Şiir Sarnıcı 11 Sayı Yaşar Özmen |
Şiir Sarnıcı Ocak 2022 |
YAYIMCIDAN
Bizi, yalnız biz okuyorsak ne anlamı
var? Birbirimizi biliyoruz zaten. ‘Körler sağırlar birbirini ağırlar’ tadında
bir döngü. Önemli olan yazının, halk katmanlarına ulaşmasıdır. Örneğin yazın
dergileri ne kadar okunuyor, diye sorsak, hemen hemen herkes karamsar bir yanıt
verecektir. Okumayanı anladık, tat almıyor okumaktan. Yazanlar, bu tadı
tattıramıyor olabilir mi? Etki ve tepkiler, verilen ve alınanlar; atbaşı giden
hilesiz bir dengedir. Salt okumayanı değil, diğer taraftan okunacak nitelikte
yapıt üretilip üretilmediğini sorgulamak gerekmez mi?
Şiir kitapları satmıyormuş. Okur,
okumaya değer bir şey bulamadığından olabilir mi? Biraz da bu açıdan bakalım mı
konuya? Eleştirilmekten, sorgulanmaktan, öğretilmekten korkan yanımız oldukça
güçlüdür. Yanı başımızdaki bilgiyi özümseye özümseye edinmek yerine adı belli
birilerini ya da yabancı isimleri mutlak kaynak sayıp sorgusuz kabullenirsek
gelir bir yerde tıkanırız. Bu yüzden, sorgulamaya kaynaktan ve günümüzde
üretilen yapıtlardan başlamak gerek, diye düşünüyorum. Bunları sorgulamanın
yeri salt dergiler değil elbet.
Şiir Sarnıcı; yalnızca biz bizi
okumayalım, yurt dışında yaşayanlar dahil herkes okuyabilsin; bizden farklı
düşünenlerle diğer ülkelerin vatandaşları okuyabilsin; özellikle gençlere yazın
dünyasına küçük adımlar atma olanağı verilebilsin amacıyla kurulmuştur.
Karşılık beklemeksizin verilen bunca emek, sosyal yaşamın bir yerlerine ve
insana dokunsun istiyoruz. Varılmamışa varsın diye çabalıyoruz. Yayın
kurulumuz, yurt içi-yurt dışı temsilcilerimiz dahil yapıtlarıyla katkı veren
tüm yazar ve şairlerimiz, gönüllü sanatseverlerdir. Ücretsiz, tüm dünyada
dolaşımda olan, her dilde okunabilen, yüzlerce e-posta adresine gönderilen,
sosyal medya hesaplarından kolayca ulaşılabilen bir derginin amacı, başka ne
olabilir?
Alışılmışlıkları, öğrenilmişlikleri
bir yana bıraksak, insanlık sofrasından yaşama sağduyuyla baksak, nasıl bir
sonuca ulaşırız, sormalıyız. Edebiyatta deneyim ve bugüne kadarki kazanımlar
son derece önemlidir. Bunların üzerine bir şeyler koysak daha güzel olmaz mı?
Örneğin şiire, farklı bir açıdan baksak mı? Dilsel şiddet içeren bir şiiri,
estetik bilimi verileriyle sorguladığımızda nasıl bir sonuç alırız, araştırsak.
Kanımca bildiklerimiz yıkılmaz, şiirin yanına kattığımız amaç dışı beklentiler
çökmez, tam tersi yeni bilgiler ortaya çıkar.
11. sayımızın dosya konusunu,
‘Edebiyatta algı yönetiminin yeri ve etkisi’ olarak belirledik. Yazınımızda
tartışılmaya değer bir konudur. Bunu seçmemizin nedeni, edebiyat dahil tüm
sanatların algı güdüleme gereci olarak kullanılmaması gerektiğine inanmamızdır.
Bilinçli ya da bilinçsiz algı güdülemeye yönelen bir edebiyatın, sanat olmaktan
uzaklaşacağı kanısındayız. Ayrıca bu konu, salt dergilerde değil; akademik
düzeyde de tartışılması gereken ayrıntılı bir süreçtir.
Bireyler değişiyor; algı biçimleri de değişiyor. Buna koşut olarak toplumların yönelimi de değişiyor. Gençlerin birey olma bilinci ve özgürlük algısı, genel olarak kırklı yaş üstü kişilerin yaklaşımından oldukça farklıdır. İyi yönde evriliyor. Yazar ve şairler de genç kuşağın algı biçimlerine karşı yönelimini ve kabuğunu değiştirmelidir. Dayatma, ikna etme, inancını aşılama, öğretisini kabul ettirme çabasını, hor görme ve aşağılama gibi dilsel şiddeti bir yana bırakmalıdır günümüz yazarı. Bu tür eylemler, sanatsal bir metinde zaten felsefesi gereği olmaması gerekenlerdir. Görüşünü kabul ettirmeye ve bu bağlamda toplumu şekillendirmeye kendisini adamış yazar/şairler, yukarıdaki tümceleri anlamsız bulabilirler. Çünkü görüşünü ya da inancını dikte etmeyi, kutsal görev ya da erdem sayarlar. Kabullendiği inancı veya öğretiyi süsleyip okurunun düşüncesinde yaşama geçirmeyi erdem saymak, günümüzde üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir tartışma konusudur. Burada şu soruyu kendimize sormalıyız: Yazarın edebiyat aracılığıyla algı güdülemesine soyunması, birey hakkına saldırı olarak düşünülebilir mi?
Esenlikle, mutlu günlerde okumanız
dileğiyle…
Beğenisizlik,
bilgi ve deneyimden değil; kibirden kaynaklanır. Doğada var olan her nesne veya
üretilen her düşünsel obje, kendi üzerinde kendine özgü bir güzellik taşır.
Önyargıdan kurtulup bunlara doğru açıdan bakıp görmek de bilgi ile bazı
değerleri içselleştirmiş olmaya bağlıdır… Çünkü doğuştan var olan beğeni
duygusu, insanın doğal/olağan tavrıdır.
Elif Burcu Özkan
ÖĞRENİLMİŞ YALNIZLIK
Tek
çekimlik nefes, iki yalnızlık arası
Soruyordu
beni çenesi düşük anılara
Bir
yitimden bin dirim doğuranı
Kapımda
boy boy çakal sürüsü
Bal
kaplı baldıran otunu
Başıma
saçıp saçıp gideli
Bin
parmak bal çalmışım
Ellerimle
susturmak için
Gözlerime
yuvalanmış endişeyi
Yıllar
olmuş, yollar olmuş
Saçlarıma
akları kendim düşürmeyeli.
Ömrüm,
öğrenilmiş yalnızlık
Eşikte
kalanların müebbet sığınağı
Kan
renginde konuştum bazı
Dirilmedi
ruhumdaki ölüler
Susturmadı
yaramdaki karanlığı
Kalabalık
boğar insanı
Kimsesizlik
çürütür
Gelsin
önüme daha kaç hüsran varsa
Ateşle,
toprakla eriteyim
Atsız,
adamsız ve silahsız
İçindeki
kalabalık günahları.
Onur
Muratoğlu
GECENİN
CEPLERİ
Saatler
kusursuz işler
Bir
bir söner ışıklar
Yolcu
vagonları gibi buram buram
Hasret kokarken sokaklar
Yalın
ayak düşler dökülür
Ceplerinden gecenin.
Seni
düşündükçe
Ürkek
taylar koşturur yüreğimde
Şişeler
yerinde durmaz
Şiirlerin
hamuru yoğurulur
Gizlenen
sevdalar dökülür
Ceplerinden gecenin.
Ve
ben
Beraber
ıslanırken
Tanrının gözyaşlarıyla
Ellerini
tutmak
Ölümü unutmak isterim
Kalan
ömrün süt dişleri
Dökülmeden ceplerinden gecenin.
Hasan Çapik
SANATIN SIR’LANAN
SERÜVENİ
“Sanatın evrenselliği, sanatın
toplumları bir ilke bir amaç uğruna birleştirici özelliği, toplumlar üzerindeki
fikirsel ve duygusal etkisi tartışılamaz. Bu etki, eski dönemlerden günümüze
değin bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak sanatın tüm alanlarında
kullanılmıştır. Tarih boyunca tarihe yön veren devlet ve din adamları da
sanattan yararlanmış ve sanatı toplumların yönlendirilmesinde etkin bir araç
olarak kullanmışlardır. Sanatın manipülatif yapısı her dönem olumlu ya da
olumsuz olarak toplumlar üzerinde etkili olmuş, bazen bu yönlendirme bilinçli
olarak gerçekleri saptırmıştır. Kültürel yapılardaki değişime paralel olarak
Orta Çağ, Rönesans, Yakınçağ ve günümüz sanatında, sanatın her alanında değişim
ve gelişim görülmüştür. Günümüzde ise bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi,
sanatın anlatım dilinde ve materyallerinde radikal değişikliklere sebep
olmuştur. Buna bağlı olarak sanatın toplumlar üzerindeki etkisi, daha geniş
kitleler üzerinde daha hızlı gelişmektedir.” (Prof. Nilgün Bilge)
Bu paragrafı atom gibi bölerek
incelediğimizde sanat kadar sanat üzerinden şekillendirilmeye çalışılan dünyayı
da anlayabiliriz. Genel olarak baktığımızda bizi ürküntü sarar. Tümelin
büyüklüğü ölçüsünde karmaşıklığının, anlayışımızı aştığı hissine kapılırız. Bu
ürkme hali kitleleri galeyana getirip arzulanana çekmek için bilinçli
kullanılır. Aklınıza algı yönetimi mi geldi? Haklısınız. Ama konuya buradan
dalarsak sözünü ettiğimiz yanlışa düşeriz. Diyelim ki adınız “Sistem” olsun.
Sistem balık avlayacak. Bunun için suyu bulanıklaştırması gerekiyor. Dereyi
görmeden kolları sıvarsa birkaç sorunla karşılaşır:
Bilmediği suda boğulma tehlikesi
yaşar.
Bulanıklaştırmaya çalıştığı sularda
balık olmayabilir.
Zaman ve enerji kaybı yaşar.
Öyleyse sistem balık ve ortamını
tanımalıdır. Hiçbir avcı tanımadığı avı avlayamaz. Sistem bunu bilir. Balık da
yakalanmak istemiyorsa olta ucundakilere kanmamalı ve yapabiliyorsa avcıyı
ortadan kaldırmalıdır. Örneği insana uyarladığımızda karşımıza sınıf savaşları
ve bunlar için kullanılan materyaller çıkar. Materyallerle algı yaratılır. Bu
yazıda, sistemin etkin parçası sanata ve algı yönetimleri uğruna araçlaştırılmasına
ayna tutabilirsek ne mutlu bize!
Binlerce yıl öncesinden avcı toplayıcı
atalarımızdan biri derede yıkanırken, suya yansıyan yüzüyle algıladığı yüz
aynıydı. Algıları dünyayı olduğu gibi bilincine aktarıyordu. Bu insan için
algı, yaşananlara ve olup bitenlere tanık olmaktı. Ne aracı ne yabancılaşma
vardı. Bu hata yapmasını önlediği kadar eylemlerini kontrol etmesini de
sağlıyordu. Toplumsallaşma sürecinde (y)etkinleşen duyu ve algılar,
insanlaşmanın anahtarı rolündeydiler. Hem de nasıl! Algılar sayesinde hayatta
kalmak bir yana, topluluktan topluma evrildiler. Ortak kararlar aldılar
avlanmaya, paylaşmaya veya korunmaya dair. Herkeste dolaysız iş görmeleri iş
bölümünü yarattı. İş bölümü sayesinde alet ve barınaklar icat edildi. Kendisini
dünyanın efendisi yapacak aklın ilk nüveleri oluştu. Akıl, ateş gibi çok yönlü
kullanılan güçtü. Yaşamın diyalektiğinden doğması onu daha değerli kılıyordu.
Koşulların eseri atamızın gerçek ve güzellik (ölçütleri) için de kimselerin
onayına ihtiyacı yoktu. Bedenini algılama şekline karışan ahlak kurumu da
yoktu. Bu onun gayri ahlaki değil, doğal yaşamının doğurduğu davranışları
özgürce serimlemesi demekti. Ahlak, modernite ve egemenlerin uydurmasıydı.
Bundan habersiz atamız gayet mutluydu. Tepesinde kontrol mekanizması olmadığı
için uyumlu ve rahattı. Kabilesindeki herkes böyleydi. Aynı işler için aynı
yorgunluklar ve paylaşımlar olunca, başını taşa yaslasa da rahat uyku
çekiyordu. Sabahleyin yüzüne vuran güneş de tanıdıktı, tenine sinen koku da.
Konar göçerlik böylece yorucu olmuyordu. Ne yöneten ne yönetilen ayırımının
olmadığı burada, herkes işlerin bir yerinden tutunca yola düzülmek
kolaylaşıyordu. Bu atamız, bir ara yaptıkları dansları ve ellerinden çıkma
maskeleri düşündü: Kolay avlanmak ve vahşi hayvanlardan korunmak içindi.
Maskeler… Ellerindeki kökboyaların izine baktı. Capcanlı duruyorlardı. İzler
herkesin bir yerine bulaşmıştı. Hayvan gibi tüylere bürünme, ses çıkarmalarının
amacı avlanmalarında yardımcı olmasıydı. Adına sonradan şiir, dans veya müzik
denilecek sanatlar komünal üretilmişti. Bu, halkın sanatlaşması demekti.
Yaptıkları toplumun amacına uygun dil’leniyor, istemlerini dile getiriyordu.
Bunlar olduğu gibi mağara duvarlarına kazındı. Bir ayrı(ca)lık ve/veya
yabancılık düşüncesinin bulunmadığı algılar birlikteliği pekiştiriyordu. Hem
ürettiğiyle kendi arasında sır olması saçma olmaz mıydı? Herkesin yapımına
katıldığını kimse çıkarına kullanamazdı. “Çıkar” ne demek? Özel mülkiyetin
olmadığı yerde çıkardan söz edilebilir miydi? Öyleyse dans, müzik ve şiirler
kadar vardıkları erinç de herkesindi. Sanatla toplum etle tırnaktı. Yüzleri
olduğu gibi gösteren dere gibi akıyordu yaşam.
Bu atalarımızdan birinin torunu, dere
kenarında yaptırdığı sarayında uyandı. İpekli yatağında uyutmayan ve ruhunu
daraltan neydi? Bir yer sarsıntısı misali, yaşamını ve kültürünü bağladığı
toprak ayaklarının altından kayıyordu sanki. Hem de tecimenler dediği uğursuz
sınıfın şu sözleri arasında: “Bir toprak parçasının etrafını çevirip ‘Burası
bana aittir’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan,
uygar toplumun kurucusu oldu.” Bay Rousseau doğru yerden yakalamış ki ekliyor
sonra “İnsan her yerde özgür doğmuştur ama her yerde zincire vurulmuştur”
diyor. Ne yani, toprağa yerleşmek nasıl devrimse, insanın ona uygun yeni yaşam
ve yasalar kurgulaması da kaçınılmazdı. Ve sınıflar da… Toprağa yaslanıp
kurduğu feodal sistemin sembolü gibi duran (y)asa, aynanın yanına
iliştirilmişti. Berisinde zamanlar üstü gibi duran Janus heykelciği: Bir yüzü
dine bir yüzü devlete bakan ama sermayede bir’leşen. Varlığı için olmazsa
olmazlar. “İki yüz de nasıl aydınlık ve halkı kucaklayacak gibi, şeytancıklar,
iki yüzlü şeytancıklar!” diyerek asaya yöneldi. Janusları hiçbir zaman şehrin
girişlerinde kurgulamamıştı kafasında. Bu da doğaldı. Toprağa yerleşmekle
değerler dönüşüme uğramıştı. Semboller çağı kotarırlar yine de. Güneş ışıkları
ayna yansımasını yutuyordu. Aynada elini gezdirirken gördüğü kâbusu hatırladı:
Binlerce yıl öncesinden dedesi suda suretine bakınırken ‘kendisi’ydi ve
mutluydu. Hazları ve amaçlarını birleştiren sanatları gibi saf güzellikte!
Arada sır yok. Toprağa yerleşmekle kurdukları uygarlık, yansıtma işlevini
görecek bir eşya yapmıştı: Ayna! Yapılma şeklinde muziplik vardı sanki.
Gösterirken, göstermiyordu. Nasıl? Aynada kendini görüyordu. Bu göstermeydi.
Ama ne kadar kendisiydi, işte mesele bu! Traş şekli, giyecekler, takılar,
kokular, yüzün taşıması gereken mimik ve anlam… yaratılmış ve dayatılan ahlaka
göreydi. Kaldı ki her sınıfın bir ahlakı vardı. Göreli ahlaklar varsa her şey
meşrudur, diye homurdanarak aynaya döndü. Maskeli balo değil de maskeli var
oluştu içinden geçtikleri. Birer sembol halinde yaşamın her alanına
yapışmışlardı. Toplum kadar kendisi de yüzünü görmüyordu ahlaki yargılardan.
Maskeyi asıl ağır kılan ve yüzü göstermeyen de buydu. Sahneye çıkan bir oyuncu:
Yüzü, yabancılaşmış yüzü, yazarın metindeki yüzü ve gerçekliğin yüzü.
(Kaldıysa!) Yüzler yağmurunda nasıl kendisi olabilirdi? Hoş, oldu diyelim. Ya
karşısındaki maskeliler ordusu, maskesizliği de maske algılayıp saldırmazlar
mı? Üstelik “Maskelilere ölüm!” naraları atarak. Januslar bu işlevin uşakları
değil midir? Koroların bin bir çeşit dille yücelttiği ilahiler gerçeğin üstüne
çöken perdeler değil midir? Ya kız kardeşleri idealist sanatlar ne isterler
gerçeklikten? Çarpıtılmış gerçeklik birilerini işine yarıyor demek ki! Sanat
doğru yerde konumlansaydı yaşamı sorgulatacaktı. Estetik tavrıyla, kimilerinin
neden ezildikleri meydana çıkacaktı. Özlemlerine uygun hareket etmeleri
sağlanacaktı. Janusun iki yüzü çırılçıplak sergilenecekti. Ancak gerçekliğin
bilgisine ulaşanlar doğru soru sorabilir, unutma! Kavramadığın şeye nasıl soru
soracaksın? Kendi gerçekliğine varamadığın için başkasının “gerçeklerini”
yaşıyorsun. Bu derebeylik, hiyerarşi, köylülerin tapınaklara ürettiklerinin
onda birini bırakması gibi nice sömürü çeşidine ancak paramparça edilmiş
belleklerin yansımasından katlanılır. Şu trajedi aklına gelir mi? Dinler adına
kapıştığımız rantlarımızdır. Kime gam, ayna sırlı! İnsanlar tarih boyunca
dinlerin ne olduğunu değil de nasıl işlev gördüklerini düşünselerdi bu kadar
sömürülmezlerdi. Peki dönemlere göre renklenen (y)asa devlet, kimin üstünde
şakırdar? Ama gerçekliğin maskeden kaçma huyu var. Her şeye rağmen. Gerçek,
hangi kılıklara zorlanmış hiç düşündün mü? Belki hayatında hiç karşılaşmadın
onunla. Sınıfıyla içinden geçenlerin uygunsuzluğu kendisini rahatsız etti.
Şizofrenik yarılmaydı bu. Demek ki hangi sınıftan veya inançtan olursan ol,
gerçek çarpar. Asaya bakınırken elindekilerinin gücüyle yaşadığının ayrımına
vardı. (Y)asanın diğer ucundakiler kendisine uzaktı. Yoksulluk dolanmıştı
yaşamlarına. Yine de kalabalık ve her şeyi üreten oldukları için
ürkütücüydüler. Kölelere aynı elbise giydirilmemesi de bundandı: Güçlerinin
bilincine varmasınlar. Januslar buna çalışıyorlardı, kötürümleştirerek
ezilenlerin algılarını. Tapınak bilinçli sanatlar bunun için idealizm
püskürtüyorlardı. Aklına Proudhon geldi: “Latin toplumlarında sanat, inananlar
ile kulların biat ettiği Kilise ile Saray’ın tepe noktaları arasında çekilmiş
bir ipe iliştirilmişçesine havada asılı kalmıştı… Dogmaların ve dinsel
seremonilerin, Dionysos için düzenlenen ziyafetlerin kurban seremonilerinin,
egemenlerin önemli aktivitelerinin, yarışmaların ve soylu eğlencelerinin,
tanrıların ve mühim şahsiyetlerin resimleri yapıldı. Tek resmedilmeyen ise
ulusun bizzat kendisiydi” (Sanatın Prensibi, kitabından.) Bu ulusların
serüvenidir: Kendilerini anlatmayan sanatlarda dipnot halinde bile yer almamak!
Proudhon, Rousseau ve diğerleri, devrimlerle gelen aydınlanmaya eklenen sınıf
mücadeleleri, aristokrat dünyayı paramparça edecekti. Kaçış yoktu. Kimileri
burjuva sınıfına geçmişlerdi. Onların aynası neyi sırlayacaktı, merak ediyordu.
Bu adamın torunlarından biri sanayi ve
iletişim devrimlerinin yapıldığı çağın insanıydı. Midesi ölçüsünde dünya
tasarlayan avcı toplayıcı atalarına da benzemiyordu toprakçıl yaşam ekseninde
devinenlere de! Bu ataların teşkilatlarını, unvanlarını, geçimliklerini ve
kutsallarını “makine” kökünden sökmüştü. Para, koluna girdiği ticaretle her
şeyi baştan yazıyordu. Değerleri de! (Y)asa değişir de uygulayıcılar değişmez
mi? Tek kural vardı: Parayı veren düdüğü çalar. Kendi deyişiyle “Laissez faire,
laissez passer” her şeyi açıklıyordu. O kadar toplumsal hareketlilikten sonra
insanlar liberte beklerken liberalizm gelmişti. Devrim, yapamamıştı. Ama
uğulduyordu. Kapitalizm bu ya, kendisini yok edecek olanı bağrından doğurmuştu.
Bunu gördüğünden, öncül düşüncelerine bile ihanet ederek her yönden saldırıya
geçti. Emekçi sınıfın direncinin kırılması için ne gerekiyorsa yaptı. Elinde
uşağa dönen devlet ve (y)asaları kadar darbeler de pek işe yaramıyordu.
Sistematik şekilde topluma enjekte edilen dinlerle çelişkileri biraz kamufle
ediyordu. Ama usa ekilen tohuma inemiyordu. Tohum koparılmadan dalları kırmanın
ne faydası vardı? Öyleyse atalarından daha amansız ve incelikli düşünmek
zorundaydı. Tohuma çalışmalıydı. Bilgisayarının başına otururken gölgesi
belirdi yüzeyinde. Aynaya benzetti. Bu ayna daha gelişkin ve sırlıydı;
kablolar, internet ve diğerlerinin ucu bir sisteme çıkıyordu. Bunlarla kontrol
mekanizması oluşturulabilirdi. Ne de olsa tasarlayan parmakların gerisinde
sınıfı olacaktı. İdeolojisini makine aracılığıyla düşman sınıfa
geçirebileceğini anlayınca sevinçle gerindi. Bu nasıl olacaktı? Sır buradaydı.
Önceki sınıfsal aksesuarlar bir baskılama oluştursa da akıllardaki tohuma
ulaşamıyordu. Üstelik masraflı oldukları kadar tepki de çekiyorlardı. Sömürü,
modern ayna ile inceltilmeliydi. İnceltilmiş Goebbels! Yerinden zıpladı. İnceltilmiş
ve yoğunlaştırılmış strateji sökebilirdi tohumu. Ne demişti Gramci; “İnsanı
kafasından yakaladınız mı kol ve bacakları kendiliğinden gelir.” Fark etti ki
ataları hep kol ve bacaklarla uğraşmıştı. Evet, devlet ve dinleri
kullanmışlardı, haklarını yemeyelim. Ama sanat ve felsefeyi ihmal etmişlerdi.
Halka en yakın olan sanat nasıl böylesine görmezlikten gelinirdi? Hele modern
dünyada. Bilinç kıyıma uğrar, algı yanılmalarıyla erozyondan geçerse… insan
kendini yok edene hayranlık duyabilir. Yeter ki inandırılsın. “İnanmak!” İçinde
ne sorgulama ne insanlığın tarihsel birikimleri. Bekçilik yaparsın
saldırganına. Öyle bir akıl tutulması. Bir de idola fori’lere uygun
yanılsamalar çeşnilendirilip kitlelere ulaştırıldı mı… “üretici yazar”larla
starlar yaratılıp ödüllendirildi mi sistem tıkır tıkır işler. Yani “edebiyatsız
edebiyat!” İçeriğe de boş ver. Nasılsa, farklı algılama şekilleri var,
denilerek safsatalara kapı aralanırken. Uygun koşullar da yaratıldı mı oltasını
eliyle hazırlar. Dedim ya, inceltilmiş Goebbels! Şaşırma öyleyse, toplumun
kalan bilincini de post modernizmin halletmesine.
Hayatın her alanında algıları
yönlendirmek ve kontrol etmek sistemin işidir. Goebbels demişken… Goebbels,
Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olduğunda yaptığı ilk işlerden biri tüm
gazeteci, yazar ve sanatçıları bakanlığın basın yayın, edebiyat ve radyo
odalarından birine kaydolmak zorunda bırakmasıydı. Böylece bilgiler kontrol
altına alınmıştı. Toplum, topluma habersiz kaldı. Çünkü gerçeği verecek kimse
kalmamıştı. Toplum sırlı aynadan kendine bakıyordu. Görüntü mükemmel, gerçek
kapkaraydı. Sırrı delmeye çalışan sır’lara karışıyordu. Ama çöküş sadece halk
içinse sorun yoktu. Bu, egemenlerin amentüsüydü. CIA gibi örgütlenmeler de
dahil, böyle bir dünya kurdular. Üstümüze kum fırtınası gibi çöken post
modernizmin her taneciğinin gördüğü işlev budur: Gerçek’ten kopartmak.
Anlamadığın fırtınanın cenderesinden kurtulamazsın. Algıların yönetimi ve
yönlendirilmesi konusunda Kitleleri Harekete Geçirme Aracı Olarak Sosyal Algı Yönetimi
eserinde M. Z. Özarslan şu tespitte bulunuyor: “Algı, tutum ve davranışların
oluşumları, özellikleri, etkilendikleri süreçler, kişilerin diğer kişilerle
olan ilişkileri ile söz konusu süreçler üzerine yapılan araştırma ve kontrollü
deneyler, algıların yönetilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır… Algı yöneticisi,
hedef üzerinde sistemli analizlerle, hedefin özellikleri, etkilendikleri,
etkiledikleri gibi hususlar üzerine değerlendirmeler yapmakta, sonrasında amaç
doğrultusunda hedefe yönelik sistematik mesajlar iletmekte ve sonuçta hedefin
kendi isteği ve kararı ile istenilen şekilde tutum ve davranış sergilemesine
çalışmaktadır. Algı yönetiminin başarısı, hedefin davranışlarını kendi
isteğiyle ve kendi kararları doğrultusunda yaptığına olan inancı ile orantılıdır.”
(S. 30) M. Z. Özarslan’ın akademik dille anlattığının açıkçası şudur:
Kapitalizmde bir kobaysın. Senin için labirent de kurulmuş peynir de konulmuş.
Düzeneği çakmayasın diye “peyniri sen buldun!” ortamı yaratılıyor. Böylece sen
Prius edası içinde istediğin partiyi de iktidara taşırsın, istediğin dine
inanırsın, düşünürsün veya kitaplar okursun. “Zevkler ve renkler tartışılmaz”
dersin. Bir bakarsın post modern ürünleri tercih etmişsin. Madem gerçek
göreceli, madem her şeye akılla ulaşılamıyor… yürü ya okur! Bu arada post
modernizm de adeta şu mantıkla yapacağını yapıyordu: “Katil, cinayetini
müddeiumumi muavinin ağzından tanımadı. Cinayet güzelleşmiş, hutbe olmuş,
edebiyat olmuştu; eserdi.”( M. C. Kuntay) İşte varlığını yok eden, tohumuna
saldıran bu döküntülere sen ‘eser eser!’ diye sarılıyorsun. Hem herkes senin
gibi ödüllendirilenlere koşuşturuyor. Kadın programları, feodalizm cilalayan
diziler, orta çağ kafalı şarlatanlar, vandallıklar ve gerçeklikleri paramparça
eden yazarlar nasıl da buluşuyorlar aynı noktada. Bunların karşılığı yaşamın
çökertilmesi. Değersizliğin değer olması. Bunun içindir bilgilerin
çarpıtılması. Bu durumda labirenti kim, niye sorgulasın. Aslında bu kitle
iletişim(sizlik) çağında sorgulamak ezilenler için çok önem kazanıyor. Sanat ve
felsefe sorgulamaya olanak yarattıkları için onlar üzerindeki manipülasyon daha
fazladır. Sermaye bunun için kendi sanatını yarattı. Sermaye için sanat
yaratmakla din yaratmak veya piyasa için meta üretmek aynı kapıya çıkar. Yeter
ki kitleleri yakalasın. Hele kafasından yakaladığınız sizin için neler yapmaz.
Coplayan polis, yalan haberle zehirleyen gazeteci, haksız karar veren hâkim,
bilincimizi dumura uğratan sanatçı… kafasından yakalanmış bizden biridir.
Mesele pirincin içindeki beyaz taşları ayıklamaktır. İçimiz ‘sermaye’ olmuşken
ne mümkün sermayenin dünyasını yıkmak. Ama biz tam da bunun bilincinde kalarak,
‘sanat’ta direneceğiz; “Taş devrinin sanatçısını düşünsenize! O, kabilesi halkı
ava (yani sokağa) giderken onlara cesaret veren şeyler: şarkılar, şiirler,
dualar okuyordu. Yoksa dışarıya gitmek yarı yarıya eksilmektir, boş verin,
dönün mağaralarınıza, huzur ve saadet orada demiyordu. Bu ilk ve ilkel sanatçı
kadar olamayacak mıyız? İnsanlarımıza, memleketimiz halkına yaşadıkları
koşulları bu koşulları getiren nedenleri, gelişmelerini, hayatın akışını, bu
akışta birey ve bölüm olarak oynayacağımız rolleri ve önemini anlatmayacak
mıyız? Onların içini karartıp dünyalarına küstürecek; odalara, evlere kapayarak
can sıkıntısı ve bezginlik içinde bunaltıp; sokağı ve dış alemi ‘her kilide
maymuncuk, her rüzgârda gemisini kurtaran, hiçbir işe yaramaz’ madrabazlara,
hırsızlara terk mi edeceğiz?” (Gerçekçilik Savaşı, A. İlhan, s. 151) Post
modernizmin amacı sanatı mankurtlaştırmaktır. Özetle, ‘insan’sız
diyebileceğimiz bu sanat, halka ve hayata hiçbir şey vermediği için, desteğe
rağmen yıkılmaktadır. Bu, sanatın özünü koruması olarak da alınabilir. Burada
şu da sorulabilir: Halk, kendisini başka sınıfın sanatında görebilir mi? Asla!
Bunu anlamayan halk da tıpkı Ago Paşa’nın Hatıratı öyküsündeki aptal papağan
gibi sürekli olarak efendilerine uygun çığırır. Ama bu eninde sonunda kellesine
sebep olur. Öyleyse var olmak adına yok etmeli bu sırlı sanatları.
KARŞI
İnsan yaşantısını bölen başa karşıyım
Uygarlıkta, sevgide ben yavaşa karşıyım.
Onca bağırıyorum, bağırıyorum onca;
Uyuşuk bakışlara ve savaşa karşıyım.
Özdemir
Asaf
Genç kuşağın önüne altı dolu bilgi, yetkin olay ve
olgu koymak durumundayız. Bizler, önyargı ve çok deneyimliymişiz gibi üzerimize
dayatılanlarla karşılarına çıkarsak inandırıcı ve saygın olamayız. Ne var ki
güncelin hangi yerinden tutarsak tutalım, elimize gelen her şey araçsallaşmış
bir evren kurgusunun sonucu gibidir. Evrensel ve insani değerler, çoğunlukla
bizim öğrenilmişliklerimiz ile algı alanlarımızın dışında gelişen şeylerdir.
Önce bunun ayırdına varmalıyız.
Uğur
Olgar
ODALAR
Ayrı odalardayız. Tin ve ten.
içimizde taş kesilen bir olgu hayat
gül salınımları var vakitsiz küsen havalarda
duman göğe vuran derin soluğumuzun izi
resimlerdeki renk düşümünü yıllara sormalı
sesimiz geliyor mu boz kırlarından ölümün.
Başka odaları da var çorak kıyılarımızın
beşi bir yerde. Yitirdiğimiz şiirler var birinde
bir diğerinde batırdığımız gemilerin denizleri
dehlizleri uykulu ve uykusuz hayâllerimizin
ve Londra Asfaltından geçen genç şarkılar
dilimizde tüy bitiren.
Eli kancalıya söz verdiğimiz saatte ölürüz
karanlık oda bizi bekliyordur, soğumuştur
donmuştur bir zamanlar yandığımız yerler
mesela ellerimiz ve ucundaki sevgili yürek
oysa küreğe sıcak eller gerek yeni odalardan
yeni adalardan martı kanatlarının çırpıştırdığı.
Ayrı odalar evlerin sürgün yeridir.
dipsiz kuyuya atılmıştır paslı anahtarları,
çıkaramaz tin ve teni birleştiremeyen hiçbir su.
Baran Özkaplan
Van Gölü Ekspresi
Van Gölü ekspresine
biniyoruz seninle
örselenmiş tüm ruhlar
henüz uykuda
vakitlerden sabah ezanı
gecikmiş bir sonbahar telaşı.
ve üzerinden İsa geçmiş
yorgun raylar
ağır ağır yol alıyor tren
en melankolik duyguları
taşıyor sanki.
bir ara soruyorsun
sahi nereye gidiyoruz?
çocukların kan kusmadığı
sokakları cahiliyeden kalma
terle kokmayan diyarlara...
der gibi bakıyorum
anlıyorsun.
ve bu yüzden her durakta
bir kız çocuğunun
örüklerinden öpüyorsun
henüz gelinliğini
ve oyuncak bebeğini
ayırt edemeyen...
ve silkeleniyor sanki tren
yüzyıllardır içine gark olduğu
kederden kurtuluyor
güzel olan ne varsa
kompartımanımızda
toplanıyor
üç vakte kadar...
Nilüfer Açılan
Yıldız
DENEME İÇİNDE
ELEŞTİREL DENEMELER
“Edebiyatın, (şiirin) algı
yönetimindeki yeri ve etkisi” üzerine yazmam bana önerildiğinde, zihnimden
şimşek hızıyla “deneme”den ziyade “romanlar” geçti.
Çocukluğumdan bugüne, içimdeki
melodileri çığlığa dönüşmeden duyurmaya çalışsam da şimdi diyorum ki; zamanında
ve yerinde atılan çığlık iyidir, ola ki uyandırır duyanı.
Çığlık iyidir. Çünkü, -dönüp tekrar
gelen- rüzgârın yönünü ne tarafa çeviriyor, “yenilik” adı altında toplumun
kılcal damarlarına neleri aşılıyor, karanlık ağlara hangi düşünce tohumlarını
ekiyor?
Çığlık iyidir. Çünkü, dünyayı
şekillendiren toplumlar arasında yer almak ancak; dilini, kültürünü, inancını, edebiyatını,
ekonomik dağılıma dayalı doğal kaynaklarını ve tarihini korumakla mümkündür.
Aksi hâlde o kılcal damarlara yayılan düşünceler, toplumları kalabalıktan
oluşan insansız ülkeler haline getirebilir…
Olması gerekenle olan arasındaki
kırılmalar, damakta kekremsi tatlar bırakıyorsa ki gördüğümüz kadarıyla
bırakıyor, o halde çığlık iyidir; arka tarafı okumaya çağırır.
Felsefe atlasımızın kökünü kadim
evrensel değerlerimiz oluşturmaktadır. Evrensel değerler deyince aklıma ilk
gelen doğa yasalarıdır. Havayı- suyu, toprağı-rüzgârı ve dünyanın gezegenler
arasındaki ilişkiyi bilmek… Bu fizik yasalarına uygun hayat yaşamak -bir takım
kural örtüleriyle örtülerek- kültürel özgürleşmeye yedirilen, modernlik adı
altında genç zihinler, rol modellerin arkasında duran düşünce eklemlerine
kaydırılmaktadır. Aynı zamanda derin köklerden gelen anlam ‘ayırıcı’ boşluğa
çıkarılmaktadır.
Dünya edebiyatının bugün gelmiş olduğu
noktaya eleştirel baktığımızda; hâkim olan medeniyet, kavramsal olarak hangi
zihniyeti açıklıyor?
Bir düşünceye eklemlenen amaçlar,
tenha ve seyrek yürüyerek, edebiyatın ayaklarına dolanıyor ve zihnin altını
boşaltıyor. Araçsallaşan edebiyat, adım adım amaca uygun hâle getirilirken,
yazanın aklı ve düşünce refleksi nereden geliyor, ne tarafa doğru gidiyor,
gittiği yerde ne var, görmüyoruz…
Çığlık iyidir; çünkü, “dem bu dem”i
fırsat düşünenlerin, içinde yer alınan meselenin toplumları yönlendirdiği
sonuçların görülmesine dikkat çekebilir.
İsim yapmış yazarların ve yayınevlerin
anlayışına, neye ve nereye hizmet verdiğine, okurun bakmasını sağlayabilir.
Öyle ki; okura yazardan daha çok iş düşmektedir. Okur, kesitleri okuyarak
kültür adabında değerlere nüfuz edeni görmek zorundadır. Bu bağlamda diline,
dinine, kültür kodlarına sahip çıkmayan bir toplum; edebiyatın, sanatın içine
hangi ruhu koyar? Bu duruma nasıl modern dil, modern düşünce ve gelişim der?
Kendi inancı, kültürü, erdemleri üzerinden düşünce kurmayan, akıl yürütmeyen,
temelinde var olan felsefeyi görmeyen veya öteleyen bir toplum, modern dünya ne
isterse o tarafa evrilir. Uluslararası yayıncılar ve cemaatler birliğinin
yönettiği yayınevleri, televizyon kanalları, sosyal medya kanallarında, hangi
eserleri öne çıkarıyor görmek gerekir.
Dolayısıyla bir düşüncede kırılan düşünce,
bir duyguda kırılan duygunun dayandığı kökü yarıp bakmadıkça, modernite diye
ortaya sürülen; hangi zaman hangi zamana, kim kimden neye doğru evrilmiş,
evriliyor anlayamayız.
21.Yüzyılda, kapitalizm ve demokrasi
artık kuantum çağına girdi. Bu çağı anlamak ve çağa uygun edebiyat yapabilmek
için; fizik, kimya, biyoloji, psikoloji, felsefe, sosyoloji ve zamanın nabzında
atan bilim ve ilim bilişleriyle donanmak gerekir. Çünkü, bir bilgi ve bir
düşüncenin kökünü yararak geldiği yere ancak böyle bakılabilir.
Bu noktada bir durumdan bahsetmeden
geçemeyeceğim.
Dört yıl önce, Kayseri Camii Kebir’in
kütüphanesinden Sadreddin Konevi’nin metafizik kitabını aldım. Kitabın sonlarına yaklaştığım sırada,
kitaplığımda Hegel’e takıldı gözüm. Biraz algım değişsin düşüncesiyle, Hegel’in
mantık kitabını okumaya başladım. Hegel’i okudukça hayretlere düştüm. Nasıl
oluyor bu, diye şaşırıp dikkat kesildim. Okudukça gördüm ki Hegel’in mantık
kitabıyla, Sadreddin Konevi’nin metafizik kitabının içeriği büyük oranda örtüşüyor.
Sadece bu da değil. Bugün batılı birçok düşünürün çok satan, birçok dile
çevrilen, ortaöğretimde, üniversitelerde ders kitabı olarak işlenen eserlerin
temel düşüncesinin doğu kültüründen etkilenmiş olduğuna defalarca tanık oldum.
Şimdi sorum şu: Kültürümüzün köklerini
temsil eden İbn-i Haldun, İbn-i Arabî, İbn-i Sina, Konevi, Geylani, Farabi, Ali
Kuşçu, Harezmi, Ömer Hayyam ve daha birçok düşünür ve filozoflarımızın eserleri
üniversitelerde yerini almamaktadır. Bir Spinoza, bir Kafka’nın eserlerini
basmamış yayınevi yokken ve her yerde bulmak mümkünken, bir Arabî, bir Konevi
neden böyle değil?
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim;
Arabî’nin veya Konevi’nin bir eserini okuyun. Sonra yere göğe sığdırılamayan
Spinoza’yı ve Kafka’yı okuyun, varlık felsefesinde iyimserliğin çoğunlukla
karamsarlığa çevrilerek toplumlara sunulduğunu göreceksiniz.
Toplumları etkileyen yayınlar,
televizyon, radyo, medya ve benzeri kanallarla otonom yayıncılar birliği
kendinden olanı dünyaya dayatmaktadır.
Demem o ki; bir yazar, bir şair hangi
aynaya bakıyorsa onu yansıtıyor. Kimse kusura bakmasın efendim, duvara taş
koymak ne odur ne de budur.
Sanatların üstünde olan edebiyat,
ezbere dayalıysa, kimsenin kendine ait bir fikri ve ortada bir düşünür yok
demektir. Örneğin: Hegel üşenmemiş, Konevi’nin koskoca (Miftâhu’l-Gayb)
Tasavvuf Metafiziği’ni, kendi dilinde, kendi kültürel anlayışında Mantık’a
çevirmiş.
Durum böyle olunca, dünya üzerinde
dönüp dolaşan her şey bir gölgeden, bir yönlendirme ve yönelmeden ibaret olur.
Bu demektir ki hangi aynaya baktığımızı anlayamazsak; kimler, hangi amaçla ip
çekerse toplumlar ona göre hareket eder.
Yönetim sistemini okumayan;
edebiyatın, psikolojinin, felsefenin, sosyolojinin ne tarafa evrildiğini
göremez veya görmesi zaman alır. Bir yalan, bir tekrar ağının içinden
çıkmadıkça, birey öz niteliklerine bakamaz veya bakması zaman alır.
Edebiyat ve şiir zamanın ruhudur.
Edebiyat yapanla, duyduğunu edebiyat olarak yazan arasındaki fark; o ruhun
gölgesine benzer.
Kültürümüzün temel taşları üzerinden
isim sahibi olan, gelenekten gelen kökleri oluşturan, varlık üzerine yazılmış;
nicelik ve nitelik taşıyan, kadim bilgilerimize her çatlaktan sızıp kendine mal
eden Batı ve bizim kendi değerlerimizden habersiz Batı’ya duyduğumuz hayranlık,
yenilir yutulur cinsten değildir.
Bu yozlaşma, bu yanılsama
okumadığımızı, okuyorsak da okumayı anlamadığımızı gösterir. Bir kafa, düşünce
kurabilmeli. Bir kalp özünde olanı sezebilmeli. Değilse, elinize tutturulanı
öğrenir, öğrendiğiniz üzere bir fikir, bir yargı, bir duygu ortaya koyarsınız.
Bütün bunlara rağmen, bahsettiğim
duvarları aşan, ipini başkalarının elinden almış, her yaşta yazar ve şairimiz
yok mu? Var! Sıralayacak olsam yüzlerce isim yazabilirim. Niye olmasın
yazarımız! Niye yok şairimiz de: “Artık şiir yazan, hikâye yazan çıkmıyor…”
deyip duruyor birileri… Ayrıca şiir
yazmak öğrenilen bir şey değildir. Şiir tekniğini öğrenen şiir de yazabilir
demek değildir.
“Boş Levha” dan, “Boş sayfa” dan
çıkıp, Batı’nın ilkel benlik diye yaftaladığı içgüdüye dönmek; “ben neyim?”
demek gerekir. Bugün ilâhi düzene çomak sokan, kendine benzeyeni kayıran bir
düzen, nitelikli edebiyatçı veya şairi ne görür ne de gösterir. Bu durumu net
anlayabilmek için yaşadığımız toplumun kültür cetveline ve bizi bertaraf eden
düzenin amacına bakmak gerekir.
Edebiyatta modernite, ne postmodern
dildir ne kendine benzeyeni kayırmadır ne de geçmiş yüzyılları bugüne
taşımaktır. Modernite; çağın ruhunu kavramak ve doğuştan getirilen yeteneği, bu
ruh ile dile getirmektir. Öğrenilen duygularla ne roman ne hikâye ne de şiirin
duvarına bir taş konur.
Edebiyat, onarılması gereken sosyal
tutumlara dikkati çeker, çekmeli de. Çünkü, bu sayede saçaklı akıl ve bu saçağa
dolanan duygu sonuçlarının nedenine iner ve bu nedenden adil düzen, sağlıklı
düşünce ve daha birçok erdemle sosyal hayatı düzenler.
Saçaklı akıl deyince… On yedi
yaşındayken yaz tatilinde bir gazetede, “Haber muhabiri alınacaktır” diye bir
ilan gördüm. “İşte bu tam benlik” dedim. Bu düşüncenin dört yıl öncesinde
oturduğum mahallede bir çocuğun yaşadığı üzücü bir duruma tanık olarak olayı
hikâyeleştirmiştim. Aradan bir süre geçti, devamında çocuğun yaşadığı ve
yaşamakta olduğu olaylar, kalbimde kedere, zihnimde isyana dönüştü. Hikâyeyi
gazetede yayınlamaya, bu yolla insanların aklına, vicdanına sunmaya karar
verdim.
O zamanlar başka bir gazetede
şiirlerim yayınlanırdı. Bundan da güç alarak hikâyeyi gazetenin sahibi, aynı
zamanda yazı işleri müdürü olan Mustafa Amca’ya götürdüm.
Ne zaman ofisine ziyarete gitsem, yaşı
yetmişe yaklaşmış, saçları kar, elleri pamuk gibi, babacan bir şefkat taşıyan
Mustafa amca; beni saygıyla karşılar, çayımı söyler, hoş sohbetler ederek
aklımı tartar, meziyetimi, kapasitemi ölçerdi. Bu yüzden hoş sohbet, çetin
fikir tartışmalarına dönüşürdü çok defa.
Herhangi bir sohbete başlamadan
çantamdan hikâyeyi çıkarıp masasına koydum. Kağıtları görünce: “Bu defa hikâye
mi getirdin?” dedi. Kendimden emin bir halde: “Evet!” dedim.
Kâğıtları önüne çekti, dört beş
sayfayı bir solukta okudu. Başını kaldırdı, bana baktı. “Eyvah” dedim.
Yüzündeki sevinç ışıltısı ofisten çıkıp gitmişti. “Bir şey söylesem yapar mısın?”
dedi. Basit hatalarım olduğunu düşünerek: “Tabi ki,” dedim. “Bu hikâyeyi
tersine çevirir misin?” dedi. Anlayamadım: “Nasıl yani?” dedim. “Aileyi ve
toplumu iyimser işlemelisin” dedi. “Ama çocuk!” dedim. “Bu yaklaşımlarla
topluma bir şey veremeyiz” dedi. Yine “Ama çocuk!” dedim ve sustum.
Deneme uzamasın diye çocuğun
yaşadıklarını ve zihnimden geçenleri buraya yazmayacağım.
Bir hışımla yerimden kalktım.
Kâğıtları masadan aldım, üç beş parçaya böldüm, kapının girişinde duran çöp
kutusuna attım, kapıyı çarpıp çıktım. Eve gelesiye kadar da Mustafa Amca’ya
küstüm, “Şiir de vermeyeceğim gazeteye” dedim.
O yaşlardan önce çevremde hoşuma
gitmeyen birçok olaya tanık olmuştum. O anki tepkim, Mustafa Amca’ya değil,
dışarıdan aldığımı dışarıda iyileştirmeye çalıştığım kırılmalardı. Hani, yazmak
birçok kişiyle konuşmaktır ya. Öyle ki konuşarak içinizde kavradığınız hayatı,
dışardaki hayata katmaktır.
İçimizdeki hayat kavramıyla,
dışımızdaki hayat arasında birbirine dolanan uzun ve geniş mesafelerde büyüyen
bir çocuk, içinde akan özü paylaşmak için ne tarafa koşacağını bilmeli.
Çocuk yaşlarda yazmak; henüz
yıpranmamış, taraf çıkarı bilmeyen, safiyâne duygularla bir yerde durup, her
tarafa birden bakmaktır. Her tarafa birden bakar çünkü, hayatın geniş ufuk,
özgür ruh gerektirdiğinin daha çok farkındadır. Bu sebeple çocuk, özgür
düşünmeyi zedeleyen dayatmaları reddeder…
Sonra kendime dedim ki: “Bu içe ve
dışa bakışta beni etkileyen olaylar, içinde yaşadığım aile, toplum, ülke ve
dünyada olan bitenlerden edindiğim düşünceler, duygular, fikirler… Bunlar mı
beni ben yapıyor? Hayır! Bunların hepsi birer sonuç. Bir sonucun içinde
yaşanan, geriye düşmüş, aşılamayan bir zaman bu! Bir zaman ki ne tam olarak
içinde olup katılabildiğimiz ne de dışarı çıkıp, ‘ben neyim’e
bakabildiğimiz...
Genç enerjiyle dalmış olduğum gözlem
deryasında; adaletin, dayanışmanın, huzurun yolunu kesen, aksak ayakları
düzeltmenin bir yolu belki dedim. E. Gazetesini yanıma aldım, adresi buldum,
gittim ve kapıya vurdum. İçeriden biri: “Gel” dedi. İçeri girdim, kendimi
tanıttım. Heyecandan olduğum yere yığılacak gibi bir durumdaydım. Gazetenin
sahibi M.D. beni tepeden tırnağa süzdü. Karşısında duran kara, kuru, gözleri
şimşekli kıza baktı: “Demek haber muhabiri olacaksın” dedi. “Evet” dedim, kavga
edecek gibi. Hafifçe gülümsedi. O gülümsemenin ardındaki durum, ‘yol geçen
hanı’na benziyordu. Okul hayatımı hiç sormadı. “Yaşın on sekiz mi?” dedi. “Çok
yakında gireceğim” dedim. Çok yakının arası on bir aydı. Hevesime baktı. “Peki,
deneyelim. İki hafta deneme süremiz var. Bu sürede ücret ödemiyoruz, tüm
giderin sana ait” dedi. “Tamam” dedim.
Beni işe almıştı. Kapının girişine
yakın duran masayı işaret etti. “O masa senin çalışma masan” dedi. Masaya
geçtim oturdum. “Muhasebeden anlar mısın?” dedi. “Evet” dedim. Defterleri
getirdi, masaya koydu. “Deneme süren boyunca buranın muhasebesiyle sen
ilgileneceksin, aynı zamanda yapacağın iş hakkında gözlemde bulunursun” dedi. O
sırada içeri genç bir çocuk girdi. “Ah, bak! Bu istihbarat müdürümüz Ali,
birinci sayfa haberlerini o yapar. O, ne yapıyor ediyor, takip et” dedi.
İki haftam dolmak üzereydi. Benim de
bir fotoğraf makinam olacak, haber yapmak için dışarı çıkacaktım ki Ali bir
hışımla içeri girdi. M.D. ye, “Abi, müthiş bir haber yakaladım. Öğle yemeğinde
patlıcan musakka yiyordum, en ucuz yemek oydu… Şu resimlere bak abi” dedi.
M.D.: “Hemen çarpıcı bir başlık bul,
yarınki baskıya yetiştir,” dedi.
Ali, ofisin içinde dört dönerek:
“Canavar anne, bebeğini cami avlusuna terk etti” dedi. Biraz durdu, bu başlık
içine sinmedi: “Yok yok! Katil anne, yeni doğmuş çocuğunu cami avlusunda ölüme
terk etti” diyerek M.D.’ye döndü, “Nasıl abi, bu daha çarpıcı oldu değil mi?”
dedi. M.D. “Büyük harflerle yazacağız, biraz uzun gibi ama sığdırırız,” dedi.
Oturduğum yerden ayağa kalkmış, iki
erkeğin duyarsızca dans edişini izliyordum. Sıkılı yumruğum bulunduğum yerden
uzadı, Ali’nin suratına indi inecek bir haldeyken M.D. bana döndü, “Sen ne
düşünüyorsun?” dedi. İçimdeki bütün nedenlerin ucu huzura, mutluluğa,
özgürlüğe, doğruluğa, insana yakışan erdemlere açıldı. “Bir anne bebeğini cami
avlusuna neden terk etti? derim” dedim. “Nedene kim bakar” dedi. Bebeğin
babasından hiç söz etmediler…
İçimdeki erdemler eridi, pencereden
dışarı taştı, havaya karıştı, gitti o kadının üstüne başına bulaştı. Bir rüzgâr
çıktı, aldı götürdü, yalçın dağların oyuklarına bıraktı, kar oyukları örttü.
Ben kimsiz kimsesiz kalakaldım ortada… Bir şiir geldi, göz ucuma gönendi,
“Söyle” dedi “Beni söyle!” Söylemedim. Başını okşadım, yanıma aldım, masaya
baktım, oradan çıkıp gittim. Öylesine gittim…
Bir kural, hayatın her alanına
dokunamıyorsa, şiir iyidir. Toplumun oluşturduğu sorun bir kişiye mâl
ediliyorsa, şiir iyidir. Olması gerekeni savunamıyorsan, şiir iyidir.
Ülkeler arasında akıl, düşünce ve
duygu atlasını oluşturan edebiyat ve şiir, bulunduğu zamanın içinden çıkarak,
dünyanın hızlı adımlarla “Metaverse” çağına girmeye hazırlandığı bu zamanda
değişen duygu, mantık ve kültürel değerler algısı; siber düzeyde nedensiz ve
sonuçsuz bir düzleme evrilmektedir. Artık bildiğimiz anlamda toplumsal
karşılığı olmayan algıların seyir defterinde nötrina, foton, edebiyatına
yönelecektir gelecek kuşaklar.
Uzun zaman önce yola çıkıp şimdilerde
hayatımıza kavuşmak üzere olan hologram yaşam üzerine yaşayacağımız,
yazacağımız, denemeler, romanlar, şiirler bu yeni çağın iz yolunda hangi
erdemlerimizi yeniden yapılandırıp, hayatı nereye koyacak? Belleğimize yaslanarak
gelişen ve değişen bu zamanda ne tür yaşam formlarına gireceğiz?
Artık ellerimizin ayaklarımızın altına
serilen kuantum ağında; denge, ölçü, ayar bağlarını nelere, nerelere
dayandırarak kontrol edeceğiz veya hayata dair anlam oluşturacağız.
Teknolojik diktatörlüğün doğal yaşama
müdahalesine karşı duran, insanın fıtratına dayalı öz değerlerle genetik
kültürümüzde mevcut olanı koruyacak gençlere ihtiyacı vardır edebiyatın ve
sanatın. Dilin en geniş ve de keskin, aynı zamanda algı yöneten bir kanalı olan
edebiyat ve şiir, hiçbir zeminin saçağı altına sığmaz.
Umarım sıfır kapılarından yeni evrenlere uzanan yollarda bilinç sahibi gençlerin; siber düzende insanla insan, bireyle kendi arasında akan ışık yazılarını okuması mümkün olur. İçinde bulunduğumuz koşullara bakarak dünyayı anlamak değil; dünyadan ve hatta uzaydan bakarak içinde bulunduğumuz koşulları, planları anlamak dileğiyle. 24 Kasım 2021
‘Benim yaşadığım zamanda dolu dolu
öyküsü olan öyle yazarlar, şairler vardı ki yakından baktığımızda kendileri
içlerinde yoklardı…’ Bu tümcenin altında yatan gerçek okunabilir mi, bilmiyorum
ama bu, edebiyat tarihinin bir gerçeğidir. Hem de güncel Türk yazınında acının
en acısı acınası bir gerçek… Bu tümceyi bir kenara not ediniz; anlamına
ulaştığınızda fazla söze gerek olmayacaktır.
Heybet Akdoğan
TENİMİZ KARANFİL
ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜYDÜ
bedeli ödenecek bir günâhtık sevgili
kanar dururdu gülkırımı sevgimiz
kötülükler şaşırtmıyordu bizi
bu yüzden hep büyük kederlerin sahibiydik
suçun güçlü olduğu bu zamanda
biz sevmenin yalancısıydık
heybemizde saklıydı o gerçek sevdalar
yürekten sevmelere bu çağ tanık değildi
fermanı buyrulmuş bir yaraydık sevgili
vurgun yemiş mutluluktuk
tenimiz karanfil çürümüşlüğüydü
hayallerimiz kundaklanmıştı
gözlerimizde gizlediğimiz bir mevsim vardı
güneşi ve yağmuru sır gibi saklardık; gözbebeklerimizde
sen gülünce güneş doğardı
ben ağlayınca nisan başlardı
Gazanfer Eryüksel
EDEBİYATTA ŞİİRDE
ALGI VE EGEMEN YAPILAR
Tek yumurta üçüzleri… Şiir, müzik ve
dans. Üçüzlerin yol arkadaşları ise mağara duvar resimleri, kaya/taş
kabartmalar, çömlekçiliğin oluşumuyla bezeme ve kabartmalar… Harflere giden
yolculuk.
Yazılı kültürler oluşsa da
okur-yazarlık halk arasında pek de yaygın değildir. Resim yazı daha yaygındır
halk arasında. Ancak şiir, ritmik dilinin getirdiği kolay ezberlenmesiyle diğer
ifade biçimleri arasında öne çıkacaktır. Dilden dile, kulaktan kulağa ışık
hızıyla adeta yaygınlaşacaktır halk arasında.
Toplumların yolculuğunda insanın
kendini, doğayı, evreni, toplumsal ilişkileri anlama ve anlatma biçimi olarak
sanat oluşup gelişmektedir.
Yukarıda söylediğim gibi şiir, yerine
göre müziğin ve bazen de dansın desteğiyle önde giden bir ifade biçimi
olacaktır. Ritüel ve ayinlerin önem ve değeri…
İnsanların yerleşik düzene
geçmeleriyle başlayan tarım toplumu insanlığın ağır akan en uzun nehridir. Bu
süreç, aynı zamanda mülkiyet ilişkisinin de başladığı, yöneten-yönetilen
ilişkisinin de kurallarının oluştuğu (devlet) dönemidir.
İnsanın anlama ve anlatma yolculuğu
hikâye, masal ve efsanelerle zenginleşecektir. Her anlatıcı; şair/ozan,
destancı, kendi algıladığı insanı, doğayı, evreni şiir aracılığıyla topluma
iletmektedir. Böylece toplumun algısı etkilenmeye başlayacaktır. Bugünün
ifadesiyle ozan ve şairler için tarihin ilk algı mühendisleri diyebiliriz.
Bu söyleyişleri (şiir ve sanat)
gündelik hayatın ifadelerinden ayıran yol ağzı, kırılma noktası, zaman içinde
neyi söylediğinden öte nasıl söylendiği, sanatın olmak-olmamak ölçütü olarak
belirecektir.
Tarım toplumuna geçiş ve mülkiyet
ilişkisiyle toplumsal yapı büyük toprak sahipleri, köleler ve bu iki katman
arasında oluşan halk kitleleri. Bu kitleler, ne o ne öteki olabilen bir
yapıdır.
Tarım üretiminin işgücü olan köleler
yeni üretim alanları (topraklar) için yapılan savaşlarda ganimet olarak ele
geçirilen kadın-erkek esirlerdir. Zaman içinde kölelerin doğuştan köle
çocukları olacaktır.
Bunların sanat-edebiyatla ne ilgisi
var diyenlere ironik bir gülümseme bırakıp yazıya devam edelim. Algı kavramıyla
parça-bütün ilişkisinin altını çizerek elbette. Sanatın bir üstyapı kurumu
olduğu söylense de tarihi süreç içinde aşağıdan yukarı doğru gelişen bir seyir
izlemiştir.
Üretim-pazar ilişkisi
Çömlek kaplar, testiler, amforalar,
küpler ve çömlekçi çarkının bulunuşu. Çömlekçi çarkı seri üretimi
hızlandıracaktır. Taş ustaları ve heykelciler…
Hititler döneminde salt müzik ve dans
ile geçinen şehirler olduğu kayıtlarda görülmüş ancak bu kentler henüz
bulunamamıştır. Daha sonra Batı Anadolu’da heykelcileriyle nam salan kentler.
Bunları niye söyledik? Üretim-Pazar
ilişkisini özetlemek için. Egemen yapılar her şeyi metalaştırarak (alınıp
satılır hâle getirerek) denetim altına alırlar. Bu tarih boyunca böyle olmuştur
hep. Ancak… İskele sancak… Şiir, egemenler ne yaparlarsa yapsınlar tam
anlamıyla metalaştıramadıkları tek sanat olarak bugünlere gelmiştir.
Müzik ve dansın egemen yapılarla
ilişkisinde oluşan eğlence sektörü pazara yönelik üretim yaptığında kaçınılmaz
olarak denetim altına alınacaktır. Paranın dayanılmaz etkisi… Parayı veren
düdüğü çalar misali pazara yönelen müzik ve dansın trajedisi buradadır.
Tarihte şiir-egemen yapı ilişkisinde
hızlı bir ufuk turu yaparsak öldürülen şairler çıkacaktır karşımıza.
Nesimi, Nefi, Şehzade Korkut, III.
Selim, Nesimi Çimen, Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Muhlis Akarsu,
Hasret Gültekin, Pir Sultan Abdal, Figani, Sabahattin Ali.
Dünyada öldürülen şairlere örnek
verirsek Federico Garcia Lorca, Nikolay Vaptsarov. Ancak Azerbaycanlı şairler
yirmi yedi ile önde gidiyorlar.
Egemen yapılar kendi iktidarlarını
sürdürmek için toplumun algılarını bozan, onları gerçeklerle yüzleştiren her
şeye karşı çıkmışlar ve bu tavırdan da şairler, sanatçılar, aydınlar canlarıyla
bedel ödemişlerdir. Canını kurtaranlar ise yaşamlarını her dönemde zor
şartlarda sürdürmüşlerdir.
Yazımızı bitirmeye çalışırken
Türkiye’nin son kırk yılına odaklanırsak şunları görürüz.
Cumhuriyetin en büyük kırılma noktası
12 Eylül darbesidir. Bu dönemde ülkemizin ve dünyanın gerçeklerini sorgulayarak
topluma iletmeye çalışan en önemli kesim, sanat ve bilim, denetim altına
alınmıştır.
İnsanın ve toplumun yaşadığı sıkıntı
ve çelişmeleri dile getirmek “ideolojik sanat” olarak ötelenirken ithal ve
yapay bunalımları işleyen ürünler ön plana çıkarılarak toplumun algısı
yönlendirilmiş ve yönetilmiştir. Bu konuda “Elmanın kurdu da kendinden be usta”
adlı yazımda söz konusu gerçeklik dile getirilmeye çalışılmıştır. Elmanın kurdu
ise şüphesiz bazı sanatçı ve aydınlar olmuştur. Gazeteler, yayınevleri,
dergiler büyük sermayenin denetimindedir artık. Şiirin er meydanı dergiler
yitip gitmiş holding dergileri revaçtadır.
Halk, kendini anlatmayan şiiri
kaderiyle baş başa bırakacaktır. “Şiir kitapları neden satmıyor?” sorusunun
cevabının şıklarından biri şiirin geldiği durumda saklıdır.
Türk şiiri gibi köklü bir geleneği
olan bir ülkede şiir okumayan bir diğer deyişle ustalardan el almayan “şairler”
döneminden geçmekteyiz. Bu süreçte algıları belirleyen hızlandırıcı etken ise
sosyal medya ve her parayı verenin kitap sahibi olmasıdır. Bu yüzden sırf bu
işle uğraşan bir yayıncı türü oluşmuştur. Kitap sahibi parayı ödediği için
zarar riski olmayan bir ticaret türü icat edilmiştir.
Şiir okumayan, ancak köksüz ağaç olma
sevdasındakilerin sosyal medyadaki iç dökümleri toplumdaki şiir algısını da
belirlemeye başlamıştır. Yeni algı, “Şiir madem buymuş, ben de yazarım”a gelip
dayanmıştır. Egemen yapı ise böylesi bir durumdan ziyadesiyle memnundur. Çayın
kuşunu çayın taşıyla vurmak gibi keyifli bir şey olur mu?
Mehmet Rayman
ELİMİN AYASI
hep elimin içinden geçer
algısı yazgısı kara günler
hiç yenilmeyeceğim size
yüzümün ipeğinden dokunmuş
bir mendil var çantamda
kekilin ucu batıyor gözüme
alnımdan geçen yolları
siliyorum geceleri
bir tünelin iki ucuyum
aynı yapı aynı uyum
kulağımın memesi hamur
hep bu yazıdan geçer
yazını güzüne katan günler
toprağın altını göstereceğine
bir doyumluk gün dile
kamçılamak sallamak
çok keskin acı
atların sağrısı bulutlar
bırakın kalsın yerinde
gideni geleni söyletir
içtiğim su kalaylı tas
çeyiz sandığına giren çekirdek
anamın kırmızı çıkısı
işte o kınalı parmaklara has
bir zaman dilimi
yazılı kağıdı leke tutmuyor
çünkü nehirleri çizdim üstüne
tomurcuk dalımla geldim
yüküm incir çekirdeği
taşın çatlağını gösterdiler bana
bahara kadar için için uyudum
rüzgara verdim bağrımı
sabır taşı gün koyakları
ağzımın içine damlıyor
elimin ayası.
Yaşar Özmen
ALGI YÖNETMEK
SANATTIR
Algı, özgür istencimizle oluşan bir
eylem midir? Toplumsal olgu ve olaylar ile bilinçli kurulmuş sistemlerin
yönlendirmesine bağımlı bir algı dünyasına mı sahibiz?
Beynimiz ilginç bir çalışma biçimine sahiptir. Bilgi, görgü, kültür, duygu, deneyim ve diğer girdilerin bileşkesine bağımlı olarak çalışan devasa bir sistem. Ulaşabildiği tüm bilgiyi kullanıp durmaksızın karar üreten bir süreç. İlginç bir özelliği, halihazır bilginin olgunluğuna, doğruluğuna, yeterliliğine bakmaksızın; edinebildiği kadarıyla, duygulara ve işleyebildiği deneyime dayanarak karar verip insanı eyleme sürüklemesidir. Bu, bana göre beynin en zayıf tarafıdır. Cahil insanın her şeyi biliyorum yargısı, beynin bu zayıflığından kaynaklanıyor, diye düşünüyorum. Algı yönetimi, medyada sıkça kullanılan adıyla algı operasyonu (güdülemesi), beynimizin zayıf yerlerini kullanarak yapılan sistemli çalışmadır, diyebilir miyiz?
Doğadaki canlılar, yaşamak için daha
güçsüz olanları yemek yada bir şekilde karnını doyurmak zorundadır. Bir
diğerinden daha güçlü olmak, daha hızlı koşmak gibi bir çabası vardır. Doğası
gereği bunun için her biri kendi savunma sistemini ve donanımını geliştirir.
İster gereklilik diyelim ister evrimsel bir olgunun sonucu diyelim sonuçta her
canlı, bulunduğu ortama ayak uydurur; doğal seçilim gereği güçlü ve donanımlı
olan yaşamını sürdürür. Bu, öyle bir döngü ve dengedir ki doğanın mutlak
gereklilikleriyle asla çatışmaz.
İnsan, döngünün mutlak
gerekliliklerini kırabilme yeteneğine sahiptir. Kendisinin isteğine göre çoğu
şeyi düzenleyebilir ya da değiştirebilir. Bu durum, bireyin davranışlarının
düzenlenebileceği ya da değiştirilebileceği anlamına gelir. Algı yönetimi diye
bir bilgi bütünlüğünün ortaya konması bundandır. Beynimizin çalışma yöntemi
üzerine sayısız çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar gösteriyor ki beynimiz;
aldatılabilir, kavrama yetisi kısıtlanabilir ya da istenen bir davranışı
gerçekleştirecek şekilde yönlendirilebilir. Beynimize kendi isteği ve özgün
kararıymış gibi çok şey yaptırılabilir.
Algısı düzenlenmiş insan davranışını,
her gün ve her yerde görebiliriz. Örneğin, alışveriş isteği doğurtulmuş
insanlar gibi… Bunlar, algısı değiştirilmiş ya da düzenlenmiş kişilerdir. Bu
tutumu, bireyin ya da toplumun kendi özgün isteğiymiş gibi tanımlar, normal bir
durum olarak karşılarız. Ayrıntıya girdiğimizde kazın ayağının öyle olmadığını
görürüz.
Asıl konumuz olan edebiyat ve algı
yönetimi ilişkisini biraz açalım.
Edebiyat dil sanatıdır. Doğrudan duygu
ve düşünceyi etkisi altına alan dolayısıyla algıyı düzenleyebilen bir etkinliktir.
Burada üzerinde durmamız gereken önemli bir konu vardır: Duygu. Edebiyat,
duyguyu kolay ele geçirebilen bir sanattır. Duygu da algının mutlak rehberidir.
Düşüncenin mayasıdır.
Algı yönetimini, istenmeyen bir sonucu
doğuran olumsuz bir tamlama olarak anlıyoruz. Kavram alanı bilincimize olumsuz
bir eylem olarak yerleşmiştir. Algı yönetimi, insan tutumunu düzenleme yoludur
ve mutlaka olumsuz olacak diye bir şey söyleyemeyiz. Örneğin eğitim, algı
yönetiminin olumlu halkasıdır. Algı güdüleme ise, bir başkasının amacını
gerçekleştirmek üzere bireyin tutumunu düzenleme çabasıdır.
Bence algı yönetiminin olumlu yanı,
edebiyatın en temel amacıyla koşuttur. Okura yaşamın gereklerini farkındalıklı
olarak göstermek, bir anlamda algı ayarlarını açmak, işlenebilir duruma
getirmek, yüksek değerleri içtenlikle yaşayabilir duygu durumuna taşımak,
diyebiliriz. Edebiyat dahil tüm sanatların; duyarlılık ve algıda seçicilik
yaratmak, düşünceyi sarsarak daha geniş boyuta taşımak gibi bir amacı vardır.
Okuru, estetik beğeni yardımıyla arzu ettiğimiz hazza sürüklemektir. Çünkü
edebiyat; yaşamın içerisindeki bilgi, olgu, olayın en olgun ve etkileyici
görünüme getirildiği bir süreçtir. Öyle olunca edebiyatın her dalı, algı
yönetiminde gereç olarak olumlu yönde ve etkin bir biçimde kullanılabilir.
Bunun yanında; bir kurumun, öğretinin ya da dinlerin amacına hizmet için de
tasarlanabilir. Ne yazık ki edebiyatın kötüye kullanımını hemen hemen her yerde
görebiliriz. Özellikle hedef, çocuklar ve genç beyinlerdir…
Konunun daha iyi anlaşılması için,
stratejik düzeyde uygulanmış somut bir örnekle sürdürelim. Amerika, Irak
Krizini 1990 yılında başlattı, 2003’e kadar kara gücünü kullanamadı. On üç
yıllık sürede yalnızca hava gücünü kullandı. Havadan bombalamak kolay. Karşı
koyacak bir hava kuvveti yoktu. Askeri literatürde ‘harekât bölgesini
şekillendirmek’ diye bir aşama vardır. Bunun anlamı, hedef ülke halkının savaşa
hazır duruma getirilmesidir. Halkın direniş göstermemesini, barışçıl bir
eylemmiş gibi harekâtı desteklemesini sağlamaktır tüm amaç. Diğer söyleyişle,
ülke halkının direniş kararını arzu ettiğiniz bağlamda düzenlemektir. Halk,
bile isteye sizin arzunuz doğrultusunda hareket eder. Eski adı psikolojik
harekât, yeni adı bilgi destek harekâtıyla koşut bir çalışmadır. Amerikan ordusu,
Irak’ta bu tekniği on üç yıl boyunca uyguladı ve halkın belirli bir kesimini
kazandıktan sonra kara gücünü sahaya sürdü. Ne kadar güçlü olursanız olun,
tersi durumda olası mıdır bir ülkenin devlet başkanını almak?
Bu örneğin edebiyatla ilişkisi nedir?
Algı yönetimi, sistemli bir çalışmanın sonucudur, alanında uzman kişilerin
tasarısıyla işler ve toplum üzerinde çok etkilidir. Edebiyat ve diğer sanat
dalları, bu zincirin bir halkası olabilir. Diğer bir söyleyişle, topluma ya da
bir kesime belli bir düşünceyi kabul ettirmek üzere kullanılabilir. Uzun zaman
ister, sonucu geç alınır ama kalıcı bir ruh durumu yaratır. Edebiyatı estetik
tavrı yaratmak için değil de algıyı istediğimiz yönde değiştirmek için
kullanırsak ya bir gruba ya bir politik öğretiye ya da dinsel bir olguya hizmet
eder duruma getiririz. Bu tehlikeli bir yoldur. Sanat olma gereklerinin dışına
yönelir. Sanat felsefesi gereği sanatın ana hedefi, insanda estetik tavır
yaratmaktır. Burada önemli bir nokta vardır: Edebiyat, toplumun değer yargılarının
bir aynasıdır. Edebiyatı, belirli bir kesimin düşüncesini ya da inancını dikte
etmeye yöneltirsek sloganlaştırırız. Sloganlaşan edebiyat çatışmanın öncülüdür.
Tüm sanat dalları, çatışmayı değil; estetik tavrı yaratmak için yapılır,
kurgulanır. Estetik tavır yaratmak, yaşamsal gerekleri doğru algılayan saygın
ve saygılı insan kazanmanın yoludur. İletişimi, işleyişi, ilişkisi sağlıklı
toplumun önünü açar.
Diğer taraftan, algı güdüleme için
yazılan her metin, bugünün bilinçli bireyini rencide ediyor… Sanattan öte
propaganda ya da beyin yıkama amacı taşıyor. Bilinçli bireyler, apaçık gördüğü
bir şeyin görünümü değiştirilerek altın tasta sunulmasından rahatsız
olurlar. Daha açık söyleyelim: Aklıyla
dalga geçilmesini sindiremezler. Ne var ki algı yönetiminde öyle teknikler
uygulanır ki birey, çoğu zaman gerçekle önüne sürülenin arasındaki inceliği
ayırt edemez. En çok da ticari alanda kullanılan bir tekniktir. Örneğin, gizli
ya da bilinçaltı reklâmları gibi… Hemen hemen hepimiz bu tekniğe yenik düşeriz.
Sıkıntı buradadır. Gizli düşmandır; şeker hastalığı gibi… Bu yüzden ‘algı
yönetimi sanattır’, diye bir benzetme yapabiliriz. Bu benzetmeyle ayrıntılı ve
zorlu bir süreç olduğunu vurgulayabiliriz.
Algı yönetiminin olumlu ve olumsuz
yanlarını basit bir ölçütle belirleyebiliriz. Yaşamın ve insanın süregelen
gereklerini değil de belirli bir görüşün/inanışın doğruluğunu ya da uygunluğunu
dayatacak biçimde yazmak, algı yönetimi çabasının önde gidenidir… Şimdi Türk
edebiyatına bakınız ve genel durumu sorgulayınız… Umarım kolaylıkla
görebileceğiniz bir resim gözünüzün önünde oluşacaktır. Öyle şiir ve metinler
vardır ki sesi tamamen sufledir. Buna karşın şair ve yazarının ünü
büyüktür…
Yazının ana hedefi, toplumdaki yüksek
değerleri (moral değerler) diri tutmaktır. Bireyin yaşama sevincine katkı
sağlamak, sevgisini yüceltmektir. Yüksek değerleri diri tutulan birey ya da
toplum; olumlu, yapıcı, paylaşımcı, bireyler arası saygı ve güven ortamını
sağlar. Bu özelliklere sahip toplumlarda, birey hak ve özgürlük alanlarına
saygılı ve sevecen tavır gelişir. Uygulanan siyaset, yaşama geçirilen her
kural, inşa edilen her yapı; insan için ve insan değerlerine uygun yapılır.
İnsana saygının olduğu yerde çağdaş dünya görüşü egemendir...
Bir konu daha var ki söylemeden
geçemeyeceğim. Bana göre gerek görsel gerek yazınsal, çocuk edebiyatı diye taze
beyinlerin üstüne çöken kara belâ, üzerinde en çok durmamız, tartışmamız ve
ayrıntılarıyla düzenlememiz gereken bir algı yönetim alanıdır. Bu, duyarlılığı
en yüksek bir zemindir ve üzerinde en çok oynanan bir konudur. Örneğin dinsel
içerikli okuma kitabı, belgesel ya da çizgi filmlerle çocuğun düş dünyasında
korku dağı yaratmak gibi. Bu tür yayınlarla taze beyinlerin çevresine çekilen
demir perde, kolay kolay bir daha ışığı geçirmez… Edebiyatta algı yönetimi sözü
geçtiğinde ilk olarak ele almamız ve duyarlılık göstermemiz gereken yer
burasıdır.
Sonuç olarak edebiyat, algı
yönetiminin vazgeçilemez bir gerecidir. Tıpkı ateş gibidir. Yerinde
kullanırsanız yemek yaparsınız, yanlış kullanırsanız evinizi yakarsınız. Ayrıca
edebiyatı, olumlu ya da olumsuz bir algı yönetim gereci olarak kullanmak bilinç
sorunudur. Bıçak sırtı gibidir. Estetik tavrı yaratmak için kurgulanan her
yapıt, olumlu sonuç doğurur. Bir şeyleri dikte etmeye, şiddete özendirmeye,
inandırmaya, ikna etmeye yönelen her yapıt; algı yönetiminde olumsuz bir
gereçtir. Zaten sanatta; dilsel şiddet, saldırı, dayatma, inandırma, ikna etme
gibi olumsuzluklar felsefesi gereği olmamalıdır. Toplumda yaşanan olumlu
olumsuz her tür olay ve olgu, edebiyatın konusudur. Ancak şiddet, haksızlık,
ölüm hatta en korkunç bir olay bile; saldırmaksızın, hakaret etmeksizin,
aşağılamadan temiz ve olumlu bir dille anlatılabilir. Edebiyatta dilsel şiddet,
yazarın şiddet algısıyla doğru orantılıdır. Dünyaya bakışını olgunlaştırıp
güzellik ve türevlerini esas alarak sanatını kurgulamalıdır. Bana göre çağdaş
sanat anlayışı, sanattaki bu karmaşayı kökünden çözen yerinde bir yaklaşımdır.
Çünkü bu anlayış; olumsuzlukları daha yaratıcı bir dille açığa çıkarır, aklın
karanlık köşelerine dokunarak daha farkındalıklı bir dünyayı önceler. Duyu ve
duyguyu, arkasından aklı sarsarak estetik tavrı yaratmaya çalışır. 15 Ekim 2021
“Bilgi
çağının sanatı, üniversal bir akıl ve global bir dünya bütünleşmesi içinde
yöresellik ve ulusallık kimliğini giderek yitirecektir. Oysa, yüzyıllar boyunca
sanat süreci bu konseptler içinde gelişmiştir. Nitekim bugün bunun ipuçlarını
özellikle mimaride ve müzikte gözlemlemekteyiz…”
Prof.
Dr. İsmail Tunalı, Estetik Beğeni
Nilüfer Uçar
KUTSAL MASAL
yaşamın
şakasıydı/zincire yük olan ışık
karadelik
yama tutmuyor/boşver
neyin
tamiri be usta kozasını yırttı
çığlık
bak
başağın sarı kirpiğinde akan damlaya
burcu burcu heyecan
kokar gülüşü.
bak
körpe yağmurun ağlayan gözlerine
yalnızca
kaybolan kokusu/ıslak ve arî
sonsuzluk
bahçesinde buğu/belki de sesinin teri
belki
de yaşadığı evin yeminli sırrı
her iç çekişte
dökülür sıvalı yüzü.
diyemedim
ateşten yürüdüğün yaşamın bağrı
diyemedim
reçine kokan dağın kayıp çocuğu
parmakları
var, dili var, özü töz/zaman kuş
var
say ki deniz, inan, aslan neyin telaşı bu
var say ki
dağın kovuğunda bir keklik tek
varlığı.
hasret
kumaşını dokuyan yılların ivecen hali
bilmez
ekinin anaç yüreğine akan suyu
vakit
titrek yüzün ışığın elleri
doğruyu
kafeste besleyen dil sus/tarla ota
kesti
toprak
kokan sevinç nerede.
bez
fabrikasını arşınlayan Azrail
ne
sorarsın ecelin yakışıklı gömleğini
laf
lafı/gece sabaha kapı açıyorken
güzel
günlerin gecesi bu gece
öyle
anlatılır karanlıkla aydınlığın
kutsal masalı.
24 Kasım 2021
Oya Uslu
ÇOCUK
EDEBİYATININ ALGI YÖNETİMİNDE YERİ VE ETKİSİ
Çocuk: Küçük insan yavrusu… Masum,
temiz, toy, korunmaya ve bakıma muhtaç, ‘eğitilip şekillendirilebilir’ diye
düşünülen canlı.
Kimine göre aileye, kimine göre hem
aileye hem de topluma ait varlık. Geleceğin mimarı, umudu, vatanın bekçisi,
daha neler neler…
Peki hep böyle miydi?
Elbette değil.
Devlet yapısı değiştikçe aile
modelleri değişmiş, buna bağlı olarak çocuğa bakış açısı zaman içinde farklılık
göstermiştir. Örneğin Roma’da babaların çocuklarını öldürme hakkı vardı.
İnsanın alınıp satıldığı kölelik sisteminde, çocukların aileye ve devlete ait
mal olarak görülmesi normal sayılıyordu. Çocukların temel ihtiyaçlarının
karşılanmak zorunda oluşu aileye ve topluma yük gibi değerlendiriliyor, bu da
statülerinin düşük olarak değerlendirilmesine neden oluyor ve herhangi bir
hakları bulunmuyordu.
Feodalitede de durum aynı sayılırdı.
Hatta bazı toplumlarda uzunca bir süre çocuklar çeşitli kötülüklerin kaynağı
olarak görüldüler. Ortaçağ Avrupa’sında cadı olarak yakılanlar arasında
çocuklar da vardı.
Neyse ki çocuk algısı Rönesans’la
birlikte değişmeye başladı. Aydınlanma hareketi çocuğa değer verme düşüncesini
beraberinde getirdi. Birey kavramının ortaya çıkışı bu minik canlıların özel
bir doğası olduğuna ilişkin farkındalığı geliştirdi ve böylece onların yetişkin
yaşamına ulaşması beklenen masum bir varlık olduğu görüşü benimsendi.
Bizde de bu değişimde Tanzimat Dönemi
etkili oldu, hatta çocuk edebiyatının doğuşu Tanzimat’la başlar
diyebiliriz.
Cumhuriyet Döneminde ise çocuk ve
çocuk eğitimi ulusal bir politika olarak düşünüldü. Ulusal Egemenlik kavramını
çocukların bilincine yerleştirmek, vatan ve millet sevgisi aşılamak, dil
bilincini geliştirmek, onları ulusal ve manevi değerler konusunda eğitmek
amaçlandı; “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek” ülküsü
benimsendi.
Ama yine de köleci düzen izlerini taşıyan
olumsuz bakış açısı dünya tarihinde oldukça uzun sürdü, günümüze bile
yansıdı. Hâlâ çocuklarına kötü davranma
hakkını kendinde gören aileler epeyce çok; ya da korunmaya muhtaç oldukları
halde devlet tarafından ilgi görmeyen çocuklar var.
Aslında kısaca nasıl devlet, öyle
çocuk algısı diyebiliriz. Bu edebiyat açısından da geçerli... Çocuk edebiyatı
yüzyıllardır eğitim, din ve politik öğretiler arasında tüm dünyada bir güç
çekişmesine maruz kaldı.
Türkiye’yi ele alırsak, giderek
neoliberal kapitalizmin etkisi altına giren ülkemiz, bir yandan hızla
modernleşirken diğer yandan muhafazakâr içe dönüklüğü yaşamaktadır. Çocuk
edebiyatı da genellikle bu iki dünya görüşünün etkisi hatta çekişmesi altında
kalmaktadır. Bu çekişme en çok toplumsal cinsiyet rolleri açısından algı
operasyonu ile yapılmaktadır. Örneğin dinci kesimin bazı kitaplarında başı açık
kadınlar çocuğa kötü davranan karakterler olarak yansıtılırken, başı kapalı
kadınlar iyi davranışlar sergilemektedirler. Ya da modernist kimi yazara göre
türbanlı kadınlar kesinlikle cahilken, başı açıklar aydındır. Muhafazakâr
kesimin yazarı genellikle kız çocuğuna ev işleri yapması gerektiğini
öğütlerken, erkek çocuğa dış işlerini önermektedir. Yaramaz ve güçlü
karakterler hep erkektir. Kız mutlaka uslu ve zayıf olmalıdır. Bazen de bu
kesimin yazarlarında ‘herkes Müslüman olmalı’ düşüncesi öylesine fütursuzdur ki
Şirinlerin başının kapatıldığı, Küçük Prens’in namaz kıldığı kitaplara bile rastlıyoruz.
Kimi zaman da modernist kesimin bazı yazarları çocuğa milliyetçi hatta ırkçı
değerleri benimsetmeye çalışırken, muhafazakâr kesim ümmetçi değer yargılarına
sarılmaktadır. Yine de milliyetçilik ve ırkçılık konusunu bazen her iki kesimde
de ortak payda olarak görebiliyoruz.
Sonuç olarak, ne yazık ki çocuk
edebiyatımız, çeşitli kesimlerin isteklerine göre biçim verilmek istenen bir
alan oluştur. Çocukları kendi istekleri doğrultusunda şekillendirmeye kalkan
bazı yazarlar, karşı gördükleri kesime bilinçli ya da bilinçsizce saldırırken,
çocuk üzerinden algı operasyonu uygulamaktadırlar. Her ne kadar çocuğa görelik
kavramına önem veren edebiyatçılar giderek artsa da, daha çok yol kat etmemiz
gerekiyor.
Medyanın
kurgulama gücü ve potansiyelinin sınırsız olduğu göz önüne alınınca ona neden
dördüncü güç dendiği anlaşılmaktadır. İçinde yaşanılan çağda, özellikle TV’deki
oligopolistik yapı nedeni ile bu gücü küçük bir grubun kullanması korkutucudur.
Gencay
Şaylan, Postmodernizm
Gülsüm
Işıldar
P/ASLI
HIZAR
“Ağrımadığı
için kalbinin yerini bilmeyenler”
Yaşamın
en büyük muhâlifi yaşam
Bulut
ölüsü sevgililerimizi
Beklemenin
adını aşk koyarak
En
çok sevdiklerimize
Çektirdiğimiz
paslı hızar…
Söndürüp
içimin ışıklarını sustum
Yalanlar
gelsin doğrulasın kendini
Kekeme
bir yıldız gibi
Karanlıkta
kaybolayım
O
yüzden kara sürmelerim…
Hangi,
güneşin penceresi
Boynumdaki
kırlangıç uçurtması
Ömrümü
bahçelendiren
Ardından
koştuğum
Sıcak
çaydan adamlar
Sabah
olunca buhar…
Annemin
çeyiz sandığındaki
Naftalin
kokusu ve
Pazartesiden
pazara giydiğimiz
Kibri
saymazsak, çok fakiriz,
Ardımızda
bir değirmen uğultusu
Önümüze,
bir tas soğumuş çorba
Bırakıyor
hayat…
Suat Gürbüz
DİĞER YARIMI
(S)ARIYORUM
1-kesik
gözlerimi açıyorum dağ başında
yüzlerce kollarım var
kır
çiçeklerini sarmaya
bir yalnız gövdeye yüklemişim
hayata dair ne varsa
taşıyorum işte taşımaksa…
cıvıltıların ulağını görüyorum
uzak da olsa anlıyorum
buranın kuşları değil bunlar
kafes nedir bilmezler
konuyorlar dert yüklü dallarıma
ha bire anlatıyorlar
gördükleri
güzel yerleri
sonra uçup gidiyorlar
bırakıp bir başıma beni
kesik dallarım kucağımda
ak bulutlar gibi akarak
uçmak
istiyorum
sen de haklısın toprak kardeş
sana tutundukça anlıyorum
uzun zamandır
diğer yarımı
arıyorum…
2-eksik
gözlerimi kapatıyorum kent ortasında
düşüm bana yeter diyorum
katıksız çıktım ne de olsa bu yola
yavan da olsa bana yeter
ben hazırım aç olanları doyurmaya…
samimiyet ağacını arıyorum
betonlaşan sohbetlerin arasında
keskin bir cümleye vurulmaya hazırım
kitabından firar etmiş sözcüklerle
saldırsa yaralarıma…
yalnızlık insana mahsus
anladım onca yıldan sonra
iç sesimi
dinlediğimde
vicdan tahtıma kılıcını saplamış
gerçeklerin serdengeçtisini anlayınca…
eksiğim
dallarımdan biri yok
adı özgür
soyadı dünya
kendimi buldukça arıyorum
uzun zamandır
diğer yarımı
sarıyorum…
Bedriye
Korkankorkmaz
SANAT NEDİR?
Tolstoy, sanat nedir sorusunun
yanıtını on beş yıl arar. Sanat Nedir
isimli yapıtındaki denemelerinde en çok bu soruya yanıt bulmaya çalışır.
Verdiği yanıtsa; “Sanat, bir duyguyu yaşayan insanın, o duyguyu bilerek ve
isteyerek başkalarına aktarma olayıdır.” der. (s.10)
Tolstoy’un, gayet basit bir tanımla
yaklaştığı bu soruya, Bernard Shaw’ın çok basit ve bir o kadar da gerçek olan
yanıtını anımsayalım: “Sanata gerçekten aşina insan, kendini, yalnızca
sanatkârın sesinde bulur.” (s.11) Tolstoy, bir eserin sanat eseri sayılabilmesi
için sanatın tüm inceliklerini taşıması gerektiğine inanır. Bir sanat eserinde
olması gereken öğelerin en önemlisinin biçim olduğunu söylüyor. Biçimi,
içerikten yoksun bir biçim değildir. Yazarın anlattığı konuya dair tüm
gerçekleri çok iyi bilmesi gerektiğine inanır. Biçimin önemini şöyle belirtir:
“Biçim uygun değilse, hiçbir hikâye, şarkı, melodi, resim, heykel, dans, oyun,
süsleme ya da yapı, yaratıcısının duygusunu seyirciye ya da dinleyiciye
taşıyamaz. Bir şeyin sanat eseri olup olmaması biçime bağlıdır. Faydalı ya da
zararlı bir duygu, biçiminin etkileyiciliğiyle yaygınlık kazanıyorsa o sanat
eseridir.” Tolstoy’a göre, bir sanat eserinin konusu ne olursa olsun,
etkileyici biçimiyle dinleyiciyi ya da okuyucuyu etkileyebiliyorsa gerçek bir
sanat eseridir. Onun sanat eserinde aradığı özelliklerin en önemlisi biçimdir.
Bu, gerçekte de öyle değil midir? Yazar ve şairler de yıllarca bıkmadan
usanmadan yazarak veya araştırarak kendilerini ifade edecek en uygun biçimleri
aramıyorlar mı? Biçim ve içerik dengesi, ustalık işidir. Aynı zamanda gerçek
bir yazın emekçisinin de alfabesidir. Yaşamın yeni bir yönünü tanıtan
böylelikle de yaşamın bilinmeyenlerini bilinir yapan ve yaşama bakışımızı
değiştirebilen her eser, gerçek bir sanat eseridir.
Yazar, bir sanat eserinde mutlaka
olmasının önemine değindiği ikinci özellik ise, samimiyettir. Tolstoy’un, asıl
anlatmak istediği bir sanat eserinde yazarın gerçekçiliği içtenliğiyle okura en
uygun biçimde anlatmasını bilmesidir. Kendisi, bu duygularını şöyle ifade
etmiştir: “İçten gelmeyen, bununla birlikte mükemmel ve önemli bu tür
görüşlerin arkasında gizlenen küçük bir doğru, gerçek bir sanat eserinin temel
ilkelerinin yerini alacaktır: Gerçek duygu ve uygun biçim.” (s.14)
Gerçek bir sanat eserinde aradığı
üçüncü özellik ise şudur: Bir sanat eserinin insanlığa hangi duygu ve
düşünceleri yaydığı, o sanat eserinin niteliği açısından diğer sanat eseriyle
arasındaki farkın ne derece önemli bir fark doğuracağı gerçeğidir. Bunu
Tolstoy’un, değerlendirmesiyle anımsayacak olursak: “Gerçek bir sanat eserinin,
dışarıya yaydığı duyguların insanoğluna yarar sağlaması ya da zarar vermesinin,
eserin değerlendirilmesinde büyük bir fark doğuracağı açıktır.” (s.14)
Aradığı dördüncü özellik, sanatın
sadece teknik bir el becerisi olmadığının bilinmesidir. Tolstoy, sanatın
bilimle eş değer bir konumda olduğunu da belirtir. Yazara göre bir sanat eseri
şu özelliğinden dolayı teknikten ayrılır: “Çünkü genel yaygınlığıyla ve
sanatçının ifade ettiği duyguları başkalarına geçirebilmesiyle insan
duygularını biçimlendiren, oluşturan ve geliştiren şey sanattır. Bu gerçekten
yola çıkan yazar Saltounlu Fletcher’dan şu alıntıya yer verir: “Bir adamın
bütün balatları yazmasına izin verilseydi (Fletcher’ın hayatı müzik, şiir ve
sanat demekti) o, bir ulusun kanunlarını kimin yapması gerektiğiyle
ilgilenmeyecekti.”
Okuduğu bir eserde en çok yazarın
içtenliğinden etkilendiğini öğreniyoruz. Yazarların gerçeği ve içtenliği, sanat kaygısından daha
önemli tutmalarını bilmeleri Tolstoy’u etkiler. Sanatın en gerçekçi görevi,
yaşamın tüm gerçeklerini olduğu gibi sahneye aktarabilme yetisidir. Sanatçının
bilgeliği anlatılmak istenen ana öğenin, yaşamın sahnesinde sahne almasını
sağlamasıdır. Bir sanatçının başarısı da biçemi ile gerçekliği arasında kurduğu
köprüdür. Yazılanlar ve yaşananlar arasındaki farkı hiçe indirgemesini bilendir
gerçek sanatçı. Tolstoy, burada yaşamla yazılanı özdeştirmiştir.
Onun, sanat anlayışına biraz daha
yakın olduğunuzda, asıl neyi ön plana çıkarmak istediğini daha iyi
anlıyorsunuz. Tolstoy, yaşamdan beslenmeyen ve hazır bilgi kalıplarıyla
yazanların unvanları ve konu hakkındaki yetkinlikleri ne olursa olsun,
yazdıklarının yarınları olmadığına yürekten inanır. Sanatsal kaygılardan
kendisini arındırabilmiş ve yaşamın gerçeğiyle yakınlaşmış elini uzatsa
tutacağına olan inancını okura hissettirebilmiş bir sadeliği savunur. Sırf bu
yüzden kendisiyle konuşmak ve iç dünyasını paylaşmak için yazılan bir günlüğü,
birçok akademik araştırmadan daha çok önemser. Onun önceliklerini bu kadar çok
netleştirmesi, günümüzde yaşanılan yapay sanat kargaşaları içinde üstünlük
taslayanlarla aranızdaki farkı daha net görmenizi sağladığı için, büyük yazara
teşekkür ediyorsunuz. Bu eseri, usundaki sanat kuramını haklı ve en gerçekçi
yere taşımanız için yapmanız gerekenleri de görmenizi sağlıyor. Onun da bir
sanat eserinde aradığı gerçek, yaşantıdan beslenen öğreticiliktir.
Sanat Nedir isimli yapıtı okuyunca
insan, günümüzde yaşanan anlam ve kavram kargaşasını da daha net
algılayabiliyor. O, konuya şöyle yaklaşıyor: “Ve bu yüzden, açık kesin ve doğru
bir dünya görüşüne sahip olmayan ve özellikle bunun istenmeyeceğini düşünen bir
adam, sanat eseri üretemez. Hayranlık verici pek çok şey yazabilir, fakat
bunlar, bir sanat eseri olmayacaktır.” (s.74)
Okura; öncelikle yaşamı aydınlatacak
yeni bir bakış açısını, yaşadıklarını, yaşanmışlıklarla kazanmış bir yazarın
verebileceğine inanır Tolstoy. Sadece güzel şeyler üreterek günün modasına uyan
birçok eserin, yaşamla arasındaki bağın gerçek dışı olması; o eserin, yarınının
olamayacağını sanatın tarih kuramı içerisinde kanıtlanmıştır. Yaşamın içine
girememiş, yazarıyla eseri arasındaki içten bağı geliştirmemiş eserler, zamanın
gerisindeki yerini almaya mahkumdur. O, gerçek bir sanat eserinde olmazsa
olmazları arar. Onlar arasında okura yeni bir bakış açısını kazandırmasını,
içerik-biçim birliğini duyurmasını içtenlikli olmasını ve duyumsatmasını öne
sürer. Bununla da yetinmeyen yazar, gerçek bir sanat eserinde içeriğin
derinliğinin olması gerektiğine inanır. Gerçek bir yazarın, eserini yazarken,
önce sırtını, kolaycılığa ve taklide çevirmesini ister. Tolstoy, yazarın
yazdığı her eserinde bugüne kadar kaleme alınmamış farklı bir biçim
zenginliğiyle okurla buluşmasını gerçekçi bulur. Öncelikle topluma eseriyle
hangi mesajı ilettiğini bilmelidir. Yazarın eserinde okurun anlayabileceği bir
anlatımı tercih etmesini, o yazarın bu alandaki yetkinliğinin göstergesi olarak
algılar. Gerçek bir yazarın, yazdığı bir eseri herhangi bir dışsal etkiden
kaynaklandığı için değil; sırf içinden geldiği için, ‘yazmasaydım ölecektim’
dedirtecek kadar yazarla eseri arasında içten bir bağ olduğunu okura
hissettirmesini ister.
Onun, gerçek bir sanat eserinde
aradığı en belirgin özelliklerden birisi de şudur: Bir sanat eserinde yazarın
mutlaka bilmesi gereken gerçekler vardır. Bunların başında da toplumların
kötüye ve yanlışa değil, iyiye ve ahlaki olan güzelliğe ihtiyacı vardır.
Yazarın içerikte aradığı en üst gerçekse, iyi ve ahlaki olandır. Yine yazara
göre, içeriğin en alt kısmında var olansa kötü ve ahlak dışı şeylerdir. O
yüzden bir sanat eserinin anlaşılır olması iyi ve ahlaki olan değerlerin anlaşılır
bir dille ifade edilmesi olarak algılar. Bu düşüncenin aksine anlaşılamayan
belirsiz olan şeydir. Yazar, bir sanat eserinin anlaşılır olmasını ciddi bir
şekilde önemser. Ayrıca; bir sanatçının kendisine sorması gereken soru şu
olmalıdır: İnsanlar sanata niçin gereksinim duyarlar? Yazara göre; işte bu
sorunun yanıtını eserinde veren bir yazar, eseriyle içten, açık, doğru ve güzel
bir ilişki geliştirmeyi başarmıştır.
Kitabının sayfalarını çevirmeye devam
ettiğinizde görüyorsunuz ki yazar, sanat nedir başlığı altında, sanat kuramına
değin önemli yirmi konuya farklı bakış açısıyla yaklaşır. Birinci bölümün ilk
konu başlığı şöyledir: Sanata harcanan Vakit ve Emek-Sanat Uğrunda Kısıtlanan
Yaşamlar-Sanata Feda Edilen Ahlâk- Bir Opera Provasının Anlatımı.
Bu yazı başlığıyla sanat kuramının
özünü içeren birçok soruların yanıtını bulmaya çalışır yazar; bulur da… Bir
okur olarak yazarın izlediği bir opera sahnesindeki gözlemlerine tanık olunca,
gerçekte kendi kendinize şu soruyu sormadan edemiyorsunuz: Sanat niçin, ne
zaman, nasıl halktan bu kadar uzaklaştırıldı? Bu sorunun yanıtını, günümüz
yazınını gözlemlediğinizde verebilirsiniz. Gören gözünüz, duyan kulaklarınız,
bir de duyarlı bir yüreğiniz varsa. Tolstoy, sanatla halk arasında aşılması güç
olan setlerin olmaması gerektiğini anımsatır bizlere.
İkinci bölümde ise şu sorularla
gerçekleri aramaya devam eder: “Sanat Kötülükleri Giderebilir mi? Sanat
Nedir? Kavram Karmaşaları-Sanat
Güzelliği yaratan Şey midir? Rusya’da Güzellik Kavramı–Estetikte Karmaşa.”
Bu bölümde, öncelikle bilimsel
sanatta, güzelliğin ve estetiğin sanatsal tanımını ve sanata anlam kazandıran
kavramların duruş yönlerini belirler ve bu kavramlar üzerinde düşünce yürütür
ve önemli yazarların görüşlerine yer verir.
Veron, J. Mithalter, Baumgarten, Kant, Schelling, Schiller, Fichte,
Winckelmann, Lessing, Hegel, Schopenhauer, Hartmann, Schasler, Cousin, Levegue
gibi insanlığın önemli öğretmenlerinin görüşlerini bizlerle paylaşır.
Paylaşmakla da kalmaz, bu görüşlerin niçin geçerliliklerini hâlâ koruduklarını
ya da niçin koruyamadıkları gerçeğinin ışıklarını yakar. Tüm bu sorulara aranan
yanıtlar bana şu gerçeği anımsattı: Sanatın bugün geldiği yer önemli bir
gelişmedir. Bununla birlikte bu gelişmelerin sanat kuramı çerçevesinde ne kadar
yetersiz kaldığını ve de bu kuramın gelişmesine katkıları olan gerçek
sanatçılara olan gönül borcumuzun ne denli önemli olduğunu düşünmemi sağladı.
Tolstoy, sanat nedir sorusunun yanıtını,
öncelikle sanat felsefesinin içinde arar. Sanata bu bağlamda emeği geçmiş
önemli yazarların görüşlerini belirtir. Asıl amacı, sanata giydirilen ve her
biri kendi içinde önemlilik arz eden kavramların, gerçek bir sanat kuramı
içerisindeki yerinin ne olması, nasıl olması, hangi ölçütlerde değerlendirilmesi
gerektiği konularında okuru aydınlatmaktır. Sanat etrafında dönen ve sanata
giydirilmeye çalışılan yalanı gerçekten, kötüyü iyiden, içtenliği
samimiyetsizlikten, abartıyı sadelikten, güzeli kötüden ayırabilme bilincini
verir. Bir sanat eserinin en gerçekçi eleştirmenleri, gerçekten de bilinçli bir
okur kitlesidir. Bu yüzden okurun mutlaka aydınlanması gerekmektedir. Bu konuya
dair düşüncelerini şöyle özetler: “Sanat, metafizikçilerin söylediği gibi;
esrarengiz bir güzellik ideası ya da Tanrı’nın tecelli etmesi değildir. Sanat,
estetik fizyologların söylediği gibi; insanın depoladığı enerjinin fazlasını
açığa çıkardığı bir oyun da değildir. O, insanın duygularının dışsal işaretler
yoluyla ifade edilmesi de değildir. O, hoşa giden objelerin üretimi değildir.
Her şeyden önce sanat, bir haz değildir. Aksine, insanları aynı duygu etrafında
birleştiren yaşam için, bireylerin ve insanlığın sağlık ve mutluluğuna doğru
süren ilerleyişte, insanlar arasında vazgeçilmez bir birlik ve beraberlik
vasıtasıdır.” (s.175).
Tolstoy’un: “Zevk Amaçlı Sanat Nasıl
Değer Kazandı? Dinler İyiyle Kötünün Ne Olduğunu Gösterir? Kilise
Hıristiyanlığı, Rönesans, Üst Sınıfın Şüpheciliği, Onlar Güzellikle İyiliği
Birbirine Karıştırırlar,” başlıklı bölümde sanat kuramının kilise öğretisindeki
yerini sorgulamakla kalmaz; çoktanrılı, tek tanrılı dinlerin, Hıristiyanlığın,
Yunanların, Yahudilerin, Hinduların, Mısırlıların, Romalıların, Çinlilerin vs.
ulusların din öğretilerinin hepsinin sanata bakışının aynı anlamı taşıdığını
belirtir. Bir sanat eserinin iyi olabilmesinin koşulunun, mensubu olduğu din
öğreticiliğini anlatması ve halkı da bu öğreti etrafında öğütlemesi olduğunu
anımsatır. Bu amaca hizmet etmeyen hiçbir sanat eseri iyi ve güzel değildir,
din öğretileri için. Yazar dönemin kilise doğmasının etkilerini ve Rönesans’la
şüpheciliğin hangi boyutlara ulaştığını açıklar. Gerçekte din adamları dinini,
kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullandıklarını belirtir. Yazarın
dinin mutlak bir dogma olduğunu söyler ve dogmanın sanata bakışını ise şöyle
özetler: “Bu yüzden o devrin en üst sınıfına dahil çoğunluk, hatta papalar ve
kilise mensupları bile, gerçekte hiçbir şeye inanmıyorlardı. Bu insanlar,
kilise öğretisine inanmadılar ve bu yüzden onun iflasını gördüler. Fakat onlar,
Fransis of Asisi, Peter of Chelczic ve bunun gibi çoğu insanı takip etmediler
ve İsa’nın ahlaki sosyal öğretisini, sosyal konumlarını zayıflattığı için
benimsediler. Böylece bu insanlar, herhangi bir dinsel yaşam görüşüne
bağlanmadan kalakaldılar. Hiçbir şeyleri yoktu. Neyin iyi, neyin kötü olduğuna
karar verecekleri bir ölçüleri yoktu; bireysel zevk dışında... Avrupa
toplumunun üst sınıfına mensup bu insanlar, iyinin ölçüsü olarak zevki, yani
güzelliği kabul etmekle, Platon’un zaten eleştirdiği ilkel Yunanların çirkin
sanat anlayışına geri dönmüş oldular: Bu yaşam anlayışına uygun olarak da bir
sanat kuramı icat edilmiş oldu. (s.188).
Tolstoy, farklı konu başlıklarıyla ele
aldığı sanat nedir sorusuna yanıt aramayı sürdürür. Konu başlıkları ne kadar da
farklı olursa olsun; özde, içerikte, biçimde, kısacası sanatın gerçeğini
yozlaştıranların öncelikle üst sınıfa mensup insanlar olduğunu belirtir. Bu
sanat bakışının iki tür sanat anlayışının ortaya çıkmasını sağladığını
belirtir: Halkın sanatı ve soyluların sanatı. Sonuç: Gerçek sanatın yok
oluşu.
Ortada olması gereken gerçek sanat nasıl
olmalıdır, sorusuna yazarın yanıtıysa şudur: “...Fakat, sanat önemli bir
konuysa, bütün insanlar için temel olan ruhsal bir kutlanma/lütufsa (sanat
düşündüklerinin çok hoşlandıkları söyleyiş biçimiyle din gibi) o halde sanat
herkese ulaşabilmelidir. Günümüzde olduğu gibi, bütün insanlara ulaşamıyorsa, o
halde sanat, ya gösterildiği gibi hayati bir mesele değildir ya da sanat adını
verdiğimiz şey gerçek değildir.” (s.206)
Tolstoy, eskilerin sanat üzerine
yaptıkları akıl yürütmelerini sanatsal estetik öğretilerini yeterli bulmadığı
gibi, güzellik öğretisiyle de çeliştiğini belirtir. Farklı görüş ve
düşüncelerin ışığı altında, güzellik bilimine emek vermiş filozofları da şöyle anar:
Bununla birlikte Schasler’den Knight’a bütün estetikçiler, güzellik biliminin
(estetik biliminin) eski çağ düşünürleri Sokrates, Platon ve Aristoteles’le
başladığını, bir ölçüde Epikürcüler ve Stoacılarla (Seneca ve Plutarch’tan
Plotinus’a kadar) devam ettiğini vurgulamışlardır.” der (s.193)
En sağlam düşünme metodu soru
sormaktır. Sorduğun soruların yanıtlarını bulmak için ısrarlı olanlar,
varsayılan ve çoğulluğun kabulünü almış konular hakkında kendine ait yorumları
olan insanlardır. Öncelikle Tolstoy’un karşı çıktığı konunun içeriği nedir?
Tolstoy’un belli konu başlıklarıyla
sorduğu sorular şunlardır: “Anlaşılabilirliğin Kaybolması, Dekadan Sanatı,
Günümüz Fransız Sanatı, Sanatın Kötü Olduğunu Söyleme Hakkına Sahip Miyiz? En
Büyük Sanat Daima Normal İnsan Tarafından Anlaşılabilir Olan Sanattır, Normal
İnsanı Etkilemeyen Şey Sanat Değildir” (s.217)
Tolstoy, Avrupalı yazarlar tarafından
taklidi en çok yapılanların tabii ki Fransız yazarları ve şairleri olduğunu
belirtir. Bu gerçekten yola çıkan yazar, öncelikle Fransız edebiyatında bir
döneme damgasını vuran anlayışı yerer. Yazarın ciddi bir şekilde yerdiği
anlayışsa, sanatsal şehvettir. Bununla da kalmaz, bu tavrın anlaşılır bir
yanını bulamayan Tolstoy, bunu şöyle adlandırır: “Erotik mania hastası insanlar.
Bu hastalığın pençesinde olan yazarlar, yaşamın bir başka gerçeğine
odaklanamazlar. Yaşamlarını ve sanatlarını şehvetin büyülü atmosferi içerisinde
kendilerine yer edinen zavallılardır.” Bu satırları yazarken günümüz yazınında
da bu anlayışın ne kadar revaçta olduğunu üzülerek anımsadım.
Yazar; şiirde, öyküde, tiyatroda vb.
sanatın her dalında, niçin kurgunun olması gerekenden fazla olduğunun
anlaşılmazlığını sorgular. Öncelikle şiiri ele alır. Fransız edebiyatından üç
şairin şiirlerinden örnekler verir. Kimdir bu üç büyük şair: Baudelaire,
Verlaine ve Mallarm‘e’dir. Tolstoy, bu şairlerin öncülüğünde kabul gören
şiirsel bakışı algılamakta zorlanır. Şiirde dolaylı anlatımın gerekliliğini,
anlaşılmazlığın gizemini, asıl önemi olanın, ona bir anlam vermek olduğu
gerçeğinin temellendirdiği kabulleri kanıksamaz. Şiirde varlıkların düşünce
dünyasında tasarlanması, o varlığın canlandırdığı hayallerin gerçek şiir
sayılmasına da karşı çıkar. Bu gizemden yoksun şiirin hayat damarlarından
dörtte üçünün de niçin yok sayıldığı görüşünü onaylamak bir yana anlamakta da
zorlanır. Bu şairlerin şiirlerindeki imgelerin gerçeklerden bu kadar uzak ve
kurguya bu kadar yakın olmasına da bir anlam veremez. Bu tür şiirleri
içtenlikten yoksun bulur. Yazar, hiç çekinmeden, bu tür şiirleri gerek biçim
gerekse içerik yönünden en kötü şiirlere örnek oluşturacak şiirler kategorisi
içinde görür. Bu düşüncelerini şu temeller üzerinde oturtur: “Öteki şairlerin
örneklerinden bahsetmeden önce, büyük şairler olarak kabul edilen Baudelaire ve
Verlaine’in şaşırtıcı ününe dikkat çekmek için bir an durmalıyız. Chenier,
Musset, Lamartine ve her şeyden öte Hugo’ya sahip olan, son zamanlarda sözüm
ona Parnasyenlere (Leconte de Lisle, Sully-Prudhomme vs.) ev sahipliği yapan
Fransızların nasıl olup da hem biçim açısından yeteneksiz hem de içerik
açısından çok bayağı ve sıradan bu iki şaire böylesine önem verdikleri
anlayamadığım bir konudur.” (s.228) Tolstoy’un görmezden geldiği bir gerçek de
şiir bir yapı olduğu ve kurgu olmadan sanatın da olamayacağı gerçeğidir.
Tolstoy’un kızdığı, hatta kınadığı bu şairler, şiirin gerçek kurtarıcılarıdır.
Bu gerçek bugün de yarın da hak ettiği saygıyı görecektir. Gerçek bir sanat
yapıtı halkın sorunlarını konu edinmelidir. Nâzım gibi. Ama
basitleştirilmemelidir, estetik değeri yok sayılmamalıdır. Sanat basit olunca
sanat olmaz. Tolstoy’un gerçekçiliğinin, estetik değeri yok sayılmıştır.
Gerçekçilik önce bir dil sorunudur. Önemli olan, toplumsal sorunlardır. Nasıl
sunulacağı da sanatçının öznel yönelimine bağlıdır.
Yazar, bu eleştirilerini şu doğrularla
temellendirir: “Büyük halk kitlelerini düşündüğümde, o insanların yeterince
eğitimli olmadıkları için, benim kesinlikle iyi olarak gördüğüm şeyi anlayıp
sevmediklerini görüyorsam; o halde benim de niçin yeni sanat ürünlerini
anlayamayıp sevemediğimin sebebini inkâr etmeye hakkım yok. Bunun sebebi, hâlâ
onları anlayabilecek ölçüde yeterince eğitilmiş olmamamdır. Ben ve beni
destekleyen insanların çoğunluğunun, yeni sanatta anlaşılacak bir şey olmadığı
ve yeni sanatın kötü bir sanat olduğu için, bu sanatın ürünlerini
anlayamadığımızı söyleme hakkına sahipsem, o halde aynı şekilde, daha büyük bir
çoğunluğun, benim takdire değer gördüğüm sanatı anlamayan, çalışan sınıfın da
beni iyi sanat olarak saydığım sanata kötü sanat diyebilme ve onda anlaşılacak
bir şey olmadığını söyleme hakkına sahip olduğunu da kabul edebilmeliyim.”
(s.237)
Yazarın bu değerlendirmesi günümüz
edebiyatına bakışını etkiliyor insanın. Gerçekte sanat, halkın içine girmeyi ve
günlük yaşantısının bir parçası olmayı başarabilmiş midir? Başaramamışsa, bunun
nedenleri nelerdir? Öncelikle sanatın halktan kopukluğunu, bir sorun olarak
görmemizin vakti gelmedi mi? En önemlisi günümüz edebiyatı, evrenselliğin
neresindedir? Yönü halka mı, yoksa toplumun üst tabakasına mensup insanlardan
yana mı?
Onun en büyük yanılgısı, çağımız
sanatının bir din öğretisi altında aydınlığa kavuşacağına olan inancıdır.
Tolstoy, çağımız sanatının Hıristiyan sanatı olması gerektiğini şöyle savunur:
“Çağımızın sanatı, özellikle bu noktada eski sanattan farklı bir biçimde
değerlendirilmelidir. Çağımızın sanatı, yani Hıristiyan sanatı (insanların
birliğini isteyen dinsel anlayışa bir dayalı sanat) içeriği yönünden insanları
birleştirmek yerine, onları bölen seçkinlerin duygularını anlatan her şeyi iyi
sanat sınıfından çıkarır. O, böyle eseri, içerik yönünden kötü olan sanat
sınıfına sokar.” (s.318)
Ve yazarın sanata dair
bir başka değerlendirmesi:
“Sanatın, bir duyguyu yaşayan bir
insanın, isteyerek başkalarına
aktarılmasına dayalı bir eylem olduğu
doğruysa, o halde kaçınılmaz bir
şekilde, aramızda sanat diye
adlandırılan her şeyin, (üst sınıfın
sanatının) sanat eseri olduğu ileri
sürülen romanların, hikâyelerin, tiyatro oyunlarının, komedilerinin,
resimlerin, heykellerin, senfonilerin, operaların, operetlerin,
balelerin ancak yüz binde birinin yazarın hissettiği duygudan doğduğu,
geri kalanların ise ödünç alma, taklit, etkiler
ve ilginin duygu aktarımının
yerini aldığı üretilmiş
taklit sanat eserlerinden oluştuğunu mecburen kabul etmek
durumundayız.”(s.290)
Evet, günümüz sanatının olması gereken yerini ve o yere niçin gelemediği gerçeğini önemseyen, sanat nedir sorusunu kendisine soran ve sorularının yanıtlarını bulmayı önemseyen her okur, ilk fırsatta okumalıdır Tolstoy’un yapıtını.
Ayhan
Arıtürk
TAŞ
Bin yaban elin yığdığı çağlardır
Sessizlik onda
Art arda kapanıyor çemberler
Denizin sorusunu yineleyen dalga
Tanır yolun tozu
Dilsiz sesi toprağın ve kıpırtısız denizin.
Susar
Altına alır su çıkar rengi ortaya
Köşesiz olur azgın suyla
Usta elinde köşeli.
Rüzgâr ve insan yokken vardı
Söyletir şarkısını ırmağa.
Ancak o işitir geceyi bin şekle girerek
Ağaç kökü oynatır yerinden
Güneş su korktuğu buzdur.
Gündüz güneş gece ay aydınlatır
Çıkar en dayanıklısı sanatın
Bulur yitik yapıtını
Atar fazlasını yontucu
Milyon yılda yaptığını rüzgârın.
Sen mi seyredersin o mu çıktığında ay gece,
Kimse yuvarlanamaz heybetinde yamaç aşağı.
Sessizliği üstünde jeolojik çağların
Katılaşmış güneş karanlık ve zamanla
Uykuya dalmış
Meyvenin toprağı buğdayın başağı
Tohum çimlenir yanında.
Dibinde ırmağın
Ham maddesi toprağın
Heykelin ve kimi kalbin.
Banu
Elçi
SAKIN
GÜNEŞİ SÖNDÜRMEYİN BAYIM!
Büyü bozuldu. Yaşamın tılsımları birer birer dağıldı. Eski olanların yerini ise yenileri aldı. Renkler değişti, düşler değişti, sorular, sorgular değişti. Parçalar tek tek anlamını yitirdi, bütünün algısı evrenin yasalarına boyun eğdi. Ne armudun sapı kaldı ne de üzümün çöpü. Hem insan kendinin öz bilincine varamazdı. Olsa olsa olaylara, olgulara kendince bakar, kendince etki eder ve algılardı.
Kavramlar dağıldı, külleri dört bir yana
savruldu. İnsanoğlu fark etti ki onlar ne siyah ne de beyazdı. Kül rengi gibi
griydi işte. Aslında yine fark etti ki ara renkler de vardı. Siyah bir zıtlıktı,
karşı kutuptu. Belki protest bir jazz müzikti. Belki kölelikti. Beyaz saflıktı,
temizdi... Belki de sömürü, belki istismardı, belki daha vahşiydi. Doğanın
yasalarına ters, insan aklı ile yaratılmış yasadışı yasalar vardı. İnsan,
nesneler gibi insanları da sınıflandırdı, kategorize etti, kimini zorla
ehlileştirirken, kendisine vahşi olma hakkını uygun gördü.
Aşık Veysel’in söylediği gibi; “Kim
okurdu, kim yazardı/Bu düğümü kim çözerdi/Koyun kurt ile gezerdi/Fikir başka
başka olmasa.”
İnsanda kene, kurbağa, sinek gibi
metamorfoz geçirir miydi? Hem geçirse de kim bilirdi? İnsan zaman geçtikçe
değişir miydi? Dışsal tepkimeler sonucu içten içe başkalaşım geçirir miydi?
Bunun için uygun hava, güneş, toprak gibi zorunlu şeylere ihtiyaç yoktu. İnsan
insanın kurduydu sonuçta.
Erasmus, Deliliğe Övgü kitabında şöyle
der; “Kendi kendinizi alkışlıyorsanız, izleyicilerin sizi ıslıklaması ne ifade
eder ki?”
Bugünden itibaren kendi tanımımı
kendim koyuyorum. Şu an tembelim, biraz sonra çalışkan, son kez dürüstüm ama
ilk kez bir yalancı. Aklım başıma gelir gibi oldu yorgun düştüm. Belkide
sıkıldım kim bilir? Ayın şavkında med-cezirler gibi alçalıp yükseliyor
duygularım. Kalbi ritmi normal, nabız normal, kan değerleri normal... Normal
olmayan ne peki benliğim mi yoksa benliğimi yarıştırdığım gökteki kuşlar mı?
Doğamda varsa toprak, hava, su, kan ve fırtına, nihayetinde sonsuz bir göç ve
neyin sefaletidir ki bu egosantrik hükmedişin sefil izdüşümleri...
Dakikada yirmi yedi bin kere vuran
darbeli bir matkabın duvara verdiği kuvvetle gelen bir temas, ördüğün kalın
duvarların kırmızı çizgilerini kana boyar mı?
Umay Umay kitabında der ya hani;
“Kırmızı. Sana sadece Kırmızı demeliyim. Ben başaramıyorum Kırmızı. Hatırlamak
dışında bir mucizem yok. Bir şeye inandım. Bir şeye ve sadece bir kere
ağlayarak dans ettim. Oysa hayata bağlanmak için ayağa kalkmıştım.”
Her gün bir doğumdur düş cephesinden, gerçek
menziline varan. Kimi gerçekler baskılanır, kimi saptırılır, kimi kana bulanır,
kimi ise olanca densizliğiyle inkardan çamura bulanır. İnsanoğlunun ahir
ömründe en büyük sevdasıdır aslında gerçeğine varmak. Ah bir bilse... Mesele
bunu görebilmekse geri kalan her şey gam, her şey keder yükü.
Tüm gerçekler özgürleştiricidir.
Yalanların ise geçici, kısa, günübirlik varsıllığı, insanın çaresizliğine zehir
zemberek tutunmuş sahte bir kurtarıcı gibidir. Halbuki gözleri keskindir
gerçeğin. O görmek isterse görür, görmese de hisseder, farkına varır, sezer ve
bilir içten içe...
Anlatmaksa isyanın dili gibidir.
Derinden gelen bir yankı gibi içini tutuşturur ama olanca sessizliğiyle en
içlere gömülür. Ondan aslında hep korkulur. İstenmez ki o itilir, savsaklanır,
ecel terleriyle bin bir türlü yolla dışlanır.
Hem zaten anlatmak için karşında bir
dinleyici olması gerekir. Gerçek bir dinleyici. İçten, özgün... Kendine bile
anlatırken bir hikâyeyi aynı şeydir bu. Kendinden bile olsa bir gerçeği
dinleyebilir mi insan? Mevzu hakta mevzu hakkaniyette... Mevzu öyle ne tarafta
ne de öyle arafta falan değil. Açarsan içine dalmalısın denize dalar gibi
dibini görürcesine. Kolay değil. Anlatmak iş ki öyle yüreksiz bir iş değil.
Neyse ki yaşamın getirdiği
bilinmezlikleri en çok katlanılır kılan, insanlığa ışık olan, güç veren gizemli
bir şey var.
Hadi bak şimdi gökyüzünün o derin
mavisine... Veriyor sana tanrıların
tanrısı o gizemli şeyi.
Balçıktan yapılmış yarı Tanrıça
Pandora’nın kutusunda bulunan “umudu”
Ve diyor ki sana “Sakın Zeus’un
verdiği bu kutuyu açma. İçindeki iyi şeyler uzaklara kaçar, yerine fenalıklar
gelir ve seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla, bütün insanların saadeti
ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır.”
Ama sen gelip o kutuyu açsan. Kutunun
içinde hastalık, keder, ıstırap, riya gibi insanları huzursuz edecek ne kadar
kötülük varsa serbest kalsa. Sonra hatanı anlasan ve aniden kutuyu
kapatsan... Ancak kutuya kapatılanların
arasında insanları yaşatacak, onları teselli edecek sadece bir tek “umut”
kalsa. Böylece Zeus gibi kutudan yeryüzüne dağılan tüm kötülüklerle insanlardan
intikam alsan...
İşte o umut yeni bir yaşam olup, tüm
insanlığı kurtarsa... Bir kuşun sesinde, bir ağacın tohumunda, bir şarkının
notasında, bir kitabın satır arasında, nefes olsa hep insana ve yaşama...
Yıldızlı bir gecenin yağmur damlaları altında, iyi geceler dilesem sonra sana ve su perileri şarkılarla yoldaşlık etse o en sevdiğin sakura ağacına...
Filiz Kalkışım Çolak
AŞK SENİNLE ON YEDİLİ
sussaydı sesleri eğer
gecenin
seni böylesi
bölük pörçük tözlerinde mısraların çığırtır mıydım
kapkara değillemelerine harcatır mıydım?
alazı şurubuna karışmış
bir tıngırtıdır
buhranları kör mahzeninde kuytuların
si sol perdesine yatmış
bir avuntu
yalanlarında ayın
kucağıma sancı doğuran vav ceninciğidir
şeddeleri hep sana,
hep sana! Sevgili kapıldığım düşlerin...
hayallerinde kirpiklerin
kızıl tutan gurupları
menevişlerin de körpe
tomurcuklara
dizilen anoftacıkları
orta notalarında kokusuna bestelediğim
on yedinci seremonisi
ak boynun
seanslarında tüttürdüğün
şımarıklığında
koyaklarıma oyulan
ikizi Gamze’ciğinin
kısılan bakışlarında
uçup giden
küllerinden dökülen kanatlarımın,
üzerine kapanan suskunluğu...
dedi ki “Yüzünü hiç
görmediğin birisi sevilir mi?”
işte! Karadeniz,
gözlerim...
yıldızların altında uçuk
kaçık sularda
viskoz pırıltı
gamzeli hareli
cıvıltılı terelelli
tam on yedili! On yedili ...
dişiydi mor fistanı
üzerime sıyrılan vaktin o zamanlar
bilemedim, cahildim
aynı nakarattı
sökemedim atamadım
sevdaydı tenimde deli fişek
boşaldım boşaldım,
vurulduğum diplerinden, kuytuların
ışık ışık tutulduğum
o cansız hayalinden kendimi kurtaramadım
kanayan gülleridir
ağzından
tan gelininin bir garip ekim düetinde biriktirdiğim
sızısından göğsün yakutlar saçtığım
mızrap kuşları döktüğüm
uzantılarıdır soluğunda cıvıldattığım
gözeneklerinden tenin
safir gülüşlü çocuklar emzirdiğim
yangınlarımdan
bozlaklarına
kızıl anemonlar sağdığım
eşiğinden ruhuna
denizleri taşırdığım
zührelere
gün kurumlu saçaklarımdan
çıplak ten giydirdiğim
ondandır geçişleri günün
gölgelerinden
meltemleri azat ettiğim sığlarından
bulup beni toplayamayışın!
dedim ki “hiç yüzünü
görmediğin birisiyle sevişilir mi?”
Canan
Gürtunca Sanlı
SABAHATTİN
KUDRET AKSAL’IN ŞİİRE BAKIŞI
(25 Mart 1920-19
Nisan 1993)
Sabahattin Kudret Aksal, şiirin özünü
kendi dizelerinde bulmaya çalışır. Dizenin, şiirin en büyük özü olduğunu
düşünür. “Dize benim onurumdur” sözüyle belirtir. Şiir kavramlarıyla usunu
zorlarken sesin içeriğinin, içerik yaptığını fark eder. Dikkatini şiirin sesine
odaklar. “Şiirin sesi ilk rüzgâr” olur, şiir düşüncesinde. Bir söyleşisinde bu
deyişini de dile getirir. Bir süre seslerle oyalar kendini; Yunus’tan, divan ve
halk şiirinden seslerle. Şiirin süre gelen geleneksel sesine kulak veren, şiir
üzerine düşüncelerini yoğunlaştıran şair; önce geleneksel sesi yitirmemenin
gereğine inanır. O sesi işleyerek zamana sunmayı, özgünlüğe ulaşmayı hedefler
şiir yolculuğunda.
Sabahattin Kudret Aksal İstanbul
doğumludur. İlk, orta öğrenimini İstanbul’da tamamlar. İstanbul
Üniversitesi-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitirdikten sonra bir süre
felsefe öğretmenliği yapar. Çalışma Bakanlığı İş Müfettişliği, Belediye
Konservatuarı Müdürlüğü, Şehir Tiyatrosu Müdürlüğü, Belediye Yazı İşleri
Müdürlüğü gibi görevlerde de bulunan Aksal sanat yaşamını kararlılıkla yürütür.
Edebiyat ve sanat alanında önce şiirle
kendini ifade eder. Öykü, oyun, deneme türleriyle edebiyatın içinde var olur.
Aslında önce ‘dil’ dir yazmak istediği. Dile çok önem veren şair; yine bir
söyleşisinde: “Önce şiir yazdım. On yıl şiirle geçti. Öykü, oyun, deneme sonra
geldi. Hangi türde yazmaktaysam, o süreçte en büyük ilgiyi o türe duydum. Şu da
var: Şiir de yazsam, öykü de oyun da hep dili yazmak istiyorum", der. İlk
dönem şiirlerinde, Cahit Sıtkı Tarancı etkisiyle hece vezni ve uyak kullanır.
İlk şiiri 1938’de Varlık dergisinde yayımlanır. 1940’larda garip akımından
etkilenerek Orhan Veli’ye yakınlığı ile gündelik yaşamın bireysel sevinç ve
umutlarını şiirlerinde yansıtır. Daha sonraki yıllarda da şiir arayışını
sürdürür. 1976 yılı ve sonrasında, yalınlığı elden bırakmadan dilde derinlik
arayışına başlar. “İkinci Yeni” havasında kendisine özgü bir biçemde,
insan-doğa ilişkisine felsefe düzleminde yaklaşarak; şiirlerinde yaşamdan
kesitleri, insan ilişkilerini, insani duygu ve düşünceleri kendine has biçimde
işler.
Şiiri matematik ile ilişkili gören bir
anlayışla yazan Aksal, şiirin matematikle arasındaki bağı şöyle tanımlar;
‘’Matematiksel bir yöntemle büyü sağlamak” bir anlamda şiir, “bir içeriğin dile
dönüşmesiyle dilde kesinlik kazanır.” Şiir sanatının bütünlüğünü matematiksel
bir anlayışla sürdürür. “Şiir Üstüne Notlar ” başlıklı şiirinde, “Bir avucun
matematik/Bir avucun büyü/Sonra düşün, olsa da ne çıkar/Çelişkidir şiir.”
Şiirleri yalın, temiz bir Türkçe ile dilin inceliklerini gözeten anlayışla,
şiirde sürekli yenilik arayışında olan Sabahattin Kudret Aksal değişmeceli
anlatımlarla, imge avına çıkmadan şiirlerini yazar. Paul Valery’nin; “Şiir önce
Tanrı vergisidir, sonra da çaba” ünlü sözünü ‘’Şiir önce çabadır, sonra da
Tanrı vergisi’’ demenin doğruluğuna inansa da daha sonra bir söyleşisinde; “İlk
dize Tanrı vergisidir, ondan sonrası çaba” sözünü benimser. “İmge avlama/
düşüncenin içsel sesidir imge gelirse kapıyı aç” ilk dizenin gerçek olup
olmadığını anlamak için, ilk sesine kulak verir. Ses/ sesteki tını/ bak işte o,
çok önemli/ a’dan sonra u, u’dan a.” Yine devam eder, “Şiir Üstüne Notlar”
şiirinde; dizeleri numaralandırarak, şiirin tanımını yapar yalın, temiz bir
Türkçeyle.
Sabahattin Kudret Aksal; 1940’lı, 1960’lı
yıllardaki şiir akımlarını benimseyen, daha sonraki yıllarda da kendine özgü
bir biçemle, şiir çalışmalarına devam eder. Her zaman dile önem veren bir
anlayışla; felsefe düzleminde, değişmeceli anlatımla sözcüklerini
anlamlandırarak şiirlerine zengin bir anlatım katan yenilikçi bir dönem
şairidir.
Garip akımından etkilendiği dönemlerde
şiirleri yalın ve konuşma diline yakındır. Espriye dayalı serbest ölçü ile
yazdığı şiirleri gündelik yaşamın ayrıntılarını içerir. Bir Sabah Uyanmak şiirinde; karşısındakine tavsiyede bulunur havasıyla,
“Bir sabah ellerin ceplerinde çık evinden/ Ceketin iskemleye asılı
kalsın/Bekliye dursun dostun/ Kahvede/ İşe gitmekten de/ Bugünlük vazgeç.”
Anlaşılır bir dille günlük yaşamın
getirdiği, götürdüğü sıkıntıları, sevinçleri, dertleri şiirlerine konu olur.
Yaşamın en ince ayrıntılarını, insanların duygu ve düşüncelerini işleyen temayı
gözetir. Tersine başlıklı şiirinde; “Bir kahve içtim dün akşam/Oturdum deniz
kenarında/Ne kahve içime sindi/Ne denizden bir şey anladım/Düşünceler döndü
tersine/Birden ortalık kapkara/Beklenmeyen bir ayrılık/Eski sevdalar
yerine.” Kaygılardan sıyrılmanın
çarelerini şiirlerinde dile getirir sanki.
Bir taraftan da içinde sevinç,
coşkuyla yaşamı doya doya içine çeker. Dünya Kokusu şiirinde; “Böyleyim beni
böyle bilmeseniz de/Ben dolaşan ve seven insanım/Dünyanın ağaçlarını ve
sularını/Seyretmekle doymam/Bıkmam dinlemekten kuşlarını/Sabah olur
olmaz/Pencereyi açarım/Seyrederim her şeyin yeni bir güne hazırlanışını /Sokakların
süpürüldüğünü /Camların temizlendiğini” Özne genellikle ‘ben’ adılıyla yer alır
şiirlerinde. Şiirlerindeki yalın, düz anlatım Orhan Veli tarzındadır.
Şiir işçiliğini devam ettiren
Sabahaddin Kudret Aksal; dilde, anlamda derinlik anlayışını sürdürerek
şiirlerini üretir. İmgesel ağırlıklı, felsefe düzleminde, kendine özgü biçemle,
yalın, temiz Türkçesiyle şiirlerini üreten şairin, bütün dönemlerde yazdığı
şiirlerinde dile olan hâkimiyeti görülür. Bir ‘dil’ şairi olarak
tanımlanabilir.
Soyuttan somuta, somuttan soyuta giden
bir anlayış ve bakışla yaşamsal konulara değinir. Yaşamın gelgitlerini, insani
değerleri tema olarak işler. Duygularını, düşüncelerini harmanlayarak dizelere
aktarır. Şiirlerinde uyak her zaman vardır. Ses uyumuna önem veren bir dil de
şiirlerine hâkimdir. Noktalama işaretlerini dönem dönem kullanan kendine has
biçim, biçem özelliği olan bir şairdir. Şiirlerinde 4’lük, 2’lik, 5’lik, 6’lık
birimleri dış biçimi oluşturur.
Eşik
şiirinde; “Bir yaz günüydü bırakmıştım arkamda/Yürüyordum sokaklar tozdu
yapılar/Boz bulanık bir su gibi akıyordu/Bir kadın çamaşırını asıyordu/Penceresinde
yitirilmiş anılar/Havada kanat vuran bir kuştu çirkin/Ve şaşkın baktım
birdenbire karşımda /Olağanüstü eşiği güzelliğin.” Aksal, farklı bir anlatım ve bakışla yazdığı
şiirin son dizesini felsefi bir ifadeyle dile getirmiştir.
İşte Bunlar başlıklı şiirinden
dizelerde “İşte bunlar ilkyaz gecelerini bademleri/Gece yarıları açtıkları
çiçekler sıcak/Yitirilmiş şimdi içimizi bayıltan uzak/Bir ülkeden altın
kuşlarla gelir kokuları.” Yaşamsal gerçeği imgesel bir anlatımla dizelerine
yayar; alışılmamış bağdaştırmalarla. “…Yatağı sıcak yağmurların buzcul
güneşleri” “…Bir kördüğüm bu ben kurdum çözdüm gece akında/İşte bir doğa size
taşı tuğlası ustan.”
Aksal artık garip akımından ayrılmış,
yaşamı sorgulayan yepyeni bir bakışla sürdürmüştür şiir yolculuğunu. Kervan
başlıklı şiirinde; “Bir çark mıdır yoğuran bizleri/Ayıran birleştiren
yeniden/Ağaçsız korularda koşturan/Düşüncenin aydınlık kuşları/Var olan önce
bugün çoğalan/Geleceği saklayan çekirdek/Ak duvarda koşup giden böcek/Boy attı
deniz tomurcuğundan.” Ak duvarda koşup giden böceği, deniz tomurcuğuyla
ilişkilendirir felsefi bir söylemle. “Geleceği saklayan çekirdek” geleceğin
gizini biliyor, çözmüş gibi geleceğe ait bir felsefe yürütmüş dizesinde.
Yine toplumsal duyarlılıkla; sokağın
korkularını, yalnızlığını, tehlikelerini, acılarını, suskunluğunu, Sokak
başlıklı şiirinde yansıtır. “Yürüdüm bomboş bir sokakta/Bir de baktım kim var
arkamda/İki yanım karanlık uzun/Suskudan duvarı korkunun/Uyur bir kocaman
atmaca/Uçmaz başımdan yaşamımca/Bir yerde yıldız sayıyorum/Sonra bu sayılarla
yokum/Geceden sabaha dek yokuş/Ağacın birine asılmış/Sallanıyor bir çirkin
ölüm/Kimseler yok yokluk gördüğüm.” Yine anlamı derin felsefi düşünceleri
duygularının içselliği ile dizelere yansıtıyor.
Anıların ve geçmişin izleri vardır üzerinde;
“Eski zamanda balkonlarında/Sarmaşık kokuları havada/Bir kadın ve bir erkek
uzunca/Bir suskunlukta dururlar ince/Bin bir yıldız yanar söner gökte/Geçmiş
gitmiş bu yazlar çok önce/Şimdi büyüyor o uzun gece” Eski Zaman şiirinde olduğu
gibi.
Yine bir özlem dizelere yansır.
Eskimiş Bir Güneş başlıklı şiirinde; “Eskimiş bir güneş mor çitlembik/Gökkuşağı
çocuk düşlerimin/Paramparça masallardı ezik/Sıcağı uzak yaz günlerinin”
Şiir yazmada suskunluğun önemli
olduğunu bazı söyleşilerinde de vurgular. Şiir başlıklı şiirinde; iki birim
halinde dizelerine yansıtır. “Susuyorum. Susar susmaz duyuyorum başladığını
şiirin./Hep o, yanı başımda, gölgesiz gölge, bekliyor konuşmayı.”
Aksal bütün şiirlerinde; yaşadığı, bulunduğu
mekânları, işlediği konuların içine almıştır. ‘Ev’, ‘kahve’ gibi. Âşıklık Hali
başlıklı şiirinden örnekle; “Sabah çayını/Evlerinin karşısındaki kahvede
içerim/Önünden geçtiğim pencere/Onun penceresi/Mavi göğe karşı/Ne demezsin
âşıklık hali”
Çarşı şiirinde de yine bir örnekle;
“Seni çarşı içinde sevdim/İlk gördüğüm yer/Kahvenin karşısı/Söz attım
yorgancının önünde/Bitti deliydim artık muhallebicide.” Sözcükleri gerçek
anlamında kullanan şair, mekânları dizelerine taşır. Şiirlerinde kullandığı
sözcüklerin her biri yaşamın içinden gelir; sarıp, sarmalar şiirlerini. Eşya
isimleri, ağaç isimleri, çiçek isimleri, hayvan isimleri, güneş, yağmur, deniz,
kuş isimleri, su, sabah, akşam, gökyüzü, sokak, pencere gibi sözcükleri etkilendiği
şiir akımlarına göre şiirlerinde kullanmıştır. Garip akımından etkilendiği
dönemlerde, sözcükleri düz anlamda kullanmış, daha sonraki dönemlerde ise
imgesel anlama yönelmiştir.
Şiirinin dizelerini, birden on beşe
kadar numaralandırarak biçimlendirir. “1.Yalnızlığını sürdüren karga/Asfaltın
üstünde/Tek başına/2.Hep suskun/ölümcül olduğu için/Ama durmadan konuşuyor/Gene
ölümcül olduğu için//3.Bir karganın ağırlığı/Benim bir gece sabaha
değin/Ağırlığımın toplamı/5.Uykumdan uçuyor/Uyanıklığıma/ 6.Kargalar en seçkin
çiçeklerdir/gözlerimin/7.Bütün geceler gibi ayrıksı/öksüz çocuklar gibi/11.Fır
dönüyor odada/çarpıyor duvarlara tavanlara/Çığlık çığlığa/ … /14.Kargasız bir
sabah/Geometrik/ 15.Kocaman kulelerin küçücük penceresinden /Boşanıveren karga
bulutları” Çapraşık duyguların düşüncelere aksi ile bir karmaşa oluşturan şair,
işin içinden çıkılamaz bir anlatımı dizelerine yayar sanki. 6. Dizede ‘karga’;
bazen gözlerinin çiçeği, bazen öksüz çocuklar olur. 15. dizede bulut benzetmesi
ile çağrışım yapar. Şiirde ‘karga’ sözcüğü soyut bir anlam taşıyor. Karmaşık
düşüncelerin yoğunluğunu somutluyor.
Dışarda şiirinde hayvan isimleriyle eğretileme
sanatını görüyoruz. Burada hayvan isimlerini gerçek anlamında kullanmayıp şiir
sanatına özgü soyuttan somuta aktarma yapmıştır. “Gece, dışarda. Evin içinde
yok./Bir fareydi. Bir sivrisinek/Bir denizatı. Kene, düpedüz kene./Zehir
yedirdim, su içirdim./Arıttım dört bir yanı./Döşemeleri, duvarları, tavanları”
duyguların dışa aktarımını dizelerine yansıtır, somutlar. “…Görüyorum, yok
şimdi. Dışarda/ Suskun ve dirençli. Durmadan/kapımı vuran, camlarımı
tırmalayan”
Yine bir örnekle; Gidiyor başlıklı
şiirinde; “Şu denizi tut gidiyor;/Gözünü açar açmaz baktığın,/En sevdiğin
penceren gidiyor. /Pencerenle birlikte salılar. /Çarşambalar, perşembeler /Bulutlar
gidiyor sürüyle. /O sımsıcak gövden, /Bir koku gidiyor. /Tüm sağır karanlıkta
gene de,/Küçücük bir ışık, noktacık,/Vardır ya o gidiyor işte./Ve art arda
damlar bacalar, şunlar bunlar.” Şiir sanatına özgü ile kişileştirme (teşhis)
yaparak sözcüklere kendi anlamları dışında kullanan şair, kişileştirmeyi
somuttan soyuta aktarır. Çağrışımı güçlendirir.
Sabahaddin Kudret Aksal, 1938’de başlayan şiir yolculuğunda; şiire verdiği özeni büyük bir ciddiyetle sürdürür. Akımları, göz ardı etmeden yenilikçi şiirler yazar. Şiire büyük bir özveri, aşkla bağlıdır. Bu aşka bakışı, bağlılığı; dile ve sese verdiği önemle ölçülür. Aksal, dil, ses ve felsefenin şairidir diyebiliriz. 19.12.2019, Karşıyaka/İzmir
“Her sanat eseri, teknik bakımdan,
evrenin meydana gelmesi gibi doğar. Eser yaratma dünya yaratmadır.”
Wassily Kandinsky
Yusuf Özdemir
GÖZLERİN
Gözlerin
yüreğinin yeşil kapısı.
Girerim
gözlerinin yeşilinden içeri.
İçerim
seni sende
Gözlerin
yüreğine giden uzun ince patika.
Yürürüm
gözlerinden içeri.
Görürüm
sendeki beni.
Gözlerin
yüreğinin sessiz dili.
Bakışını
alırım gözlerinden.
Anlam
yüklerim dilsizliğime.
Gözlerin
yüreğinin dipsiz uçurumu.
Bırakırım
gözlerimi uçurumuna.
En
dipte nefesinle buluşurum.
Gözlerin
yüreğindeki seherin ilk ışığı.
Yüreğim
uyanır derin uykudan.
Dipsiz
kuyuda bir Yusuf ölür.
Fahriye
İpekçioğlu
ÜÇ
ANADOLU EFSANESİ
KÖROĞLU-KARACAOĞLAN-ALAGEYİK
I. Bölüm
Halk söylencelerine, efsanelere
duyduğu hayranlıkla Yaşar Kemal, Üç Anadolu Efsanesi’nde Köroğlu, Karacaoğlan
ve Alageyik efsanelerini kendine has tarzıyla kaleme almış, anlatım gücünü
besleyen imgelerle, yaşadığı bereketli topraklara olan vefa borcunu bir bakıma
ödediğini düşünmüştür.
1940’lı yıllarda tanıştığı Abidin
Dino, eser hakkındaki görüşünü Milliyet Sanatta şöyle belirtir: “Kilometrelerce
yürüyüp, dağ bayır koşup, önce ağıtları, sonra da türküleri, koşmaları,
destanları, Çukurova’nın tüm uyaklı uyaksız söz çeşitlerini, tekerlemelerini,
küfürlerini avlıyordu. Folklor derlemesi filan değildi, bu iş hayat memat
işiydi, özbeöz malını kurtarıyordu. Çukurova’nın sorumlusuydu kurda kuşa karşı,
şaka değil!”
Yine aynı yıllarda tanıştığı Pertev
Naili Boratav, Folklor ve Edebiyat-I adlı eserinde, eser hakkındaki görüşlerini
şöyle belirtir: “Yaşar Kemal, Anadolu Âşık Edebiyatı hikayecilerinin geleneğine
göbek bağıyla bağlanmış bir yazar. Onu, ta çocukluğundan başlayarak Anadolu
sözlü geleneğinin destansı türleri büyülemiş bu eserde.”
Gerçekten de Türk Edebiyatı, yazılı
ürünlerini vermeye başlamadan önce, dilden dile dolaşarak günümüze kadar gelmiş
olan sözlü edebiyat dönemi ürünlerimizin destansı anlatımını andırıyor. Örneğin
Köroğlu bölümünü ele alalım: Yazar destansı öyküsüne aynen sözlü edebiyat
döneminden alınmış metinler gibi başlar: “Hey kardeşler! Hey dostlar! Yolda
belde, tavlada tarlada, kırda, ovada durup da bizi dinleyenler, okuyanlar,
dünyanın kaç bucak olduğunu soranlar, bilenler, hey yedi iklim dört bucağı
gezenler, size bir destanımız var. İnsanoğlu şu dünyada neyi arar? Arasa arasa
dostluğu, kardeşliği arar. Sözü çok uzatmak neye yarar. Biz başlayalım
Köroğlu’nun hikayelerini anlatmaya birer birer. Gidelim eski, uzak yıllara, Köroğlu’nun
başından geçenleri söyleyelim.” diye başladığı ve halk edebiyatımızın büyük
ozanı Köroğlu’nun Bolu Beyi ile girdiği mücadelenin öyküsünü halk diliyle, yer
yer şiirleriyle süsleyerek anlatır. “Bu uzun boylu, akıllı, yakışıklı, adaletli
Bolu Beyi, Bolu’da zamanının en güzel atlarını yetiştirirdi. Ancak Osmanlı
padişahlarıyla araları iyi gitmiyordu. At yetiştiricisi Koca Yusuf çok iyi cins
at yetiştirirdi.” Bolu Beyi, Osmanlı padişahıyla yarışmak için Yusuf’tan
dünyanın en hızlı koşan cins bir at yetiştirmesini ister ancak getirdiği
çelimsiz, bakımsız atları beğenmeyip seyisin gözlerine mil çektirir. Onun oğlu
Ruşen Ali yağız bir delikanlı olur, Köroğlu lakabıyla anılmaktadır, Bolu
Beyi’nin beğenmediği atları babasıyla birlikte büyütüp tam bir küheylan
yapmıştır. Bir gece Köroğlu rüyasında, babasının gözlerinin açılması için üç
köpük veren bir ulu kişi görür, çok susayan Köroğlu üç köpüğü de kendisi içer.
Bunlar; ölümsüzlük, ozanlık ve güç veren üç köpüktür. Böylece Bolu Beyi’nden
babasının intikamını alır. Bolu Beyi’nin kızı Telli Nigâr ile evlenip babasının
vasiyetini yerine getirerek Çamlıbel’e yerleşirler. Ve öykü şöyle sonlanır:
“Darısı cümle hasretlerin başına! Bundan
sonra Köroğlu Çamlıbel’de eğlendi kaldı. Anadan azan, babadan tezen, Allahtan
korkmaz, kuldan utanmaz, gelip Köroğlu’nun etrafına toplandılar. Köroğlu yol
vurdu, bel kesti, engin kervanlardan baç aldı, fakire fukaraya dağıttı. Adı
gitti İran’a, Turan’a yayıldı. İstanbul padişahını, İran şahını korku tuttu.
Her seferi bir hikâye oldu, aşıkların diline düştü.”
II. Bölüm
Karacaoğlan öyküsü şöyle başlar:
“……Obadan ayrılma oğul! Gitme! yolunu kesmiş, onu döndürememişlerdi…” Yolundan
dönmeyen Karacaoğlan diyar diyar dolaşır, elinde sazıyla gezginci bir ozan olur
söyler, gezer:
İmana gel kanlı
gurbet imana
Biz de başımızı
saldık gümana
Yağıp yağmur gün
değince çimene
Kokar burcu burcu
gülü sılanın.
“Sonra günlerden bir gün, bir türkü sardı ortalığı. Yanık, sevdalı bu türkü yüreğinden yakaladı onu. O gidiyor, türkü çekiyordu onu. Düştü ardına, hayallerin içindeydi. Düşler içindeydi. Çamlar, çimenler, ak bulutlar. Bir yer vardı, toprağı türlü renkteydi. Gün ışığı altında durmadan renk değiştiriyordu toprak. Billur yeşili bir pınar dökülüyordu kayalıklardan, türkü kayalıklara doğru çekiyordu, oradaki güzele ve güzelliklere vurulmuştu bu kez. Bir düş içinde, bir uzak türkü içinde, türkülerin cenneti içinde, pınarın yeşil billuru içinde kayboldular bir an, nasıl oldu? Nasıl olmadı? Kendilerini yan yana, kucak kucağa buldular. Uzun uzun böyle kaldılar, konuşmadılar, konuşacak bir şeyleri yoktu ki yürekteki çımgışma, bahar havası, ılık ılık bir seher yeli. Yar yüzüne bin yıl baksam az gelir, yüz yıl dahi baksam kanan değilim. Kanamıyorlardı. Biri bir Türkmen beyinin kızı, diğeri de ne idüğü belirsiz bir aşıktı. Ancak ikisini de çeken bir şey vardı, bir yer, bir cennet. Bir düş ülkesi….
Ala gözlerini
sevdiğim dilber
Uyuyup uykuya
kanamaz oldum
Deli miyim Mecnun
muyum ben neyim
Sevdasın serimden
atamaz oldum.
Düğün dernek kurulur. Karacaoğlan’ın
çadırından bir türkü duyulur, bütün oba o sese, türküye hayran olur.
Karacaoğlan’ın ünü obadan obaya, yayılır.”
lll. Bölüm:
Alageyik: Geyik avına meraklı olan
Halil, her ava gidişinde, anasıyla sevgilisi, Halil’in üzengisine yapışarak
“Halil gel bu işi yapma! Kıyma geyiklere, eskiler diyorlar ki iyi değil bu,
geyik avlayan iflah olmaz” diyerek ava gitmekten vazgeçirmeye çalışırlarsa da
fayda etmez.” Her ava gittiğinde anasının öğüdünü tutuyor, yavrulu geyikleri
vurmuyor, geyik yavrularına dokunmuyordu. Hele bir dişi geyikle on kere
karşılaşmış, yavrulu olduğu için o geyiğe tüfeğini bile çevirmemişti…” Ve bir
ay kadar geyik avıyla oyalanan Halil’in sevdiği kızı ailesi diğer köyün zengini
Karaca Ali’ye verir. Avdan dönüşte, öldürdüğü geyiklerle düğün yemeği
hazırlatmak için köyüne gelen Halil’e kimse olayı anlatamaz. Tekrar geyik avına
çıkan Halil’e Karaca Ali pusu kurar. “Köye bir atlı girdi, köy birden karıştı,
ağızdan ağıza bir söz dolaştı: Halil, Sarıcalı’nın ağası Karaca Ali’yi ve
adamını öldürmüş. Arkadan köye bir çoban geldi, gene ağızdan ağıza bir söz
dolaştı: Halil Karaca Ali’yi vurduktan sonra, kendisini uçurumdan aşağı atmış.
Zeynep’e haber salarlar. Kız da Halil’in kendini attığı uçurumdan kendini
Halil’in üstüne atar.” O gün bugündür, o uçsuz bucaksız kayadan bir türkü
gelir. Türkünün sözleri şafak vakitleri, tan yerleri ışıdı ışıyacakken iyice anlaşılır.
Ben de gittim bir
geyiğin avına
Geyik çekti beni
kendi dağına
Tövbeler tövbesi
geyik avına
Siz gidin
kardaşlar kaldım kayada
İşte orada, iki sevgilinin düşüp can verdikleri yerde, iki çiçek biter, biri mavi biri kırmızı. Tam günün ucu görünür, çiçekler birbirine kavuşacakken, öte kayadan bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle olur…”
Uğur
Fidancı
İHTİMALİ
YOK
İhtimali yok, aynı vapurda değilsiniz. Akışında köpüklü maviliklerin, gözlerinde utangaç bir martının nasıl buluşacaksınız şimdi. İhtimali yok.
Kapat gözlerini. Seher deme, eylül
deme. Zaten “Müzeyyen” de yok, “Derin bir tutku” da. Yapma olasılık hesabını o
iki heceli için. Bir kedinin patilerini tutan eller olamazsınız. İhtimali yok.
Başlamıştın ya adıyla kendine, kapatma
kendini yeniden kendin olabilmenin gerçeğine. Bugün de yitirmiştiniz dünde
olmayanı unutma. Son yıldızın kara deliğinde sönemezsiniz şimdi. İhtimali yok.
Masanızda sararmış bir örtü, üstünde
sarılmış yapraklar. Sandalyeleriniz boş,
gelmemiş konuklar. Karıncalar dadanmış sofranıza. Bir ihtimal aynı tabağa
uzanan iki çatal olmuşsunuz da, yar olmamış size sarmalar. İhtimali yok.
Alsın kırlangıçları, versin
papatyaları geri. Arabulucunuz da yok aranız da. Kabul etsin üzülen üzeni,
gölge etmesin. Adil bir yalnızlık olsun geriye pazarlıktan kalan. Yağmurun
damlaları düşmesin ve dudaklar öpüşmesin aynı damlaların ıslattığı arabada.
Cumartesi öğleden sonralarında buluşamazsınız Büyük Adanın şimdi, ihtimali yok.
Ali Tacar
YALNIZLIK TUTUKLANAMAZ
En sahici yanımı, yanımda gezdirdiğim yüküyle
Hangi eşraftan bilinmez, kırık ülkelerin arkalarından
Çıkınında ölüm gezdiren kimse
Kendini yarımlamış bardak, ravisi meçhul bir yerden
İnsanlar gibi konuşurken eşya
Öyle bir gelecek ki şimdi hiç yaşanmamış
Geçmiş, bütün çoğaltan yokuşlarımı
Türkçe bariz değildir şairce
Belli belirsiz, tozu dumana katar şimdi
Şairsin öylece konuş, ve söyle
Ekle kendini, gizinde sürükle birinci tekilin
Ben’dir de, arafta sallanan salıncak
Çukulata istemez
Çok moderndir Kubrick’in kadrajına dahi giren kader
Çok geçmiş zamandır şimdi, en çok gelecektir
Şimdi, üzerinden hiçbir şey kaldırmaz ölümü
Saçlarında çocukların, boş parklarda, bütün antolojilerde
Şairce ivmesidir kaygı; kavganın, düşün, sanrının
tanışıklığı
Hatırla yalnızca kendini, ittiren kimdi e doğru dünyaya
Boğulduğun kuyu, biyolojik bir halüsinasyondur
Beyninde kan izleri
Saçlarından geceye bir yol bulan kız
Kendi e doğru koşan bir şeydir zaman
Katli vaciptir oysa, caiz değildir ne mezhepçe ne dince
O yalnız’ca bir fiilin en kaygan yeridir
Yitirdiği tüm aslanlar bir baharın gelişiyle kükrer
Ormanlara dolar şizofreni
Kımıldanır, tabiat devrilir
Şair haziranda gök gürler
Bomboş kalır insan, en son şakır bir duadır vecd içinde,
kambur
Kendini susturan bir şey değildir yalnızlık
Tutuklanamaz
Ve bütün şiirlere çarpar, açılır teni şairin
Öyle yanyanadır ki, öyle sinsi
Kaç kapılı, kaç odalı, negatif bütün mastar fiiller
Ve çok kişili bir zamirdir ben
Birçok Ali olarak yine de görünmüştür
Ve düşlerinde intihar gören tabancalar-
Dır, kiralık bir tebessümün koyduğu zarftan kanayan
Bütün dilleriyle ısırdığı yerlerimden
Şiir yanımdadır
Bütün ağırlığıyla gezinen gövdemde, kaç yalnızlığın
öldürdüğü cesetler-
Le, çektiğim çakıdır e doğru, vurmanın türlü biçimleriy-
Le, hiç hoşuma gitmeyen bir ıslıktır, beynimde kan
sesleri
Kadim bir gelenektir yalnızlık
Ve Godiva’sız bir halkın gözüdür şair
Kelimelerine el konulmuş
Dönüp dönüp kendi e doğru gittiği yerde
Ve şiir Türkçe bir isim değilken
Bunca soruyu bırakıp şair, çıkınında ölümle
Vuslat vaktinden önce ağarır
Defaatle gök gürler şair
Çok eski bir denizdir
Boğulduğu bir avuç suda
Ravisi meçhuldür bütün yükseklerin
Sessiz bir kim‘sedir şair
Mehmet Bardakçı
PETER BAKOWSKİ
Peter Bakowski, 15 Ekim 1954 doğumlu,
Avustralyalı bir şairdir. Şiirleri bir çocuğun resimli kitaplarındaki aldatıcı
basit kelimeleri ve görüntüleri anımsatır gibi olsa da içerik olarak Charles
Simic veya Vítězslav Nezval gibi ustalarla üslup benzerliği vardır.
Melbourne doğumlu olduğu için, Alman göçmen lehçesini andırır. Bakowski
erken doğdu, kalbinde bir delik vardı; iki kalp ameliyatından sağ çıktı. Ailesi
bir şarküteri işletiyordu ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra 1980'lerin
başında kendi plak dükkanını açıncaya kadar bir dizi düşük ücretli işte
çalıştı.
Şiir yazmaya 1983'te Teksas seyahatinde
başladı. İlk kitaplarında Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve Charles Bukowski gibi
Amerikan beat yazarlarının etkisi görülüyor. Şiirleri dünya çapında yüzü aşkın
edebiyat dergisinde, ağırlıklı olarak; İngilizce, ayrıca Arapça,
Bahasa-Endonezyaca, Bengalce, Almanca, Japonca, Lehçe, İspanyolca, Mandarin ve
Fransızca olarak yayımlandı. Melbourne ve Londra'da yaşadı ve Avustralya ,
Avrupa ve Kuzey Amerika'da uzun seyahatleri oldu ve Afrika’ya ara sıra sanatçı
olarak gitti. 2007'de Macau Üniversitesi'nde kısa süre çalıştı. Roma'daki BR
Whiting Kütüphanesi, Paris'teki Cité Internationale des Arts, Soochow Üniversitesi,
Jiangsu Eyaleti, Çin, Greenmount, Batı Avustralya'daki Katherine Susannah
Prichard Yazarlar Merkezi, Battery Point, Tazmanya'daki Hobart Yazarlar
Kulübünde, Nowra, New South Wales yakınlarındaki "Bundanon"un Arthur
Boyd Malikanesi, Broken Hill Şiir Festivali, Yeni Güney Galler’de sanat
etkinliklerine katıldı.
Seyahatleri, çalışmaları için geniş bir malzeme
yelpazesi sağladı. Beşinci derlemesi Prova Edemediğimiz Günler Paris,
Transilvanya, Yukarı Volga, Özbekistan ve Saraybosna'da geçen şiirleri
içeriyor.
1994'te terzi olan Helen Bourke ile evlendi. Şu
anda fotoğrafçı olan oğulları Walter ile Melbourne'de yaşıyorlar.
Bir insanın gecesi adlı kitabıyla 1996
Victorian Premier Ödülünü, CJ Dennis Şiir Ödülünü kazandı. 2010 yılında Beneath
Our Armor adlı kitabıyla aynı ödül için kısa listeye alındı.
2015 yılında, Fransa'da seçilen şiirlerinden oluşan iki dilli bir kitap (Fransızca ve İngilizce) yayımlandı.
SAVAŞ ALANI
İşte şu küçülen dünyada anahtar sözcükler-
silah,
hedef,
zafer,
kurban.
Bir sonraki nefesini al,
son nefesini al.
uçurumun ucundan atın zarı
yarının manşetlerine
Savaş çocukları yetimlere çevirir,
savaş çocukları cesede çevirir,
savaş çocukları istatistiklere dönüştürüyor.
Çocuklar, dışarıda oynamak için iyi bir zaman
değil.
Herkes dinlemiyor,
Herkes öğrenmiyor,
Her insan insancıl değildir.
Bu bir öfkenin şiiridir.
Öfke çift taraflı bıçaktır,
vuruşu
kafaya ve kaburgaya gömülen,
yavaşça ortaya çıkan
başka bir toplu mezardır.
Çeviri: Mehmet Bardakçı
WAR ZONE
Here are the key words in this diminished
world—
weapon,
target,
victor,
victim.
Take your next breath,
take your last breath.
Roll the dice over the edge of a cliff
into tomorrow’s headlines.
The war turns children into orphans,
the war turns children into corpses,
the war turns children into statistics.
Children, it’s not a good time to play outside.
Not everyone is listening,
not everyone is learning,
not every human is humane.
This is an angry poem.
Anger is a shovel blade
striking buried skull and rib,
slowly unearthing
another mass grave.
Seçkin
Zengin
MUHİTTİN ÇOBAN’LA SÖYLEŞİ
Seçkin
Zengin: Sizi tanımayan okurlarınıza kendinizi biraz tanıtır mısınız?
Muhittin Çoban: Beni tanımayan tanıyandan çok! Bunu biliyorum! Bunun bir nedeni postmodernist insan olmamam, ikincisi; yayınevlerin tanıtıma pek yönelmemesi, üçüncüsü; kanımca iyi bir yazar olamadım, dördüncüsü de; sistem benim gibi yazarları
yok saymaya çalışması, takoz koymasıdır. Bunca karmaşanın içerisinde filizlenmek, hayat bulmak! Doğmak yetmiyor yaşamak için! Ben de bunu yapıyorum, doğduğum günden bu yana diyemem ama itiraz etmeye başladığım günden bu yana diyebilirim. Çukurovalıyım. Çukurovalıda itiraz kültürü vardır, bu kültür İnce Memed’de net görülür. İnce Memed’in cirit attığı, ağaların yüreğini ağzına getirdiği Anavarzalar’a yakın bir köyde, Ceyhan’ın Mercimek köyünde dünyaya geldim. Bir avuç topraklı köylüydü babam. Doyurmadı, yetmedi toprak, işçi oldu Adana’ya geldik. İşçilik ben de sınıf bilincini oluşturdu. Bir tarafta ağalar köylüler, bir tarafta sermayedarlar bir tarafta işçiler, bir yerde sermayedarların sivil güçleri bir yerde itiraz eden ince Memed’in arkadaşları. Ülkeyi yönetenler yönetemeyince sivil güçlerini grevcilerin, protestocuların, itirazcıların üzerine salıyordu. Böylesi bir dönemde on altı yaşında bir gençtim. Sivil faşist safından yer alamazdım, itirazcı biri olarak. İtirazcı olmanın bir bedeli vardı, o bedelden ben de payıma düşeni aldım. Hapishaneli zamanlarım oldu. İdamla yargılandım, müebbet cezası verildi, on bir yıl yatıp çıktım. İtiraz etmek inatçılıktan gelir gibi bir algı var toplumda, itiraz boyun eğmemekten, dil bükmemekten gelir aslında.
Seçkin
Zengin: Yazmaya ne zaman başladınız, sizi yazmaya yönelten nedenlerden söz eder
misiniz?
Muhittin
Çoban: Yazmaya
hapiste başladım. Hapishane benim için okul oldu. Gerçek anlamda okumayla
hapishanede tanıştım. Tamam, bir itiraz kültürümüz var ama onun içini doldurmam
okumayla oluştu. Okudukça şu soru beni korkunç rahatsız etmeye başladı. Neden
yazmıyorum? Derken ufaktan ufağa yazmaya başladım. Yazmak benim için sağılmak
gibi bir şey olmaya başladı, bunu fark ettim yazdıkça. Bir ineği düşünsenize,
sütle dolmuş ak-pak memelerini. O süt sağılmazsa irinleşir, sancı yapar,
zehirler ineği. İnsan da böyledir, dolan beyni sağmak gerek, yoksa o ak-pak
bilgiler kaldıkça insanı zehirler. Ak-pak düşüncelerden rahatsız olanlar yok
mu, var. Onlar bizim bu ak-pak fikrimizi zehir gibi gördüler. Hatta her yerde
şunu dediler: Bunların fikirleri zehirlidir, uzak durun. Bizi tehlikeli bulup
karşıya aldırlar. O gün bu gündür adımız zehir saçana çıktı. Yılanın zehri de
tehlikeli bulunur. Oysa yılan zehri ne dertlere devadır.
İnsan konuşarak ta sağılır ama benim
konuşma yeteneğim yok, bu konuda pek beceriksizim. Yazma yeteneğimi
geliştirmeye çabaladım, yoksa içinde kalacak oluşan bilgiler, gün gelecek irin
olacak.
O gün bu gündür yazarak sağıyorum
kendimi. Bugüne kadar dokuz kovalık (kitaplık) sağıldım, niyetim birkaç
kitaplık (kovalık) daha sağılmak.
Seçkin
Zengin: Hapishane ortamı edebiyatınıza ne kadar yansıması oldu?
Muhittin Çoban: Beni eğiten, beni edebiyata yönlendiren yer
oldu. Hapishaneye atılmasaydım edebiyata ilgim olur muydu, bilemiyorum, bu
sorunun karşılığını veremem. Memleketimden insan manzaraları diyor ya Nazım,
hapishaneler insan manzarası. İnsanı mapusta tanıdım dersem yeridir. Mapusta
olgunlaştım, mapusta büyüdüm, mapusta okumayla tanıştım. Dinlemeyi seven
biriyim, soru sormayı severim. Bilmeden hikâyeler biriktirdim. Bunun bana
katkısı çok oldu. On bir yıllık mapus hayatımda gördüm ki mapushane şerefli
insanların ocağıymış.
Seçkin
Zengin: Örnek aldığınız yazarlar var mı?
Muhittin Çoban: Örnek aldığım yazarlar demeyim de sevdiğim
yazarlar diyeyim ben buna. Çünkü ben sadece Orhan Kemal olmak istemedim ki.
Sebahattin Ali’yi okuyunca onun gibi güzel yazmak istedim. Aziz Nesin’i
okuyunca ben de onun gibi yazmalıyım diyorum. Ama suya sabuna dokunmayan,
itirazcı olmayan, teslimiyetçi olan (Orhan Pamuk gibi yetmez ama evetçi)
yazarları sevmedim, sevemedim, onlar gibi olmak istemedim. Duru bir Türkçe
bilsinler, gramerleri süper olsun, itirazcı olmadıktan sonra, değişimi,
dönüşümü önlerine koymadıktan sonra ne anlam ifade ederler ki. Ali Nesin babası
Aziz Nesin’in yanına gidince nasıl yüzüne bakacak? Babasını Madımak’ta yakmak
isteyenlere kalkıp yetmez ama evet demek nasıl bir kişiliktir acep?
Seçkin
Zengin: Yazılarınızda, şiirlerinizde en çok sevgi/aşk üzerinde duruyorsunuz,
neden sevgi/ aşk?
Muhittin Çoban: Bu konunun dikkatinizi çekmesi doğrusu
sevindirdi ve sormanız da iyi oldu. İnsanlar sanıyor ki ben sevgiye/aşka açım,
doymak bilmiyoruz, bunu saplantı haline getirmişim gibi bir algı var. Saplantı
yaptığım doğru değil ama aç olduğum, doymak bilmediğim doğru. Siz suya doyuyor
musunuz? Hayır! Suya doyulmaz. Sevgi ve aşka da doyulmaz. Doyduğunu söylediğin
anda kötülük başlar, şiddet başlar, felaketlerin biri biter biri başlar.
Entrikayı, savaşı, yalanı, hırsızlığı, rüşveti üreten sevgisizliktir. Eğer
bugün dünyaya kötülük hâkimse sevgisizliktendir, dünyayı yönetenlerin kötü
olmasındandır, bu kadar açık ve net. İyi bir yönetici savaş çıkarmaz, insanları
ölüme göndermez, insanları yoksullaştıran kararlar almaz. Dünyanın rayına
oturmasının yolu sevgiden geçiyor. İnsanlara sevgiyi öğreteceğiz, dünya
topraklarına sevgiyi ekeceğiz, başka yolu yok. Ya insan yok olacak ya
kötüler. Benim çabam bu, hepimizin
çabası bu olmalı, yaşamak için başka şansımız yok, henüz başka dünya da yok.
Seçkin
Zengin: Yazarak, konuşarak dünyanın değişeceğine, kötü yöneticileri
yeneceğinize inanıyor musunuz?
Muhittin Çoban:
Bir çiftçiyi düşünün, toprağına tohumu ekmezse ton ton buğday alabilir mi?
Ektiği için ürün alıyor. Sevgi de böyle. İnatla, çabayla, yılmadan, korkmadan,
bir adım gerilemeden, U dönüşleri yapmadan, ‘yetmez ama evetçi’ olmadan
ekeceğiz sevgiyi. Ya kötülere katılıp birbirimizi yiyeceğiz ya iyi olup
güzellikleri üreteceğiz. Bu elbette bireysel mücadeleyle olmaz, ortaklaşarak
olur, bunu da biz başaracağız, ötesi yok, hiç yok!
Bu nedenle yazmayı sıradan ve etkisiz
eylem olarak görmeyelim. Biz Köy Enstitüleri ruhunu taşıyan öğretmenlerin
emeğiyle güzelleştik, iyiden yana olduk; biz Orhan Kemal’lerin, Kemal
Tahir’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Muzaffer Üzgü’lerin, Aziz Nesin’lerin, Sebahattin
Ali’lerin sayesinde itirazcı olduk, biz Mahir’lerin, Özenç’lerin, Soner
İlhan’ların, Behçet Dinlerer’lerin sayesinde güzel bir dünyanın inşa
edilebileceğine inandık.
Yazmak az şey değil, çok şey. Yoksa
Uğur Mumcu’yu, Bahriye Üçok’u, Turhan Dursun’u, Doğan Öz’ü, Ahmet Taner
Kışlalı’yı, vururlar mıydı, Madımak’ta otuz üç insanımızı yakarlar mıydı?
Seçkin
Zengin: Güzellik, iyilik üretenler neden tehlikeli bulunuyor, katli vacip
görülüyor?
Muhittin Çoban: Güzellik üretenler kötülük üretenleri nasıl
tehlikeli buluyorsa, kötülerde iyileri o derece tehlikeli buluyor. İyilerin
varlığı adaletsiz düzenlerini bozacak, biliyorlar bunu. Bu yüzden “İyiler
zehirlidir, yakılmalı, asılmalı, kurşuna dizilmelidir” diyorlar. Ama biz
kötülere işkence yapmak istemiyoruz, sevgiyle dönüştüreceğiz onları, farkımız
bu. Kötülerin egemen olduğu her dönemde bunlar fazlalaşarak yaşandı. Söylemek
istediğim şu: İyiler kötülerin anti-demokratik, sömürüye dayalı sistemleri için
tehlikedir. Var olan mevcut iktidarın iyileri yok etmeye çalışmasının altında
yatan neden tamamen bu.
Seçkin
Zengin: Sanki sohbetimiz edebiyattan çıktı politikaya girdi gibi oldu, sizce de
öyle değil mi?
Muhittin Çoban: Sanat, edebiyat zaten bir politikadır. Öykü,
roman, şiir bir politikadır, resim, sinema, karikatür yine öyle, bunları
politika dışında tutamayız. Tutmaya çalışanlar yok mu, var. Onların ürünlerine
bakın, ne tadı ne tuzu vardır, yavandır, renksizdir, heyecansızdır, insanı
kendi ekseni etrafında döndürendir, ama politik eserler tıpkı kayık gibidir,
insanı içine bindirir karşı kıyıya götürür. Politika politikacıların işi
değildir, her insanın işidir, sanatçıların da işidir. Zaten politikacılar da
bize bunu dedirtiyor. Siz işinize bakın, öğrenciyseniz okulunuza gidin gelin,
işçiyseniz işinizle, köylüyseniz toprağınızla ilgilenin, politikayı da
politikacılar yapsın. Sonra bir bakıyorsun babadan oğula geçiyor iktidarlar.
İyiler de şöyle der: Her insan politikanın direkt içinde olmalı, çünkü insan
yaşamını ve kaderini belirleyenler politikacılardır. Zengini daha zengin fakiri
daha fakir yapan, insanları savaşa gönderen, ülkeler arası savaş çıkartanlar
politikacılardır. O halde politikacılar sınıfı oluşmamalı, kurumlaşmamalılar,
insanlar hakkında çıkarlarına göre karar alacaklarını sanmamalılar, insanlar da
buna izin vermemeli. Dolayısıyla politika beni ilgilendirmiyor diyenlerin
mızmızlanma, şikâyet etme hakları yok, kaderlerine razı gelecekler. Bir
edebiyatçı zengin bir insanı kahramanı olarak kitabına aldıysa onun nasıl Karun
kadar zenginleştiğini anlatmalı. Hani bir söz var: “Çok konuşmada yalan, çok
parada haram vardır.” Bir edebiyatçı çok konuşmanın bilgiden gelmediğini, çok
paranın çok çalışmaktan gelmediğini anlatacak, bunu yazacak.
Seçkin
Zengin: Siz kendinizi hangi edebiyat akımı içinde ifade ediyorsunuz? Toplumsal
gerçekçi olduğunuzu söyleyebilir misiniz?
Muhittin Çoban: ‘İnsani
edebiyat’ akımı içinde kendimi görüyorum. İnsani demokrasiden yanayım,
insani adaletten yanayım, insani sistemden yanayım. Yaptığın iş ne olursa olsun
odağına insanı koyacaksın. Dolayısıyla doğayı da koymuş olursun, çünkü iyi
insan doğadan yanadır, onun parçasıdır. Diyelim ki bilim insanısın, fizikçisin,
insanı özne yaparsan atom bombası yapmazsın. Gıda mühendisiysen eğer, ürünlerin
genetiğiyle oynamazsın. Öğretmensen gözümü kapar vazifemi yaparım diyerek, iki
kere ikinin dört olduğunu öğretir aylığımı alırım demezsin. Ben yazdığım her
romanımda, her deneme yazılarımda öznem insandır. Ben başka edebiyat akımı
tanımıyorum. Ya insani edebiyat
akımı içindesin ya da anti- insani
akım içindesindir.
Toplumsal gerçekçilik dönemi bitti mi
bitmedi mi tartışmasına girerek sığ bir tartışma yaratmak istemiyorum. Başta da
dediğim gibi ben insani edebiyat
yapıyorum, insanı öznesine alan bir edebiyat. Kapitalizm geldiği noktada öyle
bir azgınlaştı ki, öyle futursuzlaştı ki halkları değil, toplumları değil,
insanı yok ediyor, bitiriyor, duygusundan, sevgisinden koparıyor, robot insan
yapıyor. İnsani edebiyat/sanat insanı yeniden üretecek edebiyat ve sanat olarak
görüyorum. Bir yazarın, bir sinemacının, bir aydının, bir politikacının derdi
ve öznesi insan olmalı, yeni insan kuşağı yaratmak olmalı. Öyle akımları
çoğalmak insanı yok etme sürecini hızlandırır, bu iyi biline.
Seçkin
Zengin: Konuşurken şunu fark ettim çok keskin çizgileriniz var ama bakıyorum
konuşurken de yumuşaksınız, bu nasıl oluyor?
Muhittin Çoban: Bu ilkedir. Benim bir ilkem, insanı merkeze
aldığım bir ilke. Bu noktada duruşum nettir. İnsanı yok etmeye,
yoksullaştırmaya, köleleştirmeye götüren her şeye şiddetle karşıyım, bundan
taviz vermem. Yeteneklerim ölçüsünde yaptığım edebiyatta da durum böyledir. Ama
dilim yumuşaktır, pul yalayıcısı değildir ama. Dikenli incir gibi dili de
sevmem. Doğruları gülerek de anlatabilir insan. Bu konuda Aziz Nesin’e,
Muzaffer Üzgü’ye hayranım, insanı güldüre güldüre yeniliyorlar.
Seçkin
Zengin: Enflasyon yüzde 59’lara geldiği söyleniyor, resmi rakamlara
güvenilmiyor. Her şeye zam var, bu zamlardan payını kâğıt da alıyor, kitaplar da
alacak. Bu okumayı, kitap satışlarını nasıl etkiler?
Muhittin Çoban: Korkunç bir etkisi olacak. Kitap deyince okul
kitaplarını da buna katmak gerek. Milyonlarca çocuk, genç okula gidiyor, bunlar
kitapsız deftersiz gidemeyeceğine göre yansıması felaket olacak. Ama halkımız
sabırlıdır. Sabır ve kaderi iyi öğrendiler. Umut fakirin ekmeğidir. Aç tavuk
rüyasında darı görürmüş, rüya ile yaşamaya devam edeceğiz. Bu yüzden çokça
diyorum ya umut tevekkül insanların sarıldığı simittir. Umutla sabır iki yakın kardeştir. Askerler ve
gerillalar umut etmezler, umut ederek savaşa girmezler, plan yaparlar, taktik
uygularlar, işi şansa bırakmazlar, ‘umarım’a güvenerek cenk meydanına
çıkmazlar.
Kitaplar için de durum böyle. Kitaplar
pahalanacak. Yoksullaşan insanlar okuma derdine değil, doğal olarak mide
derdine düşecek. Düşük olan okuma oranı daha bir düşecek.
Seçkin
Zengin: Bunda görsel yayınların ve sosyal medyanın etkisi yok mudur?
Muhittin Çoban: Elbette var. İnsanlar kolay yoldan bilgiye
yöneliyor, diziler yoluyla beyinlerini dolduruyorlar. Sosyal medyada çok zaman
alıcı ve çok renkli, insana heyecan veriyor. Zaten iktidar da okuyan insan
istemiyor, okuyanlardan korkuyor, okuyanlar çoğalırsa, kendilerini
sorgulayanlar da çok olacak, koltukları sarsılacak, bunu istemezler. Kâğıda
gelen zamlar en çok iktidarı sevindirecek. Okumayan insanı yönetmek kolaydır.
Seçkin
Zengin: Günümüz edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhittin Çoban: Çırpınma dönemini yaşıyoruz. Çirkinlikler
edebiyata/sanata kadar girdi. Yayınevleri bile tekelci sermayenin elinde. Bize
de güçsüz üç beş yayınevi kaldı. Onlara ulaşmak, kitap çıkartmak mesele, bunu
fırsat bilip parayla kitap yayımlayan yayınevleri mantar gibi türedi. Korkunç
rakamlar istiyorlar. Bin, iki bin kitap basacağız diyorlar,250- 500 kitap
basıyorlar. Yazar kitap mı yazacak, yazdığını mı yayımlatacak yoksa kitabını
yayınlatmak için para mı bulacak. Bu yayın evlerin görevi o kitabı basmakla
yükümlü gibi görüyor kendini; sonrası yok. Kitap satılmış mı, kitap okuyucuya
ulaşmış mı dertleri değil, nasıl olsa fazlasıyla emeklerinin bedelini de
katarak paralarını almışlar. Bu böyle olmaz, bu hiç insani değil. Zaten sistem
insanları okumaktan uzaklaştırıyor, sizin bu yaptığınız da sisteme kan
vermektir, destek olmaktır, okuyucuların bitmesine katkı sunmaktır.
Eğer insanların durumu bu noktadaysa
bunda paracı yayın evlerinin katkısı var. Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen,
engellemelere rağmen yazacağız, insanın insanlaşması için yazacağız, ne yapıp
edip yayımlatacağız. Karl Marks Kapital’i yazmak için yirmi yılını veriyor,
yayın evine veriyor dosyayı, 1000 adet basılıyor, Marks’ın eline geçen para bir
yıllık tütün parasını karşılamıyor. Nasıl ki Marks yazmaya inatla devam ettiyse
biz de edeceğiz, çünkü insanın insanlaşması gibi, kapitalist sisteme itiraz
etme, onu değiştirme gibi bir derdimiz, insani sorumluluğumuz var.
Seçkin
Zengin: Şair Hasan H. Gündüzalp’i bize anlatır mısın? Yokluğu siz de nasıl bir
etki yaptı? Yakın dost olduğunuzu biliyoruz.
Muhittin Çoban: Gündüzalp’le beni buluşturan şey az önce dediğim gibi insani edebiyat. Bakın şiirlerine öznesi insandır. Adana da popülizme kaçmadan insani sanat adına güzel işler yaptığımıza inanıyorum. İnsancıl Dergisi temsilciliği, Lül Edebiyat/Sanat dergisi, Tersakan Sanat/Edebiyat dergisi… Hepsinde Gündüzalp var. Yok sayılamayacak bir değer. İnanıyorum ki insanlık onu unutulanların safına koymayacak. Yokluğunu doldurmak zor! Müthiş bir zekâya sahipti. Yazdıklarımı yayımlatmadan onunla paylaşmaktan keyif alırdım. Tabii ki diğer değerleri de dile getirmek gerekiyor. Turan Altuntaş iyi bir öykücümüz, Adnan Yücel muhteşem bir şairimizdir. Hepsinin ortak derdi insandı, bizi buluşturan da buydu. Onlar biriktirdikleri insani anılarla yaşamaya devam edecekler, biz de onlarla.
Berkay Çınarlı
DUYGULAR TOZLAŞAN HAYALLERDİR
Bir gölge,
gözyaşı dinleyen
tozlaşan gözyaşını dinleyen
bir gölge
bir de
uzaklara dalan
bir adam;
duygular saklanırdı
hayaller
başka yerlere saplanırdı
bir hayal
rüya olmayı isterdi,
fotoğraf gibi olmayı hatırlardı
bir hayal
rüya olmayı isterdi,
fotoğraf gibi olmayı hatırlardı
birisi
eskiyen bir fotoğraftı,
paslaşan siyah geçmişleri izlerdi
ardındaki inatçı tozlarıyla beklerdi
birisi
eskiyen bir fotoğrafı,
paslaşacak siyah geçmişleri izlerdi
ardındaki inatçı tozlarıyla beklerdi;
yaşlı bir adam,
gözyaşı dinleyen
tozlaşan gözyaşını dinleyen
yaşlı bir adam
bir de
uzaklara dalan
bir gölge.
Tolga Şekeroğlu
ŞİİR
SARNICI’NA MEKTUP
Şiir Sarnıcı'yla tanıştığıma
memnun oldum. Ben her daim tanışabilmek üzere seni aradım ama Cemal Süreya'nın
da dediği gibi "Sana giden yollar kapalıydı."
Şu an 27 yaşındayım, 9 Şubat 1994 doğumluyum. Sen düşünmeden ben söyleyeyim, kova burcuyum. Aslında görevine henüz başlamamış bir üniversitede işletme-finans hocasıyım. Şiir yazmaya 14 yaşımda başladıysam da aslında 24 yaşında söz ve şiir üzerine zihnimi yormaya başladım, diyebilirim. Hayatıma etki eden çok değerli üç isim var; Turgay Şekeroğlu, Güray Şekeroğlu ve Oktay Şekeroğlu. Şiiri ağabeylerimden öğrendim. Ben ağabeylerimi dünyada çaresi olmayan bir hastalık yüzünden kaybettim onlar şu anda hayatta değiller. Abilerim şiir yazıyorlarken ben kâğıda veya bilgisayara şiirlerin yazımını ve düzenlemelerini yapıyordum. O zamanlar hiç şiir yazamazdım, bilemezdim, hatta abimlerin ısrarı ile bir şiir, tek bir şiir yazmıştım. Fakat o şiiri bitiremedim, o şiir hâlâ yarım duruyor. Sevdiklerimi tek tek kaybedince, sözün tam anlamıyla yalnız kaldım. O günlerde zihnimde söz ve şiir yazmak düşüncesi belirdi ve şiir yazmaya başladım.
Yaşam öyle bir şeydir ki her hazzı
ve duyguyu tam olarak yaşayamazsın, her duygunun bir üstü vardır: Hüznün de,
aşkın da, mutluluğun da, düşlerin de…
Kafamın içi bir lunapark, içinde
koşuşan küçük bir çocuk var. Belki de düşlediğim dünya orası, ne zaman sussam
ve susasam burada koşuşup kendimle konuşurum sessizce, bazen yalnızca bezen
sevdiklerimle bazen de hiç tanımadığım karakterlerle… Hayat yolculuk gibi,
sonsuz gibi görünen ama aslında sonu belli olan bir tren yolculuğu gibi...
Trenin vagonları var farklı ülkeler gibi, vagonların içerisinde odalar var
farklı şehirler gibi, odaların içerisinde farklı bölümler var evler gibi ve
içerisinde insanlar var sen, ben, biz gibi... Sürekli seyahat halindeyiz,
farklı duraklar var, tren oraya yaklaştığında inmek için bekleyenler, yolculuğa
başlamak için seyahat etmeyi bekleyenler var, yaşam gibi… İşte ömür dediğin
böyle değil midir, güzel dostum…
Biraz da aşk üstüne konuşsak olur
mu? Bir masa etrafında sohbet halindeyiz, önümüzdeki masa; dünya. Herkes aşktan
gerçek sevgiden bahsediyor. Sadece kişisel kanılarımız, tanımlamalarımız var,
aslında tanımı yok. Sözcüklerle tanımlayamadığımız bir gezegende birbirimize
kelimelerle ne çok şey anlatmaya çalıyoruz…
Aşk, susadığında ve sustuğunda
anlaşma sanatıdır. Az önce benim aşk tanımımı okuduk birlikte peki sen ne
düşünürsün? Benim için hani yukarda tren yolculuğundan bahisle yaşamı
konuşmuştuk seninle işte ben diyorum ki en uzun mesafe bir insanın kalbine varılan
yoldur. Ve iki şey arasında kalmak iki kalp arasında kalmak kadar, zor
değildir…
Kendimden bahsederken şiir
yazdığımı söylemiştim. Yukarıdaki sözler; hayat, aşk, ilişkiler ve kendimi sana
ifade edebilmek için yazdığım tümcelerdi. Güzel dostum, sana şiirlerimi de
yolluyorum onları sıcacık çay eşliğinde okumanı dilerim. Artık benden bu kadar
sanırım artık yazımı sonlandırmam gerekiyor. Seninle burada tanıştığıma memnun
oldum. Ben her susadığımda ve sustuğumda buradayım.
Sevgili Tolga
Yaşamın bizleri nereye
sürükleyeceği çoğu zaman belirsizdir. Yaşamı tutuşun ve kayıpların belli ki
sizi şiir sanatının içine atmış. Şiir evreni öyle bir yerdir ki yazdıkça
derinleşir derinleştikçe olgunlaşırsınız. İşte o zaman kaleminizden çıkan her
dize; susayanlara, suskunlara yeni bir çıkış yolu ve yeni bir dünyanın
kapılarını aralar. Sizin de dünyanızı öyle bir zenginleştirir ki aşkı da, hüznü
de, hazzı da, mutluluğu da ağız tadıyla dolu dolu yaşayabilirsiniz.
Mektubunuz ve şiirlerinizden
anlıyorum ki siz, şiir sanatı için yeterince dolmuşsunuz ve donanımlısınız.
Şiir yazmak; dünyayı, insanı, yaşamı ve nesneleri yeni baştan keşfetmek
gibidir. Yarım kalan şiirinizi tamamlamak için dile ve sanata yoğunlaşırsınız
umarım. Şiirin gereci dildir ve dil de düşüncenin bir çıktısıdır. Bu yüzden,
öncelikle sanat felsefesine sonra şiirin tekniğine daha fazla zaman
ayırmalısınız. Ne yaptığını, ne yazdığını, yazdığının nereye dokunduğunu bilmek
ve ayırdına varmak için, yaşamın sürüklediği olay ve olgular yeterli değildir
bir şair için. Derinliğine bir duyuş, baktığın nesnenin özünü görebilen bir
bakış, dinleyeni dünyasından sıyıran bir anlatış gerekir şiir sanatında… Bunlar
da donanımla olur. Siz hayli yol almışsınız, sürdürmelisiniz.
Mektubun oldukça etkileyici;
yaşamın tırnakları gibi… Şiirlerin de aynı yerden doğacağı için yetkin
olacaktır. Dergimizin amaçlarından biri, genç şairlerimizi şiir/sanat
dünyasıyla tanıştırmaktır. Bu sayıda üç şiirinize yer veriyorum. Şiirlerini
kitaplaştırmayı düşünürseniz, kitabını Şiir Sarnıcı sayfalarında
tanıtırım.
Bu arada da küçük bir öneride
bulunmak isterim: Şiirde sözcük ekonomisine, dilde temizliğe önem vermelisiniz.
Söz/sözcük yinelemesine düşmeden, arı, duru bir dil… Şiirle…
Şiir Sarnıcı (e-dergi) adına Yaşar
Özmen
AŞK-I TUTKUN
Şimdi, bu sabah saatinde niçin
gözlerin gelir ki gözlerimin önüne
İçimde sanki bir eksiklik var, hem
biraz kaygı biraz da uyuma isteği
Günaydın mesajı mıydı eksik, henüz
çekilmiş güzel bir fotoğraf mı?
Oysa çok az tanıyordum seni,
aklımdaydın, unutmayaydı uyuyuşlarım.
Demiştim ya “az” tanıyorum, a ile z
arasındaki tüm harfleri bir tutarcasına
Sen, nasıl da harfler bir araya gelip
başkaca kelimelere dönüşebiliyorlarsa
Duygumda, ihtiraslarımda,
düşüncelerimde başkaca anlamlara geliyorsun
Ama kelimeler, onlar bazı cümlelerde
bir araya ve bazı anlamlara gelmiyor.
Nasıl oluyor, gece olunca da yine sen
düşüncemde beliriyor, gitmiyorsun
Gözlerin doğuyor, bakışların bazı
anlamlara geliyor, gözce konuşuyorsun
Kar beyaz bulutların arasında uçuşan
göçebe kuşlar gibi gözlerin
Gözlerimi yumsam sanki gözlerin
gözlerimde, ama ben gözce bilmiyorum.
Ben, gönülce bilen ve günün
vakitlerini seni yazmakla geçiren alelade şairim
Sen çiçeklerin ilki, güzel bir orkide,
ustaca bir şairin yazdığı en güzel aşk şiiri
Ben evrene ışık saçmayı görev bilen,
tek gezegeni dahi olmayan bir yıldızım
Sen, gönül çekim kilidime girip yolculuğumu paylaşan gezegenim
olur musun?
KAÇIŞ
Her yağmur
yağışında hayalin gözlerimde canlanır
Cam
kenarındaki masamda düşlerim, içimde sızlanır
Buğulu
camlara ismin, zihnime bırakıp gidişin kazınır
Ardından,
"hiç gelmeyen birine elveda", şiirlerime yazılır
Bitmişiz
derken, bir gün bir baksam ki sen, gelmişsin
Ayakların
çamur, gözlerin puslanmış, ojelerin sönük
Üzerinde
ahenksiz kıyafetlerin, çantanın fermuarı bozuk
İçine cevabı
bende gizli karmaşık sorularını gizlenmişsin.
Gözlerin,
gözlerimin içerisinde kilitlenmişiz öylece
Evin kapısı
açık, içeriye giriyorsun içinde birçok çekince
Sana
varacağım yolu nasıl bulabilirim diyorsun, sessizce
Ellerin
terlemiş, yanakların al al, dizlerin titriyor istemsizce.
Oradan kaçıp
kurtulmak isteyen biri var, o sen misin? ben mi?
Düşmekte
olduğunu söylemiştim, en diptesin daha düşülür mü?
Geriye
dönmemi istiyorsun, yolu yarılamışım artık dönülür mü?
Hatırla,
giderek seni daha çok seviyorum demiştin, sonra gittin…
Bende aşkı
senden öğrendim, giderek daha çok seviyorum seni...
ANNE
Bugün
dünyanın tüm güzel çiçeklerini getirin
Seyrederken
gözleriniz kaybolsun gözlerinde
Söylemeyin,
konuşmayın, durun bir şey söylemeyin
O anda sessizlik
ilan edilsin tüm kıtalarda
Çünkü
gözlerin konuştuğu dil, hep aynıdır tüm evrende.
Boynuna
sarılıp sırtına dokunduğunuzda, anımsayın
Anımsamak
sözcüğü egemen olsun tüm benliğinizde
Hissedin
hayatınıza dokunanı, yolculuğunuzu
En güzel
eseri olduğunuz sanatçı karşısında eğilin
Alkışlayın
dünya kadar büyük, dünya kadar eşsiz sevgiyi.
Bana cenneti
kucakla deseler, gider anneme sarılırım
Karşılıksız
sevgiyi anlat deseler, annem yaşıyor der susarım
Allah aşkına,
gök deniz aşkına, tüm sevenler aşkına
Okuduğum en
güzel kitap, seyahatimin en güzel bahçesi kalbindir
Günün kutlu
olsun, sonsuza dek dünyanın tüm çiçekleri senindir.
Hakan Tokuç
AHŞAPTAN PLASTİĞE
Yaşam Öyküsü
Endüstri Mühendisliği ve Yönetim
Organizasyon yüksek lisans diplomasına sahip olan Hakan Tokuç, 2012 yılında
Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekli olmuş, 2015 yılında Açık Öğretim Fakültesi
Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümünü ‘’Yüksek Onur’’ belgesiyle bitirmiştir.
TC. Kültür Turizm Bakanlığı ‘’Devlet Başarı Ödülü’’ ve FOTOGEN “Şinasi Barutçu Kupası’’ sahibi olan fotoğrafçı, Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu (FIAP) EFIAP unvanı ve Global Photographıc Union (GPU) GPU-CR2 unvanı sahibidir.
Ülkemizi ve Türk fotoğrafını temsil
etmek ve tanıtmak adına yurtdışında fotoğraf festivallerinde etkinliklere
katılmış, ulusal ve uluslararası ödüller almıştır. Çok sayıda karma fotoğraf
sergisinde yer almış, ‘’Ahşap Pencereler’’ ve Leyla Emektar’la birlikte
“Sezer’in Günlüğü” isimli kişisel sergilerini açmıştır.
2015-2017 Yılları arasında Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) Yönetim kurulunda ‘’Ulusal ve Uluslararası Yarışmalar Birim Sorumlusu’’ olarak görev yapmıştır. EFOD, FOTOGEN, TEFSAD ve TEFOD üyesidir.
AHŞAPTAN PLASTİĞE
Fotoğraf, bir anlatım biçimidir; şiir ya da
resim gibi… Kendine özgü bir tekniği vardır. Fotoğrafçıya özgü görsel bir dünya
gereklidir. Işıktan nesneye, kadrajdan mesafeye kadar farklı bir görsel algı…
Bu bilgi ve tekniğe dayanarak, dünya görüşüm, estetik kaygım ve kültürel
birikimimle nasıl bir fotoğraf çekmem gerektiğinin kararını veriyorum. Bir
anlamda fotoğrafımla izleyiciye mesaj verirken kendi duygularımı aktarıyorum. Fotoğrafı ülkeme hizmet aracı olarak görüyorum. Bu
yolla, ülkemizin somut olmayan kültürel mirasını, kaybolan ya da kaybolmaya yüz
tutmuş yapıtlarını, coğrafyamızın paha biçilmez güzelliklerini; kalıcı hale
dönüştürüyorum. Bunları, estetik değerin yanı sıra geçmişe özlem duyulacak
biçimde fotoğraflamaya çabalıyorum. Kalıcı yapıtlar bırakabilmek için fotoğraf
dilini doğru ve güzel bir şekilde ortaya koymaya çalışıyorum.
Her sanatın kendine özgü bir dili vardır. Fotoğraf da, görsel ve duyusal bilgi içeren evrensel bir biçim dilidir. Bunu öğrenmek için, fotoğraf dilini doğru yorumlayan, deneyimli öğreticilere gerek olduğunu düşünüyorum.
Birçok fotoğraf meraklısı, etkileyici bir fotoğraf gördüğünde, ilk olarak hangi makinayla çekildiğini sorar. Buradaki temel yanılgı, aynı makina kendilerinde olsa, benzer bir fotoğraf çekebileceklerini düşünmeleridir. Fotoğrafları “makina” değil, onun ardındaki kişiler çeker. Binlerce liralık makina da olsa, basit bir makina da olsa objektifin yöneleceği yeri siz belirlersiniz, kadrajı ve ışığı siz ayarlarsınız. İyi bir makina, sadece kişinin anlatım kolaylıklarını artıran bir araçtır. Olaya sanat boyutunu katan asıl etken; kameranın ardındaki kişinin iç dünyası, kendini açıklama yeteneği, yaratım gücü, izlemekte bulunduğu olaylar, insanlar, çevre ve nesnelere dönük algısıdır. Sonuçta fotoğraf, bir seçim işidir. Görsel yetenek işidir. Sizin makinanızı nereye ve nasıl doğrulttuğunuz da o güne kadar ki birikimlerinizle ilgilidir. İzlenen fotoğraflar, okunan kitaplar, seyredilen filmlerle görsel algısını geliştiren ve bunları kendi yaşamsal deneyimleriyle harmanlayan kişi, özgün fotoğraflar çekebilir, diye düşünüyorum.
Fotoğrafçılıkta görsel deneyim son derece önemlidir. Işığın yönü, havanın durumu, zaman, nesnenin rengi, kadraja giren diğer nesnelerin mesafesi gibi değişkenler, fotoğrafın niteliğini etkiler. Önerim; makinaları bir yana bırakıp en azından bir hafta ışığın evrelerinin gözlenmesidir. Örneğin, bir köprü, cami ya da herhangi bir bina, sabahtan akşama kadar değişik zamanlarda izlenebilir. Gün içerisinde aynı şeye baktığınız halde, ışık o nesne üzerinde ne kadar değişiklik yaratacaktır? Bunu, yaşayarak görmek, anlamak ve duymak gerekir… Sonra şu sorular sorulmalıdır:
Neden fotoğraf çekiyorum?
Fotoğraflarda estetik değeri nasıl yaratırım?
Ne anlatmak, ne iletmek istiyorum?
Fotoğraftan ne bekliyorum?
Bu soruları ben de kendime sordum ve ‘’Ahşaptan Plastiğe’’ isimli bir proje kapsamında gördüğünüz fotoğrafları çektim. Kısaca öyküsünü sizlerle paylaşmak isterim.
Fotoğrafları, 2012-2014 yılları arasında
Kastamonu ili Pınarbaşı ilçesine bağlı köylerde çektim. Her geçen yıl ahşap
pencerelerin yerini plastik (pvc) pencerelerin aldığını biliyoruz. Bizden
sonraki kuşağın, en azından fotoğraflarda görebilmesi amacıyla ahşap
pencereleri içerisinde yaşayanlarla birlikte fotoğrafladım.
Ahşap evlerin ahşap pencereleri; ömrü, bakım
gideri, fiyat farkı, ses ve ısı yalıtımı gibi zorunlu nedenlerle, ne yazık ki
her geçen gün plastiğe dönüşüyor. Evlerdeki güzellik, estetik değer, doğallık,
yaşam kültürü bir bir yok oluyor. Üzülerek tanık olduğum bu durumu, en azından
fotoğrafla kalıcı duruma dönüştürmek istedim.
Her gittiğim yerde ilginç gördüğüm evleri, kapı ve pencereleri içinde yaşayan insanlarla birlikte fotoğraflamaya çalışırım. Karadeniz Bölgesinde evler coğrafi yapı gereği, genellikle yamaçlarda, dağınık şekilde, çoğu zaman aile içi birkaç evlik guruplar halinde, bazen de birbirinden bir iki kilometre uzakta konumlanmıştır. Gözleriniz inişli çıkışlı tepelerin renk paletine dalıp gitmişken; birden uzakta, ağaçların arasından kibrit kutusu gibi ahşap evleri fark edersiniz. Evin manzaraya açık yamaca bakan tarafında sıra pencereler, pencerelerin gerisinde de genellikle ahşap bir sedir yer alır.
Evlerde; Kırmızı, sarılı, mavili, yeşilli, puantiyeli, boncuklu kıyafetleriyle yoldan geçeni Tanrı misafiri, yolda kalanı can yoldaşı eden, Karadeniz kadınlarını görürsünüz. Kimi yaşlı gözlerle bakar pencere kenarında, kimi sevinçle bekler gidenin dönmesini... Kimi acı, kimi tatlı, kimi huzur, kimi öfke, kimi mutluluk, kimi hüzün dolu…
Son çırpınışı anlatır gibidir ahşap pencerelerden bakan gözler… O saflığın, sadece fotoğraf karelerinde kalması ne acı…
Esat
Yavuztürk
ŞİİR SARNICI’NDAN YANSIMALAR
Ben, seksen dokuz yaşında bir gencim.
Okuyup-yazmaya meraklı olduğum için bazı geceler benim yoldaşım olur. Saat
ikide uyandığımda tuvaleti ziyaretten sonra çalışma odama gittim. İlk iş olarak
bilgisayar tuşuna dokundum. Albeni kapaklı ŞİİR SARNICI karşıma çıktı. Ekim,
Kasım, Aralık 2021 ve 10’uncu sayısını yukardan aşağı şöyle bir taradım. Yani,
onuncu sayı ama şaşılası bir yoğunlukta.
Evet, dergi ilk çıktığından beri izliyorum ama bu defa sanki şaşırdım. Öyle anlaşılıyor ki Sayın Yaşar Özmen, her eli kalem tutana yer verdiği, verebildiği için ki çeşitli gönül dostlarıyla buluşmuş. Ayrıca kendinin; arkadaş, dost ve tanıdık yazarların katkısıyla “sanal da olsa” güzel yazı, yorum ve şiirlerle dolu bir dergi olmuş.
Hemen göze çarpan; yönetime katılan
ekip ve yazarlar listesi derginin zenginliğinin ilk göstergesi oluyor.
Yayıncının geniş tanıtım ve yorumundan sonra, yazma heveslilerine ışık tutan;
“Türk yazını geleceğe nasıl hazırlanmalı?” söyleşisi, sorulu-yanıtlı olarak
sayfalarca devam ediyor. Buradaki değerli yazarlar buldukları bu dost evinde
bilği ve birikimlerini edebiyat severlerle dostça paylaşıyorlar. Her söyleşiden
sonra da bir değerli şiir emekçisinin ürünü ile daha da güzel olmuş.
Gece saat ikide oturup bu güzel
öğretileri okumaya başladım. Bitmedi. Devam ederek dikkatimi çeken bazı yazı ve
şiirleri de okudum. Bitmedi. Birçok değerli yazar yaşam öyküsü ve resimleriyle
tanıtılıyor. Evet, sona geldim. Kafamı kaldırıp saata baktığımda saat sabahın
beşini gösteriyordu.
Kendi kendime sordum. Niye bu kadar
takıldım? Özverili Sayın Yaşar Bey’in bir maddi çıkar olmadan bu yoğun
çalışması ve katkıda bulunan bunca yazar çizerlerin bıkıp usanmadan varını
vermeye çalışmaları niye acaba? Sayın dostlar, kanımca tüm bu çabalar diğer
canlılardan ayrılarak, “insan olmak”, olabilmek için diye düşünüyorum.
İnsan olabilmek lafla olmaz, eylem gerekiyor. Edebiyata karşılıksız katkı veren, insanlığa birikimlerini cömertçe sunan ve güzel ülkemdeki kötü durumları dile getirmeye çalışan tüm sanatseverleri kutluyorum. Saygılarımla.
Yaşar Özmen
ŞİİR KİTABI TANITIMI (DİLHAN)
Dilhan, biri nehir şiir olmak üzere toplam on iki şiirden oluşan yüz sayfalık bir kitaptır. Elektronik Yayın Derleme Sistemi, 28 Ekim 2021’de kitabı onaylamış, 29 Ekim 2021 tarihinde de blok, sosyal medya kanallarında erişime açılmış ve PDF dosya olarak sayısal ortamda yayımlanmıştır.
Memleketimin mavi sabahından özet geçeyim’
dizeleri, yaşadığımız çağın sosyo-politik,
psiko-sosyal ve felsefi görünümü üzerinde geniş açılı bir gezintinin öncüsü
oldu. Bu coğrafya ve çağımız, sanata yataklık yapan öylesi bir ortam ki şiir
ortalama bin yüz dizeye ulaştı.
(…)
Gönül çalmak değil işimiz Dilhan
Koşumsuz atları çayıra salmak da
Şiir bir sanatsa eğer
çağın kıvancını,
utancını
Makamında
dört başı mamur ağırlamak.
Bakma sen ucu sivri dizelerime
İğneyle
kazdığımız dipsiz kuyudan
Vargeller
hep üstümüzdeydi, biraz da ağırlığından.
(…)
Kitap, yaşadığımız çağın bana yansıyan özet
görüntüsüdür. Sahip olduğum deneyim, birikim, tanık olduğum yaşamı tutuş biçimi
ve edindiğim bilginin toplamından varılan bir sonuçtur. Şiiri politize etmemek
ve dilsel şiddete düşmemek için, yaşanagelen olay ve olguların bana yansıyan
görüntüsünü olabildiğince şiir tekniğine uygun kurgulamaya özen gösterdim. Ne
var ki bu coğrafyanın güncel durumu öylesine kanayan bir yara ki ister istemez
Dilhan, sorunların duyarlı yanlarına gidip gidip saplandı. Ortamın ağır havası,
şiirin dekoruna dönüştü.
Dil sanatlarında amaç, var olan ya da
duyumsanan duygu, olay ve olgulara sanat diliyle estetik değer yüklemektir. Bu
nedenle; şiirsel anlatım, anlamsal çerçeve, imge kurgusu ve ses dengesi gibi
şiir tekniklerini olabildiğince uygulamaya çalıştım. Yaşanan, duyumsanan ve
duyarlı alanların arasında bir denge kurdum kanısındayım. Gerçeklikle
çelişmemek için, şiirde karamsar görüntüleri yoğun olarak öne çıkardım; bunun
bilincindeyim. Bunca deneyim, bilgi, birikim ve tanık olduğum veriler gereği,
olay ve olgulara karamsar yaklaşmam ya da öyle duyumsamam normal bir durum
olmalı… Ancak ne olursa olsun umut, her zaman diri ve şahlanmaya hazırdır.
(…)
Korkma Dilhan zaman ilaçtır;
taş
gediğini bulur,
Felsefe uygun, temel sağlam;
çağ ışığını her türlü alır…
dizeleriyle, içinde bulunduğumuz durum ne
olursa olsun sonunda insanın, en doğruyu ve uygulanabilir olanı bulacak
olmasıdır.
Şiirin anlamsal özelliği gereği, sözcük
cimriliği, elsiltili anlatım ve sapma gibi şiir teknikleri en az düzeydedir.
Duru bir dil kullanılmıştır. Dilsel şiddetten uzak durur. Sanatın gereği olan
anlatım biçimini yakalamaya yönelir.
İmge kurgusu, çağın iz bırakan belirli olay ve olgularının
derinliklerine yaslanır. Çağdaş bir gelecek algısını üstü örtük şekilde önerir…
Aklı ve verileri bir teraziye koyduğumuzda terazi, neyi göstermesi gerekiyorsa
ona en yakın yerde olmaya özen gösterir. Gerçeği, süregelen olgu ve olayların
içinde arar. Sanatın ya da şiirin tarafı olmaz; yansıyan gerçekliği apaçık
üzerine giyinmezse amacının dışında bir yerlere varır. Dahası sanatın yalanı
olmaz…
Gelecek kuşaklara güveniyorum. Buna benzer ve
bundan çok daha iyi şiirler yazacaklardır. Bugün ne kadar çabalarsak
çabalayalım, güncel durumu okuyabilme ve görebilme yeteneğimiz neyse sonuç
onunla koşuttur. İnsan, evren ve yaşamın güncel durumunu ele alacak nice
yazınsal yapıtlar üretilecektir. Her kuşağın; bilgi, birikim, coğrafya ve
zamana bağlı kendine özgü yaşamı tutuş ve ortaklık ediş biçimi vardır. Ne var
ki bizim kuşağımız, kuralların içinden sıyrılıp özgür bir dünya algısını henüz
içselleştirememiştir. Düşüncesini dile getirirken bile, bir yanıyla korku ve
tereddüt yaşayan; bunun da, normal olduğunu varsayan bir yaklaşım içindedir.
Son kuşaklar, bu tür yaklaşımı kıracak dünya görüşüne sahiplerdir.
Dilhan ortalama bin yüz dizeye ulaşmış ve bu
şekilde yayımlanmış olmasına karşın bitirilmesi olası olmayan bir şiire
başladığımı anladım. Gelecek kuşaklar sürdürür umuduyla…
Ayrıca,
olanağım olduğu sürece şiire yeni dizeler ekleyeceğim…
(…) Kuşkum yok yerini alır ardılı, alacak
İsterim; yazılsın gönenmişi, daha içlisi,
bitimsizi;
yanmadan,
yıkılmadan,
sarılıp,
savrulmadan…
zamanım gibi
Korkudan, kaygıdan,umutsuzluktan
değil;
gümrah duygudan…
Bir coğrafyanın felsefesini, şiirine ve
öyküsüne katıp geleceğe aktaran yazar ve şairlere selâm olsun… Sözü Dilhan’a bırakıp birkaç birimle
bitirelim…
(…)
Hangisinin ucuna dokunsam, ürperir
toprak Dilhan!
Sığmaz bu şiire
tuttuğumuz çetele
Kaldıramaz düşünen, acının ağırlığını
Yangın, deprem, sel,
göçük, göç, heyelan
Vurur geçer, yıkar geçer, yakar geçer
sınırlar yol geçen hanı
Ölümlere bir günlük kalantor saf
Yaralara üstünkörü bir pansuman.
Sorumluluk ne ki
gurur anıtı, kimse
geçmez yanından.
Ne diyeyim Dilhan,
eğitim eğitim değilse
Kafalar,
ütüsü bozulmaz kumaştan;
Ya hacamat kongresinde ayaz lalesi
Ya da ahlâk dersinde
etek erketesi
Diyeceğim o ki
Palavralar harmanında
hasatsız muştular
döveriz.
Olacak iş mi deme, bizim de görgümüz
bu,
kime ne?
Görünen köy kılavuz istemez, derler ya
Çiçeği burnunda asil
adayız Dilhan
Üstümüze doğrudur süt dişli heyelan…
Kuruluş felsefesine
kumpaslar
kurulsa da
Darbe
korkusuyla darbe üstüne
darbeler vurulsa da
Demokrasi
kılıcıyla yetmeler
yağlı
dünyaya sürülse de
Uğruna
verilen canlar,
Cayır
cayır yanan ormanlar
Tabut
arkasından ağlayan
Bu
analar bizim.
Süsleyip bezesek de,
sağduyumuzu
her yana sürsek de
Kuyruğumuz
dimdik görünsek de
Bir lokma ekmeğe,
bir
okka kömüre muhtaç bu insan
Elma
gibi eşeleğinden çürüyen
Bu
devlet bizim.
Yer yerinden oynasa,
gök
başımıza çökse
Aklımıza
omuz verdik, uygarlık yolundayız.
Haydi
yürüyelim;
“Sert
adımlarla her yer inlesin[1]”
“Bu
memleket bizim[2]”
Not: Bağlantılardan kitaba ulaşabilir, okuyabilir ya da
indirilebilirsiniz.
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2021/07/dilhan.html
https://www.facebook.com/groups/1599953170100351/files
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSilBunu okuyan size iyi günler, sizi buraya ne getirdi bilmiyorum ama hayatta herhangi bir zorluk yaşıyorsanız, bugün sorunlarınıza çözüm bulduğunuzu bilmenizi isterim. İnternette böyle bir şey yazacağımı hiç düşünmezdim ama ataları tarafından ruhsal güçlerle kutsanan Dr. Ajayi benim için harika çalıştı. Evliliğimde sorunlar yaşıyordum çünkü kocam, beni eski kız arkadaşıyla aldattığı iddiasıyla yüzleştiğimde beni ve 2 çocuğumuzu evden kovdu. Telefonunda iddialarımı doğrulayan bir mesaj gördüm. Annemle yaşıyordum ve kocamla barışmanın yollarını arıyordum, o şefkatli ve sevgi dolu bir adamdı ama birdenbire değişmesine şaşırdım. Dr Ajayi'nin birçok evde barışın yeniden sağlanmasına nasıl yardımcı olduğuna dair çeşitli tanıklıklar okuduğumda internette çözümler arıyordum, bu yüzden onu denemeye karar verdim. Dr Ajayi ile temasa geçtim ve ona açıkladım, bana sorunların nedenini ve ne yapılması gerektiğini anlattı, tüm talimatlarını yerine getirdim ve bugün eve geri döndüm, kocamla birlikte yaşıyorum, bu 8 aylık ayrılığın ardından. Hayatta ister sağlık ister sosyal olsun herhangi bir sorunla karşı karşıya kalırsanız son durağınız Dr Ajayi'dir. Çekinmeyin, Dr Ajayi ile Whatsapp veya Telegram üzerinden iletişime geçin: +2347084887094 veya E-posta: drajayi1990@gmail.com
YanıtlaSilDR AJAYI BÜYÜK ATALARI TARAFINDAN KUTSALLANAN BÜYÜ EVİ.
YanıtlaSilEşcinsel misiniz yoksa Lesbien misiniz ve partneriniz sizi terk etti ama siz onu hâlâ seviyorsunuz ve onun hayatınıza geri dönmesini istiyorsunuz, büyük büyü uygulayıcısı Dr Ajayi bu iş için doğru kişidir. Partnerimle sorun yaşadığım için evden çıkıp beni tüm sosyal platformlardan engelledi. Bu yüzden depresyondan geçiyordum ama 4 ay boyunca iletişimsizlikten sonra onu bana geri getirebilen Spiritüel Dr. Ajayi'yi bulduğum için mutluyum. Sizi rahatsız eden şeyin çözümüne ihtiyacınız varsa Viber veya Whatsapp numarasından Dr. Ajayi ile iletişime geçin: +2347084887094 veya E-posta: drajayi1990@gmail.com
Evlilik sorununuz mu var?
Adaletle ilgili sorunlarınız mı var?
Patronunuzla sorunlarınız mı var?
Ehliyetinizi almak ister misiniz?
Çevrenizdekiler tarafından tehdit ediliyor musunuz?
Farkında olmadan para mı harcıyorsunuz?
Hamile kalmakta sorun mu yaşıyorsunuz?
Düşükler hakkında sorularınız mı var?
Geleceğinizi bilmek ister misiniz?
Eşinizi tatmin edemiyor musunuz?
Erkek arkadaşın seni yeni mi terk etti?
Sen de diğerleri gibi hissetmiyor musun?
İyi bir iş mi arıyorsunuz? ..
Viber veya Whatsapp Numarasıyla İletişime Geçin: +2347084887094
E-posta: tüm ihtiyaçlarınız için drajayi1990@gmail.com.
* 7/24 KULLANILABİLİR.
* Sonuçlar %100 garantilidir.