![]() |
Şiir Sarnıcı Sayı:10 |
YAYIMCIDAN
Türk
şiir sanatının geleceğiyle ilgili biraz kafa yormak gerekir, diye düşünüyorum.
Salt benim değil; sanat kaygısı taşıyanların ve toplam aklın bir beklentisi olmalıdır
bu. Bir yerden başlanması ve kırılma noktasının tespiti gerekiyor. Yayımcı
olarak amacım, temel bir sorunun ve sorumluluk yozlaşmasının resmini çizmektir.
Sanat ve şiir adına kaygımız varsa, en azından “Ne yapmalıyım” sorusunu
kendimize sormalıyız. Kabullenilmiş şiir bilgisi, azıcık bilinçli tuttuğumuzda
elimizde kuru yaprak gibi dağılıyor.
‘Şiirin
geleceği için nasıl bir açılım yapabiliriz’, sorusu; küçük de olsa birkaç
farklı yanıt bulabilir miyim, arayışına yöneltti beni. Kendi alanında yetkin ve
birikimine güvendiğim şair ve yazarlarla, “Türk yazını geleceğe nasıl
hazırlanmalıdır?” konulu söyleşi yapmayı tasarladım. Söyleşinin çocuk yazınıyla
ilgili olan bölümünü, Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın sekizinci sayısında
yayımladık. Bu söyleşiye; Hidayet Karakuş, Emel Yelkenci Saral ve Oya Uslu
katıldılar. Dokuzuncu sayıda da şiir, öykü, romanın geleceği ile ilgili
sorularımız oldu. Söyleşiye; Hidayet Karakuş, Efdal Sevinçli, Oğuz
Tümbaş, Mustafa Gökçek ve Gülce Başer katılarak destek verdiler. Onuncu sayıda
ise; Bâki Ayhan T., Aydın Şimşek, Özge Sönmez ve Tuğrul Keskin söyleşimize
katılarak düşüncelerini Şiir Sarnıcı okurlarıyla paylaştılar.
Şiir
Sarnıcı (e-dergi), amatörce başlattığım bir yayındır. Yayım ve dergicilik
deneyimim hemen hemen hiç yoktur. Teknoloji ve iletişim olanaklarını kullanarak
maliyetsiz, salt emekle yapılabilen bir sistem oluşturdum. Ekim 2021’de onuncu
sayıyla karşınızdayız. Yurt içi ve yurt dışı temsilciliklerimiz oluşmaya
başladı. Yayın Kurulumuzu oluşturduk. Yayımcı olarak özellikle
yayın kurulu üyelerimize ayrı ayrı teşekkür ederim. Onuncu sayı hazırlık
sürecinde deneyim ve birikimlerini ortaya koydular. Temsilcilerimiz de elinden
geldiğince destek oluyorlar. Şimdi Kuzey Atlantik’te, Japonya’da, Avustralya’da
okunabilen, en azından her ülkenin kendi diline teknik yardımıyla çevrilip
incelenen bir dergi durumuna geldi. Bilgi sunar sayaçlarının gösterdiğine göre,
okur sayımız oldukça yüksek, yurt dışı okur sayımız her geçen gün
artıyor.
Dergimizin bir
yönü, yeni başlayan şair ve yazarları kazanmaya
yöneliktir. Hedefimiz, sanat sevgisini yüceltmek, yapıtları görünür kılarak
itici güç oluşturmak ve onları sanata yöneltmektir. Taze kanların dünya
görüşünden yararlanarak şiire ivme kazandırabilmektir. Amacımız gereği, içinde
bir parça umut gördüğümüz amatör şiir ve metinlere de yer veriyoruz. Birebir
görüşüp düzeltmelerini sağlıyoruz. Bir sanatseveri kırmaktansa bırakın derginin
saygınlığı daha az olsun. “Dergiler şiirin mutfağıdır” derler ya…
Kabullenilmişliği şöyle bir yana itersek, bu sözü en iyi anlatan tümce şu
olmalıdır: Dergicilik, olmuşu ortaya koymak değildir; hamı olgunlaştırmak ve
servis etmektir. O zaman mutfak niteliği kazanır düşüncesindeyim.
Her
yerde gördüğüm tümce: “Dergi dediğin eline alınıp okunabilmeli, kanlı canlı
olmalı ve kâğıt kokusu duyulmalı.” İyi de maaşını neden gidip mutemetten
sayarak teslim almıyorsun? Alamazsın; teknik ve olanaklar değişti. Yazın
dünyasında iletişim, yayım olanakları değişti, değişim sürüyor. Buna herkes
uyum sağlamak zorunda. Çok yakında magazinsel dergiler dışında basılı yazın
dergisi göremeyeceğiz. Basılı yayın, devrini tamamlamak üzere olduğunu kitap
fuarlarında görüyor olmalıyız. Dergi sahipleri basım ve dağıtım maliyetlerini
karşılamakta zorlanıyorlar. Hele yazın sanatına yönelik dergilerin okuru çok
az. Böyle olunca ister istemez sayısal dergiye dönmek zorundayız.
Eskiye
özlem, etkin bir durumdur sanat dünyasında. Aynı zamanda, edebiyatta önemli bir
sorunun ana kaynağıdır. Bunun, sorun olması da nereden çıktı diyeceksiniz.
Derginin ikinci sayısında, “Türk Şiirinin Sorunları” konulu etkinliğin konuşma
metinlerini yayımlamıştım. Etkinlikte, “Türk şiirinin temel sorunu, şiirin
sanat bilimiyle ele alınmamasıdır” diye belirtmiştim. Eskiye özlem de ikinci
derecede önemli bir sorundur. Bunu, neden sorun olarak görüyorum?
Şiir
dünyasını takip ediyorsunuzdur. Sanat ve şiir yazılarını, yorumları, incelemeleri,
eleştirel deneme, şiir, öykü gibi metinleri ben de okuyorum. Şiirle ilgili;
etkinlik, çalışma ve tartışmaları izlemeye çalışıyorum. Bunları derinliğine
incelediğimizde, önemli bir şey gözümüze çarpıyor: Eskiye özlem. Birkaç örnek
vereyim. Şiir yazılarına, etkinliklere, tartışmalara, yorumlara baktığımızda,
“Şu büyük şair şöyle yapmış, bu böyle yapmış, ben de şöyle dedim” den öte bir
içerik yok. Bunlar, eski şairin sanat bilgisinden yararlanmak amacıyla yapılsa
büyük bir kazanım olur. Ne var ki uygulama hiç öyle görünmüyor. Eski şairleri
referans vererek, kendini kanıtlama, gösterme kaygısı almış başını gidiyor.
Bunun en iyimser tanımı, öykünmedir. Burada asıl soru şu olmalıdır: “Ben şiire
nasıl bir devinim kattım, ne kadar yeni bilgi ürettim?” Ne yazık ki
fakültelerimiz de aynı durumdadır. Bakınız tez konularına. Yeni bilgi arayan,
yeni bilgi ortaya çıkarmaya yönelik kaç tez konusu görebilirsiniz? Geçmişte bir
şairin yaptığını inceleyip kendince yorum üretmek, akademik bir unvan için
yeterli bir çalışma mıdır?
Ne
yazık ki şiir kültürü, “Ben de varım” diyebilmek için söylenmiş özlü sözler
çöplüğüne dönüşmüş ve şiir yazılarının başat konusu haline gelmiştir. Bugüne
kadar okuduğum, incelediğim ve araştırdığım kaynaklar; bu tümceyi kurma
cesareti veriyor.
Şiir
etkinliklerine bakalım. “Şiir için biz ne yaptık?” konulu ya da benzeri bir
etkinlik duydunuz mu? Ünlü bir şairin adını kullanmak dışında kaç tane şiir
etkinliği düzenlenmiştir? Düzenlense bile 19. Yüzyıl bilgilerinin
aktarıldığı bir içerikten öte yol alınmış mıdır? Adını şiir tarihine yazdırmış
şairlerimiz; elbette anılacak, haklarında yazılacak, sanatından söz edilecek,
söyledikleri irdelenecek, adlarına etkinlik düzenlenecek. İtirazımız yok. Ancak
bunların içine yeni bilgiler katmak gerekmez mi?
Tarihsel
bilgi iyi irdelenmediği için eski şairlerimizden kalma doğru olmayan bilgiler,
bugün Türk Şirinin temel tartışma konularıdır. Örneğin “Şiirde anlam aranmaz,
şiir sözcükle yazılır” gibi… Bunlar sanat bilimiyle incelenmeli, yanlış ve
noksan olanlar gündemden çıkarılmalıdır. İyileri, yeni bilgiyle donatılıp
dönüştürülmelidir. Üstüne bir şeyler konmalıdır. Özellikle gençlerin dünya
görüşü ve yaşam algıları, şiirin felsefesinde harmanlanmalıdır.
Tarihsel
bilgiyi yeni bilgiyle donatmazsak o bilgi, bizi çöplüğe iter. Tıpkı, şu anda
ülkemizin içinde bulunduğu sosyolojik gerçek gibi. Sanatın tarihsel bilgisi,
iyi bilgidir; deneyimdir, ışık tutar ama yeni bilgi değildir. Geleceğe ışık
tutar ama geleceği kurmaz. Eskiye özlem, öykünmeyi doğurur, öykünmekse yeniliğin
düşmanıdır. Ne yazık ki bugün Türk şairi, eskiye özlem, öykünme türü
yaklaşımlar nedeniyle yeniliğe çok açık değil kanısındayım. Çağdaş sanatı
geçtim, modern sanat anlayışının bile yıktığı kavramlar, yazın dünyasının
gündeminden düşmüyor. Şairin işi, geçmişiyle övünüp, öykünmek ve hayranlığının
kurbanı olarak kendisini eski ve statik bilgiye teslim etmek değildir.
Türk
şiir tarihinde şiir sanatına yönelik kuram geliştiren var mı? Sanat bilimi
(sanat felsefesi, sanat sosyolojisi, sanat psikolojisi ve estetik bilimi)’yle
şiirin ne olduğunu araştıran var mı? Ben yazınımızda çok görmedim. Edebiyat
tarihine egemen olmak, şair/yazar olmak için yeterli değildir. Edebiyat tarihi,
doğru açıdan ele alınmazsa şair ve yazarı eskiye özlem tamlamasıyla söz ettiğim
duruma sokar. Bir yapıtın etkinliği ile yetkinliğine esas temel bilgiye
(kuramsal bilgi) her sanatçı sahip olmak zorundadır. Sanatın temel bilgisine egemen olmadan
yazılacak her metin, kurulacak her dize, birilerinden aldığınız bilgiye
dayanır. Başka bir söyleyişle özgün bir dize kuramazsınız. Şiir sanatının şöyle
bir şanssızlığı vardır: Yetkin kişiler bile, kuramsal
bilgi deyince geride dururlar. Kuramsal bilgiyle iyi şiir yazılamaz gibi söylem
geliştirirler. Çoğu şiir yazısında tanık olduğum için daha açık söyleyeyim:
Şiir sanatıyla kuramsal bilginin bir bütün olduğunu henüz kavramış değillerdir.
Herhangi bir alanda, kuramsal bilgiye egemen olmadan o alanda, sistem veya yeni
bir şey geliştirmenin/üretmenin olası olmadığını biliyoruz.
Tarihsel
bilginin üzerine yeni bilgi koymadıkça; metinler arası ilişkiyi anlamın anlamı
üretmesi biçiminde ele almadıkça; kuramlara ulaşıp yeni kavramlar üretmedikçe,
Türk şiirinin önünü açamayız. Bilindiği gibi mevcut durumu korumak, gerilemek
anlamına gelir; hız çağındayız.
Sanat,
tıpkı insan vücudu gibidir. Sürekli kendini yenilemek zorundadır. Yenileyemezse
organlar birer birer çöker…
Sonuç
olarak, şiir sanatıyla ilgileniyorsak bunun yolu, tarihsel bilgiyi yineleyerek
öykünmeci bir tavır sergilemek değildir. Tarihsel bilgiyi sanat bilimiyle ele
alıp irdelemek, bilimlerin eşgüdümüyle yeni bilgi üretmektir. Eskiye özlem, insanoğlunun
normal ve vazgeçilemez bir duygu durumudur. Şair, bu duygusunu gelecek
kaygısıyla bir arada kullanmalı ve yeni bilgi üretmek için arayış içinde
olmalıdır. Sanat/Şiir, sadece yapıt üretmekle gelişen bir alan değildir; aynı
zamanda onu var eden felsefenin geliştirilmesi gerekir. Daha açık
anlatımla; yeni kuramlara ulaşmak ve buradan yeni sanat kavramları üretmektir.
Sanatın, özelde şiirin önünü, onun felsefesini güçlendirerek açabiliriz. Şiir,
şiirden öğrenilmez; yazılmış şiirler sadece birer deneyimdir, aynadır, önümüze
konulmuş öz bilgidir. Var olanlara takılı kaldığımızda bunun adı öykünmek
olur.
Sağlıklı,
mutlu günler dileriz. İyi okumalar…
Şiir Sarnıcı Not
1: Alıntıların,
tırnak içine alınması ve dipnotla sayfa altında açıklama yapılması yazar
sorumluluğudur. İntihal; çağdaş toplumlarda çok ciddi bir suçtur. Alıntı dize
veya metinlerin, yayın kurulu ile yayımcı gözünden kaçma olasılığı yüksektir. Dergimizi bilinçli
ya da bilinçsiz bu duruma konu etmemek, yazar ve şairlerimizin sorumluluğudur.
Şiir Sarnıcı Not 2: Blog sayfamız reklâmlara açıktı. Okumayı engellediği için kapattık. Sayfanızda reklam görünüyorsa sizin bilgisayar ya da telefonunuzdan kaynaklanıyordur.
Şiir Sarnıcı Not 3: Nermin Aşıcı’ya ait “Saf Kız” isimli öykü, Şiir
Sarnıcı’nın 8. sayısında yayımlanmıştır. Aynı öykü, yazarının izni olmadan ve
yayım yeri belirtilmeden daha sonra başka bir dergide yayımlanmıştır. Şiir
Sarnıcı'nda yayımlanan yapıtların, yazar ve şairinin izni olmadan başka bir
yayın organında yayımlanmasını etik bulmuyoruz. Yazar/şairin izni olmak
koşuluyla dergimizde yer alan her yapıt, başka bir yayın organında yer
alabilir. Dergimizde yer alan yapıtlar, nerede yayımlanırsa yayımlansın ve
nerede okunursa okunsun, yayın anlayışımız gereği bir kazanç görüyoruz. Ayrıca
telif bağlayıcılığı olmayan her yapıt, daha önce her nerede yayımlanırsa
yayımlansın, sanat değeri yüksekse, yazarının izni olduğu ve yayımlandığı yer
belirtildiği sürece dergimizde yayımlanabilir.
Şiir Sarnıcı Not 4: Dergi sayfalarını zenginleştirmek için, görsel
sanatlara da yer vermek istiyoruz. Sanat değeri taşıdığını düşündüğümüz
her görsel dergimizde yer alabilir. Resim ve fotoğraf sanatıyla uğraşan
sanatseverlerin yapıtlarını bekliyoruz. Görseller, alttaki örnekte olduğu gibi,
aynı sayfada yer alan metinden bağımsız olabilir.
TÜRK YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİLER
Genel:
“Türk
Yazını Geleceğe Nasıl Hazırlanmalıdır” konulu söyleşinin ilk bölümünü, yalnız
çocuk yazınına ayırdık ve dergimizin 8. Sayısında yayımladık. 9. Sayıda; şiir,
öykü ve romana yönelik sorularımız oldu. Söyleşimize; Hidayet Karakuş, Efdal
Sevinçli, Oğuz Tümbaş ve Gülce Başer katıldılar.
Şiir
Sarnıcı olarak, Türk yazınının gelecekteki biçim ve biçemine katkısı olacak
deneyimsel bilgileri gençlerin yararına sunmak, kuşağımızın en önemli ve
değerli çabası olduğuna inanıyoruz. Amacımız; yazar veya şairi tanıtmak, sanat
görüşünü ortaya koymak değildir. Yazınımızın geleceğine yönelik alınması
gereken önlem veya yönelimleri ortaya çıkarabilmektir.
10.
Sayıdaki Söyleşimize; Bâki Ayhan T., Aydın Şimşek, Tuğrul Keskin ve Özge
Sönmez katıldılar. Şiir Sarnıcı olarak bilgi ve deneyimlerini okurlarımızla
paylaştıkları için teşekkür ederiz.
Bâki Ayhan T.
“TÜRK YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR”
KONULU SÖYLEŞİ
Bâki
Ayhan T.: 1969’da
Adana’da doğdum. Lise yıllarımda başta Yeni Adana olmak üzere Adana’daki yerel
gazetelerde ve İstanbul’un bazı dergilerinde şiirler yayımladım. İlk ciddi
şiirim dediğim “Mandolinli Kız”ı lise sondayken kaleme almıştım. O şiir, Milliyet Sanat dergisinde, ardından da Milliyet Sanat Genç Şairler Antolojisi’nde yayımlandı. İlkgençlik yıllarımda Adana Sıtmagücü
Kulübü’nde futbol oynadım, atletizmle biraz daha profesyonel uğraştım hatta
çeşitli koşularda dereceler yaptım. Okulu sık sık asan, sinemalardan, park ve
bahçelerden çıkmayan, Adana’nın cadde ve sokaklarında avare dolaşmaktan
hoşlanan bir delikanlıydım. Bir ara müziğe merak sardım, sesim fena değildir,
düğünlerde, belediye gazinosunda şarkı söyledim. Liseyi bitirdikten sonra
Adana’ya ve oradaki hayatıma dair hemen her şeye veda ederek İstanbul’a geldim.
Marmara Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi aldım. Üniversite
öğrenciliğim de lisedekinden farksızdı. O yıllarda (1985-1990) Kadıköy
sinemalarında biletlerin zaman sınırı yoktu, sabah girer akşam çıkardınız.
Haftanın bir iki gününü mutlaka sinemalarda geçirirdim. Mezuniyetten sonra bir
süre öğretmenlik yaptım, sonrasına akademide karar kıldım, doktora, doçentlik
derken birkaç sene önce profesör oldum. Şu anda aynı üniversitede ders
veriyorum. Dönem dönem MSGSÜ, Yeditepe, Kadir Has vd. üniversitelerde de konuk
öğretim üyesi olarak ders verdim. 1997-2004 yılları arasında şiir ağırlıklı
edebiyat dergisi Budala’yı (27 sayı)
çıkardım. Bu dergide 2003 yılı sonlarında “Soylu
Yenilikçi Şiir” başlıklı manifestomu yayımladım. 2006-2011 yılları arasında YKY Şiir Yıllığı’nı hazırladım. Şiir ve
yazılarımı çeşitli dergilerde yayımlamayı sürdürüyorum. Yazarken kâğıt ve
kurşun veya dolma kalem kullanıyorum. Edebiyatın eğlenceli bir şey olduğu
düşüncesine katılmıyor, trajik bir şey olduğuna inanıyorum. Edebiyat dünyasının
gereğinden fazla kalabalık olduğunu düşünüyorum.
Şiir
Sarnıcı: Öykü yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz;
nasıl bir yol izlemelidir ve kendisini neyle donatmalıdır ki kalıcı bir öykü
kültürü oluşturabilsin çağına? Bugünün ve geleceğin yazınına katkı sağlamak
için, bunca yıllık deneyimleriniz ışığında öykü ve öykü yazarı için neler
söylemek istersiniz? Özellikle sizin ölçüt olarak ele aldığınız konular
nelerdir? Bir öykücüye başka neler önerirsiniz? Öykü
yazarı, gelecekte nasıl bir öykü anlayışıyla karşılaşacak? Değişime, dönüşüme
ve gelişime uyum için ne yapmalıdır? Bu konuda öngörünüz nedir?
Bâki Ayhan T.: Öykü yazmayı biraz, şiir yazmaya benzetirim.
Anlık bir etkiyle, epifani ile öykü yazmaya başlandığını düşünürüm. Düzenli
çalışan, planlı mesai harcayan yazarlara da saygım var ama öyküde yazarın özgür
bir ruhla çalışması gerektiği fikrindeyim. Başlangıçta yetenek yeterli olabilir
ama süreç içinde donanım şart. Bunun için de hem klasiklerden hem de günümüz
edebiyatından iyi seçilmiş kitaplar, metinler okumak lazım. Poe, O. Henry,
Çehov, Maupassant, Turgenyev, Steinbeck, Ömer Seyfettin, Refik Halit, Sait
Faik, Tomris Uyar, Oğuz Atay, Erdal Öz, Ferit Edgü gibi klasikleri sıkı
okumalı. Günümüzden de Şule Gürbüz, Murat Yalçın, Özcan Karabulut, Mehmet Erte,
Selçuk Orhan, Murat Gülsoy, Alper Beşe, Behçet Çelik, Yalçın Tosun, Sibel K.
Türker, Türker Ayyıldız ve daha sayamadığım pek çok değerli öykücünün yapıtları
yola yeni çıkanların başucunda olmalıdır…. Ve elbette öykü dergileri… Buradan
tekrar başa döneyim: Yazarlığın ilk şartı atölye ruhundan uzak, bağımsız, ruhun
derinlerinden gelen bir sezgiye, kişisel algıya, özel bir dünyaya sahip olmaktır.
Bunu da en iyi, yazarın kendisi bilir, fark eder. Bu yoksa gerisi boş. Sıkı bir
öykü okuruyum, arada karaladığım kısalı uzunlu öyküler de var (uzak geçmişte
birkaçını Budala dergisinde
yayımlamıştım), öykünün gelecekteki dünyasının klasiklere dönüş olacağını
düşünüyorum. Hem teknik hem de insana bakış üzerinden…
Şiir
Sarnıcı: Roman yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz;
nasıl bir yol izlemelidir, nasıl bir ön hazırlık yapmalıdır ve kendisini neyle
donatmalıdır? Örneğin siz ne gibi bir ön hazırlık yapıyorsunuz? Yazarken
özellikle dikkat ettiğiniz konular nelerdir? Yazarlara anahtar bilgi olarak ne
söylemek istersiniz? Roman sanatı gelecekte nasıl şekillenebilir ve buna katkımız
neler olabilir? Roman yazarı, gelecekte nasıl bir roman anlayışıyla
karşılaşacaktır? Kendisini nasıl hazırlamalıdır?
Bâki Ayhan T.: Roman,
çok ciddi bir donanım işi. Sıkı bir roman okuru olmama rağmen bu konuya girmek
istemem, beni aşar. Belki şunu söylemeden geçemeyeceğim: Postmodern zihniyetten
mümkün olduğunca kaçsınlar!
Şiir
Sarnıcı: Bugünkü bilgi ve deneyiminizle baktığınızda,
Türk şiirinin gelecekte nasıl bir şiir anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz?
Sizce yönelim nasıl bir şiire doğru gidiyor?
Bâki Ayhan T.: Şiirde
son derecede yaratıcı, değişken, heyecanlı bir çevre var. Sürekli yeni bir
şeyler peşinde olan gençler var. Doğrusu ben de 1990’larda öyleydim. Her yere,
her şeye bakar, bir şeyler çıkarmaya çalışırdım. Onlarca dergi takip ederdim.
Şiirimizin geçmişi ve bugünü nasılsa geleceği de öyle olacaktır. Şiirde lirik
damara her zaman inandım ama bunu kutsallaştırmadım, deneysel girişimlerim
oldu, lirik çizgi dışındaki şairleri de ilgiyle okudum, okuyorum. Benim
klasiklerim sembolistler, modernlerim ise başta Edip Cansever olmak üzere
İkinci Yeni şairleri, sürrealistler, fütüristlerdir. Genç arkadaşların,
öncelikle, şairlik yeteneğiyle doğup doğmadıklarını merak ederim. Bunu da üç
beş şiirlerini okuyunca anlarım. Öykü kısmında da değindim, türü ne olursa
olsun öncelikle yetenek işidir, yaratıcılık işidir. Teknik bilgi, düzenleme,
planlama vs. bunlar sonradan gelir. Türk şiiri, toplumcu gerçekçilikle lirik
damarı beraber canlandıran bir yere doğru gidiyor. “İnsan” şiirde her zaman baş
tacıdır, kelime oyunları, aşırı deneysellikler, şaşırtıcı taklalar vs. geride
kalacak. Temel şartlardan biri de postmodernizm denen ara dönemi hızla
tamamlayıp aynı hızla “yeni bir modernizm” yaratmaktır.
Şiir
Sarnıcı: Şiir, varlık yapısıyla sanat alanlarının
ekseninde bir yerde durur. Şiir sanatının, birikimsiz ve bir başkasının şiirine
özenerek üstesinden gelinecek bir alan olmadığını, dil biliminden felsefeye
kadar geniş bir bilgi ve kültür evrenine egemen olmak gerektiğini düşünüyoruz.
Bu açıdan ele aldığımızda, gelecekte iyi bir şiir kültürü oluşturmak için şair
kendisini nasıl hazırlamalıdır? Özellikle şiir yolculuğuna yeni çıkanlara ne
önerirsiniz?
Bâki Ayhan T.: “Dil biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi ve
kültür evrenine egemen olmak gerektiğini” ben de düşünürüm. Ama şunu da hesaba
katmak, daha doğrusu akıldan çıkarmamak gerekiyor: Aşırı bilgilenme ve donanım
şairliği öldürebilir. Mesela, felsefeye fazla kafayı takanların bir süre sonra
şiire felsefeden koltuk değneği ayarlamaya çalıştıklarını görüyoruz. Nasıl ki
gelenekten başka kaynak tanımayanlar da bir süre sonra vara vara Divan şiirine
varıyorlar! Şairlik, özel bir haldir. Şiir bilgisi dediğimiz şey, içsel bir
bilgidir. Evet, otuzundan sonra sadece yetenekle şiir yazılmaz, donanım lazım
ama bunun dozunu da iyi ayarlamak gerekir. Şair, sahip olduğu her türlü bilgiyi
şiirde “bilmezmiş, farkında değilmiş gibi” kullanır, sözcüklere çağrışım değeri
yükleyerek bilgiyi malzeme yapar. Cemal Süreya’nın şiirlerinde sıkça gördüğümüz
özel isimlerle ilgili bir makale yazdım geçenlerde ve gördüm ki Cemal Süreya
kullandığı hemen her özel isme (Nietzsche, Marilyn Monroe, Mimar Sinan,
Einstein…) adeta özel ad değil de mecazmış gibi yaklaşıyor. Böylelikle şiir
tadını kaybetmiyor, malumatfuruşluğa düşmüyor. Benzeri bir durum Ece Ayhan’da
da var. Sadece ansiklopedik bilgi için değil poetik bilgi için de durum
böyledir. Şairlik, bu… Yanı sıra “şiir kültürü” oluşturabilmek için şairlerin
sıkı yazılar yazması da iyi olur. Poetik yazılar… Haşim’in “Şiir Hakkında
Mülahazalar”, Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman”, Turgut Uyar’ın “Çıkmazın
Güzelliği”, Edip Cansever’in “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” vd. yazıları
gibi poetik denemelerden söz ediyorum. Yetenek şiirde, donanım yazıda görülür.
Yola yeni çıkanlara bu iki çizgiyi atbaşı sürdürmelerini öneririm. Bir de,
elbette günceli de takip etsinler ama, güncelden ziyade 1920-2000 arası şiirin
aşamalarını yaratan şairlere daha çok baksınlar. Güncel, bazen, zaman kaybından
başka bir şey değildir. Zamanı iyi seçtiğimiz yapıtlara, isimlere harcayalım,
zamanımızı kötü yapıtlara, kötü şairlere, kötü dergilere harcatmayalım. Bu
yetmez ve esasen genç şair, şiir dışı alanlarla da içli dışlı olmalıdır. Şair;
sinema, müzik, tiyatro, resim, heykel, mimari vs. gibi sanatlarla ne kadar
ilgilenirse yaratıcı gücünün geliştiğini görecek, şairin ufku açılacaktır. Bol
bol roman ve öykü okumayı da ihmal etmemek lazım. İstatistik tutmadım ama
izlediğim film sayısı okuduğum kitap sayısından fazladır. Okuduğum roman sayısı
da şiir kitabından fazladır! Şiirlerimi, biraz da şiir dışı alanlara olan
merakıma borçluyum. Geçenlerde Dorian
Gray’in Portresi’ni on yıl aradan sonra tekrar okudum, acayip şiirler
yazdırdı bana. Her sayfasında yaşam deneyimi dediğimiz şeyin parlak yansımaları
var. Hermann Hesse’in Demian’ını,
Murat Yalçın’ın Şen Saat’ini, Murat
Gülsoy’un Nisyan’ını okuduğumda da
benzeri durumları yaşamıştım. Bana, edebiyata dair değil, hayata dair bir
şeyler söyledi bu yapıtlar. Aynı şeyi Sis, Kurtların Kardeşliği, Stalker,
Jakten, Hayallerim Aşkım ve Sen, Geçen Yaz Aniden gibi filmler için de
söyleyebilirim.
Şiir
Sarnıcı: Her sistemin amacı, kendini bir adım daha
öteye götürmek ve geleceğini garanti altına almaktır. Bu bağlamda
düşündüğümüzde, şiirin de böyle bir amacı olmalıdır. Şiir Kültürünün gelecek
kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarımı için neler yapılmalıdır?
Bâki Ayhan T.: Piyasada ve akademide oluşturulup devam ettirilen
şiir kültürü havuzları var. Eskiden, bu havuzlar arasında su sızmaz bölmeler
vardı. Şimdilerde zaman zaman sızmalar oluyor, akademi güncelin takibine
eskisinden daha hevesli. Bu iyi bir şey… 2006 tarihli Türk Şiirinde 1980 Kuşağı adlı çalışmam, bir işaret fişeği ve
kilometre taşı oldu, onun açtığı yoldan, yaşayan edebiyatla yakından ilgili
çalışmalar yapılmaya başlandı. Yetmez! Yaşayan edebiyatla akademi arasındaki
duvarlar tamamen yıkılmalı, şiir kültürü havuzu ortak çabalarla
oluşturulmalıdır. Birikimin gelecek kuşaklara ulaştırılmasının yollarından bir
başkası da reel veya sanal şiir kütüphaneleridir. Her ilde, oranın toprağından
suyundan beslenmiş şairler bir araya gelip şiir kütüphanesi kurarlarsa sonraki
kuşağa büyük iyilik etmiş olurlar.
Şiir
Sarnıcı: Kütüphane, oldukça güzel bir düşünce Hocam.
Bunun yanında, Türk şiiri geleceğe hazırlanırken, şairin üzerine düşen görevler
nedir? Bu konuda siz nelerin yapılmasını önerirsiniz?
Bâki Ayhan T.: Şairlere görev yüklemeye gerek yok. İyi şairler
zaten kendiliklerinden, durumdan vazife çıkararak iyi yapıtlar ortaya koyarlar,
koyuyorlar. Şiirin geleceğe hazırlanışında şairden çok eleştirmene, yayıncıya,
kütüphaneciye, okura, izlerçevreye görev yüklemek gerek. Türk şiiri, her
dönemde temsil yeteneği olan birkaç iyi şair çıkarıyor. Şairde sorun yok. Yeter
ki izlerçevre de işini düzgün yapsın.
Şiir
Sarnıcı: Roman, öykü veya şiir konusunda, önemli
gördüğünüz ve okurlarımıza iletmek istediğiniz düşünceleriniz nelerdir?
Bâki Ayhan T.: Az önce, ilgili kısımlarda düşüncelerimi aktardım.
Her üç türde de iyi şeyler ortaya koyabilmek için önce yetenek, sonra da onu
geliştirecek donanım şart. Şairler, evet, yanlış değil, “bilmeden yapan”
kişilerdir ama bu bir noktaya kadar yeterli olur. Seçici bir okur olmak bu işin
ikinci adımı. Klasikler, modernler, günceller… İyi beslenme şart.
Şiir
Sarnıcı: Bu söyleşide, Türk yazını geleceğe taşıyacak
çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir Sarnıcı ve dergi gönüllü temsilcileri
adına çok teşekkür ederim.
Bâki Ayhan T.: Ben teşekkür ederim. Şiirle kalalım…
Uğur
Olgar
ERGUVAN
TÜVEYÇLİ ÇİÇEKLER
Hangi suyu koşturduysam denize, kurumaya durdu
göz yaşlarımdan önce, ben yaşlıca bir adamım iskemlenin üstünde
yere düşmeden şiirler biriktirmeye çalışan bir ölü arşivi
Ama sen de çok küçüksün be paslı çivim, beynime
çakılmayacak kadar bihabersin dünya ahvâlinden,
demlerinden çaylarla kendini beğenmiş bayların.
Ne zaman dokunsam saate, geri aldı kendini İsa’dan önceye
korkar oldum mahşerdeki dört atlının ayak seslerinden
kapattım penceremi sen bir çakıl taşı atıncaya kadar.
En çok sana vurgunum halkalı gezegen, soğuduğumda
sen geldin sanıyorum kutup başlarınla, sonra da öyle bir
donuyorum ki dilimin ucundan, çözülünce anlaşılacak
galiz küfürler ediyorum yaşanmaz hâle getiren herkese
geldiğime pişman olduğum dünyayı.
Bir Bizanslı gibi şiirleri sarnıçlardan çekiyorum kovayla
Sonra da kana kana içiyorum su ile şarap karıştırarak.
Oysa yola söylemiştim, çok uzak bir yolcu olduğumu,
sıkılırsın, yorulursun demiştim taşımaktan ayaklarımı,
dinlemekten baygın yatan eski aşklarımın âvazlarını.
İkimiz de aynı saptayız ve saftayız, biri koparırsa seni
ben de kopuyorum kendimden, çok şeyden, her şeyden,
ama senden kopamıyor erguvan tüveyçli çiçekler.
Hangi düşü yarıda bırakıp uyandıysam uzun uykulardan
intikamı korkunç oldu ardından gelen kısa gecelikli gecelerin.
Aydın
Şimşek
“TÜRK
YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
Aydın Şimşek: Yaklaşık 40 yıldır bir okuryazar olarak edebiyat disiplini içerisinde şiir, roman, deneme yazan, edebiyatın sorunları üzerine kavramsal ve kuramsal düşünceler üreten birisiyim. 9 şiir kitabı, 1 roman, 5 kuram kitabı ve onlarca ortak çalışma…
Şiir Sarnıcı: Roman,
öykü ve şiir konusunda deneyimli bir sanatçımızsınız. Aynı zamanda yayım işiyle
uğraştığınızdan farklı tür ve biçimde elinizin altından fazla kitap
geçmektedir. Bunlar, doğal olarak bir birikim oluşturmaktadır. İlerideki
sorular genel olmakla birlikte sizin roman şiir ve öykü hakkında görüş ve
önerilerinizle ilgili olacak. Roman, öykü ve şiirinizde, sizce belirgin
noktalar nelerdir? Yazın sanatına bakışınızı nasıl tanımlarsınız? Örneğin bir şiiri yazarken özellikle nelere
dikkat edersiniz? Genç okurlarımıza öneriniz ne olur?
Aydın Şimşek: Bu çok katmanlı, iç içe geçmiş olan sorununuza genel
bir yanıt verecek olursam; özelde sanatın genelde edebiyatın öncelikle
işlevinin bize şaşırma yetimizi yeniden kazandırmak olduğunu düşünmüşümdür.
Eğer bir birey, bir toplum, şaşırma yetisini yitirmişse o birey o toplum
kültürel olarak ya ölüdür ya da ölmek üzeredir. İşte sanat, akışın arasına
girerek bize yeni bir bakış açısı duyumsatır. Bu nedenle benim kurmaca
disiplini üzerine (Roman, öykü gibi) yaklaşımımda önemli olan, kurmacanın
sadece hayatı anlatmakla sınırlı olamayacağıdır. Aynı zamanda kurmaca hayatı
öngörür. Olmayan ama olabileceklere de düşünsel-sezgisel bir alanda çalışarak,
yaklaşmaya cabalar. Bu durum ise yazarın daha ilk andan itibaren kesinlemelerden
uzak tutar. Gerçekle, kurmaca gerçek arasındaki gerilimde kalan yazar, hep aynı
şeyi söyleyenlerle hep aynı şeyi duymak isteyenlerin ortalamasına teslim
olmamalıdır. Sıradanlık ya da inkâr toplumunun sanat karşısındaki tutunduğu
temel tavır, sanatı ortalama bir şey olarak görmesidir. İşte tam da bu nedenle,
yerleşik ve kabul edilmiş olan söyleme, “yazar, yapıt ve okur” birlikteliğine
baş kaldırmalıdır kurmaca. Böyle bir saçayağı yazarın geleceği okuma çabasının
önündeki en ciddi sorunlardan birisi olarak duruyor. Çok açıkça -epeyce önce
söylediğim- şeyi tekrarlamak isterim: Okur, yazar için ölü bir şeydir ve okurun
yararına bir yapıt ancak okur yok sayılarak kurulabilir. Daha net bir ifadeyle;
yapıtın oluşumu sırasında yazarla yapıtın arasına okur giremez, girmemelidir.
Yapıt bitip yayımlandıktan sonra da bu kez yapıtla okurun arasına yazar
giremez, girmemelidir. Kurmaca yapıtların karanlık noktaları daima o yapıtın
ömrünü uzatmıştır. Bu nedenle didaktik, her şeyi okura söylemek isteyen bir dil
kurmaca dili değil de meselin, anlatıcının dili olabilir. Yazar bir anlatıcı
değildir şüphesiz. Yazar kurmaca metinlerde, metnin boşluğunda ömrünü uzatır.
Şiir yazarken nelere
dikkat ettiğime gelince; bu soruya genç okurlara bir önermede bulunmak için
yanıt veremem. Olsa olsa kendimle bir konuşma olabilir söyleyeceğim her şey.
Öyleyse, “bence” diye başlayıp, “bence” diye bitireceğim bu cümlelerin sadece
kendime bir yararı olacaktır.
Şiirimin iki odağı
var. İlki kendiliğinden gelen. Ben de töz olarak var olduğunu duyumsadığım
(kimileri buna yetenek, ilham vs. gibi tuhaf adlar da takıyor) ancak nasıl,
hangi nedenle ortaya çıkacağını kestiremediğim, daha dorusu bilmediğim bir şey.
Şeyler dünyasını oluşturan “şeyler” ilk dizeye dönüştüğünde ya da düşünsel
alana temas edip bir biçimde dizeye dönüştüğünde süreç başlamış oluyor… Diğeri
de bile isteye, önce düşüncemde olgunlaştırıp sonra da şiire dönüştürdüğüm ve
daha çok da aklın, şiir bilgisinin hâkim olduğu “şiir kurma” süreci. Bu
birbirinden nedenselliğiyle de ayrı gibi duran ortaya çıkışın ortak paydası ise
“şiire çalışmak” oluyor. İster şeyler dünyasından çıkıp gelsin ister akıl
sınırları içinde kurulsun her iki durumda da yapmaya-yazmaya çalıştığımın
“şiir” olarak sonuçlanması epeyce bir zaman alıyor.
Şiirin dilini bulmak
ve kurmak, söylemek istediğimi özgürce taşıyacak bir biçim yaratmak, sezgisel
olana alan açmak ama içerikte de olgun bir seslenişte bulunmak… Yoğun müzikten
şiiri uzak tutmak ama bağlantı halinde olduğu diğer disiplinlerden de tamamen
koparmamak… Daha onlarca ayrıntıda çalışmak çalışmak… Şiirimi kurarken
yaptıklarımın bir kısmı bunlar…
Şiir Sarnıcı:
Roman yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir, nasıl
bir ön hazırlık yapmalıdır ve kendisini neyle donatmalıdır? Örneğin siz ne gibi
bir ön hazırlık yapıyorsunuz? Yazarken özellikle dikkat ettiğiniz konular
nelerdir? Yazarlara anahtar bilgi olarak ne söylemek istersiniz? Roman sanatı
gelecekte nasıl şekillenebilir ve buna katkımız neler olabilir? Roman yazarı,
gelecekte nasıl bir roman anlayışıyla karşılaşacaktır? Kendisini nasıl
hazırlamalıdır?
Aydın Şimşek: Roman oldukça karmaşık bir süreç içeriyor gibi gelir
bana. Önce bir romanı zihninde taşımak
gerekiyor. Bu bazen uzun yılları da alabilir. Yazılmak istenilen romanın
katmanları, bağlantıları, nereden nereye uzanacağı, hangi zaman diliminde ya da
dilimlerinde süreceğini planlamak… Sonra da o romanın diline karar vermek…
Anlatıcı ya da anlatıcıların rollerinin roman karakterlerinin ve kahramanların
rolleri kadar önemli olduğunu gözden kaçırmamak…
Ve elbette bir
romanı zihninde yeterince taşıyıp, yeterince olgunlaştırdığını düşünerek işe
koyulan yazarın önemli sorunlarından birisi de, metin ilerledikçe, metnin
yazarı yönlendirmeye başlamasıdır. Yazar uzun süre kafasında kusursuzca
planladığı romanın kimi süreçlerinde, metin tarafından başka yollara doğru
sürüklenir. Yazarın neredeyse tüm disiplini metin tarafından ele geçirilebilir.
Bazen hiç düşünülmemiş olaylar, mekânlar, kimi tuhaf karakterler gelip metnin
içine yerleşir ve kendini var kılması için yazara dayatır, bazen de yazarın
asıl karaktere uygun gördüğü kişiliği beğenmez karakter. Yazara duygusal baskı
yaparak kendisi için biçtiği rolleri değiştirmesini vs. talep edebilir yazardan.
Bütün bu süreçte yazarın iki yönsemesi vardır. Ya kesinlikli bir tutum.
Dışarıdan, uğultular arasından gelip metne girmeye, metnin akışını etkilemeye
çalışan duygu-düşünce dizilimine set kurar, onlara izin vermez ve planladığı
gibi başlayıp planladığı gibi bitirir romanını. Giriş, gelişme, sonuç gibi sıralı
örgüye dayanarak yazmak istediğini güvence altında tutmaya çalışır. Ya da tam tersini
yönelir; metin onca sürprizin içinden geçerek ortaya çıkar. Ben her zaman ikinciyle
birlikte çalıştım. Rastlantılarla ilerlemeyi, planlamadığım maceralara beni
davet eden metne dahil olmayı severim. Bazen yazdığım metinde hangi imgenin
gerçeğe, hangi imgenin ise kurguya ait olduğu silikleşir. Belki de Duras’ın
dediği gibi; “İnsan içinde bir yabancıyı
barındırır. Yazmak işte o yabancıya ulaşmaktır…” Bu yabancının metne neler getireceğine
açık olan bir yazarım ben.
Şiir Sarnıcı: Öykü
yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir ve kendisini
neyle donatmalıdır ki kalıcı bir öykü kültürü oluşturabilsin çağına? Bugünün ve
geleceğin yazınına katkı sağlamak için, bunca yıllık deneyimleriniz ışığında
öykü ve öykü yazarı için neler söylemek istersiniz? Özellikle sizin ölçüt
olarak dikkat ettiğiniz konular nelerdir? Bir öykücüye başka neler önerirsiniz?
Aydın Şimşek: Öykü disiplini de diğer türler gibi kendine özgü
süreçlerde oluşuyor. İyi bir öykü yazarı daha yolun başında, “bir öyküyü kuran
ana unsurun, metne giren kelimeler, cümleler değil metnin dışında tutulan
kelimeler, cümleler” olduğunu bilir. Bu yüzden öykü anlatmaz sezdirir,
göstermez izler bırakır, yanıt vermez yürür gider. Öykü yazarını bekleyen en
büyük tehlike, öykü dilinde giderek daha sık rastladığımız didaktizmdir. Öykücü
kendisini bir öğretici, sorunları çözücü, mutlak doğruları olarak gören
birisine dönüşmesidir. Oysa öykü içerik zamanı kısa, fiziki zamanı kısa ama
psikolojik zamanı derin ve uzun olan bir anlatıdır. Böylesi bir disipline davet
edilen yazar, eğer öykü yazarı olma iddiasındaysa, ideal bir dünyayı
anlatmaktan uzak durmalıdır. Bazen hızı yavaşlatmayı, bazen de hızdan daha
hızlı hareket etmeyi elinde tutan öykü, aklımızın sınırlarında oluştuğu kadar,
sınırların dışına sıklıkla çıkar. Rollo May’in deyimiyle; “geleceğe doğru yaşamak, bilinmeyene doğru sıçramak” öyküye en çok
yakışan içeriktir. Öykü yazarı okur için düşünmez, okuru bilgisinde sınırlamaz
ve dahası kendisini dayatmaz. Okura olasılıklar açar, olmayan ama
olabilecekleri duyumsatır.
Tüm yazınsal
disiplinler için neredeyse ilk kural olan okur olma hali, öyküde “okuryazar
olma” haline dönüşür.
Şiir Sarnıcı: Bugünkü
bilgi ve deneyiminizle baktığınızda, Türk şiirinin gelecekte nasıl bir şiir
anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz? Sizce yönelim nasıl bir şiire doğru
gidiyor?
Aydın Şimşek: Bunu kesinlemelerle söylememiz mümkün değil. Ekonomi,
estetiğin bütün birikimini ele geçirdi ve günümüzde de bu birikimi istediği
gibi yönetiyor. O nedenle şiirimizdeki bireysel gibi görünen eğilimler, aslında
yönlendirilmiş ve yapılandırılmış toplum ya da sanat bilinçaltında
şekillendiriliyor. Yapılandırılmış bellek giderek “birey” olma kavramının
değerlerini erozyona uğratıp, onun yerini alıyor. Şiir de “bireysel” olması
gerekliliğine ilişkilliğini bu örtük işgalde kaybediyor. Şiirde semboller ve
sembolik söylemler çoğalıyor, semboller çoğaldıkça da çeşitlilik azalıyor.
Ortada zengin ve çeşitliliği artmış bir şiir olduğu söylense de yazılan şiirde
kesişme noktaları hem içerik hem dil hem de biçim olarak çok fazla.
Bir de şimdi Alfa
kuşağı geliyor. Yüksek dijitalle donanmış ve ölmeyeceğine inanan bir kuşak bu.
2013 yılında doğmuş ve 2030 yılına kadar doğacak olanlara verilen bir
adlandırma. Ancak kuşak geçirgenliğinin arası bunca daralmışken ara formlar
görmemiz de mümkün. O nedenle şiirin geleceği konusunda dün söylenenler nasıl
yetersiz kaldıysa bugün söylenenler de gelecek için kalıcı olamaz. Kimisi haz
alanı, kimisi iletişim bildirişim alanı, kimisi acı çeken beden ve ruhun
sağaltılması, kimisi düşünsel çalışma alanı, kimisi salt dil derinliği, kimisi
de dili reddetme alanı olarak şiire yaklaşabilir. Önemli olan yazılanın şiir
olmasıdır. Peki bunun ölçütünü kim koyacak? Gelenek mi, bugün mü yoksa gelecek
mi?
İyisi mi şiiri kendi
haline bırakmak diyeceğim ama itirazlar yükselecektir… Öyleyse şairi kendi
haline bırakalım, bildiğiyle yaptığıyla nasılsa öyledir…
Şiir Sarnıcı: Şiir,
varlık yapısıyla sanat alanlarının ekseninde bir yerde durur. Şiir sanatının, birikimsiz
ve bir başkasının şiirine özenerek üstesinden gelinecek bir alan olmadığını, dil
biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi ve kültür evrenine egemen olmak
gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan ele aldığımızda, gelecekte iyi bir şiir
kültürü oluşturmak için şair kendisini nasıl hazırlamalıdır? Özellikle şiir
yolculuğuna yeni çıkanlara ne önerirsiniz?
Aydın Şimşek: Şair de kaçınılmaz olarak şiir bilgisine yönelirken
bir yandan gelenekle ilişkilenir, oradaki birikimi ve evreleri kavrar; sonra da
geleneğe rağmen bir adım atar. Geleneğe rağmen bir adım atmanın zorluğu sanırım
algılanabilir. Göze alınan şey düşünüldüğünde bunu göğüsleyebilmek için şairin
bir tezi, yeni bir önermesi olması gerekir. Dili oluşturan nesnel dünya onca
şeyden oluşmuşken ve oluşmaya da devam ederken, şair bütün bu dünyanın
ayrıntılarını dille (şiir diliyle) inşa ederken, salt sezgisiyle bunu
gerçekleştiremez. O nedenle bu dil-bilinç ilişkisi kaçınılmazdır. Öyleyse şair
kaçınılmaz olarak çok katmanlı, çok renkli dünyanın içinde, kaybolmamak için
diğer kültür disiplinlerinden yoğunluğuna yararlanmalıdır.
Şiir Sarnıcı: Her
sistemin amacı, kendini bir adım daha öteye götürmek ve geleceğini garanti
altına almaktır. Bu bağlamda düşündüğümüzde, şiirin de böyle bir amacı
olmalıdır. Şiir Kültürünün gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarımı için
neler yapılmalıdır?
Aydın Şimşek: Bence şiirin böyle bir amacı yoktur fakat belli şiir
anlayışı içinde bir araya gelmiş ya da bir manifesto oluşturarak
ideolojik-estetik duruşuyla dünyayı kavrayan-kuran şairlerin elbette ki böyle
bir derdi olacaktır. Çoğu zaman da dönemseldir bu çabalar ve değerlidir. Ama
şiirin geleceğini güvence altına almak diye bir şey olmaz; olsa olsa şiir
birikimine katılmaz, katkı yapmak diye adlandırabiliriz bu durumu.
Tabi bu birikimlerin
sonraya aktarılmasının şartları ve araçları da her dönem kendine özgü oluyor.
Bir dönem bunu sözlü kültür aktarıcıları yaparken, modernizmle birlikte daha
çok yazılı kültür özneleri yapıyor. Günümüzde ise hem yazılı kültür bunu
üstlenmiş hem de yeni gelmekte olan dijital ortam gerçekleştiriyor.
Yakın zamanda sanat
öznesi “gerçekleştirmediği” sanat
nesnesini, önümüze estetik değer olarak koyacak. Yani hiçbir şeyden oluşan yapıtlarla karşılaşacağımız günler oldukça
yakın. Ve estetik değeri, varolan sanat objesi üzerinden değil de “varsayılan” üzerinden tartışacağımız
bir sürece girerken, bu alanlara da kafa yormamız oldukça önemli gözüküyor.
Aydın Şimşek: Bize rağmen olanlar karşısında alacağımız tavır belirleyicidir,
diye düşünüyorum. Öyleyse bize rağmen olanlara (anlamıyorum, anlamlı
bulmuyorum, bunlar da ne gibi öteleyici bir tutum yerine) yüzümüzü dönmeli,
onları kavramalı ve içeriğine müdahale edebilmeliyiz. Yoksa zamanın ruhu bir
silindirdir, kendini kavramayanı kendi dışına çıkarır.
Şiir Sarnıcı: Roman,
öykü veya şiir konusunda, önemli gördüğünüz ve okurlarımıza iletmek istediğiniz
başka düşünceleriniz varsa aktarır mısınız?
Aydın Şimşek: Tekli kuşak çatışmasından çoklu kuşak çatışmasına
geçilmişken ve tüm dünyada yeni bir yönetme biçimi olarak ortaya çıkan
“baskılayıcı tolerans” altındayken, hepimiz ama hepimiz (yazar olalım
olmayalım, kültürün ilerleme dinamiklerine inanıyorsak) eleştirel akla her
zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bunu gerçekleştirmenin ise iki yolu
var; ilki okuryazar olmaksa ikincisi hayatın içine karışmaktır.
Şiir Sarnıcı: Bu söyleşide,
Türk yazını geleceğe taşıyacak çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir Sarnıcı ve
dergi gönüllü temsilcileri adına çok teşekkür ederim.
Aydın Şimşek: Ben birlikte olmanın sahiciliğiyle şiir sarnıcına ve
emeği geçenlere teşekkür ederim.
Gülsüm Işıldar
BETON TESETTÜR
Ardıma düşen gölgemi
Yalnızlığımın
Beton kusan kentleri…
Yüzünden soru işaretleri
Dökülen tabela,
Ülkemin belleğini
Öğüten kar/anlık,
Açmıyor çaput dilekli
Beton tesettürlü saçlarını…
Tökezletiyor iki basamak aşk
Sonra, şehlâ hevesli hırkalar örüp
İhanetler yüklüyor uçan halıya…
Dönüştürülebilen ilişkiler sızıyor
Sacayağı dengeleri telinde oynatan aşk
Bir bir silkeliyor cambazlarını…
Tuğrul
Keskin
“TÜRK
YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
Tuğrul
Keskin: Kendimi anlatmak
yerine Dr. Serap Hanım’ın araştırmasında yararlanırsak daha iyi olur
kanısındayım.
Dr.
Serap Aslan Cobutoğlu’nun kaleminden Tuğrul Keskin
İlkokulu
Aralık İlkokulu’nda (1967-1971) okudu. Orta eğitimine Aralık Ortaokulu’nda
başladı, ancak 1973’te İzmir’e taşınmaları nedeniyle eğitimini İzmir Sıdıka
Rodop Ortaokulu’nda (1973-1976) tamamladı. Liseyi ise İzmir Atatürk Ticaret
Lisesi’nde okudu (1977). Çocukluğunda konservatuvar okumak isteyen Keskin,
Muğla İşletme Yüksek Okulu’nu yarıda bırakarak çeşitli işletmelerde yöneticilik
yaptı ve Manisa’da ticaretle uğraştı (Işık, 2007: 2158). 1978 yılının Aralık
ayında bir eylemden dolayı tutuklandı ve 1979 yılının Mayıs ayı sonunda
bırakıldı. Gençlik yıllarında aralıklarla üç gün, beş gün, on gün tutukluluk
halleri oldu. 1992 yılında mimar Müge Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Aras
Nehir adını verdikleri bir kız çocuğu oldu. İlk eşinden ayrıldıktan sonra
2011’de Dr. Hatice Şimşek’le hayatını birleştiren Keskin’in bu evlilikten de
Asya Şiir adını verdikleri bir kız çocuğu dünyaya geldi (esinti, 2017).
1982’de
Körfez Dergisi ve 1989’a kadar Broy Dergisi ekibi içinde yer aldı. 1990’da Piya
Yayınları’nın kurucuları arasında, 1990’dan 2004’e kadar Ütopiya ve Kunduz
Düşleri adlı dergileri çıkaran ekibin içinde yer aldı. Günlük olarak yayınlanan
Sol Gazete’de bir yıl kültür/politika ilişkileri üstünden yazılar yazdı.
1988’de aralarında Veysel Çolak, Seyit Nezir (Muammer Akça), Metin Cengiz,
Hüseyin Haydar’ın da bulunduğu isimlerle birlikte “Yeni insanı, bireyi merkeze
alan, insanı önceleyen bir şiirden, ulusal, yerli bir şiirden, kapitalizme
karşı bir şiirden, barışı önceleyen, dilin yeni yorumlanmasından, şiirin
evrenselliğinden, şiirin bir yapı, biçim ve biçem sorunu olduğundan söz eden”
ve Türk şiirine yeni olanaklar sunan Yeni Bütüncü Şiirin Manifestosu’nu
yayımladı (Mühür, 2015: 34).
1991’de
“Farklı pratiklerin bileşenlerinin sisteme karşı bir duruş olması umudunu
taşıyan, her gün her yerde örgütlenen egemenlikçi kavrama biçimlerinin bütününe
bir karşı duruş” olması görüşünden hareketle Sanat Hareketi Düşüncesi (SHD)
metnini sanatın farklı disiplinlerinden “yirmi bir” arkadaşıyla birlikte
yayımladı. 2004 yılında Dikili Emek Şenlikleri’nin organizasyonunu üstlendi ve
gerçekleştirdi. 2006’dan beri Salihli’de yapılmakta olan Salihli Şiir
İkindileri’nin editörlüğünü üstlendi. Bir süre İzmir Balçova Belediyesi Sanat
ve Kültür Koordinasyonu’nu yürüttü. Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS),
Edebiyatçılar Derneği, Dil Derneği ve Uluslararası Yazarlar Birliği PEN Türkiye
üyesidir. Asıl adı Ertuğrul Keskin olan Tuğrul Keskin, şiirlerinde Azer Tuğrul
Keskin, A. Tuğrul Keskin imzalarını kullandı. Şiir kitaplarının yanı sıra
şairin kendi sesinden Eski’ten adlı bir şiir albümü ve Murat Mengirkaon
tarafından şiirlerinden bestelenerek yapılmış bir müzik albümü bulunmaktadır
(Mühür, 2015: 34-35).
Doğup
büyüdüğü Aralık ve Iğdır’da ozanlar arasında yetişen Keskin, şiir yazmaya 1980
öncesinde başladı, ancak yoğun olarak şiirle uğraşması 1981 sonrasına denk
geldi (Kuyumcu, 1998: 6). Kendi ifadesiyle Aralık ilçesinde “aralıkta bir
hayat” yaşayan Keskin’in, şiir serüveni de çocuklukla büyüklük, düşle gerçek
aralığında geçti (İşgören, 2015: 56-57). İlk şiirlerini Yaba ve Yeni Olgu
dergilerinde yayımladı. Sonraki yıllarda yazı ve şiirleri Türkiye Yazıları,
Dönemeç, Ortaklaşa, Yamaç, Yarın, E, Yeni Biçem, Edebiyat ve Eleştiri, Papirüs,
Ötekisiz, Kum, Düşe-Yazma, Agora, Ünlem, Gediz, Dize, Üç Nokta, Yasak meyve,
Deniz Suyu Kâsesi, Deliler Teknesi, Mühür, Sincan İstasyonu, Varlık gibi
dergilerde yayımlandı. İlk şiir kitabı 1985’te Bir Suyun Kıyısında adıyla
yayımlandı. 1980 öncesindeki duyarlılık ile 1985’e kadar geçen zaman içindeki
dünyayı algılama biçimine karşılık gelen bu şiirleri Keskin, 1980 sonrası
kaçışların, yok oluşların, soruların, ünlemlerin şiiri olarak tanımladı
(Kuyumcu, 1998: 6). Bu kitabı 1988’de Kırılan Kar Sesi izledi. Kırılan Kar
Sesi’nde de yer yer ilk şiir kitabındaki izlekler devam etti. Bu şiirlerde
kaybolan, ölen arkadaşlar, intihar, aşksızlık, hızla yitip giden çocukluk,
gençlik, durmadan kaybeden, asla kazanamayan insanların iç bunaltan burukluğu,
ölüm duygusu gibi temalar dikkat çekti. Şairin kendisi de “biraz ürkek, çokça
kederli” diye nitelediği bu dönem şiirlerini, genç bir adamın şiirlerinden
ziyade orta yaşını geçmiş bir adamın şiirlerine yakın buldu (İşgören, 2015:
57).
İlk
iki kitabın ardından 1990’da tarihteki ilk materyalist isyan olarak
nitelendirdiği Babek’in hikâyesini şiir düzleminde anlattığı Babek’i yayımladı.
Bu anlatımda şaire çocukluğunda çevresinden ve ailesinden dinlediği destandan
aklında kalanlar eşlik etti. Ardından 1994’te Tacir ve Cinayet, 1999’da İpekler
Çoğaltmaya, 2004’te Zifir, aynı yıl Solgun, 2005’te Eski’ten, yine 2005’te
Babek Bir İsyan ve 2009’da Kanda’har yayımlandı. Solgun, Bir Suyun Kıyısında
ile Kırılan Kar Sesi adlı kitapların, Eski’ten, İpekler Çoğaltmaya ile Tacir ve
Cinayet adlı kitapların birleştirilerek yeniden düzenlenmesi ile oluşturuldu.
Babek Bir İsyan ise Babek’in bilgi ve şiir anlamında genişletilmiş yeni baskısı
olarak hazırlandı. 2013’te seçilmiş şiirlerinden oluşan Soğuk Yara’yı
yayımlayan Keskin’in, 2014’te Zito i Epanastasis ve son olarak 2018’de Kavil
adlı şiir kitapları yayımlandı. Deneme türündeki ilk eserini ise Sussam Gönül
Razı Değil adıyla 2019’da yayımladı. Keskin, 1990’da Dokuz Eylül Şiir Ödülü’ne,
Zifir adlı şiir kitabı ile Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne, yine 2004’te Dionysos Şiir
Ödülü’ne, Kanda’har ile 2008’de TTB Behçet Aysan Şiir Ödülü’ne ve 2014’te Zito
i Epanastasis ile Datça Edebiyat Günleri Onur Ödülü’ne layık görüldü. Kültür ve
sanat dünyasının önemli isimleriyle dostluklar kurdu. Bunlar arasında Behçet
Aysan, Cemal Süreya, Can Yücel, Adnan Yücel, Adnan Satıcı, Adnan Azar, Cevat
Çapan, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Sunay Akın, Metin Uca, Ünal Ersözlü,
Veysel Çolak, Ahmet Telli, Nevzat Çelik, Namık Kuyumcu, Mehmet Çetin, Önder
Kızılkaya, Burhan Özkan, Haydar Ergülen, Hüseyin Yurttaş, Hidayet Karakuş, Cenk
Gündoğdu, Adnan Gül, Baki Ayhan gibi isimleri saymak mümkündür.
Toplumcu
şiir çizgisinde yer alan Keskin, insanı merkeze aldığı şiirlerinde geçmişle
günümüz arasında bağ kurarak vermek istediği düşüncelerini yansıttı. “İçinde
yaşadığı zamanın acılarını ve insani vicdanı gelecek kuşaklara aktarma kaygısı
taşıyan bir şiirin” (Tığlı, 2015: 41) peşinde olan ve bu şiiri yazan Keskin,
şiirlerinde başlangıcından günümüze insanlığı ilgilendiren meselelere ve
insanlığın ortak acılarına yer verdi. Acının farkındalığı artırdığını, insanı
derinleştirdiğini düşünmekle birlikte bu duyarlılığını “Acılarınıza dönün şiir
oradadır” mısraıyla ifade etti (Yıldırım, 2005: 23). İnsanlığın acılarını
şiirinin kaynağı yaparken şiiri de insanlık tarihinden beri yaşanan acılardan kurtulmanın
bir yolu olarak gördü, acılardan çıkış yolu olarak sundu. Zira insanlığa bir
mesaj kaygısı taşıdığı Zito i Epanastasis’te geçmişte yaşanan acılardan
hareketle kardeşçe yaşamanın yollarını aradı. “Dünya yapayalnız ve acılar
içindeyken, insan tek başına ve acılar içindeyken, ne yapabilir insan, çığlık
atmaktan başka” (Öz, 2013: 163) sözleriyle kendi feryadının bir ifadesi olarak
Kanda’har’ı yazdı.
Şiirin
bir “öz” ve “sezgi” (Tığlı, 2015: 43) meselesi olduğunu düşünen Keskin, şiirle
insanı aynı düzlemde gördü. İnsan nasılsa şiirin de öyle bir şey olduğunu,
doğrularının birden fazla ve karmaşık olduğunu dile getirdi (Kuyumcu, 1998:
67). Şiirin tarihini ise “kendi iç seslerini, hastalıklarını sanat sananların
değil, ileriye doğru yürüyen insanların ayak seslerini bir sonraki kuşağa
aktarabilenlerin tarihi” olarak değerlendirdi (Tığlı, 2015: 41). Bu noktada
kendi şiirinin Türk şiiri içindeki yerini tespit ederken dile getirdiği “Türk
şiiri, büyük nehirlerin kıyısına sıralanmış devasa çınar ağaçlarını andıran en
az onlar kadar hayranlık uyandıran bir büyük şiir geleneğidir. O gelenek, geniş
yataklarda aka aka, sonsuz vadiler geçerek, gelip bu geniş ve bereketli
topraklar üzerinde güneşleniyor. Benim şiirim o büyük nehrin kıyısında küçücük
bir fidansa, bu beni sonsuzca mutlu eder.” (Akyol, 2004: 4) şeklindeki
sözleriyle şiirinin gelenekle olan ilişkisini ortaya koydu. Yine şiirinin
geldiği aşamada Azeri halk şiiri geleneği etkili oldu. Zira şairin,
çocukluğunda, şiirle yeni tanıştığı dönemlerde dinlediği masallar, efsaneler,
eşkıya hikâyeleri onu modern şiire getirdi (Yıldırım, 2005: 27).
Ocak
1988’de Broy Dergisi’nde yayımlanan “Yenibütüncü” şiir hareketinin
manifestosunu hazırlayanlar arasında görülen Keskin, Yenibütün manifestosu için
“tek kutuplu dünyanın, insanı ve insani erdemi daha şiddetli hırpalayacağından
endişe etmiş ve bu hırpalanmaya karşı, sanat cinsinden bir karşı koyuşu
güncellemiştik” (Tığlı, 2015: 40) sözleriyle şiirini konumlandırdığı yeri
işaret etti. Şiirin bireyin kendini gerçekleştirmesine olanak sunduğunu düşünen
Keskin, Nihat Behram’ın ifadesiyle “kalbiyle ısınan sokağın şairi” (Behram,
2014: 103) olmaya çalıştı. Zira ona göre “Hayatın başladığı ve biteceği yerdir
sokak, hem şiirim, hem hayatım için böyledir. En çok da şairleri ilgilendirir.
Çünkü şiir sokakta oluşur, kavga sokaktadır” (Tığlı, 2015: 41). Bu anlayışın
gölgesinde büyük kitlelerle buluşmaya açık şiirler yazan Keskin, şiirlerinde
yer yer “yeryüzünün bütün gamını çeken” (Tığlı, 2015: 38) yoksulların
hikâyesini anlattı. Dünyada bunca zulüm varken, kendisi “tek başına bir
mutluluk” kurmakta başarılı olamadığını belirtti (Yıldırım, 2005: 27). Bu
nedenle şiirlerindeki aşk algısı da daha ilk şiirlerinden bu yana toplumsalın
içinden gelişti, kaynağını buradan aldı (Susam, 2004: 6). Şiirlerinde barış,
kardeşlik, özgürlük ve insanca yaşama vurgusunu sıklıkla yaptı. Eşitçe yaşanan
bir dünya kurma uğruna sanatçı ve yaratıcı gücünü/birikimini dizelerine
aktarmaya ve okurlarına ulaştırmaya çalıştı (Esinti, 2017).
Şiiri
yeni bir dil yaratma çabası olarak gören Keskin, şiirlerinde duru bir dil
kullandı. Şiirlerini kendi yaşantılarından da yola çıkarak birey-toplum
çizgisinde kurdu. Şiirinin gelenekten el aldığını belirten Keskin, kendi
şiirini, yaşadığımız coğrafyanın acısı ve kederiyle olan iç içeliğine gönderme
yaparak, rengi kızıldan griye doğru açılan renklerin bütünü olarak gördü
(Akyol, 2004: 4). Dili bir şairin ana yurdu olarak gören şair, (Yıldırım, 2005:
30) şiirine Azeri Türkçesinden de sözcükler taşıdı. “sözcük emekçisi” (Barış,
2018) olarak nitelenen Keskin, şiirlerinde kelimelerin çağrışım zenginliğinden
yararlandı. Şiirin malzemesinin bütün sözcükler olduğunu dile getirirken ay,
gece, yakamoz, keder, mehtap gibi şiirsel çağrışımı olan kelimeleri sakıncalı
buldu. Şairce davranıştan hoşlanmayan Keskin, şiiri, şiirsel çağrışımı zayıf
sözcüklerle kurmak gerektiğini düşündü (Yıldırım, 2005: 30). Şiirlerinde genel
olarak beyitler, üçlükler, dörtlükler ve daha çok mısralardan oluşan yapılar
kullandı. İkinci Yeni Şiiri’nde karşılaştığımız gramer dışı uygulamalara
başvurdu, bazı şiirlerinde yazım ve noktalama kurallarına uymadı. Serbest
şiirin olanaklarından geniş ölçüde yararlandı. Şair, seste ve biçimde yeni
arayışlara yöneldi. Şiirlerinde form ve içerik, birbiriyle örtüşür biçimde
tezahür etti (Esinti, 2017).
Şiirle
çoğalan, güçlenen, sonsuzlaşan bir şair olma yolunda ilerlerken kendisini hep
bir şeylerin içinde; “Bir kentin, aşkların, dostlukların, iyi insanın, büyük
suların” (Kuyumcu, 1998: 9) peşinde buldu. Şiiri serüven olarak gördü ve şiirlerinde
aşkların, dostlukların, acıların, büyük suların uzun serüvenlerini geçmiş, an
ve gelecek düzleminde anlattı.”
Şiir
Sarnıcı: Şiirin geleceğine yönelik sorulara geçmeden
önce daha somut olması için son şiir kitabınız Kavil’den söz edelim mi? 2019 Attila
İlhan Şiir Ödülüne uygun görüldü. Kutlarım. Elbette bu soruyu Seçici Kurula
sormak gerek ama kitabın şairi olarak sizce; bu kitabın ödüle uygun
görülmesinde ana etkenlerden birkaç tanesini söyleyebilir misiniz? Şiir yolculuğuna çıkan genç şairlerimiz,
böyle ödüllere ulaşabilmesi için bir şiir kitabında nelere dikkat
etmeliler?
Tuğrul
Keskin: Kuşkusuz bu soru
seçici kurula sorulmalı! Ama şunu söyleyebilirim; aldığım ödüller içerisinde
benim şiir anlayışımla pek de örtüşmeyen şairlerin de yer aldığı bir seçici
kurulun oy birliğiyle Kavil’e ödül vermiş olması hoşuma gitmişti. Ki üstelik
ben bu yarışmaya ‘kendi irademle’ de katılmadım, benim adıma yayın evi
katılmıştı. ‘Şiir yolculuğuna çıkan genç şairlerin böyle ödüllere
ulaşabilmesi…’ bahsine gelince; genç şairler asla bir ödüle ulaşmak için yola
çıkmamalı! Şairin işi şiir yazmaktır. Kendisinden önce yazılan büyük şiirleri
ölçü alarak, onları aşma mücadelesi vermektir ve şairin işi yalnızca budur. Ha
bu savaşım ödül getirirse, o da baş göz üstünedir…
Şiir
Sarnıcı: Kavil’in otuz üçüncü sayfasında Rüya
şiiriyle ilgili sormak istiyorum. “Şaire şiirde ne anlatmak istediniz” gibi bir
soru sorulmaz derler. Ben Rüya’nın anlam açılımını değil; bu şiiri yazdıran
deneyim, birikim ve duyarlılığı soracağım. Amacımız şiiri öğrenmek isteyenlerin
önüne deneyimsel bilgi koyabilmektir. Bu bağlamda, Rüya’yı yazdıran gözlem ve
birikimden söz edebilir misiniz? Daha doğrusu bu şiiri yazdıran
duyarlılığınızın kaynağı nedir? Genç şair, nasıl bir duygu durumunu
yakalamalıdır ki sanat değeri olan şiirler yazabilsin?
Tuğrul
Keskin: Şiire yeni başlayan
kardeşlerime ‘nasihat’ ‘akıl’ verebilecek durumda değilim kuşkusuz, kim ne
söylerse söylesin her şair kendi şiirini yazar sonuçta. Fakat kırk yılı aşkın
şiir yaşantım boyunca gelenekle kurduğum dili önemsediğimi; bizden önceki yüz
yıllar boyunca yazılan şiirin eşsiz değerde olduğunu ve genç kardeşlerimin bu
hazineyi atlamamaları gerektiğine vurgu yapabilirim! Sözgelimi o şiiri ithaf
ettiğim Karacaoğlan; hâlâ büyük bir şiir kurucu olarak sayfalarda ışımaktadır
ve o sözünü ettiğin şiir de, yaşadığımız bu zalimane, bu kan dolu günleri ‘şair
baba’ya şikâyettir biraz da. Genç kardeşlerim, yüzlerini kendilerinden önceki
bu büyük şairlere dönerek, okuyarak, kendilerine, kendilerinden önce yazan
büyük şairleri ‘aşma çıtası’ koyarak, kendi büyük şiirlerini oluşturabilirler…
Şiir
Sarnıcı: Kavil şiirinde;
“bir
ses yükseliyor yine de ay ışığının kımıltısından
Sanki
yüz yıl sonraki bir çocuğun hançeresinden:”
diyorsunuz. Bu şiirde bugün, yarın ve beklenti var; umut var. Aynı zamanda
kitaba ismini veren şiir. Deneyimsel bilgi olsun diye soruyorum. Kitabınıza bu
şiirin adını verirken hangi gerekçeleri düşündünüz? Şiir, kitabın eksenini
oluşturan bir şiir mi?
Tuğrul
Keskin: Bir umutsuz zaman
diliminden geçiyoruz, kötülüklerle dolu ‘namussuz bir çağdan.’ Gelecekteki
çocuklara bırakabileceğimiz temiz bir su yatağı, girilmemiş orman, hormonsuz
meyve veren bir ağaç, içinde naylon parçacıklarının yüzmediği bir deniz
bırakamayacakmışız gibi geliyor bana; umutsuzum… Fakat umudu ve mücadeleyi
öncelemek gerektiğini de biliyorum ve biraz da bunun için yazıyorum! Çünkü
gençlik yıllarımızda söz vermiştik ‘güzel günler göreceğiz çocuklar’ demiştik;
Nazım’ın bu dizesi ‘kavlimizdi’, sözleşmemiz, anlaşmamızdı bizim. İşte
sözümdeyim hâlâ ben ve ‘Kavil’ o anlaşmaya bağlılığın da kitabıdır biraz. Ama
kuşkusuz bir şiir, bütün kitabın eksenini mutlak biçimde oluşturmaz fakat
‘Kavil’ umutlar ve aşklar kitabıdır diyebilirim; bilmem ki sorunuza karşılık
gelir mi bu son söz?
Şiir Sarnıcı: Sanat
görüşünüz ve yaklaşımınız bağlamında Tuğrul Keskin şiirini, nasıl
tanımlarsınız? Elbette bu sorunun muhatabı eleştirmenler ama bizim amacımız
deneyim ve birikimden bir şeyler çıkarabilmektir. Doğruluğu yüksek bilgi,
şiirin şairindedir. Tuğrul Keskin şiirine bir bütün olarak baktığımızda,
özellikle ele alınıp incelenmesi gereken neler vardır?
Tuğrul
Keskin: Evet, yine işaret
ettiğiniz gibi muhatabı ben olmayan bir soru. Kendi şiirime çok yukarılardan
bakıp, insanların kibir diye anlayacağı cümleler kurmak istemem, ayrıca da
bundan çok korkarım. Ama kendi şiirimden hareketle kendime bir tanım yapmam
gerekirse; ‘lirik toplumcu bir şairim’ diyebilirim, utanarak! Ve şunu eklerim;
kendisinden önce yaşanmış acıları, kendi zaman diliminin acılarıyla buluşturan
bir şiir, benim şiirim!
Şiir
Sarnıcı: Kaville ilgili son sorum Hocam. Kavil, kitap
bütünlüğüne nasıl ulaştı? Kitaplaşıncaya kadar nasıl bir yol izlediniz?
Ülkemizde kitaplaşmaması gereken şiir kitabı adında sayısız kitap var. Kitap
konusunda şiir severlere öneriniz ne olur?
Tuğrul
Keskin: Ben de şöyle oluyor;
bir kitap yayınlandıktan sonra oluşan şiirler, genellikle aynı izlekten
yürüyor. Ve o şiirler bir kitap oylumuna ulaştığında; hemen hemen bütün
şairlerin yaptığı gibi (diğer şairler de benim gibi yapıyordur diye düşünürüm
hep) bölümleri ve bölüm başlıklarını oluşturup, kitabın bütününü temsil
edebilecek bir ad bulup, yayınevine veriyorum. Fakat bazı durumlarda, sözgelimi
‘Babek’ gibi, ‘Zito İ Epanastasis’ gibi kitaplarımın adları konuları gereği
önceden konulmuştu ve şiirleri de ona göre oluşmuştu.
Şiir Sarnıcı: Hocam şimdi daha genel ve gelecekle ilgili
sorularım olacak. Bugünkü bilgi ve deneyiminizle baktığınızda, Türk şiirinin
gelecekte nasıl bir şiir anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz? Sizce yönelim
nasıl bir şiire doğru gidiyor?
Tuğrul Keskin: Öncelikle şu
saptamayı yaparak başlamak isterim; şairin önünde çağından kaçmak için hiçbir
neden bulunmaz... Çünkü kaçtığı her yerde çağının gerçekleri ve insanlığın
acısı şairle birliktedir. Ancak bu gerçeğin farkında olanlar, gelecek imgesini
yaşadıkları güne çağırabilirler ki yaşadığı çağ da, şairin tek şansıdır.
Her çağ, onu
anlayan, kılcal damarlarında dolaşabilen şairler içindir. Pir Sultan büyük
şairdir, çünkü feodal beylerin tımarının/zeametinin getirdiği dayanılmazlığı ve
kavmine reva görülen acıyı, zulmü en iyi o kavramıştı... Elbette Mansur,
Nesimi, Muhyi, Dadaloğlu, Serdari, Köroğlu, Dadal ve çağının acısını anlayarak
gelen diğer şairler de öyle… Nazım büyük şairdir; Ahmed Arif, Enver Gökçe, Can
Yücel, Hasan Hüseyin ve o çağdan, çağını anlayarak gelen diğerleri de öyle.
Sözgelimi Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat da… Sonra Yaşar Kemal’i, Sebahattin Ali’yi, Orhan
Kemal’i, Aziz Nesin’i ve kendi çağlarından bugüne yürüyen diğer kıymetli
yazarları büyük kılan da yine bu çağını anlamak ve anlamlandırmak
olgusudur.
Kuşkusuz geleceğin
şiirinin ne olacağı, bugünün şiirinin ne olduğuyla yakından ilgilidir ve
açıkçası bu geleceğin şiirinin ne olacağı üstünden aşırı yorumlar beni pek de ilgilendirmiyor;
ben içinden geçtiğim bu korkunç zaman diliminin gerçekleri ve acısıyla daha çok
ilgiliyim ve asıl olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Sözgelimi diyorlar ki
‘Türk Şiir’i tıkandı bundan sonra hiçbir şey olmaz’ ama gerçek böyle mi?
Elbette değil. Gürül gürül bir şiir yazılıyor Türkçeyle ve bu şiir gelecekte
daha da güçlenerek akacak, buna inanıyorum. Genç şiire ve genç şairlerin
donanımına inanıyorum!
Şiir Sarnıcı: Şiir, varlık yapısıyla sanat alanlarının
ekseninde bir yerde durur. Şiir sanatının, birikimsiz ve bir başkasının şiirine
özenerek üstesinden gelinecek bir alan olmadığını, dil biliminden felsefeye
kadar geniş bir bilgi ve kültür evrenine egemen olmak gerektiğini düşünüyoruz.
Bu açıdan ele aldığımızda, gelecekte iyi bir şiir kültürü oluşturmak için şair
kendisini nasıl hazırlamalıdır? Özellikle şiir yolculuğuna yeni çıkanlara ne
önerirsiniz?
Tuğrul Keskin: Hani yukarıda bir
yerde de söyledim; genç şairlere ‘akıl’ vermek haddimiz değil diye… Fakat ben
neler yaptım gençken ve neler yapıyorum şimdi bunu söyleyebilirim. Kırk küsur
yıldır şiir yazıyor olmama karşın hâlâ sözlük okuyorum, sözcük dağarcığımı
zenginleştirecek başkaca bulduğum kaynakları da okuyorum, hiç kaçırmam. Çok
yoğun şiir okuyorum; kuşkusuz şiir ancak okunarak öğrenilebilen bir sanat,
yaşınız ne olursa olsun okumak zorundasınız. Yalnızca günümüz şiirini değil,
bizden önce ve çok daha önce yazılmış şiirleri, metinleri okuyorum; bunu
seviyorum da. Genç kardeşlerim benim gibi yapsınlar diyemem ama ben bu yolu
izlediğim için şimdiki şiirime ulaştım, kendi şiirimi buldum diyebilirim…
Şiir Sarnıcı: Her sistemin amacı, kendini bir adım daha
öteye götürmek ve geleceğini garanti altına almaktır. Bu bağlamda
düşündüğümüzde, şiirin de böyle bir amacı olmalıdır. Şiir Kültürünün gelecek kuşaklara
sağlıklı bir şekilde aktarımı için neler yapılmalıdır?
Tuğrul Keskin: İşte şimdi sizin
yaptığınız gibi deneyimleri aktartmak olabilir. Ama kuşkusuz ve çok da önemli
olan; iyi şiirler yazmak ve iyi şiirler bırakmak geleceğe!
Şiir Sarnıcı: Türk şiiri geleceğe hazırlanırken, şairin
üzerine düşen görevler nedir? Bu konuda siz nelerin yapılmasını önerirsiniz?
Tuğrul Keskin: Şairin üzerine düşen
tek görev; iyi şiir yazmaktır. Geleceğe ve gelecek kuşaklara bırakabileceği
hazine de yalnızca budur.
Şiir Sarnıcı: Şiir konusunda, önemli gördüğünüz ve
okurlarımıza iletmek istediğiniz başka görüş ve öneriniz var mıdır?
Tuğrul Keskin: Söyleşiyi ve sözümü
şöyle tamamlamak isterim: ‘İyi şiir yazmak’ bazen ve tek başına önemli
bir iş değildir; şiir yazmanın bir tavır işi olduğunu kavramak çok daha
önemlidir. Şöyle geçmişe, bizden önce yazanlara bakınca, tavır ve direnmenin ne denli değerli, kalıcı ve
vazgeçilmez olduğunu görürüz! Sözgelimi inandığı yoldan; “dönen dönsün ben dönmezem…” diyerek güzelim başını cellada veren
Pir Sultan... “Cehennem, acı çektiğinizi
kimsenin duymadığı yerdir…” tespitini yaparak dara çekilen Mansur… “iki cihanı içine sığdırıp da, kendisini bu
kötülüklerle dolu cihana sığdıramamak…” inancıyla derisi yüzülen Nesimi…
Yahut İspanya’da Lorca’nın yaptığı gibi “kahrolsun
faşizm” diyerek kurşuna dizilmek… Yahut Şili’de Agusto Pinochet faşizminin
gitar çalmasın için ellerini kestiği Viktor Jara’nın, gitarını ayağıyla çalmaya
çalışması ve ardından parçalanarak öldürülmesi… Afganistan’da kadın özgürlüğü
tavırlı şair Farkhunda Melikzade’nin taşlanarak katledilmesi… İran’da Kürt şair
Emin Abbas’ın kendi bedenini ortaya koyarak çektiği acılar ve sonucu… Yahut Senegalli bir şair/sanatçı olan Ousmane
Sembène 1997 yılında, “İngiltere Kraliçesi Özel Onur Ödülü”ne değer görüldükten
sonra, ödülü almak için sahneye çıktığını sananlara ağır dersler içeren
konuşmasını yaptıktan sonra, ödülü reddederek salondan ayrılışındaki büyük şair
tavrı… İnsanlığın etik/estetik birikiminin özeti, yazdığımız şiirin büyüklüğü,
bazen metnin kendisinden daha çok bu şair tavrında gizlidir, unutulmasın derim!
Şiir Sarnıcı: Bu söyleşide, Türk yazını geleceğe taşıyacak
çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir Sarnıcı ve dergi gönüllü temsilcileri
adına çok teşekkür ederim.
Tuğrul Keskin: Eyvallah, ben
teşekkür ederim.
Mehmet Sadık Kırımlı
GÖLGENİN
AKLI…
sanki
alev topu parlıyor
yıldızların
yüzlerinde asılı keder
mahcup
edayla soyunuyor gece
gün
görmüş perdeler eğerek başlarını
iniyor
bütün ayıpların üstüne…
okşamak
geçiyor içimden
düştüm,
ellerim ve yüzüm sanki
geçkin
bir yaz ikindisi… renklerim
tuvalden
önce karıştı birbirine…
aramızda
tükensin diye zaman: haylaz
ve
düzenbaz kapılar kapalı aşağıda
yukarda
her sabrın uzayan dili var biraz
biraz
da beni yaz diyen orman…
hangi
gölgenin arkasına sığınırım
hangi
gölge beni kurtarır sıcaktan
yoksa
yaşlı bir orman gibi yanarım
bir
şey yapmıyorum ki ben
yalnızlığımın
ipini çekiyorum sadece…
Özge Sönmez
“TÜRK YAZINI GELECEĞE
NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
Şiir Sarnıcı: Özge Hanım merhaba. Söyleşimizin amacı, sanatçıyı tanıtmak ya da sanat anlayışını irdelemek değildir. Bizden sonraki kuşaklara kullanılabilir bilgi aktarmaktır. Bu da ancak deneyime ve şiir sanatına egemen olmakla olasıdır. Sorularımız, söyleşinin amacı gereği biraz farklı olacaktır. Dergimizin gözettiği konulardan biri, Türk şiir sanatında kabullenilmiş şiir bilgisini aşan yeni bilgi ve yaklaşım aramaktır. Sorulara geçmeden, okurların bilgi sahibi olması için, yaşam öykünüzden kısaca söz etmek ister misiniz?
Özge Sönmez:
Şiir Sarnıcı: Dört şiir kitabınız var. Yeteri kadar şiir ödülünüz var. Bunlara
dayanarak, çok basit bir soru sormak istiyorum. Şiir, sizce nedir? Kaçamak bir yanıtla geçiştirmemeniz için
soruyu biraz daha felsefi bir alana taşıyorum. Şiir, sizde ne kadar; siz,
şiirde ne kadarsınız?
Özge Sönmez: Bu hiç de basit bir soru değil! Şiir
benim için bir varoluş amacı. Çok önemli bir düşünme ve ifade ediş biçimi.
Gerçek bir insan olma çabası. Ötekinin varlığını derinlerine kadar
hissedebildiğin, kendinden bazen sevgiyle, bazen acıyla, bazen hüzünle çıkıp
yine kendine bambaşka bir “ben”le dönebildiğin bir büyü. Bu yolculuğun
katmanlarının yaprak yaprak soyulduğu derin bir anlam ağacı. Kendini anlama,
başkasını anlama, insanı, dünyayı, evreni ve varoluşunu sevme becerisinin en
güzel yolu. Şiir bende ne kadar? Nefesim ne kadarsa o kadar. Ancak ben şiirde
ne kadarım bunu ancak şiir bilir.
Şiir Sarnıcı: Şiir, varlık yapısıyla sanat alanlarının ekseninde bir yerde
durur. Şiir sanatı, birikimsiz ve bir başkasının şiirine özenerek üstesinden
gelinecek bir alan değildir. Dil biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi ve
kültür evrenine egemen olmak gerektiğini düşünüyorum. Siz, gençlerle sürekli
iletişim içindesiniz. Onların ruh durumunu ve dünya algısını gözlemleyen,
deneyimsel olarak bilen bir şairsiniz. Gelecekte iyi bir şiir kültürü
oluşturmak için sanatsever gençlere nasıl yaklaşılmalıdır? Özellikle şiir
yolculuğuna yeni çıkanların önüne yararlı ve kullanılabilir bilgi koymak için
neler yapmak gerekir? Soruyu tersinden sorayım: Siz şiire yeni başladığınızda
yazınımızda neleri hazır ve kolay ulaşılabilir bulmak isterdiniz?
Özge Sönmez: Benim birlikte olduğum gençler 18 yaş ve
üstü. Ancak çoğunca neredeyse oturmuş bir kişilikle geliyorlar. Belli bir
yaştan sonra insanların kalbini şiire çevirmek zor olabilir. Bence bu küçükken
başlamalı. Şunu unutmamamız gerekiyor, şu an yetişkin olan iyi bir şiir okuru
da bir zamanlar çocuktu. Biz nedense edebiyatı hep yetişkin alışkanlığı gibi
kabul ederiz. Oysa bu büyük bir yanılgı. Siz iyi edebiyatçılarınız,
şairleriniz, romancılarınız olsun istiyorsanız, donanımlı okurlarınız olsun
istiyorsunuz çocukluktan başlamak zorundasınız. Bunun ilk anahtarı da bana göre
çocukta merak uyandırmaktır. Çocuk söyleneni değil, yapılanı, yani gördüğünü
yapan bir varlık. O nedenle ailenin kültür kanallarının çok açık olması lazım.
Çocuğa bir şeyleri zorlayarak değil de, yaşamasını sağlayarak tanıtmak gerekir.
Çocuk tiyatroları mesela, sesin, sözün, ritmin birlikte olduğu çok güzel bir
başlangıç olabilir. Bizim eğitim sistemimiz yaratıcılığı, merakı, keşfi bozan
bir sistem ne yazık ki. Bu noktada aile bireyleri bazı şeyleri telafi etmeli.
Elbette öğretmenlere de büyük iş düşüyor. Müfredata takılı kalırsanız çocuk
nefes alamaz. Müfredat dışına çıkılınca da öğretmenin nefesini kesmeye
çalışabilirler. İşte bu zor denklemde bir şeyleri başarmak zorundasınız.
Çocuğunuza yaşına göre seçkin bir kütüphane oluşturmak ilk adım olabilir, ancak
ona bu kütüphaneye âşık olma güdüsünü ancak merak yaratabilir. Bu yoldan
başlayan çocuk, bir kere o merak duygusu içine girdi mi zaten çorap söküğü gibi
gelir. Her şeye bir öğrenme açlığıyla saldırır. O noktada da iyi olanı seçme
bilincini ufak ufak yine zorlamadan aşılamak gerekir. Sonrasında zaten kendi
yolunu muhakkak bulacaktır. Ancak şiir zor bir tür, bunu kabul edelim. Mümkün
olduğunca soğutmadan, bıktırmadan, zorlamadan iyi şiirle karşılaştırmayı bilmek
gerekiyor. Bir kere soğutursanız tekrar dönüş zor olabiliyor. Bu noktada benim
kendi adıma neleri hazır ve kolay bulduğumu söyleyebilirim. Hiç durmadan okuyan
bir anne ve baba, çok zengin bir kütüphane, ortaokul yıllarıma rastlayan harika
bir Türkçe öğretmeni. Ben bu konularda kendimi şanslı kabul ediyorum.
Şiir Sarnıcı: Deneyimsel bir soru sormak istiyorum. Şiir, imgeleminizden doğup
kitabınıza girinceye kadar nasıl bir süreçten geçiyor? Bir şiiri nasıl
yazıyorsunuz ve son haline nasıl karar veriyorsunuz? Bu süreçten ve içinde
bulunduğunuz duygu durumundan söz eder misiniz?
Özge Sönmez: Bu da yine kesin bir bilgi ve kesin bir
dille yanıtlaması çok zor bir soru. Bir şiirin doğuşunu kesin bir dille
açıklayabilen bir kuram var mıdır bilmiyorum. Sonuçta yaratı dediğimiz şey
bilinçaltında olgunlaşıyor. Orası bizim müdahale edemediğimiz, gizemini çok da
çözemediğimiz bir yer. İyi ki de böyle. Oraya kaydolan ne varsa bir toz ve gaz
bulutu gibi dönüp dururken, siz bir yandan gündelik hayatında bilincinizle
yapmanız gerekenleri yapıyorsunuz. İki ayrı varlık değilsiniz ama sanki
bilinçaltı sizin trafonuz gibi. Sizi besliyor. Bu besin size zarar da
verebilir, yarar da sağlayabilir. Yaratının mutfağı bilinçaltı da olsa
bilincinizle kaydettiğiniz şeylerin tortuları bir biçimde oraya da etki ediyor
ve size geri dönüyor. Bu sürece bilinçli bir müdahale en azından oluşum
aşamasında zor. Ancak somutlaştırmaya kalktığınız vakit gözle görünür oluyor.
Kâğıda dökülene yaptığınız müdahaleler estetik bilincinizdir. Şiirin son haline
karar vermek çok sancılı. Bence şiir bitebilen bir şey değil. O kadar eksiltili
ve soyut ki ne kadar bitirmeye çalışırsanız çalışın o bir yerden tekrar
başlıyor. En azından benim açımdan böyle. Çünkü siz ben noktayı koydum
dediğinizde de gelişmeye devam ediyorsunuz. Siz gelişmeye devam ettikçe
yazdığınız her şiir size hep eksik gelecektir. Gelmelidir de. Eğer gelmiyorsa
bu kendinizi “usta” olarak kabul ettiğinizi gösterir. Bu kabul de ölüm
fermanınızdır bana göre. O yüzden ben kendi adıma şiirin bitmeyen bir yaratı
olduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğum duygu durumunu tek kelimeyle tarif
edebilirim: Huzursuzluk. Hiç bitmiyor. Yazmadan önce, yazarken ve yazdıktan
sonra, belki bir ara geçici bir rahatlama duygusu ama sonra yine huzursuzluk
başlıyor.
Şiir Sarnıcı: Benim gözümde şiir sanatının genç kalemleri arasındasınız. Yeni
bilgiyle donanmış; inceleme, araştırma ve sorun çözme konularında belli bir
yönteme sahip şairsiniz. En azından bilimler arası eşgüdümü kullanabilecek
yetkinliğe sahipsiniz. Deneyiminiz ve bilginize güvenerek soruyorum: Türk
şiirinde ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Özge Sönmez: Şiirin kendisinde
sorun yok. Bir sorun varsa o edebiyat dünyasında ve o dünyanın öznelerindedir.
Şiirde neden sorun olsun ki! Sorun varsa insana bakmak lazım, yaratıya değil.
Yaratı kendi nehrinde akıp gidecektir. Bundan tedirgin olmaya gerek yok. Yeni
biçimler denenir, denenmelidir. Şiir yapı bozup yapı kurandır. İşin doğasında
bu var. Bunları öcüleştirmek de, göklere çıkarmak da doğru değil. Bir sanat
nesnesini bilimsel olarak inceleyecek birçok yöntem var elbette ancak bu işin
bilim kısmı. Yaratı kısmına bu gözle bakarsak hata yaparız. Büyü bozulur.
Şiirde sorun var demek, şiiri yazmanın bir reçetesi olduğunu ve buna uyulmadığı
düşüncesini sezdirir. Bu bizi yanlışa düşürür. Şiirin estetik ölçütleri vardır
ancak bunu bir reçete gibi sunamayız. Bu bir makale değil, düz yazı değil,
matematik değil. O nedenle bir yaratı ortaya koyarken hiçbir sanatçının reçete
takip ettiğini düşünmem, düşünmek de istemem. O zaman işin ruhu kirlenir.
Ismarlanmış, planlanmış, programlanmış bir şeye dönüşür. Buna da sanat değil
de, proje filan demek gerekir her halde. Kısacası şiirde sorun yoktur. Sorun
varsa insandadır. Bu da ayrı bir tartışma başlığı olmalı.
Şiir Sarnıcı: Şiir, yalnızca dizelerden oluşan bir sanat değildir. Onun bir felsefesi,
tarihsel bilgisi, metinler arası ilişkisi, dilsel ve düşünsel kaygısı vardır.
Türk şiir sanatına felsefesi açısından baktığınızda nasıl bir şiir atmosferi
görüyorsunuz?
Özge Sönmez: Aslında çok zengin, geniş ve engin bir
yapının üzerinde oturuyoruz. Ancak bundan ne kadar yararlanıyoruz? Bunun
zenginliğinin ne kadar bilincindeyiz, geçmişi ne kadar iyi kavrayabilmişiz? Bu
sorulara verilecek yanıtlar elbette biraz çetrefilli. Sanat, edebiyat, şiir,
yani kısacası yaratı insanla birlikte gelişir, insan onu geliştiriyormuş gibi
gözükür ancak o insanı geliştirir, hatta onun ötesine de geçer. Bu nedenle
geçmişi çok iyi bilmek, ondan yararlanmak ancak onu reddedip bugünden yarına
bakan başka yapılar kurmak, yenilenmek gerekir. Aslında sanat bunu hep yapıyor.
Ancak biz istiyoruz ki her yapıt böyle olsun, herkes buna inansın ve ortak bir
kabulle ilerleyelim. Bu mümkün değil. Neden? Çünkü en başta yaratı biricik ve
özgündür. Siz her şiirin mükemmel olmasını beklerseniz üzülürsünüz. Sanatı hep
ekilmesi gereken bir tarla olarak düşünürsek, buradan alacağımız ürün elbette
birbirinin eşiti olmayacak, olmamalı. Pir Sultan Abdal’ı hangi kültür çıkarttı?
Yunus Emre’yi? Karacaoğlan’ı? Âşık Veysel’i? Nâzım Hikmeti? Bu insanlar bir
günde bir şeyleri yaratıp çıkmadılar ki! Onlar sizin dediğiniz gibi bir
felsefenin, bir kültürün, bir tarih bilincinin üstünde yeşerdiler. Geçmişten el
aldılar, kendi yaşadıkları günden geleceğe yazdılar. Geleceğe yazmak kolay bir
şey değil. Bunu herkes yapabiliyor olsaydı o zaman zaten bir sanatçı enflasyonu
yaşanır ve çıta değer vasatlaşırdı. Neden bazı insanlar bin yılda bir geliyor?
İşte bu işin sırrı tarlanın sürekli sürülmesi. Sıradan olanın sürmesi, biz
ister kabul edelim ister etmeyelim, mükemmel olanın zamanın aynasında
parlamasında çok önemlidir. Hep sitem ederiz Türkiye’de herkes şair diye.
Aslında Türkiye’de herkes ressam, herkes seramikçi, herkes romancı da... Sadece
şiire özgü bir şey değil bu. Bırakalım insanlar yazsın, çizsin, boyasın. Has yaratıları besleyen kılcal damarlardır
bunlar. Bunu böyle söylediğiniz zaman vücutta sadece bir ana damar kalsın
gerisini kesip atalım gibi bir şey demektir bu. Sanat devingendir. İyi ki de
böyledir. Bunu kontrol etmeye, baskılamaya ya da tektipleştirmeye çalışmak
doğru değil. Zamanın eleğine güveneceğiz. Nasıl geldi bu saydığım isimler ya da
başkaları bugüne? Yine öyle kalacaktır has olan geleceğe.
Şiir Sarnıcı: Türk şiir sanatını daha ileriye götürmek için öneriniz var mıdır?
Özge Sönmez: Yazmadan önce illa ki içselleştirilmiş
bir biçimde okumak, okumak, okumak... Ama sadece okumak yetmez elbette,
yaşamanın da hakkını vermek gerek. Yaşantı kısırlığı, düşünsel kısırlığa, o da
dilsel kısırlığa dönüşüyor ne yazık ki.
Şiir Sarnıcı: Bu söyleşide çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir Sarnıcı ve
dergi gönüllü temsilcileri adına çok teşekkür ederiz.
Özge Sönmez: Ben çok teşekkür ederim bu güzel ve verimli söyleşi için.
Esra Dökmen
GECENİN BAŞINI AY TUTAR
izlediği
yolun ay ışığı
güneşe
ancak benzeyen şeyler anlatır
aldatır
sessizliği kelimeleri
sinirleri
alınmış sokaklarda...
"temmuza
yokuz" mu?
ağır
olmak nedir, neticede?
saçtım
ortaya kutuda saçlarımı
taşralı
o edâyı bir yana bırak
ay
tutar gecenin başını
arka
sokakların içi
günah
ister
hani
tasvirsiz olan
insafsız
ninni, ne diyor?
"temmuza
yokuz" mu?
Hasan
Çapik
EKSİLTİLİ
DÜŞLERİN ZAMANSIZ TAMİRCİSİ: NACİ BAHTİYAR
N.
Bahtiyar’la ilgili kısa değinilerde bulunmamın amacı var: Kitaplarını
yayımlanma sırasına göre okuduğunuzda sanatındaki gelişimi görüyorsunuz. Eğitim
fakültesinde okuması dil bilincine ulaşmasında katkıda bulunmuş. Doğrudur,
herkes bir dili gereksindiği kadar kullanır. Bu, dilin zorunluluk ülkesidir.
Dil bilinci sanatçı ve filozoflara özgü ayrıcalıktır. Sanatçı cam ustası gibi
dille oynayarak ruhuna üfler ve dilediği şekli verir. Toplumla bağını kesmeden
bunu yaparsa kalıcılık da sağlar. Böylece kuru deneycilik yapmaz. Yıkarken bile
yapmanın peşindedir. Dil serüveninde, amaçsızlığın veya iletişimsizliğin
peşinde hiç değildir. Dille, bizi estetize edilmiş dünyaya çeker. Sözcükler,
konuştuğumuz şiirse eğer, imgesel esneklik üzerinden düş ve düşünceyle bağ
kurar. N. Bahtiyar şiirini böyle kurgular.
Bir
değini daha: Çoğunlukla severiz “saf şiir” söylemini. İdealist, canlı olandan
soyutlanmış, gerçekliğin imgeselin insafına kaldığı, devinimsiz ve her durumda
biçim’e yatan şiire modern dünya karmaşası nasıl taşınabilir? Bu yönüyle saf
sanat “insan”ı yitirmiş daha doğrusu bilinçle terk etmiştir. Politize
söylersek; Saf sanat yoktur, safını belli etmeyen sanatçı vardır. İnsansız
sanatın yok oluşu da kendi elindedir. İtalyanların “O kadar iyi ki hiçbir şeye
yaramıyor” sözü, durumu açıklar. Dünyada muhafazakâr sanat oluşturulamamasının
nedeni de budur. Sanat toplum için lüks görülse bile, varlık ve ileriye
atılımının güvencesidir. Sanat/çı olmasaydı dil, içgüdüsele yakın seslerden
ibaret olacaktı. Düşü(nü)nüz dağılıp gidecekti.
N. Bahtiyar,
dilin doğasını gözeterek şiirini yaratmakta. Bu, dille birlikte devinen sanatçı
demektir. Burada yaşam ve sanat birbirini tetikler. Birbirlerini dengeleyerek
yol alır. Eğer yaşamı ihmal ederseniz saf sanatta kül eşeleyip,
şekillendirirsiniz. Yaşamı önceleyip sanatı ihmal ederseniz ajitasyon
yaparsınız. N. Bahtiyar sanatla yaşam arasındaki ‘altın orta’ dan hareket eder.
Ayrıca eğitim ve öğretmenlik farklı coğrafya ve insanını şiirine damıtır.
Aristoteles’in “İnsan doğal olarak bilmek ister” sözü böylece perçinlenir.
Öğrenme arzusu ve sürekliliğinin derinleşmesi onu disipline de eder. İşte bu
yaklaşımdır ki felsefenin kapılarını açar. Diğer bilimlere yönlendirir. Her şey
sanat içindir. Bu, öyle ki dizelerini ağırlaştırır bazen: “Masal, tarihi
olmayan eğlencelik bir icattır” (Akdeniz Kederim kitabı, Masal şiiri, s. 44)
Ama yükünün bilincinde olması diz çökmesini engeller. Esin perilerine sırt
çeviren birisi olarak aklın egemenliğinde kurar şiirini. Aklın, bilgiyi şiire
yedirmesinin zorluğu ortadadır. Bilgiyi yedirmek de yetmez, kanatlandırmalı!
Homeros gibi. Bilgi, sınıfsal tavır ve insanlığın vicdanı olma tutkusunu
sanatlaştırmak herkesin harcı değildir. Kaldı ki burada episteme ve estetik
hazır halde sizi beklemez. Tüm devinimlerin böğrüne döküldüğü toplum da!
Bunların bilincinde, klişelere sapmadan toplumcu gerçekçi şiir üretiyor N.
Bahtiyar. Pekiştirelim: 2019 Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirmesi
arayışla ilgilidir. Felsefe yaşamın problemlerinden doğarak şiirde kendisini
estetize eder. Kendine Zalim’de felsefe değinmeler şeklindedir. Akademik ve
ansiklopedik olandan bilinçli uzak duruş vardır. Akdeniz Kederim’de inceden sezilen
felsefi damar Herkes Acısına Kabuk’ta boyutlu ve görünürdür. Elbette şiir
olanakları içinde. Böylelikle sanat hem idealize edilmiyor hem de topluma
peşkeş çekilmiyor. N. Bahtiyar şiiri için bunların bilinmesinin gerekli
olduğunu düşünüyorum. Eserlerini markaja almak en iyi anlama şekli olacaktır.
Akdeniz
Kederim ilk kitap olma acemiliklerini taşımıyor. Kırk yaşında ilk kitabı
çıkardığına göre şair birikerek gelmiş. Yazının girişinde söylediklerimi
somutlarcasına. Farklı nedenler olsa da geç yaşta şiir kitabı çıkarmak niteliğe
ilişkin kaygılarla ilgilidir. Şiirle hesaplaşılmıştır. İmge, dil, çağrışım,
kurgu ve biçim gibi şiirin doğasına içkin sıkıntılar yoktur. “Divaneyim sana ey
zaman” (S.13), “Şimdi yoksul bir doğruyum/ yaşam ve ölüm içinde” (S. 32) “Aslı
bir parça/ guernica’dır Mezopotamya” (S.35) gibi hayranlık uyandıran dizeler
vardır. Biçem mi? Burada ‘kararsızlık’ sezdim. Kararsızlık doğal olarak arayışı
tetikler. Nedir bu? Şiir; anlam ve imge yoğunluğunda derinleşen katmanlı şiir
mi olacaktır? Yoksa şiir; anlamda duru, imgeyi kanatlandıran, kavrayışı
zorlamayan şiir mi olacaktır? Cemal Süreya’dan yardım alarak söylersek; “Şiir,
hayatın ve düşüncenin köpüğü, çağın sesi, toplumun çığlığı…” mı olacaktır?
Soru(n) şu açıdan önemlidir: Şiire nasıl yaklaşacağımızı zihnimizde çözemezsek
problemler çıkar. Estetik değer de düşer.
Akdeniz
Kederim’ deki Yarın, Ayşe Teyzenin Aşkı, Açsaydın, Cumartesi, Sansürlüm,
Aristokrat, Elde ve Uludağ gibi şiirler Garip Akımı’nı çağrıştıran halleriyle
söylediğimiz ikinci duruma karşılık gelir. Açsaydın şiirini alıntılayarak
somutlayayım: “Çocuklarla bugün/sana el salladık pencereden/ görebilirdin
/açsaydın yüreğini” (S. 23) Duru ve kanatlanmış imgeleriyle hayatın ve
düşüncenin köpüğüdürler. Bunu
olumsuzlama olarak kullanmıyorum. Arayış yollarını tespit etmeye çalışıyorum.
Bu arayışın küçük bir kolu da deneyciliktir. Beş isimli şehir bunun örneğidir.
Schiller sanatsal yaratıyı oyuna benzetir. Sanatçı oynayacak ki aradığını
bulabilsin. Anadolu, Kırılan, Ölüm Halayları şiirleri toplumcu gerçekçidir.
Öyle ki Anadolu, Cahit Külebi’ den yapılan alıntı ve kurgusunun da İstanbul
şiirine yaslanması şeklindedir.
Mişli
Zaman, Yama, Düşünsel Korku ve İklimsel Yengi şiirleri ise imgenin ataklığı ve
anlamın katmanlaşmasıyla ilk söylemimizi destekliyor. Arayışı biçem’de ‘nasıl
söylemeli?’ de sınırlamak yanlış olur. Düşünce de devinimdedir: “Her uzun
yolda/ sık sık duraklar koydum ömrüme/ yetişmedi nefesim/ içimdeki yalaza” (Bu
Şehir, s. 32) Öyle ki aklından geçenlere kolları yetişmiyor. Acı verse de
arayışın peşi bırakılmıyor. Gülüşün şiirinde arayışın farklı örneği var: “Ölüm,
saksafon eşliğinde hepimiz/ Meryemsediğim kız çocukluğun/ beyaza nasıl da ak
düşün/ çarmıhına isalandığım acı” (s.53) dizeleri şiirsel yönden sorunlu değil
ama duyumsaması bize yabancı. Şunu söylüyorum, yaşadığımıza yabancı konu veya
imgeler sanatsal kriterlere uysalar da duygu birliğinde sıkıntıya düşerler.
Sanat, duyumsamanın aktarılması değil midir? Melih C. Anday’ın Kolları Bağlı
Odyyseus’unda yaşadığımız yabancılığın aynısıdır. Her toplumu kendi sanatçısı
yetkin işleyebilir. Ulusaldan evrensele sıçrama yolu da budur. Bu, etle
tırnağın birliğidir. Antik Yunan’ın dışında bir Homeros düşünülebilir mi? Oysa
aynı şair, Kırılan şiirinde nefis bir dünya yaratmıştır: “Ne zaman bir bardak
kırılsa/ O saf haliyle benim anam/ bir kazamız savulmuştur oğul, derdi/ ama o
gün/ benim babam öldü. /Kırılan bir bardak gibi / kırıldı anamın yüreği
sessizce/ hem babama/ hem bardağa” (s.20) Her şeyiyle bizdendir bu şiir.
Herkes
Acısına Kabuk (2018, Şiiri Özlüyorum Kitaplığı) Akdeniz Kederim kitabından on
yıl sonra yayınlanıyor. Akdeniz Kederim kitabının geç yaşta çıktığını ama bunun
niteliğe yansıdığını yazmıştım. Herkes Acısına Kabuk okunduğunda on yıllık
zamanda şiirle bilişmenin sıkı gerçekleştiği görülür. İlkin, dikkatimi çeken
şeyi paylaşmak isterim. Bilirsiniz, kitap kapakları içerik gözetilerek
hazırlanır. Kapakta mavi, siyah ve beyaz renklerin grift çizimi içinde
Romalıların janus heykellerini çağrıştıran çift yüzlü insan var. Romalılar
janusları şehrin girişlerine koyarlardı ki geleni karşılasın ve gideni
uğurlasınlar. Bu yönleriyle ‘her şeyi gören’ işlevini yüklenirler. Herkes
Acısına Kabuk insanlığı geçmiş ve gelecek içinde görmeye çalışan janustur. Ama
bugünün canlılığıyla işler dokusunu.
“Hiçbir sanatçının güncelle içli dışlı olabileceğini düşünemem. Güncel
bir olaydan yola çıkabilir sanatçı, gününün su üstünde yüzen bir sorununu dile
getirmeyi amaçlayabilir ama yapıtı oluştuğunda günceli nesnellemiştir artık, güncel
görünmez olmuştur. O denli nesnel bir yapı olmuştur ki her çağ onu
yorumlayacak, o kalıba başka bir kalıbı oturtacaktır.” (Şair Çünkü Onlar
kitabı, S. Kudret Aksal’la yapılan söyleşiden!) Sanat ancak bu yolla günceli
işlediği halde zamanlar üstü kalabilir. Bu yönüyle rahatlıkla söylenebilir ki
N. Bahtiyar, ‘carpe diem’ sanatçısı değildir. Dizelerine damıtılan her sözcük
tarihle bağ kurar. Eğer carpe diem sanatçısı olsaydı post-modernliğe veya üne
yamanmaya çalışırdı. ‘Şiir’de diretmezdi. Kapakta gördüğüm diğer şey, bağımsız
iki gözdür. Sorgulayıcı ve keskin bakarlar. Eğer baykuş gözleriyse karanlıkta
iyi görüp harekete geçen aydını; madenci gözleriyse ezilmişliğin birikimiyle
isyana evrilen emekçilerin çakmak çakmak yanan gözlerine göndermedir. Şair, halkı
ve hayatı sesleyen emekçi aydın olarak bu gözlere birikmiştir. Bireyci görünen
şiirlerde bile! Kapak üstünden fal bakmadığımızı kitabı okuyanlar görecektir,
diyerek madende yol almaya devam edelim.
Herkes
Acısına Kabuk kitabı Uğur Kaymaz ve Muhammed Rami’ye ithaf edilmiş. Uğur,
babasıyla birlikte ‘terörist’ yalanıyla evlerinin önünde öldürüldüğünde, on iki
yaşındaki bedeninden on üç kurşun çıkarılmıştı. Muhammed Rami, İsrailli
askerlerce vurulduğunda babasının kucağındaydı. Yazımın kapsamını aşmamak için,
ağıdımı ve isyanımı buraya nakışlayarak geçiyorum. Kitabın eşiğindeki iki dize
daha uyarıcıdır: “Çocuk, italik harflerle yazılır/Emanettir geleceğe.” Bu,
şiirlerin toplumla bağının sıkılaşacağının işaretidir. Ülkemizde çocuklar din
ve sermaye öğelerinin sömürüsünden de payını alıyor. Yaşamın çok yönlü
kuşatılmışlığında şairin şiirimsilik oynama hakkı yoktur. Yaşamı kendinden,
zamanı an’dan ibaret sayanlar yapabilir. Bunlar da N. Bahtiyar’ın öfkesi
dahilindedir. O, bir janus olarak olagelenleri görmek üzerine kurgular şiirini.
Buradaki bir gelişimi vurgulayıp yol alayım.
Akdeniz Kederim’ de, söylem şeklindeki
kararsızlığa değinmiştim. Herkes Yarasına Kabuk’ ta bu aşılmıştır. Şair imgesel
yoğunlukta ilerleyen, katmanlı, çağrışımları zengin ve toplumdan beslenen
şiirde karar kılmıştır. Böylelikle, biçeminin izinde, zaten yetkinlikle
kullandığı dille şiir yaratır. Kararsızlığın son bulmasıyla, imgelerle özü
derinleştirme ve söylemi çoğaltma peşindedir. Bu başarının çok yönlü okumalar
ve toplumsal duyarlıkla yaratıldığını düşünüyorum. Bunlar şiirinin kapanmasına,
saf sanat tragedyalarına düşmesine veya idealist halkaların herhangi birinde
dönmesine engel oluyor. Bunun açıklaması basit aslında: Yaşam her zaman sanatın
önünde yürür. Sanat/çı yaşamın ayak izlerine bakarak yol(culuk)un adını koyar.
Diyalektik bütünsellikteki toplumcu gerçekçi sanatçı, yaşamın estetik
kaydedicisi olduğunu bilir. Gelişim çizgisini doğru belirlemek N. Bahtiyar
şiirine hak ettiği ivmeyi kazandırmıştır. Kitabın isminde bile bu eleştirel
tutum vardır. Herkesin yalnız acısına gömüldüğü yerde dünya nasıl düze
çıkacaktır? “Herkes acısına kabuk bağlar/ Yer kendi kabuğuna “ (s. 31) diyor
şair. Dünyayı bile kendimize benzettik. Buradan çıkış var mıdır? Bıçak Sırtı
şiirinde de bu yansıma vardır: “Kuyruğunu yutan yılanın ölüm seremonisi” (s.33)
dizesi ne yaptığını bilmediği için kendini yok eden topluma göndermede bulunmaz
mı? Çıkışsızlıklarının seremonisini yineleyen ezilenler, sınıfsal ve akılcı
mücadele vermektense değişik mistiklere sığınıp kurtuluş umarlar: “Gelecekten
haberi dişler hindu’nun eteğinde” (s.33) Günümüz emperyalizmi sömürüde
çeşitlenmekte ve giderek vahşileşmektedir. En sıradan insan da hissediyor ama
adını koyamıyor. Nasıl hissetmesin? Elindeki yaylalar, dereler, ormanlar, topraklar,
tohumlar… acımasızca alınıp katlediliyor. Yüceliğine hayran olduğu, adına
destanlar yarattığı dağları bakıyor ki bir şirket tarafından dümdüz edilmiş.
Avuçlayıp içtiği sular, plastik şişelerde ve fahiş fiyatlarla kendisine
satılıyor. Hele ülkemizde doğa kırımları arsızca yapılıyor. Şair bir doğa
bağımlısı olarak yıkımı görmekte ve şiirle direnç hattı oluşturmaya
çalışmaktadır. “anonim, limited, komandit şirketler vs” (s.10) sömürgenlerine
karşı, “yok’un öyküsü…’nü pahalıya satan dincilere ve “aşırmanın hazzında…”
zıvanadan çıkanlara karşı! “Aşırmanın hazzı” imgesi toplumumuz için nasıl da
çarpıcıdır. Bu barikat “soruları çalınmış hayattan” (s.32) hesap sormak için de
kurulmuştur. “dikenli teller… arsenik ile siyanürün… kum taşınır… kopan
taşlara… bakırın ve altının… sarstığı… çöküntü… eriterek…” gibi dağınık
seçtiklerim de itiraz dili olarak yükseliyor. “Çürüyen bir toplumda sanat eğer
dürüstse çürümeyi yansıtmalıdır. Eğer sosyal işlevi sayesinde inancı kırmak
istiyorsa dünyanın değiştirilebilir olduğunu göstermek zorundadır ve değişime
yardım etmelidir”, diyor Ernst Fischer. “Şiir, yanmak değil ise iki gözüm
aksın” (s.66) dizesiyle N. Bahtiyar bu sözün arkasında duruyor. Bu itiraz
dilinin farklı disiplinlerden beslendiğini ve şiirin uyarınca değiştiğini de
söylemeliyiz. Mitoloji, dinsel argümanlar ve tarih, şiire ağırlığını koymadan
vardır. Esin perilerinin keyfini beklemeyen şiirinin çıkış noktası akıldır.
“Ama yine de bazı akıllı akılsızlar, şiirde aklın yersizliğini
savunmaktadırlar. Oysa bizim sade şiirde değil, bütün işlerimizde çalışan
emekçi kitlelerin yaralarına uygun bir aklı, daha doğrusu bir akıl işleyişini,
hatta bir mantığı yürürlüğe koymamız şarttır. Çünkü akılsız şiir, kafasız
kalmış Danton gibidir.” (Şair Çünkü Onlar kitabı, Can Yücel’le yapılan
söyleşiden!) Bu damarı ustasının sözü uyarınca işler N. Bahtiyar. Akıl şiiri
arayış ve yoğun emeğin şiiridir. Tetikte duyarlık ister. Akılla yazılması
şiirin kuru ve bilgi pompalayan bir yanının olduğunu da göstermez. Bu, öfke
veya duygulanımların estetize edilerek, sarsıcı şekilde verilmesini gerektirir.
Yani yorucu, yıpratıcı ve acılıdır. İçiniz fırtına ve huzursuzlukla devinir.
Var oluş sıkıntısı çekersiniz. N. Bahtiyar’ın “Abası delik çoban kutsalını da
kurdunu da içinde taşırmış” (s.48) dizesi karşılar mı bu durumu? Aklın
duyarlıkla birleşmesiyle dünya, şair için cehenneme döner. Şiir, cehennemi alt
etmek için atılan çığlıktır N. Bahtiyar’da.
N.
Bahtiyar’ın Kendine Zalim kitabı ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Şiire
varmanın bir yolu da şiir üzerine düşünmek ve yazmaktır. Kitabın mantığı budur.
On farklı şair bir şiirleri üzerinden değerlendirilir. Kendi inceleme yöntemini
vurgularken şu önemli analizde bulunur: “Çözümleme, şairin okuruna vermek
istediği düşünce, duygu vs. ile şiire ait çözümleme sonucunda oluşan düşünce,
duygu vs. birbiri ile birebir örtüşmediğini bilerek, bilincinde olarak yapılan
bir çalışmadır. Birebir örtüşmek zorunda da değil. Şiirin iç gerçekliği kadar
şiir dışındaki gerçekliklerin, olguların, olayların şiire dahil edilme
zorunluluğu çalışmayı farklı uzamlara, mecralara götürmesi de muhtemeldir. Bu
nedenle çözümlemenin belki de en önemli işlevi, okur tarafından şiiri elinden
tutup muhtemel farklı zamanlara, mekanlara götürme işidir.” (s. 74) N. Bahtiyar
bunu yapmaktadır. Sanat subjektif olduğuna göre eserin yaratımı kadar eserden
alınan haz da kurallara bağlanamaz. Eleştiri ve kuramların belki de
birleşecekleri tek nokta estetik haz ve duyumsamayı yükseltmektir. Kendine
Zalim, şairin sanat madeninde bulduklarını bizimle paylaşma inceliğidir. Bu
yolculukta sosyoloji öne çıkar. Sanatın insansız yapamayacağının bilincidir.
Çürümenin estetiğini yapanlara sanat sosyolojisi üzerinden gerçekleştirilen
itirazdır. Ne kadar yaşam o kadar sanat direncidir bu!
Nilüfer Uçar
RÜYADA SAVAŞ
karayelin
koynunda geçen sendin
bir
ihtimal ki üşüyordun
öksüz
büyüttüğün duyguların ölüm günüydü
kırılgan
hüznün öz babasından ileriydin
Pers
cengaveri Simurg’un kanatlarında
bildiğin
tüm savaşların komutanıydım
dilsiz
boşluğa düşünce uyandım
karabasanlar
tapınakta lanet duasındayken
karanlığın
dırdırında kalan
sessizliğin
bel ağrısında uyandım
şiir
yazmak için imge atışlarında kaldım
ne
öğreten oldu, ne de okuyan
düş’ü
gerçeğe takas ettiğim anda uyandım
kapanan
gözlerimin çemberinde geçen gerçekti
anladım
ki yenilginin düşü olmazmış
yeniden
başladım, uyanık yürüdüm
23
Haziran 2021
Şahizer Senem Telli
BOHÇAMIN ÇENGELLİ İĞNELERİ
“Anne lütfen, kırma beni,” diye yalvarmaya başladığında kararımı vermiştim. “Gitmeyeceğim yavrum, ısrar etme,” deyip kestim sözünü. Bu defa çok ısrarcıydı, “Bunda ne var anneciğim, anneannemin kasabadaki evini özlediğini, emekli olunca oraya yerleşmeyi düşündüğünü söylemez miydin?” dedi. Beni inadımdan vazgeçirmeye çalışan kızımı sanırım çok üzdüm.” Bakalım” deyip telefonu kapattım.
Gece
boyu birçok siren sesi ile sık sık uyandım. Tekrar uykuya geçinceye kadar
aklımda kızımın ağlamaklı sesi çınladı. “Biliyorum benim sağlığımı düşünüyor.
Amansız bulaşa yakalanmamdan korkuyor. Onca işinin, uğraşısının arasında bile
beni güvende tutmak istiyor” düşüncesi beynimi yoruyordu. Hem kızımı üzmek
istemiyor hem de anılarımdan saklanıyordum. Kendimle yüzleşme zamanımın
gelmediğine inanıyordum. Bu inançla, geçmiş bohçamı sıkı sıkıya çengelli
iğnelerle kapatmış, açılmasını iyice zorlaştırmıştım.
Kısıtlı
günlerde verilen serbest zamanımdaydım. Alışverişi ileri sürüp çarşıya gitmeyi
aklıma koydum. Evden dışarı çıkmam gerekiyordu. Aslında kızım, hiçbir
gereksinimimi eksik etmiyordu. Çıkmasam da olurdu ama iyice sıkılmıştım. Biraz
da belki bir arkadaşla karşılaşır, özlem gideririz diye düşünüyordum. Onca
zamandır biriktirdiğim; merhaba, iyi günler, hoşça kal, güle güle, nasılsın,
iyi işler, kolay gelsin gibi sözcüklerimi bol keseden harcamak istiyordum. İki
lafın belini kırmayalı neredeyse altı ay olmuştu. Dilim şişmiş, sözcüklerin
anlamlarını unutmuştum neredeyse. Kendi kendime konuşma alışkanlığı edindim.
İçimden geçirdiğim sözcükler, bir süre sonra belleğimdeki anlamını yitiriyor,
gerçek anlamına bir türlü dönemiyordum. Kendimin doktoru olmalıydım. Bu
sorunumu, tanıdık tanımadık insanlarla söyleşerek çözebilirdim.
Sıkıca
giyindim. Maskemi, üzerine saydam siperliğimi, bir de eldivenlerimi taktım.
Donanmıştım. Uzun süre çıkmadığımdan mıdır nedir? Kapıyı kilitleyip kilitleyip
açtım, içeri girdim tekrar çıktım. Bir türlü evimle esenleşemiyordum. “Aman
Allah’ım, deliriyor muyum yoksa?” diye düşünerek sonunda ana kapıdan çıkabildim.
Köşe
apartmanın giriş katıydı evim. Çıkmamla polis arabasını görmem bir oldu. Hemen
saklandım apartman girişine. Bekledim epey bir süre. Polislerin mavi
ışıklarının yanar söner şekilde uzaklaştığını izledim camın yansısından. “Aaaa…
Neden saklanıyorum, benim özgür zamanım değil miydi?” diye kendimi kınayarak,
sokağa çıktım. Karşı komşu balkon demirlerine dirseklerini dayamış sigara
içiyordu. Ona bir şeyler açıklama zorunluluğu hissettim. “İlaç almaya
gidiyorum” dedim o sormadan.
“Aman
dikkat et. 900 TL ceza kesiyorlarmış” dedi sigarasının dumanını tüm gücüyle
dışarı püskürtürken.
“Valla
büyük bir istekle çıkmak istedim bugün, nedense” diye yanıtladım.
“Sen
yine de tedbirini al, e mi?” dedi
“Alayım,
haklısın” dedim. “Ya görecek günüm ya da çekecek çilem var. Göreceğiz bu
diretmenin sonunu” diye düşünerek yürüdüm.
Yeraltı
treni durağı, evime yakındı ve sakindi. Bindim, hemen açtım kitabımı. Kimsenin
yüzüne bakmadan, başımı dik tutmadan yolculuğumu tamamladım. Kemaraltı’na
Çankaya tarafından girmeyi alışkanlık yapmıştım. Yine öyle yaptım, Hisarönü’nde
oturup bir şeyler içecektim. “Bayciğit’in kıvamlı, bol tarçınlı salebini
düşününce ağzım sulandı. Ayaklarımı çabuklaştırarak hızlandım. Cadde eskisi gibi kalabalık değildi.
Her
zaman oturduğum şadırvan çeşmesinin solundaki minik masaya yerleştim. Bir
taraftan garsonu çağırırken, bir taraftan da bakışlarımı çevremde
gezdiriyordum. İçeceğimi ısmarladım,
kitabımı açtım içimdeki özgürlük sevinciyle.
“Merhaba”
dedi bir ses ama üstüme alınmadım.
“Merhaba
Şule” diye adımı söyleyince, başımı kaldırdım. Bakıştık bir süre. Tanıyordum
bir yerlerden ama çıkaramıyordum. Bakışları o kadar tanıdıktı ki…
“Tanımadın
mı? Ben Nadire, Melek’in teyzekızı” dedi. Kitabım elimden sıyrıldı çeşme
yalağına düştü. Yüreğim, “Bırak da çıkayım buradan” der gibiydi. Boğazımdaki
düğümleri çözemiyordum ki konuşayım. Ayaklarımın yerinde duramayışına ne
dersin? Ya gözyaşlarıma…
Sarıldık,
öylece kaldık birkaç dakika. Ellerimiz ellerimizde bakışlarımızı konuşturduk
bir süre de…
Oturduğumuzda
ikimiz de mendillerimize sarıldık hemen. Salya, sümük, gözyaşı birbirine
karışmıştı. Ne zaman kim başladı, anımsamıyorum ama çok konuştuk. Kendimizden,
çocuklarımızdan, her şeyden… Benim yaşam bohçamdaki çengelli iğneler teker
teker açıldı kendiliğinden.
“Seni
gördüğüme çok sevindim Şule Abla. Melek Ablamı görmüş gibi sevindim. Bir gün
teyzeme gidelim, seni çok özlediğini söylüyor sürekli. İyice yaşlandı artık
memlekete de gidemiyor geçen yıldan bu yana” dedi.
“Memlekete
daha önce gidiyor muydu?” diye sordum.
“Evet”
dedi. “Demek ki memlekete ve bana küsmemişler” diye düşünüp kendimi iyi
duyumsadım. Oysa ben o olaydan sonra hiç gidemedim. Kasabalıyla ve eski
arkadaşlarımla karşılaşmaktan korkuyordum. Ya bana o günle ilgili sorular
yöneltirlerse diye.
Zaman
nasıl da çabuk geçmişti anlayamadık. Nadire benden küçüktü, yasaklı zamanı
yoktu. Ama ben…
“Eyvah!
Yasaklı zamanım gelmiş geçiyor bile…” dedim saatime bakarak. Gülüştük. Birlikte
durağa kadar yürüdük. HES kodu sorgulama,
seyahat yasağı gerekçesiyle yeraltı treni gişelerinden geçemedim. Herkes
bana, “Seni seni!” diye bakışlarıyla parmak sallıyordu. Utandım. Başım önümde
merdivenlerden caddeye çıktım. Polisler vızır vızır geçiyor tekrar
geliyorlardı. Durağın yanındaki elektrik direğinin arkasına saklandım. Deve kuşu
misali…
Görünmeden
bir ticari taksi çevirebildim. Sevinerek bindim, adresimi söyledim şoföre. Arka
koltukta küçülerek oturdum. Geçmişi ve bugünü düşünmeye başladım. “Yaşamımın en
kötü anısı için beni suçlu bulmuyorlarmış. Bunca yıl, suçluluk duygusuyla kendimi
sınırladım. Bu duygu çok sinirimi bozuyordu. Sürekli sakinleştirici
kullanıyordum iç sızımı hafifletmek için” diye kendimle hesaplaşırken eve kadar
gelmiştim.
Kapıyı
açarken birkaç kez anahtarımı düşürdüm. Ayakkabı bağcıklarımı çözemedim.
Aklanmanın rahatlığı ile hüzün arasında bir şeyler duyumsuyordum. Duygularım,
bıçak sırtındaydı sanki. Elimdekileri bırakıp doğruca banyoya gittim. Camlı
bölmeyi açtım, suyu sıcağa ayarladım. Altına girdim, bağırarak ağladım,
gözyaşlarım suyla birlikte aktı aktı…
Ne
kadar süre geçti bilmiyorum. Su damlaları, birbiri ardına hızla kayıyordu
fayansın yüzeyinde. Bir süre onların akışını gözlemledim. Kendime gelince
musluğu kapattım. Buharın tavana doğru seyrini ve tamamen yok oluşunu izledim.
İçimdeki koyu, yoğun sisin de azaldığını duyumsayarak çıktım kabinden. Beni
sımsıkı, yumuşacık saran bornozumun sevecenliğine sığındım. Uyumuşum.
********
Melek,
en iyi arkadaşım, sırdaşımdı. Nasıl olmasın? Aynı mahallede, bitişik evlerde
doğup büyümüştük. Hem sınıf hem de sıra arkadaşlığı yaptık, sekiz yıl. Birlikte
kasabadan şehre dershaneye gidip geldik. Çok güzel anılar biriktirdik. Yine
birlikte çok sır saklayıp, çok güldük derslerde, minibüslerde. Üniversiteyi
bile aynı şehirde; İzmir’de okuduk. O, benden daha başarılı olduğu için
mimarlık bölümünü kazanmıştı. Aynı gün yapacağımız düğünle evlenecektik ama
olmadı. Ailelerimiz ikimize ortak bir ev tuttular önceleri. Sonra onlar da
taşındı Ege’nin bu güzel şehrine. Önce ayrı semtlerde oturmaya başladık.
Sonrası hepten ayrılık…
Gözümün önünden, kafamın içinden silinmeyen
yaşadıklarım; çok acımasızdı. Oysa yılların özlemini gidermek için uzun zaman
sonra buluşup, anılarımızı canlandırmak istemiştik çocukluğumuzdaki saflıkla.
Şakalaşarak girdiğimiz Göksu’nun serin sularının yapacağı kötülüğü göremeyecek
kadar güvendik ona, birbirimize güvenir gibi…
Akıntıya
karşı yüzemeyeceğimizi anladığımızda yönümüzü değiştirdik, ona kafa tutmadık.
Göksu’da yüzmeyeli çok zaman geçince, özlenen ortamın tadını çıkarıyorduk.
Okulumuzun hademesinin balık tuttuğu yere geldiğimizde “Dönelim” diye ısrar
eden arkadaşımı dinlemeden “Her zamanki yerimize kadar gidelim, lütfen!” diye
direttim. Hiçbir zaman beni kırmadı Melek’im.
Uzaktan
kaba erkek sesleri geliyordu. “Bu koca adamlar bizim sınıfın haylaz oğlanları
olmasın sakın” diyerek şakalaştım, gülüştük, yüzmeye devam ettik. Çocukluğumuzdaki gibi benden daha hızlıydı.
“İleriye taşlarla set yapılmış, eskiden yoktu.” diye konuşarak yüzüyordu. Adeta
suyun yüzeyinde kayıyordu, “Kuğu gibi yüzüyordu, suyu okşayarak” diye imrenerek
onu izlerken; kulakları sağır eden gümbürtüyle savrulduğumu anımsıyorum,
sonrası yoktu belleğimde.
Duyduğumuz
seslerin sınıfımızın haylazlarına ait olduğunu, hâlâ uslanmadıklarını, alabalık
yakalamak için dinamiti kullandıklarını bilemedim. Bilmeliydim, kendimi
affedemedim. Bu, bizim ilk ve son kötü anımızdı.
Keşkelerimle
uzun yıllar yaşadım. “Keşke o
istediğinde dönseydik geri, keşke, keşke…”
Bir kaçak olarak utanarak yaşadım bunca yıl. Kaçtım ama içimde yaşattım
kapatamadığım acılarımı. Melek’imin ailesine ve kendime hesap verememekten
kaçtım. Yüreğim parçalanarak…
Ta ki Nadire’yle karşılaşıncaya kadar… Bu,
yüreğimin özgürlüğünün ilanıydı. Aklımın da… Artık keşkelerim yerine iyi ki’
lerimle yaşamayı seçtim. İyi ki yaşamımda oldun Melek’im.
Urla,
24 Mart 2021
Zeki Kırhan
YARIN VARDIR SEVGİLİM
sinsice
çöker yoksulluğa zifiri karanlık
uzanır
kirli elinden çift başlı hançer
parçalanır
gövde, serer gölgesini toprak
yarın
vardır sevgilim yarın bizimdir
yansa
da suyu ısınmayan ocaklar kül içinde
ölüm
koynunda, düğüm eşikte bekler
yarın
vardır sevgilim yarın emektir
onlar
için ölüm geniş, yaşam dar bir yokuştur
sözle
canhıraş olurlar, değince ağır silahtır söz
yarın
vardır sevgilim yarın onurdur
çocukların
yatağı uyanmadan, gün aralar kapısını
sabahlar
güzeldir, insanı boynundan öpen sabahlar
yarın
vardır sevgilim yarın çocuktur
kan
görmüş bir pusudan sızmışlar toprağa
insan
yaşadığı yer kadardır ustam, hani der ya şair
“toprak
eğer uğrunda ölen varsa vatandır”
Seval
Arslan
EDEBİYAT
KÜLTÜR SANAT DERGİLERİ
Zaman sürecinde, çeşitli il ve ilçelerde yayımlanan dergileri okuyup incelediğimde her birinin; sanat, bilim ve edebiyatı, “kültür” odağında birleştirdiğini; usta yazar ve şairlerimizin yanında genç kalemlerin eserleriyle zenginleştirdiğini; okuru bilgiyle çoğalttığını gördüm. Bazısı yüz elli, bazısı on altı, bazısı da ikinci sayısıydı. Edebiyat dünyasına açılan ışıklı pencereydi. Her biri edebiyatın mutfağı… Bilinmeyeni öğreten, görünmeyeni gösteren…
Dünyada
ekonomik, toplumsal, siyasi ve kültürel değişimin yaşandığı bir gerçektir.
Kültürden toplum yaşamına her şeyin tüketildiği, uygar kayıtsızlığın olduğu
günümüzde, pek çok edebi eser de yayımlanmaktadır. Teknolojinin hayatımıza
kattığı bilgisayarlar, akıllı telefonlar, elektronik cihazlar, birçok konuda
kolaylık sağlamıştır. Basılı eserlerin maliyetinin yüksek olması ve daha başka
nedenlerle; bilgi erişimi hızlı, kullanımı kolay, güvenli web sitelerinde
elektronik yayınlar artış göstermiştir. Klasik kitap okuyucusu için basılı
kitaplar öncelikli tercih olsa da e-yayınlar da yararlı seçeneklerdir.
Duyguyu,
duyarlılığa dönüştürebilme yetkinliğine sahip, toplumsal, yaşamsal, edebi
değeri yüksek bir eserin içeriğinin belli bir düzeyde tutulması, geçmişle bugün
arasındaki uzaklığın silinmesi, titiz çalışmalarla sergilenmesi, evrensel
boyutta bir çizgiyi yansıtması çok önemlidir.
Değişik
görüşlere yer vermek; dil, kültür, edebiyat ve sanata gönül veren bireylerle
büyük bir aile olmak demektir. İşbirliği içinde çağdaş bir eser yaratmak,
hedeflenen amaç ile işlevsel bir kuruluşun bütünleştirilmesine bağlıdır. Her
eserin kendi içinde ürettiği değerler, biriktirilip sistemleştirilmesi ve
okuyucu kitlesine ulaştırılması; bilinçli, azimli bir yönetim stratejisine
dayanır. Doğru kararlarla olgunlaştırılan bilgi iletileri, esere nitelik
kazandırır, sürekliliği sağlar, başarıyı da beraberinde getirir.
Edebiyat
dergileri, çağımızın hastalığı olan yalnızlık ve iletişimsizliklere meydan
okurcasına fırtınasız bir limanın deniz feneri olmaktadır; bizi kendimize,
birbirimize tanıtan. Kent insanının açmazlarına karşılık sanatsal anlayışla
sessiz ve iddiasız bilgeliğini okurlarının önüne sermektedir. Şiir ve edebiyat
dünyasında, iletisiyle, içtenliği ve sahiciliğiyle tüm zamanların hiç sönmeyen
ateşidir.
Cumhuriyet
döneminin zenginliği olan; Kültür Haftası, Ağaç, Çınaraltı, Büyük Doğu,
Markopaşa, Hisar, Yaprak, Pazar Postası, Türk Dili, Mavi, Papirüs, Şiiratı en
önemli edebiyat dergileriydi. Bunların arasında Türk edebiyatının en uzun
soluklu dergisi olan Varlık, halen yayımlanmaktadır.
Edebiyat
dergileri kalın duvarların bilgiçliğini ve sağırlığını bir kenara atıp,
belleklerin çağrışım alanlarına sessiz bir çığlık olmaktadır. Işık gibi
aydınlık ve dosdoğru... Gelecek nesillere değerli bir kalıt…
Gerçek
sanatçılar, yaşama yeni bir bakış açısı getirmekle kalmazlar. Onu
değiştirirler. Usta sanatçılar var oldukça, yontulan kalemler çoğaldıkça
inanıyorum ki edebi eserler, daha bir derin soluklanacaktır.
Şiir
başta olmak üzere, edebi türlere ait yazılara ve incelemelere yer veren
dergilerin zorluklara direnerek ayakta kalmaya çalıştığını görmekteyiz. Üzücü
olan okurunu arayan bazı dergilerin yayın hayatına son vermesidir.
Edebiyat
ve sanatın değişik alanlarında kültürel mirası paylaşan, birikimiyle iletişim
ve etkileşimin oluşumuna katkı sağlayan dergilerin yaşaması için hepimiz bir
şeyler yapmalıyız.
Karamsar
dünyayı aydınlatan, insanı önceleyen dergilerin kesintisiz yayın hayatını
sürdürmesi dileğimizdir.
Banu Elçi
YOLUNUZ AÇIK OLSUN
Bir sözcüğün kıyamete,
bir iyi niyetin teselliye, bir ölümün bin parçaya bölünmüş acılarına, ayrılığın
o başıboş nihai ve manasız boşluğuna, bir sevginin bitimsiz inceliğine ve her
haliyle hayatta olmanın külfetine, ağırlığına değen ...
Yorulur mu doğa hiç
binlerce kez yeniden doğmaktan? Peki ya doğadan kopmuş insan bilir mi ki
yeniden doğumları acımadan, yüreği sızlamadan. Sahi bir ağaç kururken içten içe
canı yanar mı? Kuruyan yaprakların
rüzgarla savrulan hışırtısından mı anlaşılır ağladığı yoksa sessizce sevinir mi
yapraklarını dökerken yüklerinden özgürleşiyor diye? Hiç içi üşür mü bir
ağacın?
Ya da bir çiçek
tomurcuğa dururken doğum sancısı çeker mi? İnsana vaat edilen cennet bahçeleri
günahsız geçilemez ya hani. Kim kefaretini öder her günahın? Günah ki iyi kötü
diye sınıflandırılan, damgalanan yüzlerce sıfatın. Toplumsal koşullanmalar ve
ezberler içinde yaşarken bildik rotanın dışına çıkan seyyah, olur da yolunu
kaybederse eğer güneş yol gösterir mi ona ayaz bir gecenin sıkışıp kalınmış
bilinmez karanlık seferinde.
Hani derler ya
“Yaşamın bilinmezliğidir hayatı güzel kılan” diye.
“Her şey değişir ve
hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Doğa her şeyi değiştirir ve her şeyin şeklini
değiştirmeye zorlar.” der Romalı şair ve filozof Lukretius
Dünya kendi etrafında
dönerken bir yarı karanlık bir yarı aydınlık görünse de güneşin varlığı zamanı
oluşturarak bu döngünün bitimsiz günlerini yaratır.
Gün yirmi dört saatlik
bir zaman dilimi. İçine koyduğun sözlerle, yüklediğin anlamlarla, tekdüze
eylemlerle, güvenli alışkanlıklarla bazen de yönünü, yolunu değiştirme ihtiyacı
duyduğun anlarla şekillenen bir gün. Zamanın varlığı ve varlığın yokluğuyla
kendi içinde bir dualite yaratan yaşam. Hayatın iki zıt yönlü varsıllığı. Ölüm
olmadan hayatın, acı olmadan mutluluğun, hüzün olmadan neşenin bilinmezliği ve
anlamsızlığı. İki kutuplu bir kavramsallaştırma ve uslamlama ile yol alan bir
hayatın içinde kaybolmuş, düşe kalka yaşayan bir insan türü.
Varlığa yüklenen her
amaçsa hayatın bir tasarımı olarak tezahür ediyor. Her şey nasıl görmek istersen öyle, nasıl
bakmak, nasıl tanımlamak istersen o kadar. Yine de çoğunlukla senin için
yaratılmış, sana sunulmuş, seçenekleri daraltılmış bir yaşam var karşında.
Ancak ne zaman her şey sorgulanabilir, analiz edilebilir, olasılıklar
çoğaltılabilir, anlamlar ve tasarımlar farklılaşabilirse insanın da ancak o
kadar zengin olabileceği bir yaşam bu.
Bizler aklımızla
kavrayabildiğimiz kadarını yaşarken dışarıda tüm olup bitenler ne kadar temas
ederse yüreğimize yaşam yükümüzde o kadar ağırlaşır. Neyse ki insanı
hafifletecek, insan ruhuna iyi gelecek araçlar var. Bir yazı, bir şiir, bir
dost, bir şarkı, bir resim, bir ağaç, bir nehir...
İnsan zihninden
çıktıkça hayatın basitleştiği bir döngü aslında bu. Ne onu bulandıracak bir
toprak ne onu ağırlaştıracak bir kuş ne de yoluna engel koyacak bir deniz var
insanın hayatında.
Her insanın bir
hikayesi vardır elbet. İçinde kocaman
sevgiler ve acılar barındıran, insanın kayboluşlarına neden olan ayrılıklar ve
ölümler yaşatan. Eksilir mi insan hiç bunlardan peki? Kayıp olarak
gördüklerimiz, bizi bırakan ya da bırakmak zorunda kalan ya da bizim terk
ettiklerimizle...Yoksa çoğalır mı insan yaşadıkları, deneyimleri, öğrendikleri
ile. Yokluk zamanlarında anıların varlığı acıtır mı insanın içini yoksa tam
tersi o günlere bakarak özlemle ve sevinçle anar mı o günleri?
Bence her ne şekilde ve nasıl olursa olsun
yaşanılan her an, o an için uğruna savaşılmaya değen her şey, vazgeçilen ya da
daha sıkı bir tutku ile bağlanılan her insan ya da olay o anın koşulları içinde
kendi akışını yaratır. Bu, ister kılıçla ister kalemle ister küfürle isterse de
olabilecek en erdemli ya da insani yolla da olsa fark ederiz ki hayat tek
kişilik bir oyun değil. İyisiyle, kötüsüyle, arsızıyla, edeplisiyle,
sevgisiyle, öfkesiyle bitmeyen ve dinmeyen bir bilmece var insan zihninin
derinliklerinde. Bilinmezlere açılan bir kapı ancak kendi hakikatine doğru yol
alan bir döngü de var.
Sokrates’in dediği gibi “En iyi bildiğim şey
hiçbir şey bilmediğimdir.” Dünyanın en bilge insanlarından biri olarak o bile,
kendi kişisel işlerinde, doğru kararlar verebilecek, hiç değilse hayatta yanlış
adımlar atmasını engelleyecek bir akıl perisine ihtiyaç duyduğunu söyler. Ki bu
da insan aklının bazı şeylerde ne kadar yetersiz kalabildiğini gösterir.
İnsanoğlu iyilikle, adaletle, hakkaniyetle, sadakatle, dürüstlükle, sevgiyle
yol alabilse zaten karmaşanın büyük bir kısmı ortadan kalkar. Ancak buna ne
insanın benlik rekabeti ne hırsı ne ele geçirme arzusu ne de zarar verme
dürtüsü izin vermez. Kendi gibi düşünmeyen, kendi gibi olmayan, kendi gibi hareket
etmeyen her bir başkası az biraz tehdittir bir diğerine.
Halbuki birey
olabilmenin, kendi kendine yetebilmenin, kendinde olduğu kadarıyla özverili
olabilmenin getireceği barışçıl ortam insanı bir nebze daha esnetecek ve
ılımlaştıracaktır her şeye.
Bizler ait olma
duygusunu yaşarken bile dışladığımız her ulus, her ırk, her mezhep ya da her
bir insan diğerinin değerlendirmesine, kavramasına maruz kalıyorsa, bu durumda
her bir zerreyi ya da her bir hücreyi toprakla, suyla, doğayla yeniden yeniden
arındırmak gerekir. Ta ki doğanın özündeki, insanın o en özündeki saf cevheri
bulana dek...
Yusuf Özdemir
ÇEMBER
Yıllar sonra
Nemrut'un doğu sunağında
Doğumunu
beklediğim güneş
Yükseliyor
Siverek Ovası’nda
Bir Karmati
ayininde söylenen en eski ilâhiyi
Fısıldıyor
rüzgâr
İçimde yılkı
atları koşuyor
Uzun bir yolun
güncesini tutuyorum
Her sayfa
sessizliğimin ezidi çemberi
Her sayfası
kuyuda çağıran Yusuf'un sesi
Nermin Akkan
ECE AYHAN TABİRİYLE
Çocuklar hastalanınca
Gurbet abanınca
Alacaklı dayanınca -sen gideli bitti gerçi- öylesi
Isırgan misli dalayınca kimsesizlik
Dirhemleniyor yüreğim
Yumranıyor sol küreğim
Başım boşa çıkıyor her türlü
Herkes masa meraklısı son günlerde
Develi Cıvıklısı
Beyoğlu İşkembecisi
Bilmem ne balıkçısına adres
Diz omuz sırt karaborsa gayrında
Cam camayım oğlunla şu an
Karantina yaşam
Dezenfekte giyim kuşam
Ah be gönlümün kara yası
karakucak dostluğuna nasıl da açım bu akşam
Gri mavi gök deniz
ad uyduramadım henüz bu rengine ufkun
Güneşin sarısıyla gönlümün karası yutuşmuş
Derya tutuşmuş sanırsın kara is pisine pis
Bacadan düşmüştü ya hani akkız
tıpkı onun korkak gözleri
közlük rengi
Toprak suyu unutmuş
Pıtrak büyütmüş ha bire
kaynaklarını kurutmuş
bütün çiçekler kuruncu
kelebekler kavi benekli zır beri
çayır çimen dersen geçimsiz feleğin çemberi
Dedim ya
.... toprağına giresiyim an be an
Gurbete meydan okuyor
gamze dokuyorum numaradan
Ne zamandan lokmasız
Ne günden uykusuzum unuttum
Bir ara elin omzumdaydı sanki
Başım düşeyazdı
Gözüm akınca ağzıma ancak aydı
Yurt kurdum hastanenin görümcek yüzüne
Gözlerimiz cam cama muallim
İncir ağaçları ön bahçede ellaam
Arkası tümden piç erik
Daldan dala karadul ağları gerik
"Keşke" diyorum "Ordan bura bir teleferik
dibine vurunca bu geberik
in çık yapsan göreselik"
Az önce
..... nefesin öptü kirpiğimi incilerimin menzili değişti
ondan bildim geldiğini
Dibime dökülürdü evvelde
Komşu banktakiler uzandı bu körez
Birazını da refakatçiler kürüdü
Ansızın duman bürüdü Rize'yi öylesine işte
Hısım akraba buralarda herkes birbirine
Siren sesleri sinir bozucu
Ölüm orucu sonlanmış da soluğa varmış
sanki eylemi anlamsız bulunan anasının bebeği
Ardı çığlık öbeği
Anlıyorum
… "Beterin beteri" diyorsun
Öyle değil işte
yokluğunda gadanın olmuyor ki biteri
Kör şeytan da musallat iyiden iyiye
"Şurdan şurası zaten bütün mesafe
.... yekin" diyor
Dibini denizin salık veriyor
Aklıma da yatmıyor değil hani
"İnceldiği yerden... " demeye kalmıyor
koruk koruk Ceren beleriyor
Bütün sistemlerim devre dışı
Yemeksemiyor içmeksemiyorum
Susamak çaysamak dersen hak getire
Sensiyorum sadece burnumda tütüyor omzun
Uzun uzandıya kuzun
Karışınca ateşten aklı seni soruyor
Çok kızıyorum o zaman sana
Ne şiirler yazıyorum bir bilsen puştluğuna
Sinkafın bini bir para başı göğe neredeyse
Yer altı vuruyorum ha bire
Kapatıyorum gözlerimi kazıyorum tırnak tırnak
Yetmedi tepikliyorum
Alamıyorum hırsımı
yenemiyor öfkemi
"Oh olsun"a çepikliyorum taşını
"Başını yesin yazgının böylesi" demiyorum elbet
Kalıcı değilim ya ilelebed
Hesaplaşağız nasılsa günün birinde
"Helal olsun"u umma boşuna
"Beyim bilir"imim yok benim biliyorsun
Keven basacağım poşuna
Bitirmek istiyorum ömrü
Kalan günün ardını
Görmek bazen
Bel veriyor hizen
Üstüme üstüme evren
Çivilerim sökülüyor
Öyle bir akşam üzereyim an itibariyle
Farkım yok hıbarıyla el duvarında
Hiç alakam kalmadı o bildiğin
O çok sevdiğin
.......çıtkırıldım kibariyle
Morum mokum anlayacağın Ece Ayhan tabiriyle…
Hüseyin
Opruklu
SOLGUN
GÖLGELER
Tam bir saattir koltukta oturmuş, uyanmasını bekliyorum. Gözlerimi kırpmadan bakıyorum güneşte unutulmuş bir tuval gibi solgun yüzüne, uyansın artık diye. Neden sonra uyanıyor. Yeni yıkanmış kumaş gibi içine çekmiş gözünü ovuşturuyor durmadan. Solgun gölgeler halinde bekleyen ihtiyarların arasında iniltiler içinde kendine bir hayat kurmuş belli ki. Ait olmadığı bir dünyaya ne de çabuk alıştığına şaşırıyorum. Kafasını kaldırıp yüzüme bakıyor, sonra rengi uçmuş dudaklarını kıpırdatıp “Hoş geldin.” diyor.
Çoğu yağmur uykusuna yatmış gibi öylece
bekleyen tüm bu yaşlı insanlar emir almışçasına dönüp bana bakıyor şimdi. “Hoş
buldum anne,” diyorum onlarla göz göze gelmeden. Tanımamış gibi bakıyor.
Zamanın gittikçe yavaşladığı, yetişme derdinin olmadığı bir boşlukla bakıyor.
“Sen kimlerdensin?” diyor sonra. Cümlelerinin çoğu bozuk, anlaşılmıyor sözleri.
Susmasını fırsat bilip “Anne, benim, tanımadın mı?” deyince, zamanı geri
sararak, bu kez “bildim.” diyor. Bildiği bir şey yok aslında. Ne zaman
ihtiyacım olsa iki kanat gibi açılan şefkatli kollarının ucunda sarkan artık
suyu çekilmiş sağ elini güçlükle kıpırdatıp, elimin üstüne koyuyor. Bakıyorum;
gülümsüyor mu emin olamıyorum. Anne” diyorum sonra “Ne çok arkadaş
biriktirmişsin ne güzel’”
Annemin kendisiyle ilgili söylediğim hiçbir
şeyi önemsemediğini biliyorum. Değişen bir şey yok yine. Neden şimdiye kadar
gelmediğimi, gelmek istemediğimi düşünüyorum. Kandırılmaya hazır bir çocuk
saflığıyla “Ne iyi ettin gelmekle.” diye mırıldanıyor. Bakınca öyle anlıyorum
beklemenin hiç de kolay olmadığını.
Kalın gövdeli süs bitkileri gibi bir köşede
oturmuş onlarca yaşlı annem gibi bekliyor. Unuttukları için konuşmayı belki,
kimseden ses çıkmıyor. Sanki herkes suskunluğu çoğaltan kıpırtılar içinde başka
bir dünyanın kapısında geçmişi unutmuş, olmayan bir geleceği bekliyor. Belki
hepsi unutmak istiyor her şeyi; şimdinin ve geleceğinde bir önemi kalmıyor o
zaman. Buraya ne zaman, neden geldi? Bilmiyor kimse.
“Anne,” diyorum “benim, ben Necla.” Gülüyor.
“Bildim bilmesine de,” diyor, “heyecanlandım birden!” Bildiği bir şey yok
aslında. Başka bir dünyanın kapısını aralamış çoktan ama kendini hala burada
zannediyor. Geçmişe bakmıyor dönüp. Yok sayıp geçiyor, ne güzel.
Şapkasını başına özenle yerleştirmiş ihtiyar
adam, salonun bir köşesine tezgâhı açmış, elindeki fırçayı rastgele önündeki
tuvale sürüyor. Ara ara dönüp, çekingen gözlerle anneme bakıyor. O da fark
ediyor. Elini saçına götürüp düzeltiyor. “Biliyor musun,” diyor annem, “benim
resmimi yapıyor, neredeyse bitmek üzere.” Feri kaçmış gözlerine ışık yürüyor
bunu söylerken. Tuvale yaklaşıp bakıyorum, eğri büğrü bir ağaçtan başka bir şey
görünmüyor.
“Babamın ne zaman geleceğini, hiç böyle geç
kalmadığını soruyor.” Sesini kısarak, birazda kulağıma fısıldayarak diyor bunu.
“Neredeyse gelir,” diyorum, “o gelmeden gideyim ben.” Mahzun bir sessizlik
içinde “Daha erken, nereye gidiyorsun?” der gibi bakıyor yüzüme. Sesi
ağlamaklı. Karşımda oturan kadın annem olmaktan çıkıyor baktıkça. Hafızasının
geri gelmesini, beni tanımasını diliyorum. Kim olduğumu. Kim olduğunu.
Biz bunları konuşurken, huzurevinin tombul
kadın bakıcısı salona gelip elindeki tepsiden sırayla ilaçlarını veriyor bir
bir. Gündelik rutinlere alışmış, yüzünü ekşiterek bekliyor hepsi. Sıra ona
gelince mızmızlanıp içmek istemiyor, kaşık ağzına ulaşıncaya kadar dökülüyor
bir kısmı. “Anne,” diyorum “hafta sonu gelsen, yemek yapsak beraber.” Şüpheyle bakan gözlerini dikip “Olmaz,” diyor
“babana söz verdim, gelemem!” Neden böyle bir şey söylediğimi ben de
bilmiyorum. Belki biraz daha gevelesem içimdeki sözcükler isyan edip çıkacak;
onu neden unuttuğumu, şimdiye kadar neden gelemediğimi böylece
söyleyiverecektim sonunda. Gönlünü almak için “Tamam,” diyorum, “sonra gideriz
o zaman.”
Hiçbir umut vadetmeyen bu sığınakta onu
bekleyen yapacak bir sürü iş varmış da ben meşgul ediyormuşum gibi “Gitmeyecek
misin daha?” diye soruyor. Evet anlamında kafamı sallıyorum. Hava yavaş yavaş
kararmaya yüz tutarken bakıcının kolundan çekip kulağına bir şeyler söylüyor.
Ne dediğini duyamıyorum. Kapıdan çıkarken bakıcıya yaklaşıp soruyorum ne
dediğini. Yüzündeki alaycı gülümsemesiyle “kimdi bu gelen” diye soruyor diyor.
“Kimse!” dersin diyorum, “hiç kimse.”
Filiz Kalkışım Çolak
KASIMPATI DÜŞESİ
ayva çiçeği iklimini mi şaşmış ne
titriyor soğuğun jilet kesen ıslığında
dudaklarının kiraz ısırığı bir tattan kalma
düşlerimin ılık şarabını kesiyor
elma kabuğunda dağılan kokusu vaveylalarının
kimsesiz kaldırımlarda
kalbimin tekleyen yalnızlığı
yırtık cin giymiş aklımın düşesi
kasımpatı şımarıklığında
geçip giderken son yorgunluğundan
üşüyen bedenimin siyah kürklü geceleri
kıymığı batıyor kumsallarımın
tan hasreti beklentilerine
bakışlarının gönlüme kapanan
siyah yelpazeli dokunuşlarından
ah! Mihrinaz
kar zınaklıyor ayaza sızan ayın
mor sinmiş nefesinden
şehrin kurt uluması sessizliğine
sen yoksun!
sokak lambalarının isli gözlerine
sürme çekiliyor
esaretinden gölge boylarına akan duruşlarından
uyuşmuş kirpik uçlarımdan
usulca bir damla yaş yuvarlanıyor
avuçlarımın parçalanan kır kavisli sabahlarına
ah! Senin köşe başı kortejlerin Mihrinaz
İsveçli anneden doğma Mihrinaz
ballanan rujunda fütursuzdu gelincikler
ah! Yanaklarında olgunlaşan epifitleri
kıyılarıma çekilen şeftalilerin
pembe uçlarından sinelerinin
menevişlerime uçuşan ak güvercinler
gülücüklerinde nazlanan ağzı yavrucuklu kamelyaların
biliyorum birazdan ışıyacak
içimi ısıtan gamzelerinden ahududu şerbeti
bizim sokağa
çıkacaksın biliyorum
dalacaksın kasımpatı buhranlarından
denizi seyre daldığımız derinliklerine
eski rıhtımın
on dört numarada duraklayacak önce adımların
sivrilecek burnu çizmelerinin
kalbin çarpacak deli deli
bükeceksin boynunu penceremdeki lâlelere
harelenen mecalimin
göletinde ki kuğularda yüzecek küskünlüğün
karda kalacak yüreğimde korlaşan izleri
ruhumdan geçişlerinin
saçlarında tutunan taneciklerden
çözüleceksin zemheri sancılarıma
saydam ırmakların dürtüsünden
bir ispinoz düşecek
boşluklarımın yakut ağartılarına
konçertosu başlayacak yine sevdanın
buğusu tüten dallarımdan
o beyaz yüzünden inerken
göğüslerinin üzerine
zülüflerinin hayallenen siyahları
kıpırtılarımda kalan tadın boşalacak Mihrinaz
buz tutan düetlerine dudu çıkmazlarının
kızılcıklar lâl olacak
turkuazlara ısınacak koynunda
mercan kanatlar
vuslatın terleyen sıcağında
yanlara yatacak cıvıltılar
yakamozlar kucağını açacak
yıkanacak körfez öpüşlerinde ay ışığının
ilkbahar inecek kucağımıza
saracağım belinden Mihrinaz
ebemkuşağı sıyrılırken mor kuşağından üzerimize
karanfilli çıkışlarına haykıran
kasımpatı suskunluğundan
öleceğim sana
çiseciklerimizden tütecek maviye ten…
Necdet
Arslan
BİR
ŞİİR/BİR ŞAİR ÜZERİNE DEĞİNMELER
OLUŞ MƏNİ
(Nermin Akkan)
Ey sən,Mən olan,
Məndən olan hər şey!
Tafran kimə torpağım?
Kimesin efil efil
Niyesin bu qədər alçaq, bu qədər səfil
Göyə tikdim halbuki başını!
Sən,
Ey sən!
Yaşıl, sarı, qırmızı, qəhvə
Uzun, qısa, tombul sivri, zəngin xəsis yarpağım!
Bu qədər ehtiras niyə budağa, çiçəyə
Bu qədər həsrət günəşə suya
Kök köləliyini bilə-bilə!
Ah bre min qollu gürgen, qovaq, qoz gül, selvi
Bu qədər torpağa eşq,
Bu qədər sevişmə niyə biteviye
Canlar tərsiylə!
Xidmətin kimə,
Hörmətin kimə ki
Tax taxışdır, sür sürüşdür aşüfteliyindesən
Sarıdan yaşıla qırx dövrlə!
Şabalıd at at,
Gül qatmar qatmar qırx qat
Al yaşıl kiren
Alma, armud, tut, albalı portağal
Al al,
İstədiyin nə varsa
Bax bu dirhəmliyindəki kələkbaz ehtirasa
Mən
Mən hey mən!
Nə oldu birdən!
Tərləmiş su kəsmisən,
Bulud bulud yüksəlmisən
Gözəlləşmisən Aişə Aişə
Səpilmiş boy vermisən çinar çinar,
Bir iki dirhəm də ət tutmusan anlaşılan ki
Qucaqlaya bilmirəm belini rəçinə qoxulum!
Pinar!
Hava be!
Havasını sevdiyim kəkliyim,
Göyərçinim, kəpənəyim,
Qaytan bığlarıma bax hələ
Ozan belə dölümə
Diz çök heykəlimə
Şəhadət şəhadət iliş pəncələrimə
Mənsən
Sənəm
O
Bu
Bu
Öz be öz
Tözüm
İki gözüm.
Danış mənlə
Seviş sənlə
Öl
Diril
Oluş məni habire
"Allah Allah!"
Də birə!
OLUŞ BENİ
Ben olan,
Benden olan her şey!
Tafran kime toprağım?
Kimesin efil efil
Niyesin bunca rezil, bunca sefil
Göğe diktim oysa başını!
Sen,
Hey sen!
Yeşil, sarı, kızıl, kahve
Uzun, kısa, tombul sivri, zengin cimri yaprağım!
Bunca tutku niye dala, çiçeğe
Bunca özlem Güneşe suya
Kök köleliğini bile bile!
Ah bre bin kollu gürgen, kavak, ceviz gül, selvi
Bunca toprağa aşk,
Bunca sevişme niye biteviye
Canlar tersiyle!
Hizmetin kime,
Hürmetin kime ki
Tak takıştır, sür sürüştür aşüfteliğindesin
Sarıdan yeşile kırk döngüyle!
Kestane at at,
Gül katmer katmer kırk kat
Al yeşil kiren
Elma, armut, dut, kiraz portakal
Al al,
İstediğin ne varsa
Bak şu dirhemliğindeki düzenbaz hırsa
Ben
Ben hey ben!
Ne oldu birden!
Terlemiş su kesmişsin,
Bulut bulut yükselmişsin
Güzelleşmişsin Ayşe Ayşe
Serpilmiş boy vermişsin çınar çınar,
Bir iki dirhem de et tutmuşsun anlaşılan ki
Saramıyorum belini reçine kokulum!
Pınar!
Hava be!
Havasını sevdiğim kekliğim,
Güvercinim, kelebeğim,
Kaytan bıyıklarıma bak hele
Ozan bele dölüme
Diz çök heykelime
Şahadet şahadet takıl pençelerime
Bensin
Senim
O
Bu
Şu
Öz be öz
Tözüm
İki gözüm.
Konuş benle
Seviş senle
Öl
Diril
Oluş beni habire
"Allah Allah! "
De bire !
Merhaba
Yukarıda
Nermin Akkan'ın Azerbaycan Türkçesine OLUŞ MƏNİ’ adıyla çevrilen bir şiirin
paylaşıyorum sizlerle.
Şiiri
uzun uzadıya irdeleyecek değilim. Nermin Akkan hakkında sizlere iki yetkin
yapıtı; Ayrıksı Çiçekler ve Ceren’siz Olmaz isimli kitaplardan daha önce
de söz etmiştim. 1955 yılında Tokat’ın Almus ilçesine bağlı Kadıköprü köyünde
dünyaya gelen Nermin Akkan bir emekli öğretmen. Şiir, öykü ve denemeler yazarak
yayın yaşamında yıllardır var olan bir şair ve yazarımız.
Çoğu
yapıtını okuduğum Kardeşim Nermin Akkan hakkında söyleyeceklerim bu
okumalarımın yansımasıdır.
Bir
istif işçisidir; daha başka bir deyişle ‘duyguların istifçisidir’, Nermin
Akkan. Çok varsıl bir sözcük, söz ve söylem dağarcığına sahiptir. Bunların her
biri, bir başka şiir tümcesinde yer bulmak için gönüllü koşar. Böylelikle her
yazdığı metinde yeni bir lirizm doğar.
Günümüz
şiirinde yarınlara yönelik bir ‘hamle şairi’ diyebilirim Nermin Akkan için. Her
şiirinde kendini olgunlaştırma, pişme uğraşı içindedir çünkü. Böylelikle kendi
sesinin peşinden koşar, her şiirinde kendisine benzeyenleri arar. Bu heyecanla
içten bir yüreklenmeyi sahiplenmekle kalmaz, edindiklerini kıskançlıkla korur.
O’nda
yeniliğe açık bir yetenek varlaştırması, şiiri başka bir evrene sokma sabrı
vardır. Sözcüğün tam anlamıyla incelikli dokunuşların insanı; bir atılım
şairidir. Uçsuz bucaksız bir cevherden sağar söyleyip yazdıklarını.
Ne’yin
yanında olmayı kararlılıkla bir istenç, usuna aykırı gelen ne varsa hepsini
elinin tersiyle yitip kendi olma varsıllığını sahiplenen bir tutumun Nermin
Akkan’la özdeşleştiğini söylemek bu nedenle olasıdır.
Onun
şiirlerindeki evren sanıldığından da büyüktür. Onun şiirlerindeki düş, gerçeğe
sanıldığından daha yakındır.
Sözcüklerle,
objelerle, duygularıyla çocukça oynayan bir ergenlik; yaşam ve insan odaklı
şiirlerindeyse en sıradan olgulara bağımlılık derecesinde kilitlenen bir
bilgelik vardır. Sıradanlığı, en öncelikli bir sorunsal olarak dikkate alır.
Onları, yoğun metaforlarla gergefine motif motif teyeller.
İlkin
usunda yaşatır şiirlerine giren her odağı. Sonra, yoğun bir dil kıvraklığıyla
şiirini pişirip indirir ocaktan. Deneyimleriyle hayallerini biçimlendirir. En
keskin söylenmesi gereken durumlarda daha acıtıcı bir dokundurmaya yönelir.
Ünlü harflerin hepsi bir ünsüz harfle nasıl gülünebildiğini ağızları açık tanık
olurlar.
Bazı
şiirlerinde okurlarını bir beyin fırtınasına çağırırken belki biraz
hiddetlenir; ama kimileyin de onları bir sandal barınağında korumayı gözetir.
Bu insancalık Nermin Akkan’ı büyüten en büyük özelliklerden biridir.
Hiçbir
şiirinde falsoya, yapaylığa olanak tanıyan bir kurguyla karşılaşmazsınız. Bu
nedenle o, bizden biridir. Yazdıkları her şey yaşamdan devşirilmiş mozaiktir.
İçimizi
acıtacak derecede güldüren, kahkahalar atarak hüzünlendiren bir hipnoz gücü
vardır bu ‘kalemin’.
Nermin Akkan hakkında söyleyeceklerim bu kadar
dersem kendime de haksızlık etmiş olurum. En iyisi mi ‘şimdilik’ ayrıntısını bu
son tümceme eklediğimi düşünün.
“Konuş
benle” diyen Can Topraamm Nermin Akkan’ı selamlayarak…
Kemal
Kantar
ANNEM
senin
yüreğin martılarla bir
her
halimize telaşlısın anne
gözlerin
kirpiklerinden beter
ne
ağlamaların bitiyor ne aydınlığın...
dur,
öyle usulca...
karanlıkta
yıldızlar bile görmedi
seni
gözkapaklarımda sakladım
bakarsın
ufacık bir cinayet olur
dur,
öyle usulca...
sokak
lambaları parmak uçlarımı sızıyor
karanlık
birazdan bilinir
bir
çığlıktır kopar Acı Kahve’den
İzmir`de
olduğumu bilirler
gidersek
beraber gideriz
sokaklara
bırakmışım avuçlarımı
kimseler
almıyor annem
kimseler
almıyor...
her halimize telaşlısın anne
gözlerin kirpiklerinden beter
ne ağlamaların bitiyor ne aydınlığın...
dur, öyle usulca...
karanlıkta yıldızlar bile görmedi
seni gözkapaklarımda sakladım
bakarsın ufacık bir cinayet olur
dur, öyle usulca...
sokak lambaları parmak uçlarımı sızıyor
karanlık birazdan bilinir
bir çığlıktır kopar Acı Kahve’den
İzmir`de olduğumu bilirler
gidersek beraber gideriz
sokaklara bırakmışım avuçlarımı
kimseler almıyor annem
kimseler almıyor...
Kerim Birlik
BAZEN
Gözlerin düşüyor aklıma bazen
Ruhumda bir yerler alev alıyor
Kuru yaprak gibi tutuşuyorum
Bazen de hasretin dolar odama
Buz kaplar kalbimin dört duvarını
Sıtma nöbetinden beter yokluğun
Aylardan Ağustos, ben üşüyorum
Hayalin süslüyor gecemi bazen
Duvarlarda gülümseyen cemalin
Pek de hayra değil benim bu halim
Sensizken seninle konuşuyorum
Bezen de başımdan gidiyor aklım
Kendimi hep sende unutuyorum
Geriye dönmeye yok ki takatim
Ne olur tut beni, tut düşüyorum
26.08.2020 Ankara
Adnan Sungur
PUDRA ŞEKERLİ HAYAT
Güzel
bir tablo diye geçiriyor aklından. Dudaklarının arasındaki sigaranın külünün
yere döküldüğünün farkında değil. Bu resmi kim yaptı diye hatırlamaya çalışıyor
ama nafile. Derin bir nefes alıp odanın içinde bir iki adım attı. Burada benim
ne işim var diye düşündü. Beyaz duvarlara baktı. Beyaz anılar vardı hiç
kirlenmemiş. Beyaz anılara parmağının ucuyla dokundu. İçi acıdı, kederlendi.
Kim bıraktı anıları duvarların üzerine? İçim neden böyle burkuldu diye
hayıflandı.
Odanın
içindeki sesleri, yüzleri düşünüp hatırlamaya çalıştı ama hatırlayamadı.
Kendini aramaya başladı. Masanın, karyolanın altına, dolabın içine, her yere
bakıp kendini bulmaya çalıştı. Bükülmekten yorulan belini doğrultup dineldi.
Tam o anda kanepede oturan bir çocuk gördü. Şaşırdı…
Dikkatli
gözlerle çocuğu süzdü. Hatırlamaya çalıştı. Önünde bir iki adım volta atıp
yeniden yüzüne baktı. Şeffaftı çocuk. İçini gördü. İçinde kâğıttan gemiler ve
uçan kuşlar vardı. İçindekiler
kıpırdadıkça, çocuğun gözlerinin içi gülüyordu. Sanki suyun şırıltısını duysalar
içindeki kâğıttan gemiler birden yolculuğa çıkardı; adı bilinmeyen denizlere
doğru.
Duvardaki
anılara bir daha baktı. Bir yeri hatırlar gibi oldu. Bir kızla bir erkek,
boğaza karşı çay bahçesinde oturmuşlardı. Kanlıca mıydı orası diye bir an
düşünüp durdu. Kanlıca’nın pudra şekerli yoğurdu meşhurdu. Kızla erkeğin pudra
şekerli yoğurdu yerken günbatımını seyretmeleri geldi gözlerinin önüne.
Bıyıklarının ucuna bulaşan pudra şekerli yoğurdu kızın mendilini çıkarıp
silmesini nereden hatırlıyorum diye düşündü. Rengi solmuş berjer koltuğa
oturup, gözlerini tekrar duvardaki resme dikti. Aniden aklına bir şiir geldi.
Yıldızları
topla da gel
Sabahın
perdesini açmaya gidiyorum
Hangimiz
hamalı değiliz ki bu koca dünyanın
Dışımızda
bir dert, iki dert, üç dert ve dertler
İçimizdeyse
bin dert
Üstüne
üstlük
Bunca
yalnızlık yetmiyormuş gibi
Şiiri kimin yazdığını düşündü. Bir yaz gecesi belirdi beyaz duvarda. Masanın üzerinde bir adam bir şeyler yazıyordu.
Derken
balkon kapısı rüzgârın etkisiyle güm diye kapandı. İrkildi birden, içi titredi,
eli ayağı buz kesti. Balkon kapısının sesi ona demir kapının sesini hatırlattı.
Şimdi yarı karanlık bir yerde gözleri bağlı, çırılçıplak bir adam vardı. Başında da birkaç kişi. Gözleri siyah bir bezle bağlanmıştı. Elleri
de arkadan bağlıydı. Öyle çok sıkmışlardı ki urganı, bileklerinin derisi
sıyrılmıştı. İçlerinden birisi:
“Verin
ulan bunun şeyine elektriği, o zaman nasıl konuşuyormuş görsünler o…. çocuğu”
diye söylendi.
Adamlar bazı isimleri ve oturdukları ev
adreslerini istiyorlardı. Ah! O işkence gören adam. Onun kim olduğunu
hatırlayabilse her şey çözülecekti.
Demir kapının arkasındaki çığlıklar kendi çığlığına benziyordu.
İstenilen isimleri ve adresleri vermemişti. Acıya dayanmak için bağırıyordu.
Yarı karanlık yerdeki adam aynı şeyleri her gün yaşıyordu fakat gün geçtikçe
acıları hissetmemeye başladı. Dayak yedikçe ölü gibi yatıyordu yerde.
“Bırakın
ölsün o… çocuğu…” diye bağırıyordu başındaki kalabalıktan yükselen aynı ses.
İşittiği
sesle irkildi yerinde. Hafızasının kendine oynadığı oyun aniden duruverdi.
Yeniden aynı odanın içinde, aynı beyaz duvarların önündeydi. Bir sigara daha yaktı. Dayakçıların kapıdan
çıkışlarını hayal meyal hatırlar gibi oldu. Kimdi ölü gibi yatan adam ben
miydim diye düşündü. Bütün gücüyle beynine yüklendi. Şakaklarındaki damarlar,
basınçtan dışarı fırlayacak gibi oldu. Yüzü gerginleşti. Zorladı kendini.
Tablodaki insanlar evin içi, işkence günleri, çığlıklar, pudra şekerli yoğurt,
Kanlıca’daki çay bahçesi, şiir, evet ya şiiri kim yazdı? Resmi kim yaptı. Ya
şurada oturan çocuk? İçinde kâğıttan gemiler yüzdüren?
Kulaklarındaki
uğultular çoğalmaya başladı. Ellerini kulaklarının üzerine koyup uğultuları
durdurmak için olanca gücüyle bastırdı. Başını şuursuzca sağa sola sallayıp
kendini dışarı attı. Merdivenlerden hızla inerken, mutfaktaki kadın:
“Hayatım
yemek hazır hadi gel” diye seslendi.
Bir iki dakika geçtikten sonra kadın bu kez
başını mutfak kapısından uzatarak yine:
“Hayatım
yemek hazır” diye tekrarladı.
Odada kimse yoktu. Telaşa kapılan kadın,
bitişik odadaki oğluna bağırdı:
“Baban gitmiş! Çabuk ol kaybolacak yine.
Kaybolmadan bul gel hemen.”
Oğlu yalınayak ve koşarak merdivenlerden
inerken, sokağın bakkalı üzerinde eşofman ayağında terlik olan adamın önüne
geçip sordu:
“Abi nereye böyle?”
“Kanlıcaya…
Pudra şekerli yoğurt yemeye gidiyorum.”
“İyi
de orası uzak değil mi Selim abi?”
Sevgi Erol Öçal
DAĞLARIN SESİ
Dağların sesi idik
Kar ile boran
Çevriliydi nefesler
Taş avlusu
Büyük hayatları olan
Toprak damlı kerpiç evlerin
Yokluğa gülüşleri çınlayan çocuklarıyla
Taş avlu sesimizle yankı bulurken
Yüreğimizi saran cümle dertlere inat
Düş kuran
Etrafı karlı ulu dağların
Yüksekte uçan kartalları
Şahinleri imrenirdi bize
İnmek isterlerdi düz ovalara yere
Erken inen akşamla
Karanlığa çalarken ortalık
Yıldızı bol göklere çizerdik düşlerimizi
Kırağı tutan küçük pervazlı buzlu camlardan...
Beyazın esareti uzun sürse de
Tomurcuğa dururdu baharın aşkına
Tüm körpe dallarımız
Gelincik tarlalarında çiçeklenip
Envayi çeşit kır çiçekleri ile
Karışırken direnmeye
Yeniden doğuşa yemin etmiş
Gözlerimizin derinliğindeki yarındık
Bir kurşun kalem yeterdi
Çizmek için ahvalimizi
Anlatırdı bizi
Yüreğimizin alevlerini
Küle dönen çocuk gülüşlerimizi...
Tipiye tutulan masum düşlerin
Hüzünlü yüzleri idik
Dört yanımız duman
Erken tanışmışlığın izleri olacaktı
En kuytuda
Keskin bir bıçak yarası gibi
Bir ömür hasretin koyu deltaları içimizde ...
Taş avluda çınlarken çocuk gülüşlerimiz
Dağların sesi olacaktık
Ayaz yemiş yalnızlığa
Bir ömür hükümlü ...
Mehmet Faruk Habiboğlu
İÇİMİN AFRİKA'SI
Eski siyah beyaz Türk filmleri ne
güzel; şimdilerde yitirmiş olduğumuz ne çok şeyi izleriz gözlerimiz yaşarırken.
Fakir kız, zengin oğlan da olsalar onlar da prangalı zencilerdir. Nice
şatafatlı, soylu soplu görünümde kararmış yüzler var bugün. İnsanlığa düşman insan
kopyaları!
Biz yine de şiir okumaya devam
edelim. Ne zaman umudumuzu yitirirsek o gün öldüğümüzün resmidir zira. Şiir
insanlığın mukaddes çığlığıdır. Ne demişti birisi: “Ya şair ol ya şiir, olmazsa
şiir okuyan ol. Dördüncüsü olma sakın!”
Bir gün gideceğim ama Afrika’ya.
Oradaki parlak siyah derili aydınlık insanlarla buluşacağız. Beraber bir
insanlık şiiri okuyup üstüne de bir kardeşlik türküsü söyleyeceğiz. Biz
karanlıklara asla boyun eğmeyeceğiz, biz prangaları kabul etmeyeceğiz.
İçimin Afrika’sına selâm olsun! 14 Ağustos
2021
Adnan Sungur
KADİM DOST
Yüreğim Mezopotamya kadim dost
İyiliğin mayası sevgi
Çocukların gözlerinin çapağında açacak
Örs’ün üzerinde vurula, vurula ustalaşacak
Sabırla öğrenecek yaşamın kor halini
İçinde nar, tavus kuşu, güneş, hayat ağacı
İçimde yıllardır bitmeyen göç yolları
Kapı değil içimden sökülen
Dikenli tellerde boğulan kanlı ağıt
Kuraklığını suluyor gözyaşlarıyla
Bağırsam yanık, yanık
Kabuk bağlar sesim kör kuyular dolmaz
Süryani şarabının sarhoşluğu
Dilimde sürgün yaşamın türküsü
Yüreğime dokunur usta eller
İçinde hasreti örerler gümüş telkari
Göç dalgası esmer insan biçaredir
Yüreğim Mezopotamya kadim dost
Penceresini çoktan kırdılar
Yeter artık taşlanacak can kalmadı
İçimin çekirdeğini de söküp aldılar
Yaşar Özmen
YAPITIN SANAT DEĞERİ ÖLÇÜLEBİLİR Mİ?
(Ç.Türk Dili Dergisi, Eylül 2021 Sayı 403’te
yayımlanmıştır.)
İntegral, Türkçeye aynı kitapta ‘bütünsel’ anlamında çevrilmiştir.
İntegrali, bütünsel anlamında ele aldığımızda tümcede bir yineleme oluyor. Bu
yineleme olamayacağına göre altında başka bir şey olmalı” kuşkusu doğurdu.
Çeviri yanlışı olabilir mi, diye düşündüm.
İntegral, matematiksel bir terimdir. Karmaşık işlemlerin,
diferansiyel denklemlerin çözümünde kullanılan bir yöntemdir. Başka bir
söylemle, “Bir ya da birden fazla fonksiyonu ve bunların türevlerini ilişkilendiren işlemlerde kullanılan karmaşık bir çözüm yoludur.[2]” Herkesin anlayabileceği şekilde açarsak integrali, mevcut ölçü
birimleriyle ölçemeyeceğimiz bir alanın hesaplanmasında kullanılan bir yoldur,
diyebiliriz. Estetik değer veya sanat değeri, oldukça karmaşık ve çok
değişkenli bir fonksiyondur. Bu, ancak integral gibi bir yöntemle çözülebilir.
Ontolojik ve psikolojik estetik araştırmaları, sanat yapıtının
varlık tabakalarından oluştuğunu; bunların, nesnel ve duyusal alanları olduğunu
söyler. Duyusal alanı, reel ve irreal alan olarak ikiye ayırır. Bunda bir
sıkıntı yok, tanımlanabilir şeyler. Kolaylıkla anlaşılabilir kavramlar. Ancak
integral sözcüğü, neyi veya neleri kapsamaktadır? Sanatla, estetikle ilişkisi
nedir?
İntegralin en önemli özelliği, yukarıda da açıkladığım gibi,
mevcut ölçü birim ve aletleriyle ölçülemeyen hesaplamalarda kullanılan bir
yöntem olmasıdır. İşte ayrıntı buradadır. Sanatla ve estetikle ilişkisini
buradan yola çıkarak kurmalıyız. Yapıtı integral varlık olarak kavramak derken,
matematik bilgime dayanarak, yapıtın estetik değeri buna bağlı olarak da sanat
değeri ölçülebilir, demek istediği sonucuna götürür. Veya ben öyle bir sonuç
çıkardım. Aşağıda açıklayacağım sonuca göre haklı olduğumu gördüm. Bu tümce, en
azından dünyada denenmemiş bulgulara ulaşmamı sağladı.
Şimdi, çoğumuzun uzak olduğu bilimsel terimleri bir yana
bırakalım. Bu tümce, neyin önünü açar, neler getirdi, sorusuna bakalım.
Araştırma ve okumalarım; sanat yapıtındaki varlık katmanlarının
tanımlanabileceğini; bunların sanat bilimiyle çözümlenebileceğini; aralarındaki
ilişki ve görevdeşliğin tespit edilebileceğini; daha nesnel bir estetik değer
tespiti yapılabileceğini; sanat değerinin daha nesnel hesaplanabileceğini;
bunlar için farklı yöntem ve tekniğin geliştirilebileceğini; gösterdi. Buradan,
“Biz bir sanat yapıtını, öznelliği en aza indirerek daha nesnel bir biçimde
nasıl çözümleyebiliriz, eleştirebiliriz” sorusu, karşımıza çıkmış oldu.
‘Dünyada ölçülemeyecek hiçbir şey yoktur; yeter ki ölçü aleti ve
ölçü biriminiz uygun olsun. Yapılamayacak hiçbir şey yoktur; yeter ki bilginiz
yetkin olsun.’ Olay ve olgulara bu tümcelerdeki mantık üzerinden hareket etmek
gerektiğine inanırım.
İşte, ‘Şiir Çözümleme Tekniği[3]’, diğer adıyla “Sanat Çözümleme Tekniği” bu düşüncenin sonucunda
ortaya çıkan bir çözümleme sürecidir. Süreci kısaca tanımlamak dışında
ayrıntıya girmiyorum. Bu teknik, bütün sanat dallarının eğitiminde, çözümünde
ve eleştirisinde kullanılabilecek bir sisteme sahiptir. Bu yüzden, Şiir/Sanat Çözümleme Tekniği olarak da
isimlendirilebilir.
Şiir, çoğu sanat dalının varlık yapısını üstünde taşır. Biçim,
anlam, anlatım, ses gibi... İkincisi, gereci dildir ve dili birinci elden
kullanan bir sanat dalıdır. Örneğin resmin gereci, ışık ve buna bağlı olarak
renktir. Dolayısıyla resmin sanat dili, ikinci bir dildir. Bu yüzden, bu
çalışmayı şiir sanatı üzerinde yapmanın, daha ayrıntılı ve kapsayıcı olacağını
düşündüm.
Sanat Çözümleme Tekniği, katman yöntemiyle şiirin nesnel ve
duyusal varlık alanlarının incelenmesi esasına dayanır. Şiirde olmazsa olmaz en
az yedi katmanın varlığı üzerinden hareket eder. Bunlar; biçim, anlam,
anlatım, ses, çağrışım, coşum ve estetik katmanlarıdır. Örneğin
anlam katmanını incelerken bunu alt birimlere ayırmak gerekir. Anlam bilimde,
gerçek anlam ve yan anlam açılımı gibi…
Ben de bu incelemede tabaka veya eksenlere ayırdım. Örneğin, anlam
katmanında ‘üst anlam tabakası’, gerçek anlam tabakası veya ses katmanında
‘tonlama ekseni’, ‘ezgi ekseni’ gibi.
Yedi katmanın incelenmesi ve açılımlarını yaparken sanat
literatüründe tanımlanmamış iki kurama ulaştım. Bu kuramlar; insan beyninin
çalışma sistemi, sosyal bilimler ve estetik biliminin ilişkisinden ortaya
konmuş sonuçlardır. İnsanla yapıt arasındaki ilişki esnasında mutlak yaşanan,
ancak sanat literatüründe tanımlanmamış oluş/işleyiş/olgulardır.
Birinci kuram; ‘Rastlantısal Anlam Kuramı’dır. Anlam katmanında,
rastlantısal anlam tabakasını incelerken rastlantısal anlamın bir kuram olduğu;
denenebilir, izlenebilir, genellenebilir bir süreç olduğu sonucuna vardım. Bu
tabakada iki durum vardır:
İlki, yapıtın okurda nasıl bir anlam oluşturduğunun
tanımlanmasıdır. Yapıta verilmek istenen anlam ile okurun anladığı şey, her
zaman birebir değildir. Okurun ulaştığı anlam alanı; daha geniş olabilir, daha
çoğul bir olay olguya yönelebilir, daha dar olabilir veya yakınlık taşımasına
karşın ilgisiz olabilir. İşte burada
okurun ulaştığı anlam alanı, rastlantısal bir özellik taşır.
İkincisi; yapıtın bugünkü anlamsal değerinin gelecekte gelişen
bilgiye göre farklı değer alabilecek olmasıdır. Anlam genişlemesine uğrayacak
olmasıdır. Rastlantısal anlam kuramı, bu iki olguyu yanıtlayan bir süreçtir.
Diğer kuram ise Çağrışımsal İmgelem Kuramı’dır. Çağrışım katmanını
alt tabakalara ayırdığımda, sanat yapıtıyla insan ilişkisinden doğan daha geniş
boyutlu bir sürecin olduğu sonucuna ulaştım. Çağrışımın okurda yaratmış olduğu
imgelem yelpazesi, yapıtın varlık katmanlarının gücü ve duygu değerinin
yüksekliğine bağlı olduğunu gördüm.
Kuramlar ne işimize yarar? Aslında bu kuramlar, bütünlüklü bir
sistemin alt parçalarıdır. Bunları
anlamanın yolu, sanatta var olan katman ve tabakaların incelenmesinden geçer.
Bana göre bu kuramlar, sanatın öğrenilmesi, üretilmesi, eleştirilmesi ve sanat
değerinin ölçülmesinde kullanılacak temel yollardan bir kaçıdır.
Özetlersek; Rastlantısal anlam kuramı, yapıtın okurda yarattığı
etkiyi belirlemeye yöneliktir.
Çağrışımsal İmgelem Kuramı, sanatçının yapıtta yarattığı sanat değerini
belirlemeye yöneliktir. Denemenin kapsamı bakımında bunları burada
açıklamayacağım.
Yukarıda özet olarak açıkladığım çözümleme tekniği, kuramlar ve
inceleme sonuçları; dil sanatlarında yeni bir sistemin daha önünü açmıştır. Bu
da Katman Edebiyat Eleştiri Sistemi’dir. İzlenebilir, denenebilir,
genellenebilir bir yapıya sahip olduğu için, ben buna, Katman Edebiyat Eleştiri
Kuramı diyorum. Eleştiri kuramı, eleştirmenin öznel alanda hareket etmesini
sınırlıyor ve olabildiğince delilli estetik yargıya varmasını sağlıyor. Teknik
ve kuramlar, eleştirmenin şiirin sanat değeri hakkında yargıya varabilmesi için
bütün soruları sanat bilimine göre yanıtlamasını istiyor. Şöyle de diyebiliriz:
Eleştirmeni, sanat bilimi ve diğer bilimlere başvurmak zorunda bırakıyor. Sonuç
olarak, sanatı; salt sanatın içinde değil, diğer bilim alanlarıyla eşgüdümlü ve
eşzamanlı incelenmesini gerekli kılıyor. Bu durumda hem sanatı öğrenirken hem
üretirken hem eleştirirken hem de estetik değerini belirlerken, ayağı yere
basar verilere yöneltiyor. Örneğin şiirin estetik değeri hakkındaki yargı,
incelemede ortaya çıkan kanıtlara bağlıdır. Öznel yargı gereken durumlarda ise,
yine şiirin varlık katmanlarındaki bulgular ile kuramların sağladığı veriler,
eleştirmenin şiir hakkındaki toplam kanısını oluşturuyor.
Sonuç olarak bunlar, dipnotta verdiğim kitapta ayrıntılı
açıklanmıştır. Bu konuyla ilgili kitaplarım, herkesin ulaşabileceği şekilde
bilgisunarda yüklüdür. Blok[4] adresimden okuyabilir veya sosyal medya hesaplarımdan PDF
dosyasını indirebilirler.
Bunlar, şiirle/sanatla ilgili yeni bir sistem, yeni
bir yaklaşım ve yeni bir bilgi kütlesidir. Sanatta denenmemiş bir teknik,
bilinmeyen kuramsal süreçlerdir. Yanlışı da olsa, noksanı da olsa, bugüne kadar
ortaya konmuş en yeni bilgilerdir. İncelenmesi, araştırılması, denenmesi ve
diğer bilimlerle ele alınması gerekiyor. Benim gözümden olan kısmı, tamam
olabilir ama göremediğim veya bilgi noksanım olan değişkenler gözünden de
incelenmelidir. Bir kişinin üstesinden gelemeyeceği kadar çok değişkene sahip
bir konudur. İrdelenmesi, geliştirilmesi, farklı disiplinlerin gözünden
yaklaşılması; hem kuramsal hem de uygulamada Türk Sanatına önemli katkı
sağlayacağını düşünüyorum. Bunlar;
öğrenme, inceleme ve yeni bilgilerin altında yatan gerekçeyi anlama çabası
taşıyan; araştırmacı, eğitimci, şair ve yazarları beklemektedir. Yaşar Özmen, 22 Temmuz 2021
[2] Wikipedia…
[3] Yaşar Özmen, Saf Sanattan İnsana Şiir Çözümleme Tekniği ve Şiir Eleştirisi, Trend Yay., 2018
[4] Blok Bağlantısı: https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/
Ali Tacar
Ş İ İ R B O Z B O Z H A R C A
Neye karşı durdukta bahşişiyle kaldı
Kaldığıyla kaldı bahşişiyle, rüşvet akla dahi gelmezdi
Velev ki kımıldadı uluyan seslerinde vasat buduru
Sesi çabuk çıkan modern bayramlığın
Yaşamak kavisli bir keşkeyken, dillerinde şeker
Çocukların e m e m b i t m e d i, bulunuyor ama her barda
Kapitalizm ve melankoli, sancı varoşun camus biliniyor
Heidegger yoklamaya dahil değil
Niye ama yalnızca buyursun gelsin
Niye ama tek uyruklu ifritlerin tutan büyüsü
Moda olunca yırtık kot işçilerin hakkından
Mahrum kaldı sıfatları tanrıların
Ateistler yolu Beyoğlu‘ndan aşağıya
Nasıl ki yeşilçam gibi, ş i i r d e b i t t i
Ağzında geviş getiren neyse a t
Silkele doludizgin kendini, a r ı n k i
Çık ki bul ki kendine bir yer
Numara mı çekiyorsun, bir merhem misin
Sahici yanlarınla çal kapımı
Ş i i r b o z b o z h a r c a bir şey değildir
İçerik belirsizdir.
Semih Başar
ŞİİR SARNICI’NA MEKTUP
Ben Semih
Başar. 1991 yılında Sakarya'nın bir kasabasında doğdum. Çocukluğumdan beri
şiire hep özel bir ilgim olmuştur. Lise son sınıfta sponsorların desteğiyle
''Mavi Düşler'' adlı bir şiir kitabı çıkardım. Tabii o yaşlarda böyle bir
çalışmayla ortaya çıkınca, -deneyimsiz bir delikanlıda olması normal
karşılanacağı üzere- bütün dünya benim etrafımda dönüyordu. Büyük şairdim ve
kendi çapımda ünlü biriydim. Zamanla böyle olmadığını anladım. Yazmaktan ziyade
daha çok okumaya yöneldim. Bu edim, ruhumu yazmaktan daha mutlu ve dingin
kıldı. Anakronik bir bakışla incelediğimde, Mavi Düşler'in; estetik, sanatsal
zevk ve edebi kaygılardan ne kadar uzak ve çalakalem olduğunu şimdi
görebiliyorum. İnsan o zamanlar bunun böyle olduğunu -özellikle ilk olmanın
verdiği değişik bir hisle- ister istemez fark edemiyor. Yine de 'iyi ki
yapmışım' demiyor değilim. Şiirle olmak her zaman güzeldi ve gençlik insana
neler yaptırmıyordu ki… Şimdi bir hayli geç kalmış olmakla birlikte Uludağ
Üniversitesi'nde Tarih Bölümü son sınıf öğrencisi olarak Bursa'da yaşıyorum.
Senede beş altı şiir yazabiliyorum. Boşa geçen zamanları tutabilmek için temel
felsefe metinleri ve şiirler okuyup doğanın sesini dinleyerek kendimce gün
dolduruyorum. Ekteki şiirlerimi dikkatinize sunuyorum. Umarım beğenirsiniz.
Şiirle kalınız. Saygılarımla.
Her geçen gün
bir önceki güne göre daha doludur. Her deneyim, yeni ve farkındalıklı bilgiler
taşır anlağımıza… Ne kadar yanlış yaparsak o kadar farkındalık kazanırız.
Çalakalem dediğiniz şeyler, o günlerde ne kadar güzel geliyordu size, değil mi?
Bu, son derece normal bir şeydir. Bizler bu yaşa geldik, bir hafta önce
yaptığımız şeyleri beğenmediğimiz ve kendi kendimize kızdığımız oluyor.
Çalışmalarınızın
eksik yüzünü görebilmeniz önemli bir gelişmedir. Bundan sonrası, bardağın dolu
ve mücadele ruhunuzun güçlü olmasıdır. Eksiklerin üzerine kararlılıkla
giderseniz çok kısa zamandan belli bir çizgiyi yakalarsınız. Biliyorsunuz,
tümce kurmasını bilen herkes, dize kurabilir; şiir yazabilir. Şiir okunduğunda;
bir şeyleri açan, dokunan, zamanı önceleyen, çağı kavrayan, insanın anlağını
sendeleten, tat bırakan özelliklere sahip olmalıdır. Bu tür bir dize kurulumu
da bilgiyi ve bilgiler arası işlemi gerektirir. Daha kısa söylersek, sıkı
donanım gerektirir.
Donanım, iyi
şiir yazmak için yeterli değildir. Daha başka niteliklere sahip olmalısınız.
Örneğin, Türkçeyi çok iyi kullanmalısınız. Çok iyi bir gözlemci olmalısınız.
Şiirle yatıp şiirle kalkmalısınız. “Duygulandım ve esinlendim, şiir yazıyorum”
gibi söylemlere bakmayın. Ne ilk dize tanrı vergisidir ne de son dize esinle
yazılır. Donanımınız ve imgelem yeteneğiniz ne kadar güçlüyse, o kadar vurucu,
kalıcı ve güzel şiir yazarsınız.
Şiir, dört
ayaklı bir olgudur; İmgelem (sizin), imge, imgelem (okurun) ve ortam. Dört ayak
dengede olmak zorundadır. Biri ağır bastığında şiir, şiirliğinden ödün vermeye
başlar…
Şiire neden
ilgi duyuyorsunuz ve şiirden beklentiniz nedir? Bu soruları kendinize
sormalısınız ve dürüstçe yanıtlamalısınız. Yanıtı bulup kendinizi ikna
ettiğinizde şiir kendiliğinden gelir… Gördüğünüz çoğu şey bir dize olarak
dilinize yapışıp kalır.
Şiir, şairden
öğrenilmez. Yazılmış şiirler ve şiir tarihi, kazanılmış ve denenmiş bilgidir.
Şiiri şairden ve yazılmış şiirlerden öğrenmeye kalkarsanız, varacağınız yer
öykünme çöplüğüdür. Şiirin ne olduğunu, etkisinin ne olacağını, kalıcılığının
ne kadar olacağını; sanat felsefesinden ve türev bilimlerden edineceksiniz.
Kısaca söylersek; sanatın ne olduğunu çözmeniz, felsefesini kavramanız ondan
sonra şiire doğru gitmeniz gerek. Tek koşul, şiir sevgisidir.
Umarım şiire
yönelik çabanız sürekli olur. Şiirle kalın…
Şiir Sarnıcı (e-dergi) adına Yaşar Özmen
DÖNÜŞ
Bir gün döneceksin bana-
dönmelisin.
Boğaz nasıl aşıksa İstanbul'a
ve nasıl olamıyorsa Mısır Çarşısı kahve kokusuz
sen de öyle olmalısın işte.
Bensiz olamamalısın.
/sevgilim, sensiz hayat boğazımda kalır.
ZAMANLA DANS
Ah, kendimizi
ne kadar da hoyrat kullandık!
Sıktıkça dişlerimizi,
kırağı çaldı saçlarımızı
ve insanların saçlarını değirmende ağartmadığını
böylelikle anladık.
Eyvah,
hep bu yaşta kalacağız sandık!
Tini tatlı sözlerle kandırıp
hep kendimizi aldattık.
Daha iç karışıklıklarımızla halleşmeden
dış kırışıklıklara savaş açtık.
Yüzleri toprağa çalan insanlara,
her yaştan imrenerek baktık.
Kâh
yağmur sonrası toprak,
Kâh
fırından yeni çıkmış ekmek kokusu,
duymanın yaşı yok!
Yaşamak yine de;
‘’bastım da kırıldı iğdenin dalı’’ çalacaktı
ve biz oynamayacaktık?
/oynayacaktık,
oynamanın yaşı yok.
Kitap Tanıtımı
KOZA
Elif Burcu Özkan
ve Esra Dökmen’in birlikte hazırladıkları ve Öteki Yayınevi (Ankara) etiketiyle
yayımlanan şiir kitabı ‘KOZA’nın basımı Mayıs 2021 sonunda tamamlandı. Kitap,
iki kadın şairin ortak kitabı olması bakımından Türkiye’de bir ilktir.
KOZA; insana,
yaşama, ilişkilere ve ruhun gelişimine yönelik izlenimleri, deneyimleri,
gözlemleri ve sezgileri bilinç odaklı ele alan bir şiir kitabı. Duyguların,
düşüncelerin ve tecrübelerin; ruhsal ve zihinsel farkındalıkla, nedensellik
ilkesinin ışığında kaleme alındığı şiirlerden oluşan; “idrak”, “değişim” ve
“olgunlaşma” unsurlarına vurgu yapan bir kitap. Edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji ve mitoloji
gibi alanlara ait ilke ve unsurlarla örülmüş dizeler, Koza’nın göze çarpan
özelliğidir. Türk yazınına okunmaya değer bir kitap kazandırmıştır şairlerimiz.
İyi okumalar dileriz.
Elif Burcu Özkan
İKİ YİTİK ÜLKE
“İki Yitik Ülke” yazıyor tabelamızda
Lodoslardan eğilmiş boynumuzPaslanmış demir lekesi
Çıkmıyor iki yüzümüzden hâlâ
Bağırıyor korna sesleri
Tahammülsüz bekleyişler
Bir sen durgun
Bir ben yorgun
Asfaltın kalabalık koynunda
Ezberlenmiş öyküleri unut
Kaç insana yaramış altı çizili sonlar?
Akşam oldu günün yorgun ışıklarında
Yelkovanı dinlememek en büyük hata
Haritayı baştan çizmektir, unutmak
Tüm adaları hiçe saymalı
Anakaranın heybeti karşısında
Unutma
Yitik birer ülkeyiz biz
Kırık bir deniz kabuğunun koynunda
Çarmıha gerili sınırların
Kayıp bir adanın derin sularında
Esra Dökmen
SESSİZLİĞİN SESİ
Uzun elbisesinin
Kaidesinde sessiz
Kırsalın devrimcisi
Büyümeye kalkışıyorlar
Olan bitenden habersiz
Azimle yaşama ümidi
Sona erdi tek kurşunla
Alnından göğsüne yayılan
Kan sesi sustuğunda
Derin bir acıdan kalma
Sac yufka kokuları
Asılı hâlâ avluda!
![]() |
Hidayet Karakuş, Dizdar Karaduman, Seval
Arslan, Selami Karabulut, Nilüfer Açılan Yıldız, Özge Sönmez, Elif Burcu Özkan |
ŞİİR SARNICI (E-DERGİ) YAYIN KURULU
Genel;
Amacımız;
“Sanat evrensel bir olgudur” düşüncesiyle, gençleri ve dünya insanlığını
sanatsal değerlerle buluşturmak, onlara nitelikli sanatsal bilgi sunmak ve
estetik kaygılarını güçlendirmektir.
Hedefimiz;
sanatçılarımızın yapıtlarını dünyanın her yerinde görünür kılmak, yazar ve
şairlerin tartışabileceği bir yazın ortamı oluşturmak, uluslararası düzeyde
saygın bir yazın dergisi olmaktır.
Sanat
anlayışımız; çağdaş sanat veya evrimsel sanat kavramlarıyla tanımladığımız;
akla, bilgiye, bilime, sınırsızlığa, sonsuzluğa ve yaratıcılığa dayalı evrimsel
sanattır.
Dergimizin
emek dışında gideri veya geliri yoktur. Tüm işlemler, sanat için gönüllülük ve
tarafsızlık esasına göre yürütülür.
Temel
ölçütümüz; yayımlanacak yapıtlarda Türkçenin doğru ve duru kullanılması,
sanat dilinin uygun olması, betiklerin sanat değeri ve estetik değer
taşımasıdır. Dilsel şiddet içeren, ideolojik ve dinsel dayatmaya yol açan;
kişiyi hedef alarak yazınsal eleştiri mantığını aşan; propaganda, dinsel tebliğ
ve misyonerlik kaygısı taşıyan betikler; dergimizde yer alamaz.
Yayın
Kuruluna Özgü Konular;
Yayın
Kurulu, Ağustos 2021’de oluşturulmuştur. Şiir Sarnıcı Ekim 2021, 10. Sayı;
yayın kurulunun gözetiminde yayımlanacaktır.
Yayın
kurulu; dil bilimi, dil sanatları ve sanat felsefesi konusunda yetkin dört ila
on kişiden oluşur.
Şiir
Sarnıcı (e-dergi) Yayın Kurulu’nun amacı; dergide nitelikli yapıtların
yayımlanmasını sağlayarak güvenilir, saygın ve estetik değeri önceleyen uluslararası
düzeyde yazın ortamı oluşturmaktır. Bu bağlamda Şiir Sarnıcı’nın;
tanınırlığını, güvenirliğini, saygınlığını, tarafsızlığını ve yazın ilkelerine
bağlılığını sağlamaktır.
Yayımcı,
dergiye gönderilen metin ve yapıtların ilk kontrolünü yapar. Yapıtı, öz-içerik-biçim
açısından değerlendirir. Varlık katmanlarının uygunluğunu ve birbirleriyle
görevdeşliğini inceler. Sanat değeri, bilgi değeri ve estetik değer taşıdığını
düşündüğü yapıtları; yayın kuruluna topluca gönderir.
Yayın
Kurulu; yüksek sanat değeri taşıyan, amatör ve geliştirilebilir yapıt/metinleri
sınıflandırır, giderilebilecek düzeyde olan dil ve yazım yanlışlarını düzeltir
veya düzeltilmesini sağlar. Bilimsellik,
yüksek ve etik değerlerle çelişen metinleri yayım dışı bırakır.
Yapıtların
değerlendirmesinde uygulanacak sınıflandırma; (A-B-C-D-E olmak üzere beş
sınıftır.)
A.
Yüksek sanat değeri taşıyan yapıt
(Dergide yer alır; yayımda önceliklidir.)
B.
Orta estetik değere sahip yapıt
(amatör) (Dergide yer alır)
C.
Yazarı/Şairi geliştirilebilir yapıt
(Dergide yer alır; genç şair/yazarlar için uygulanır.)
D.
Düzeltilmesi ve üzerinde
çalışılması gereken yapıt (Dergide yer almaz)
E.
Yayım ölçütlerini karşılamayan
betik (Dergide yer almaz)
Yayın
kurulu, bu sınıflandırmayı göz önünde bulundurarak yapıtları değerlendirir. Bir
üye, incelenen metne olumsuz karar vermesi durumunda (D ve E) o metin veya
şiir, dergide yayımlanmaz. Her üye, değerlendirme sonuçlarını dergi yayımcısına
yayım tarihinden önce bildirmelidir. Değerlendirme sonuçları dergide yer almaz;
sadece kurul üyeleri bilir. İkilemli veya çelişkili durumlarda, en deneyimli
üyenin bilgisine başvurulur.
Hidayet
Karakuş (Türkçenin kullanımı ve dil sanatları danışmanı)
Dizdar
Karaduman (Şiirsel metinlerin incelenmesi ve uygunluğu)
Selami
Karabulut (Düzyazı metinlerin incelenmesi ve uygunluğu)
Nilüfer
Açılan Yıldız (Düzyazı metinlerin incelenmesi ve
uygunluğu)
Özge
Sönmez (Şiirsel metinlerin incelenmesi ve uygunluğu)
Elif
Burcu Özkan (Şiirsel metinlerin incelenmesi ve uygunluğu)
Seval
Arslan (Görsel sanatlar ve dergi tasarım danışmanı)
Türkçeyi
yanlış kullanım, bilimsellikle çelişki gibi durumlarda, her üye görüşünü
bildirebilir. Bildirilen konu, ortak değerler ve bilimsel veriler bağlamında
sonuçlandırılır. Amaç; derginin noksansız, yanlışsız, etik, sanatsal ve estetik
değere sahip temiz Türkçeyle çıkarılmasını sağlamaktır. Sanatsal ve bilimsel
bilgi üreterek yazın kültürünü ileriye taşımaktır. Ayrıntı, incelik, bilgi,
özen ve sezgi isteyen bir durumdur.
Her
üye kendi alanındaki metin/şiirleri, A-B-C-D-E kodlarıyla sınıflandırır. Yayım
kararı, bu sınıflandırmaya göre verilir.
Gerçek
hedefimiz, hakemli yazın dergisi düzeyine ulaşmaktır. Dergimiz uluslararası
platformda tanınıp belli bir okur düzeyine ulaştıktan sonra hakemli dergiye dönüşmesi
planlanmaktadır. Yayın kurulu, uzmanlık alanlarına ve deneyimine göre ilgili
sanat dalının bilirkişisi/hakemi olarak yeniden düzenlenir. Sanat bilimi ve
türevlerine egemen şair-yazarlarla kurul daha da güçlendirilebilir.
![]() |
Dizdar Karaduman |
![]() |
Seval Arslan |
![]() |
Nilüfer Açılan Yıldız |
![]() |
Selami Karabulut |
![]() |
Özge Sönmez |
![]() |
Elif Burcu Özkan |
DUYURULAR
GÜNCEL
SANAT DERGİSİ KAYGUSUZ ABDAL ADINA AÇILAN
12. ÖYKÜ VE
ŞİİR YARIŞMASI DUYURUSU
ŞİİR YARIŞMASI KOŞULLARI:
1-
Yarışmada konu ve tür serbesttir. Daha önce ödül almamış, hiçbir yerde
yayımlanmamış en fazla iki şiir ile katılabilecektir. (Serbest ve hece ayrımı
yoktur.) (Kitap, dergi, gazete, internet
siteleri, facebook gibi sosyal paylaşım ağları ve bloklar dahil yayınlanmış
olursa derece alsa dahi ödülü geri alınır.)
2-
Gönderiler e- posta yoluyla yapılacaktır.
3- Şiirler,
(en fazla 2 tane) 12 punto Times New Roman karakterli bilgisayar ile 1 satır
aralıklı olarak yazılacak. Her şiir için ayrı rumuz kullanılacak, şiirin
başlığının yan tarafına rumuz belirtilecek. Ayrıca bir word dosyasına özgeçmiş,
1 vesikalık taranmış fotoğraf, yazışma adresi, telefon, e-posta bilgileri
yazılarak e-posta yoluyla alanyaguncel@gmail.com adresine
ileteceklerdir.
4- Şiir
yarışması için ödüller: Kaygusuz Abdal ödülü, Güzel Alanya, Alanya Kale, Alara,
Alanya Kızıl Kule, Güncel Sanat ve Seçici Kurul Özendirme” ödülleri olarak
belirlenmiştir.
Seçici
kurul: Prof. Dr. Tuğrul İnal, Yar. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı, Hasan Uğur TAŞÇI,
M. Demirel BABACANOĞLU
ÖYKÜ
YARIŞMASI KOŞULLARI:
1-
Yarışmada konu ve tür serbesttir. Daha önce ödül almamış, hiçbir yerde
yayımlanmamış bir öykü ile katılabilecektir. (Kitap, dergi, gazete, internet
siteleri, facebook gibi sosyal paylaşım ağları ve bloklar dahil yayınlanmış
olursa derece alsa dahi ödülü geri alınır.)
2-
Gönderiler e -posta yoluyla yapılacaktır.
3- Öykü (en
fazla 4 sayfa olarak) 12 punto Times New Roman karakterli bilgisayar ile 1
satır aralıklı olarak yazılacak. Öykünün başlığının yan tarafına rumuz
belirtilecek. Ayrıca bir word dosyasına; özgeçmiş, 1 vesikalık taranmış
fotoğraf, yazışma adresi, telefon, e-posta bilgileri yazılarak e-posta yoluyla alanyaguncel@gmail.com adresine
ileteceklerdir.
4- Öykü
yarışması için ödüller: “Akdeniz Öykü Ödülü, Güzel Alanya, Alanya Kale, Alara,
Alanya Kızıl Kule, Güncel Sanat ve Seçici Kurul Özendirme” ödülleri olarak
belirlenmiştir.
Seçici
kurul: Öner YAĞCI / Yaşar YILTAN / Münevver OĞAN, Muhsin SALMAN
Başvuru: 1
Temmuz 2021 tarihinde başlayıp, 31 Aralık 2021 tarihinde sona erecektir.
Sonuçlar:1
Mart 2022 tarihinde açıklanacak, ödül töreni daha sonra belirlenip,
duyurulacaktır.
* Yurt
dışından ve öğrenci müracaatları olursa, yaş gruplarına göre önceki yıllarda
yaptığımız gibi ayrıca değerlendirilecektir.
* Yarışma
ödülleri: Kitap seti, kazandı belgesi ve plaket verilecektir.
*
Gerektiğinde yarışmalar için, alanyaguncel@gmail.com adresinden bilgi edinilebilir.
* Eserler
ön elemeden kuruldan geçtikten sonra seçici kurula gönderilir.
* Derece
alan eserlerin ilk yayınlama hakkı dergimizindir. Sonrasında eser
sahiplerinindir.
* Derece
alan eserler “Güncel Sanat Öykü ve Şiir Ödüllü Eserler” adı altında ortak bir
payda ile kitap olarak yayınlanacaktır. Eşit payda ile katılım yapılacaktır ve
kitap eşit sayıda verilecektir. Derece alsa da kitaba girmek istemeyen
arkadaşlarımızın ödülleri iptal edilecektir.
* Ayrıca
yayınlanmaya değer görülen eserler Güncel Sanat- Baygenç öykü ve şiir
antolojisi adlı kitapta toplanacaktır.
* Yarışmaya
katılanlar yukarıda belirtilen şartları kabul etmiş sayılırlar.
Dr. Lukas'ın evliliğimdeki sorunlarımı çözdüğünü ve benim için yaptığı her şeyin benimle kocam arasındaki neşe ve mutluluğu beslediğini anlatarak buraya gelebildiğimi bilmek kalbimi sevindiriyor. Kocamı başka bir kadına neredeyse kaybedeceğim zaman perişan olmuştum, çünkü onunla bazı sorunlarım vardı ve ayrıca bilmediğim bir kadın, adamımı benden almak için elinden geleni yapıyordu. Aslında bir süreliğine evden ayrılmıştı ve onu geri almak için yaptığım her çaba hiçbir zaman iyi bir sonuç vermedi. İyiliğiyle hemen yardımıma gelen ve yaşadığım sorunu çözen Dr. Lukas'tan yardım istemek zorunda kaldım. Kocam bana ve kızıma geri döndü ve bu uzun zamandır başıma gelen en iyi şey. Şüphesiz çalışmalarının sonucu 2 gün sonra kendini göstermeye devam ediyor. Kendisine okukutemple@gmail.com e-posta adresinden ve ayrıca +44-7469-341745 numaralı WhatsApp numarasından ulaşabilirsiniz.
YanıtlaSil