renkten kokuya, işitsellikten tada, hareketten kas duyumlarına kadar
duyularla algılanan her şey çağrışım için bir kaynak oluşturabilme gizilgücü
taşır. Bu gizilgüce sahip ögeleri bulup şiire yedirmek de şairin işidir. Burada
parantez içi bir bilgi daha aktarayım: Şairin çağrışıma kaynaklık eden ögeleri
bulup şiirinde kullanması için; zihninde duygu, duyu, olgu, olay, bilgi ve
bilinç arasındaki ilişkisel işlerliği biraz açıklığa kavuşturması gerekir.
Şiir,
dizelerinde anlattıklarıyla yetinmez. Okurdan, çağrışım gücüyle hiç
değinilmemiş alanların, olay ve duyguların yaşanmasını ister. Satır aralarını
okumak deyimi bir bakıma bunu karşılar diye düşünüyorum. Yapıtta hiç
değinilmemiş görüntülerin oluşturulması, okuru yeni anlam dünyasının kapılarını
aralamaya yöneltir. Bir anlamda çağrışım; anlamı güçlendirir, iletiyi
keşfedilmemiş bölgeye taşır, coşumun doğumuna katkı sağlar, okuru estetik
yaşantıya hazırlar. Başka bir deyişle, şiirde imge olarak adlandırdığımız
oluşumun temel çıkış noktasıdır ve okur imgelemi ile koşut hareket eder.
Zihinde kapsamlı düşünsel evreni yaratır.
‘Çağrışım
katmanının kapsamı nedir, neden olan esaslar nedir, nasıl oluşur ve sonuçları
nedir’ gibi sorulara yanıt aramalıyız. Bu sorulara yanıt bulmak için onu varlık
düzleminde tanımlamamız ve isimlendirmemiz gerekir. Şiirde veya herhangi bir
sanat yapıtında çağrışıma neden olan ve biçimini belirleyen düzleme “Çağrıştırma
Tabakası” ismini verebiliriz. Tabaka, katman kavramının, daha
özelleştirilmiş alt birimidir.
Buraya
kadar şairin istediği ve şiirindeki söz varlıklarıyla ortaya koyduğu, okurda
çağrışımı yaratacak gereçlerden söz ettik. Bu aşamadan sonra, ele almamız
gereken konu, çağrışımın okurda oluşturduğu sonuçtur; imgelem boyutudur. İşte okurda oluşan bu eylemsel tabakaya
“Çağrışımsal İmgelem Tabakası” diye isimlendirmenin uygun olacağını
düşünüyorum.
Çağrışımsal
imgelemin oluşum sürecini, iki farklı varlık düzleminde ele alabiliriz.
Birincisi, şiirin söz varlıklarının okuru yönlendirdiği çağrışımsal imgelem
tabakasıdır. İkincisi, okurun yaşamsal
algısı ve bellekte yerleşik bilgileri, görme, sezme yetisi gibi kişisel
etmenler ile şiirde çokanlamlılık gereği okurun kendince ulaştığı “Rastlantısal
İmgelem Tabakası”dır. Çünkü sanatsal metinlerin doğasında var olan,
sezdirme gücünün de etkisi ile okurun bilincinde üretilen anlam dünyasını ancak
bu sınıflandırmayla tanımlayabiliriz. Her ne kadar sınıflandırma yapmış olsak
da bunlar, eşzamanlı, eşgüdümlü ve birbirini bütünler biçimde oluşurlar.
Rastlantısal
imgelem, rastlantısal anlam gibi ayrıca incelenmesi gereken sanatsal bir
gerçektir. Metni sanatsal boyuta taşımanın altında yatan temel değerlerden
biridir. Bugüne kadar farklı biçimlerde dillendirilmiş olmasına karşın
sınıflandırılıp tanımlanmamıştır. Şu kadarını söylersek sanırım bu tabakaların
önemi anlaşılabilir. Şiirin zamana karşı dinamizmini ve kalıcılığını sağlayan,
şairin kurgusu ve okurun belleğine göre şekillenen, dönemlerin algı ve
yargılarına göre yeni değerler üreten tabakalar olarak düşünebiliriz.
Çağrışım
katmanına değindikten sonra, Çağrıştırma
Tabakası, Çağrışımsal İmgelem
Tabakası ve Rastlantısal İmgelem
Tabakasını; gereci, gerekçesi, nedeni, nasılı, oluşumu, okurda yarattığı
etki ve sonuçları açısından gelecek bölümde ele alalım.
ÇAĞRIŞTIRMA TABAKASI
Çağrışım çekirdeği, okurun kültür ve bilgi varlıklarını uyandıran, okuru
daha geniş imgeleme taşıyan şiirdeki belirlenebilir söz varlıklarıdır.
Çağrışım
katmanını daha anlaşılır kılmak için onu tabakalara ayırmamız gerektiğini bir
önceki bölümde belirtmiştim. Tabakalara ayırarak parçadan bütüne doğru sistemli
bir yol izlemek, konuyu daha anlaşılır kılabilir. Bu yüzden Çağrışım katmanını;
Çağrıştırma Tabakası, Çağrışımsal İmgelem Tabakası ve Rastlantısal İmgelem
Tabakası, diye üç ayrı bölümde inceleyeceğim. Bu metinde çağrıştırma
tabakasını; gereci, gerekçesi, nasılı bakımından açıklamaya çalışacağım.
Çağrıştırma
tabakası; nesnel, öznel, soyut bir olgu veya olayı imleyen, bunlardan yola
çıkarak anlamlandırılan, bu anlamın başka bir anlam ya da görüntüye yönelmesini
sağlayan; ezgi, biçim, söz ve söz tamlamaları düzlemidir. Bir bakıma ezgi,
biçim, sözcük, dize veya anlam öbekleri; okurun duygu durumunu etkileyen,
belleğini silkeleyen ve belleğine tutunmuş olan izleri anımsatan, ilk çıkış
noktasıdır. Bunu kurgulamak,
tasarlamak, okurda istenen imgelemi yaratmak şairin işidir; yani sanatçının
kişisel becerisidir, yeteneğidir. Şairin yeteneği metnimizin konusu değildir
elbet; konumuz yapıtta çağrışımı güçlendirmek için daha nesnel ne yapılabiliriz
sorusuna yanıt aramaktır. İmgenin algı ve anlaşılmasında önemli bir paya
sahiptir bu tabaka. Aynı zamanda okurda çoğul ve rastlantısal imgelem yolunu
açar. Ancak bunu açıklarken şairin şiirinde bilerek kullandığı gönderme,
sezdirme ve anımsatma türü söz varlıkları üzerinde yoğunlaşmalıyız. Örneğin, çağrıştırma süreci nasıl
tasarlanmalı, kurgulanmalı ki şiirimizin okurda etkisi yüksek olsun, estetik
değeri yüksek olsun?
Şiirin
anlamsal, işitsel ve görsel olarak okurda doğuracağı uyaranlar, yönlendirenler
ve bu uyaranların temel ilkelerinden oluşan varlıklar düzlemi, ucu açık bir uzaydır. İşte bu uzay,
şiirde veya bir sanat yapıtındaki çağrışımı sağlayan bir alandır. Bir anlamda
çağrışımı doğuran somut ve soyut veriler dizinidir. Şair, uyaranları nasıl
kullanmalıdır ki şiiri yetkin olsun? Yeteneğin yanında teknik bilginin de
gerekli olduğu bir durumdur bu.
Şiir
anlatmaz, anlatılmak isteneni yansıtır, duyumsatır, sezdirir; bununla da
yetinmez, istenen görüntüyü de kendine özel teknikle çağrıştırır. Bu sırada da
düş dünyamıza yeni yeni ateşler yakar. İmgelem olanaklarımızı bilemeye başlar.
Aynı zamanda, hem somut hem de görünmez ama gönderilerle yolu açılan soyut bir
alana taşır bizi. İşte gerçek ve gerçek olmayan alanın ortaklaşa bilincimizde
yarattığı toplam nesnel, duyusal ve sanal görüntü; bir yapıtın estetik değeri
hakkında bilgi verir. Başka bir söyleyişle çağrıştırma tabakasının oluşturduğu
bu düzlem, okur anlağında estetik algının önünü açan bir olanaktır. Bu olanak,
şair tarafından etkin kullanılmalıdır. Söyleyiş şaşırtıcı dil kullanımıyla aklı
tırmalamalıdır. Yani sezdirme, duyumsatma, anımsatma gibi eylemleri harekete
geçirmelidir.
Olayın/duygunun/eylemin
anımsatılması için kullanılan sözler ve söz öbeklerinin her birini, çağrışım
çekirdeği olarak adlandırabiliriz. Çağrışım çekirdeklerinin, (olgu, olay,
sapma, ad aktarması, deyim aktarması, benzetme, bağdaştırma, sözcük ve söz
grupları gibi..) anlatım ve anlam niteliğine bağlı olarak, özgün ve etkin
olması beklenir. Okura olay ve görüntüleri anımsatacak, imgeye yöneltecek,
imgelemi başlatacak, okurun bilgi dağarcığına ve yaşamsal izlerine bağlı olarak
olaylar zinciri ve görüntülerin oluşmasını sağlayacak biçimde kurgulamalıdır
şair.
Çağrışım
çekirdekleri, belleğimizi ve duygularımızı harekete geçirerek bilinç ve
bilinçaltımızdaki uyuyan gizli odaların açılmasını sağlar. Duyguları tepkisel
konuma sokar, algı uyarıcıları yönlendirir. Okurun zihinsel ve duyusal
dünyasına belirgin izler çizer, okuru götürmek istediği imgeleme doğru
yönlendirir. Bunun için şair, alışılmamış bağdaştırma, eğretileme, benzetme,
değinmece, değişmece, yineleme, karşıtlık, aktarma gibi… söz ve anlam
sanatlarına başvurmalıdır.
Çağrışımı
etkin kılmak amacıyla, okurun kültürel, sosyolojik ve psikolojik dünyasını göz
önünde bulundurmak gerekir. Şöyle ki insanın tutum ve davranışlarını
belirleyen, onun hangi uyaran karşısında ne gibi bir tepki vereceğini az çok
saptamamızı sağlayan, insan bilimleridir. Bu yüzden şair ya da sanatçı,
sosyoloji ve psikoloji gibi insan bilimlerinin kavram ve terimlerine egemen
olmalıdır. Salt çağrışım olanaklarının güçlendirilmesi için değil, bütün sanat alanlarında
özne ile eylem arasındaki ilişkinin, tutum ve tepkilerinin çözümlenebilmesi,
belirlenebilmesi için gereklidir bunlar. “Kuramsal bilgiyle iyi şiir yazılamaz”
gibi bir inanış vardır. Doğrusunu söylemek gerekirse kuramsal bilgi, deneyimsel
bilgidir. Bu bilgiyi ister usta çırak biçiminde ister bilimlerin ışığında
edinin, sonuçta bu bilgi, şiir/sanat hakkında birikmiş, doğruluğu genellikle
kabul görmüş bilgidir. Şiiri yazarken, eleştirirken, çözümlerken her aşamada
kuramsal bilgiyi kullanmak zorundayız. Araba kullanırken önündeki arabayla
arandaki uzaklığı korumak için ayırdında olmaksızın matematiği kullandığımız
gibi…
Katman
edebiyat Eleştiri Sistemi ve Şiir Çözümleme Tekniğinde, çağrıştırma tabakası
nasıl kullanılmalı ve katkısı ne olmalı? Şiirdeki her dize tek tek incelenmeli
mi? Metnin bütünlüğü dikkate alınarak genel bir değerlendirme mi yapılmalı?
Şiirin şiir olma niteliğine katkısı oldukça fazla olduğundan bu tabakayı
incelerken ayrıntıya girmemiz gerekir kanımca. Şiirdeki şaşırtıcı tasarım ve büyüleyici
anlatımı, özellikle yeni, alışılmadık yapıları, duyusal dünyaya taşıyan söz ve
anlam varlıklarını, bir bir saptamalıyız. Diğer bir deyişle çağrışım
çekirdeklerini belirlemeliyiz. Çağdaş sanat yaklaşımı, sıradışı, vurucu ve
ayrıksı düşünebilme yeteneğine yaslanır. Öyleyse çağrıştırma tabakasının sıra
dışılığı ve söyleyiş güzelliği, bize somut bilgiler verecektir. Bu tabaka,
asimetrik düşünebilmenin önünü açan bir olanak olması açısından da önemlidir.
En azından yazarken özgün tamlama yapmamıza ve çağrışım çekirdeklerini daha
bilinçli kurgulamamıza yönlendirir bizi.
Öyleyse
eleştiride, çağrıştırma tabakasını ve çağrışım tekniğini nesnel bir ölçüt
olarak ele alabiliriz. Zaten önerdiğim şiir çözümleme tekniği ve edebiyat
eleştiri sisteminin temel ilkesi, eleştirmenin/çözümleyicinin yapıt hakkındaki
yargısını nesnel bir düzleme oturtmaktır; öznel yargıyı olabildiğince
azaltmaktır. Ayrıca eleştiri sonuçları, yapıtın yetkinliğini ortaya koymanın
yanında genç şiir severlere de şiir yazma tekniği açısından somut veriler
sunabilir. Şiirde bilinçli kurulan her
çağrışım çekirdeği, er ya da geç okur imgelemini yöneltme, olay ve olgu
görüntüsünü açığa çıkarma görevini yüklenecektir. Hatta şiirde kullanılan bir
sözcük veya sözcük öbeği bile, günün güncel ve iz bırakmış olayları ile
bütünleşerek beklenmedik bir çağrışımı, görüntüyü, okurun zihninde
canlandıracaktır.
Örneğin:
(…)
Sonra bakmışsın ki tek gözlü Avrasya korsanı
Yelken basıyor devinimi iri açık denizlere
Dalgalar devşiriyor tomar tomar tersi yüzü cebir
Ezberinde mumdan beyit, kuşağında evcil kurşun
Her vurgun vuruldukça bir daha bir daha vuruluyor
Her kırık kırıldıkça bir daha bin yerinden kırılıyor
Usun tekbirle
kelepçeye vurulduğu yerde.
Haziran 2014, “Bir Damla Suda Halkalar” isimli şiir
kitabından
(...)
Şair,
şiirinin çağrıştırma özelliklerini güçlendirmek için ne yapmalıdır? Diğer
yandan şairin kurguladığı çağrıştırma teknikleri, ne kadar özgün ve çarpıcıdır,
sorgulayabiliriz. Bir eleştirmen bu tabakanın açığa çıkarılması için ne
yapmalıdır? Bu tür sorulara yanıt aradığımızda biraz daha nesnel ölçütler
karşımıza çıkacaktır. Şiiri yazarken, eleştirirken, çözümlerken bu sorulara
vereceğimiz yanıtlar belirleyici olacaktır.
Şimdi
aşağıdaki şiiri yalnızca çağrıştırma tabakası açısından değerlendirelim.
Ayrıca bu tabaka, Şiir Çözümleme ve Eleştirisi açısından ne işimize yarar?
KADIN
Topal
bırakılmış insan cinsiyim, ne namus!
Kara
örtüler altında öğreniyorum yaşamayı
Yemek
yemeyi öğreniyorum örneğin
Dudaklarımın
ıslaklığını göstermeden
Bacaklarıma
usturuplu durmasını tembihliyorum
Saç
tellerime bağlıyorum işlenmiş bütün günahları
Bütün
geceler, bütün karalarla komşuyum
Fısıldıyorum
kucağımdakine, işliyorum kulaklarına
Bir oya
gibi işliyorum, bildiğim bu kadar
Ak sütüme
bulaşmış yanık tütün kokusu…
Eksikli
miyim yoksa primitif zekâ kurgusu mu
Hür müyüm,
cariye, köle, eş, anne mi ya ben neyim
Ufkum
hâlâ, adet gördüğüm kentin küflü sokakları…
Şubat 2020, Narlıdere/İZMİR, “Umut Bekler Bizi” isimli şiir kitabından
Çağrıştırma tabakası
hakkında bilgi edinmek için öncelikle ‘Kadın’ şiirindeki çağrışım
çekirdeklerini saptamakla başlayabiliriz. Örneğin; Topal
bırakılmış insan cinsi, Kara örtüler, Dudaklarımın ıslaklığı, Bütün karalarla
komşuyum, Bacakların usturuplu durması, Saç tellerine bağlamak, bütün karalarla
komşu, yanık tütün kokusu, primitif zekâ kurgusu…
ÇAĞRIŞIMSAL İMGELEM TABAKASI
Çağrışımsal
imgelem tabakası, şairin şiirde kurduğu uyaranlar ile okurun kendi yaşamsal
varlıkları, kültürel değerleri ve belleğinde kayıtlı görüntüler üzerine
yaslanarak yeni görüntüler ve duyusal alanlar yaratma alanıdır.
İmgelem;
bilgi birikimimiz ve bilincimizin zihinsel, düşsel ve duygusal olarak ortaya
koyduğu tüm tasarılar, görüntüler, işlemler, yaratılardır. Bir anlamda düş ve
düşünme gücünün ortaya çıkardığı eyleme dönüşmemiş düşünce bazında örüntüler
evreni de diyebiliriz. Anlağın işleyiş ve imgenin bilinçte işlendiği düşsel bir
süreçtir. Sanatçı ve alıcının, toplam düşünsel çıktısının süregiden bir
akıntısıdır.
Çağrışımsal
imgelem, okurda bilinçli oluşturduğumuz bir imgelem sürecidir. Zaten imgelem,
bir sanat yapıtından ulaşılan düş uzayıdır; olağan ve gelişigüzel kurduğumuz
düşten farklıdır. Çağrışım çekirdeği, okur üzerinde uyarı, sezdirme, anımsatma,
dokunma ve değinmeler yapar.
Olgunluğa
ulaşmış anlakta bir şey, o kadar çok şeyle bağıntılıdır ki hangi şeyin hangi
bağıntıyı uyaracağı; bilgi varlıkları, belleğindeki izler ve anlık duygu durumu
ile doğru orantılıdır. Neyin, neyi harekete geçireceğini; neyin, neyi nasıl bir
imgeleme yönlendireceğini kestirmek zordur. Yani şair olarak sizin söylediğiniz
değil; siz imgelem rotasını belirlemiş olsanız bile okurun nasıl
anlamlandıracağı, nasıl bir imgelem dünyasına yöneleceği önemlidir. Şair, kendi
anlayışına göre bir veya birkaç imgeyi hedeflemiş olabilir, ancak kurguladığı
imgeler okur tarafından hiç algılanmayabilir, görüntülenmeyebilir. Bu biçim bir
yönelme, rastlantısal imgelem tabakasında ayrıca incelenecektir. Bu metindeki
konumuz, şairin yönettiği imgelem tabakasıdır ve her şair sözlerinin okuru
nasıl bir imgeleme yönelteceğini az çok belirleyebilmelidir.
Şair;
anlam, anlatım ve ses olanaklarına dayanarak çağrışımın amacı, yönü ve gücü
konusunda belirleyicidir. Çağrıştırmak istediği konuyu, olguyu, olayı, özü,
bağdaştırmayı, aktarma veya benzetmeyi; çarpıcı bir şekilde verir, duyumsatır
ya da sezdirir; ancak okur konu hakkında bilgisiz ise anlatılmak istenen
hedefine ulaşmaz. Bu, şair tarafından dikkat edilmesi gereken önemli bir
ayrıntıdır. Fin mitolojisinden bir simgenin kullanılması okur için bir anlam
taşımayabilir. Şair, şiirinde çağrıştırma sorumluluğunu taşımak zorundadır;
kalıcı şiir yazmak istiyorsa okurda yaratacağı imgelemi de dikkate almak
zorundadır. Basit bir ayrıntı gibi geliyor; ancak bu konu şiir yazarken,
çözümlerken ve eleştirirken, son derece önemlidir. Bir şiirin okurda yaratacağı
etki ve şiirin okuru kavrayışı, bu ayrıntıyla güçlendirilebilir veya tam tersi
zayıflatılabilir.
Şair,
şiirin yayacağı ileti niteliğini ve iletilerin gelecekte alacağı anlamsal
devinimi kurgulayabilme olanağına sahiptir. Kurgu niteliği, şairin düş gücü,
sezgisi, bilgi altyapısı, olay ve olguları farklı görebilme becerisi, bunun
yanında geleceği okuyabilme yetisiyle doğru orantılıdır. Aslında bir yapıtın
gelecekteki anlamsal devinimi, bütün sanat alanları için özel olarak
incelenmesi gereken çok boyutlu bir konudur. Yapıtın kalıcılığı, geleceğe de
seslenebilmesi kurgunun içeriği ve yetkinliğiyle ilgilidir.
Yinelemek
gerekirse çağrışımsal imgelem, şairin yönlendirdiği uyaranlar (imgelerle) ile
okurun kendi yaşamsal varlıkları, kültürel değerleri ve belleğinde kaydedilmiş
görüntüler üzerine yaslanarak yeni görüntüler ve yeni duyusal alanlar yaratma
sürecidir. “Şair, okurun dünyasına göre söz söylemek zorunda değildir; içinden
geleni olduğu gibi söyler” diye söylenir. Ancak şiirin, okurun dünyasına
seslenmesi ve onda estetik kaygı uyandırması için öncelikle izleyicileri
dikkate almak zorundadır.
Okur,
çağrışımın doğurduğu imgeleri belleğinde kayıtlı düşlerle birleştirerek
görüntülemeye çağırır. Bunlar, çoğunlukla çağrışımın tetiklediği anlamla özdeş
görüntüye dönüşür. Düşünsel görüntüler, birbiriyle bağıntılı zihinsel
olgulardır, yaşama ve evrene ilişkin çıkarımlardır. Sonuçta okur düşünsel
görüntülerden, bilgiyi işleme ve yaşamı görme biçimine bağlı olarak daha içsel
yeni anlam ve imgelem uzayına ulaşır. İşte bu uzay, kuramsal bir işleyişin
sonucunda doğan imgelem evrenidir.
Şimdi,
kendi kendimize şiirin çağrıştırdığı konular üzerinden imgelem gücümüzü
tanımlamaya çalışalım.
(…)
Irgalamıyor beni
masum gagalı güvercinleriniz
Barışı getirmekten
uzaktılar ne zamandır
Tırtıl taşıdılar
badem gagalarında
Tırtıklasın diye
üstüme yağan güneşi
Hiç güvenmiyorum
güvercinlerinizin sevdasına
Kaç kez sponsor
olurlar yeraltı şehirlerine
Kaç kez takla
atarlar minare gölgelerinde
Kaç bıçak vururlar
sırtından timsale insafsız
Kaç kez dikerler
zeytin dalını haydut inine
Hesapsız bir hasat
yapar gibi hırçın
Başıbozuk bir
bostan bozumu mevsimindeyiz…
Temmuz 2014 Narlıdere “Bir Damla Suda Halkalar”
kitabından
Örneğin
üç ve dördüncü dizeyi, çağrışımsal imgelem açısından inceleyelim. ‘Tırtıl
taşıdılar badem gagalarında/Tırtıklasın diye üstüme yağan güneşi’ derken, bir güzelliğin/aydınlığın yok
edilmesine ilişkin düşünce yapısı belirli insanların hastalıklı düşünce ve
edimlerinden söz edilmektedir. Aslında güncel ve somut olaylara dayanan
bağdaştırma söz konusudur burada. ‘Badem gagalarında’ alışılmamış
bağdaştırması, aynı zamanda belirgin ve kalıplaşmış düşünce yapısını anlatan
bir çağrışım çekirdeğidir. İki sözcük, zamanımızın bir olgusunu okurun önüne
getirip koymuş ve okurda kocaman bir imgelem evreni yaratmıştır.
Ayrıca
imge; hareket, biçim, renk veya sözle görünüşe taşınan düşünsel bir uyarandır,
aynı zamanda yeni imgelem alanları yaratma gücüne sahiptir. Örneğin:
(…)
Zemzemle paklanan yamyam bir coğrafya
Kandaşlarıyla
tutuşturulan
zümrüt
başaklı harman(…)
Vahşete dönüştürülen ve birbirini yiyen bir
coğrafyadan söz edilmektedir. Burada okur çoğunlukla; Irak, Suriye, Filistin ve
İran’ın da dâhil olduğu coğrafyanın tarihsel bilgisine yaslanarak imgelem
kuracaktır. Ayrıca dizelerde ayrıntılı bir imge çözümlemesine gidersek, tek başına “Zemzem” sözcüğünün bile imge ve
arkasından bir imgelem süreci doğurma gizilgücü olduğunu anlarız.
Çağrışımsal
imgelem tabakası, yapıtın etkisiyle insanda oluşan düşlemsel uzamdır. Bu uzam,
gerek eğretilemeyle gerek doğrudan göndermelerle gerek imge gibi yöntemlerle
yapılsın, incelenmesi ve tanımlanması gereken önemli bir süreçtir. Zihinsel
olarak yaşanan düşlemsel olgu ve olaylar, çağrışımsal imgelem çıktılarıdır ve
sanat açısından önemli bir bileşendir. Özellikle dil sanatlarında estetik değer
ölçümlemesi için nesnel ölçütler sunacak gizilgüce sahiptir.
Dil
sanatlarında, çağrışıma bağlı imgelem tabakası, kendine özgü bir biçimde ayrıca
ele alınmalıdır. Çağrışımsal imgelem tabakası, yukarıda söz edildiği durumuyla
bir kuram özelliği taşır mı? Oluş, işleyiş ve sonuçları bakımından
incelediğimizde; genelliği, deneyselliği, izlenebilirliği ve sürekliliği
sağladığını görüyoruz. Öyleyse Çağrışımsal İmgelem sürecini, sanat kuramı
olarak ele alma gerekliliği doğar.
Ayrıca
Çağrışımsal İmgelem Kuramının oluş-işleyiş süreci; Saussure’un Gösterge Kuramı,
Collins ve Quillion’un saptadığı anlamsal ağlar kuramı, anlamsal özellikler
kuramıyla eşzamanlı, eşgüdümlü ve koşuttur. Bu kuramlarla eşgüdümlü hareket
ediyor ve belli sonuçları doğuruyorsa, durum biraz daha ayrıntı gerektiriyor. O
zaman kuramın salt sanat bağlamında ele alınması yeterli olmaz; aynı zamanda
dilbilimin konuları arasında da incelenmesi gerektirir.
Sonuçta
benzer etkiden benzer sonuçlara yönelen; genellenebilir, izlenebilir ve tanımlanabilir
bir süreci olan; özellikle denenebilir olup deneysel sonuçları çağrışım
yelpazesi
içinde kalan bir işleyişi varsa, bu süreç bir kuram olarak tanımlanmalıdır.
Kuram niteliklerini sağladığına göre bu süreci, ‘Çağrışımsal İmgelem Kuramı’ diye adlandırabiliriz.
Her
ne kadar kuram niteliklerini taşıdığını söylesem de kuramın; deneyselliğine,
izlenebilirliğine, genelliğine ayrıntılı bakılması; eylemsel sürecinin
araştırılması; daha işlenebilir bilgiye dönüştürülmesi gerektiğini, bir kez
daha vurgulamalıyım. İlk bakışta, bir olgunun, olayın, söylemin; insan
zihnindeki yansımasını ve imgelem uzamını açıklamamıza katkı sağlayacak bir
sürece sahip olduğunu görüyoruz. Ayrıca bir yapıtın anlamından çağrışımına
kadar okurda yaratılmak istenen; algı, anlama, düşünme ve görmenin eylemsel
düzlemini de tanımlamamızı sağlıyor. Bu nedenle çağrışımsal imgelem, gerek
kuram olarak gerek süreç olarak düşünülsün, dil ve insan bilimleri uzmanları
tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınmalıdır. Çünkü sanat bilimine, özellikle
sanatın ölçümlemesine ilişkin yeni bir bakış açısı sunabilecek gizilgüce sahip
olduğu kanısındayım.
Sonuç
olarak, çağrışımsal imgelem kuramı; sanatın alıcıyla ilişkisinden doğan
düşlemsel olayları oluş-işleyiş açısından görünür kılmaya yönelik bir süreçtir.
Kısacası bu süreç; iletişimin olağan ilkelerinden doğan, zihnin olağan
işleyişiyle oluşan, kavramsal olarak izlenebilen ve yaşanan bir oluştur.
Yaptığım şey, bir keşif değil; zaten var olan bir süreci saptamak, tanımlamak
ve adlandırmaktır. Yukarıda söz edildiği gibi dilbilimde saptanmış bazı
kuramlarla da koşut bir işleyişe sahiptir.
Bu
kuram, öngörebildiğim kadarıyla doktora tezlerine konu olabilecek ayrıntı,
uygulama, sınama, araştırma ve inceleme gerektiriyor. Çünkü yapıtın; yaratılma
sürecinden eleştiriye, çözümlemeden gelecekte alacağı anlamsal devinime kadar,
sanatın zihinsel sürecini açıklamaya, ölçümlemeye, sanat bilgisini bir temele
dayandırmaya adaydır.
RASTLANTISAL İMGELEM TABAKASI
Rastlantısal imgelem tabakası, çoğunlukla şefin bagetine
aldırmayan sazlar topluluğu gibidir. Hangi sesi vereceği kendi tınısıyla, yani
kendi iç sesiyle ilgilidir.
Şiir dili,
çoğunlukla örtük ve geniş anlam alanı doğurmaya yatkın bir dildir. Sözcüğün
birden çok anlamı olabilir, bunun yanında dizenin bağlamına göre sözlüksel
anlamının dışına da taşabilir. Yani şiir dilinin, daha geniş anlamda söylersek
sanat dilinin kemiği yoktur. Şiir dili, doğal dilin mantık, anlam ve söyleyiş
kurallarını sevimlice kırar. Şiir/sanat bu yöntemi kullanırken okur ile iletişimi
daha etkin ve duyusal olarak kurmayı hedefler. Kural kırıcı kullanım; çok
anlamlılığa, çağrıştırmaya, sezdirmeye, anımsatmaya daha yatkın bir ortam
sağlar.
‘İnsan
beyni, belleğinde yüklü verilerle ve o an algıladığı biçimiyle beklemeksizin
bir olgu/olay/durumu anlamlandırmaya yönelir,’ der uzmanlar. Dil edincinin sıra
dışı akıl yürütme yeteneğidir bu. Şiirde açıklayıcı bilgi olmasa bile,
sözcükler çokanlamlılığa yönelecek biçimde kullanılmışsa, beynin şiiri nasıl
anlamlandıracağı çoğu zaman rastlantısal olmak durumundadır. Anlamlandırma
süreci, nerede, ne zaman, nereye yöneleceği ya da ne sonuç doğuracağı açık uçlu
bir yolculuktur. Yani sanat dili, çok boyutludur ve sonuç akla gelmedik
derinliğe, çokanlamlılığa uzanarak okurda rastlantısal bir imgelem süreci
başlatır. Bu, yadırganacak bir durum değildir; hatta bilinçli yapılmak istenen
sanatsal gerekliliktir. Çünkü çoğul anlam doğurmak ve çok yönlü çağrışım
sağlayarak okurda güçlü bir imgelem dünyası yaratmak, bütün sanatların temel
hedefidir.
Sanat dilini
şiir açısından ele aldığımızda şunu görürüz: Şairin bilinçli kurguladığı söz ve
anlam bağıntıları, okurun ruhsal ve bilgisel donanımına bağlı olarak
beklenmeyen, diğer söyleyişle rastlantısal imgelem uzamı doğurabilir. İşte ben, şiirdeki söz varlıklarından esinle okur
tarafından ulaşılan, beklenmeyen imgelem sürecine Rastlantısal İmgelem, bunu
tanımlayan sürece de ‘Rastlantısal İmgelem Tabakası’ diyorum.
Anlam
katmanını incelerken, ‘Rastlantısal Anlam Kuramı’ndan söz etmiştim[5]. Okurun
şiirden ulaştığı rastlantısal anlam ile şiirin zamana bağlı uğrayacağı anlamsal
devinimi, Rastlantısal Anlam Kuramı’ açıklar, diye belirtmiştim. İşte
Rastlantısal İmgelem, rastlantısal anlam ve çağrışımsal imgelemle eşgüdümlü,
eşzamanlı oluşan zihinsel süreçtir. Bu süreci tanımladığımızda, sanatın çoğul
ve rastlantısal anlam uzayını ölçümlemeye katkı sunabilir. Yapıttaki çağrışım
çekirdeklerine yaslanarak estetik değer konusundaki yargımıza daha nesnel
kanıtlar sağlayabilir. Hatta yapıtı üretirken, çözümlerken ve eleştirirken
kullanabileceğimiz nesnel ölçütler ortaya koymamıza olanak tanır. Örneğin;
… Tanımamıştık
şark yarası bu denli fütursuz
Bilmezdik yetki şımarıklığı melek
gibi kusursuz…
Şark yarası ve yetki şımarıklığı
tamlamaları, imlediği konuların dışında daha ne kadar faklı imgelem evreni
yaratabilir? İşte bu, sizlerin dünya görüşüne bağlıdır. Rastlantısaldır.
Şiirdeki
anlamsal örüntü; okurun duygu, algı ve bilgi varlıklarına dokunarak imgeleme
dönüşür. Ne var ki bu dönüşüm, kurguladığımız biçime koşut olmak zorunda
değildir. Söylenenle anlaşılanın her zaman uyumlu olmayacağını, anlatı bilim de
söyler. İşte bu uyumsuzluk, rastlantısal imgelemle sonuçlanır. Yani hangi sözün
ve dizenin nasıl bir çağrışıma geçeceği, anlam ve anlatımın ne tür çağrışıma
gireceği, bu çağrışımla okurun nasıl bir imgeleme yöneleceği konusunda kesin
bir sonuç öngörülemez.
Örneğin, /Anlar yüzüyorum gözlerinden/Arabistan
düşüyor her an/ dizelerini
rastlantısal imgelem açısından ele alalım. Arabistan dediğimizde, istenmeyen,
çağdışı, tutum ve siyasetiyle küçümsenen, şımarık bir ülke görüntüsü gelir
aklımıza. Buna karşın Arabistan’a haç görevi nedeniyle kutsal bir değer
yüklersek okurda imgelem çok daha farklı bir sonuca yönelir.
“Şair,
okurun ruh ve imgelem dünyasını bilmek ve okura göre şiir yazmak zorunda
değildir,” diye inanılır. Bu söylemin tersine, sanatta/şiirde kullanılan her
teknik, verilen duygu değeri, yapılan söz sanatı ve kurulan anlam bağıntısının
nasıl bir sonuca yöneleceğini de şair az çok kestirebilmelidir. Şairin gereci,
yalnız kendi düşü olmamalı, kendi düş dünyası yanında okurun kültürel dünyası
da olmalıdır.
Yapıtının
içeriği ve kurgusu, ufkuyla doğru orantılıdır. Rastlantısal imgelem doğurabilme,
yetenek ve yetkinliğiyle ilgilidir. Açıkçası şair rastlantısal imgeleme
yönelten kurguyu yapabilir, yapmalıdır; bu sanatsal bir gerekliliktir. Yapıtın
kalıcılık kazanması, bu tür ayrıntılarda saklıdır.
Aşağıdaki
şiirde rastlantısal imgelem tabakasının nasıl doğduğunu örnekle anlatmaya
çalışalım.
SOMA KARASI
Rast gelinmiş bir mesel, kuşluk zamanı
Mızrak boyu tünel içimde ağdalı
Yıkımlara ölümü örterdi üst üste alt alta
Beklenen gün müydü neydi o?
Ya da içselliğe övgü başka bir şey
Evrile çevrile varılmıştı nirengi noktasına.
Tozansız kalan sarı gülün rüzgâra yakarışı
mıydı?
Örülü, örtülü ölçütler miydi us dışı?
Ya da bir Osman'ın Soma karasında ufalanışı!
Varılmazlığın adresi işte bir çift bekleyen
göz
Biri sensizliğe diğeri bensizliğe yolcu şimdi
Tutulmazlık kulpu tutuşturulur avuçlarına
Galeriler, görünür rezerv ya da kritik cevher
Bakışımlı iki tünel arası atelli kırılma
noktası
Oksit üstüne kurşun, vargel içinde bir çift el
Günsüz gündönümü kutsanır kendi karasına
Süpürülür gibi sürülüşü var tecim karasına.
Mayıs
2015, (Bir Damla Suda Halkalar kitabından)
Bu şiir
acı ve belirli bir olayın duygu durumunu ele alıyor olsa bile, rastlantısal
imgeleme yönelecek o kadar söz ve söz bağıntısı var ki şiirin genel anlam
yükünden bunu söyleyebiliriz. Örneğin “vargel içinde bir çift el” kömür
ocağının iki yüz metre altında hareket eden bir vargel de olabilir, Karadeniz
bölgesinin engebeli arazilerinde konutlara eşya taşıyan vargel de olabilir. Bu
durum, kendi kendine ritmik iş yapmak zorunda olan bir ustanın elleri de
olabilir. Ne var ki şiirin adı ile rastlantısal imgelem alanının sınırları
biraz daha daraltılmıştır.
“Osman'ın
Soma karasında ufalanışı!” dizesine kadar şiirde Soma faciasını duyumsatan bir
belirti yoktur. Örneğin “Tozansız kalan sarı gülün rüzgâra yakarışı mıydı?”
dizesi kendi çekirdeğini oluşturmak için tozlaşmayı bekleyen bir gülün rüzgâra
yalvarışı insanın iç dünyasını nerelere götürür? Çocuğu olmayan bir anne
adayının bu dizeyi okuduğunu varsayın, nasıl bir duygu durumuna ulaşır ve neler
yaşar içinde? Bu dizeden daha ne kadar çok yaşamsal imge ve imgelem üretebilir?
SONUÇ
Çağrışım
katmanı, yapıta sanatsal özellik kazandıran, diğer söyleyişle sanat değeri ve
estetik değerine katkı yapan önemli değerler dizgesine sahiptir. Sınırları
oldukça geniş, açık dokulu zihinsel bir evrendir. Çağdaş sanat anlayışı ve
evrimsel sanat yaklaşımının üzerinde en çok düşüneceği araştırma alanlarından
biri olarak karşımızda duruyor, kanımca. Felsefe, estetik, toplumbilim,
ruhbilim gibi toplum ve sosyal bilimler ışığında ele alınmalıdır. Çünkü diğer
katmanların da görevdeşliğiyle; sanat eğitiminde, üretiminde, çözümlemesinde ve
eleştirisinde daha nesnel bilginin önünü açabilir; kanıtsız yargıyı
önleyebilir; dahası sanatsal bilgi ve terim üretmek için farklı düşün
alanlarını önümüze koyabilir.
Uğur Olgar
MADRİGAL SU
Avare bir şarkı,
lal dolaşıyor
Hintli bir suyun
dilinde
Reenkarnasyonum
Ganj küllerinden
olsun, söyleyin
çatanadan
ayaklarını sarkıtan
yoksul tanrıya
Kaşlarını çatan adamlarla
aç karna yakılan o
şarkı
ah, sabahlara dek
sürüyor
nehre savrulmadan
önce
Sangam
çok evvel yaşadığım
bir aşkı hatırlatıyor bana
unutabilmek için
seddini aştığım
düşkenceleri
Sonra yeni bir renk
keşfetmek üzere
kaçıncı kez
tırmanıyorum o dağa
Yağmurkuşağı
ebemden mi yadigâr
kaldı
neden üşümenin
saydam olduğunu bilemedim
neden anlatmadılar
Raj’ın çocukluğunun
titrediğini
elleri
başkaldırırken
Bu su
akarken ansızın
durulaşan
deniz sözlü bir şey
Beni ortaçağ
madrigallerine götürüyor
ne yapsam
durduramıyorum
Venedik’in ıslak
sokaklarında
gondol cefalarını
Çizgili bir zaman
gömleği giyiyorum
günleri kısalmış
bedenim uzun görünsün diye
eli kancalıya
bütün arkebüzleri
boşaltıyorum
Yine de
buharlaşıyor
bildiğim sular
Sessizce
okşanıyorum
bir muson yelince
Musa Öz
ŞAPKAMI ATSAM, SEN
ŞEHVETİNİ GİYİNSEN
Çöpçatan bir şiir
yazdım, çöpçatan kuşların şarkılarıyla
Ağustos böceğinin
ıslaklığıdır erotizm, ağustosta öpücük
Ben şapkamı atsam
yerlere, sen şehvetini giyinsen
Bol donlu Meryem
Ana kızları, hava kabarcıklı sutyenleri
Bir izdir o taze
çıplaklığın tarla kuşlarından kalma
İnsem ivedilikle
dinsiz bir beygirden, o dolunay gecesinde
Taraçada
çırılçıplak ve kasıkların toynak köpüğü
O göksel farbalan,
güneş kokulu bir yalnızlıktır şimdi
Mercan kayalığını
çoğaltıyor kalçalarının kısrak sağrıları
Bir gündüz
buketisin bin pencereli düşüncelerinle
Bakır sarısı
göğüslerin, yaban böğürtleni içeren örtüsüyle
Dolgun gizli
sözlerin, ince belin ve fırfırlı mini eteğin
Armağan etse
şairler kederlerini billur bir kapta şimdi bana
Çöpçatan bir şiir
yazdım, çöpçatan kuşların şarkılarıyla
Tüylü büyüsü
sokulsa yastığıma bir gece meyvesinin
Kokulu memleketim
benim, senin diz araların ve göğüs altların
Bol donlu Meryem
Ana kızları, hava kabarcıklı sutyenleri
Pencereye düşen
aslan payıdır sevinç, üzüntüyle yan yana
Buluşurduk ayan
beyan, kapıları kırar, ters çevirirdik göğü
Bir sözcüğüm vardı,
biri bir yatak odası, biri ayrılık
Çöpçatan bir şiir
yazdım, çöpçatan kuşların şarkılarıyla
Eray KORKMAZER
MERHABA
devletler
kurulur gelişir büyür ve yıkılır
kan
karışır toprağın göğsüne artık adı vatan olur
ateş
yakar sevdalılar etrafında oturur
çapraz
asarlar mavzerlerini omuzlarına marşlar okunur
allah
allah diye bağırarak azrail’e selam durulur
yine
de pes etmezler zulme
et
kemik kan ve ruh bulaşır toprağa
toprak
meydan okur kötüye
eninde
sonunda “kısa çöp uzun çöpten hakkını
alır elbette”
mutlu
da olan insandır mutsuz da olan
yeter
ki adil okusun sınav kağıdını zaman
kırma
be notumuzu her hatalı cevaptan ne olur hocam
geçtikçe
her sınıfı daha bir pişiyor yoğrularak acılarla insan
insan
da doğar büyür yaşlanır ve ölür
sevda
varken ölüm yoktur oysa ölüm varken de sevda vardır
ateştir
sevdanın ilk harfi
ki
yalnızlıktır son hecesi
yana
yana ararsın da sevdiğini bulamazsın çünkü bu evren değildir yeri
bilmem
anlatabildim mi?
boştan
yere kandırma kendini
sevgiyle
aşkla karıştırma ister sağdan oku ister soldan yaz
sevda
bir başka dedim ya ateşe yazı yazılmaz
sevda
olmasa insan insan olmazdı
her
ölümlü sevdayı tatmalı
insanlar
ölür zamanı gelince oysa sevda kavuşulmayınca kutsaldır
ölüm
kapıya dayandığında geride kalır artık sevda
muazzam
bir ışık kamaştırır gözlerini acılara elveda
anlamsızlaşır
yaşam yaşama değil artık sonsuzluğa merhaba
Gıyasi Aydemir
TAŞINI ÖĞÜTEN DEĞİRMEN
Hoş baş idik hayalinde
dünyanın
Dura dura yaşıyorduk
dingince
Vurulduk bir derin
gaflet içinde
Yazdan kışa dönen
eğirmen oldum
Varlarımız dakikada
yok oldu
Yatağımız yorganımız
nicedir
Ayak yerden kesik ruh
bedeni terk
Yere göğe değmez
merdiven oldum
Can dayanmaz gördüğüne
gözümün
Berk yapışmış ilimize
acılar
Celladın eline düşmüş
yakamız
Ağıdın diline çevirmen
oldum
Ak erinci çöle sürdüm
dönüşsüz
Haram saydı kalanlara
ölümü
Gecemizde tavanımız
gökyüzü
Yıldız sayıp derde
serdümen oldum
Unuttuk nicedir içten
gülmeyi
Yalanında talanında
devranın
Görmeyince benden
başka kimseyi
Sandım ki aldanan bir
tek ben oldum
Ya susuzdu ya da sele
kapılmış
Soframıza öğün veren
tarlalar
Dökülen tahılın evini
nerde
Taşını öğüten değirmen
oldum
Yıkıntımda çiçek açmış
bir bahar
Baharın dilini
bilenler gelsin
Yurdumda yuvamda yad
sayılınca
İşitmeyen söylemeyen
bön oldum
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder