ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ)
ÜÇ
AYLIK SANAT VE YAZIN DERGİSİ
KURUCU
VE YÖNETİCİ: YAŞAR ÖZMEN
İletişim
Adresi: siirsarnici@gmail.com
Bilgisunar
Adresi:https://siirsarnici-e-dergi.blogspot.com/
Ayrıca
Dergi PDF olarak saklanır ve isteyenlere e-postayla gönderilir.
YAYIMLANANLAR:
01
Kasım 2019, Sayı:1
01
Aralık 2019, Sayı:2
01
Ocak 2020, Sayı:3, Dosya Konusu; Şiddet ve Yazın
01
Nisan 2020 Sayı:4 Dosya Konusu, Genç Şairlerden Mektuplar
01
Temmuz 2020, Sayı:5, Dosya Konusu; Şiir/Sanat Çözümlemesi, Ödül ve Eleştiri
Sorunları.
PLANLANAN SAYILAR:
1
Ekim 2020, Sayı:6 Dosya Konusu; YAZIN VE SORUNLARI
01
Ocak 2021 Sayı:7 Dosya Konusu; Önerilere Göre Belirlenecek
ŞİİR SARNICI (E-DERGİ) TEMSİLCİLERİ
YURTDIŞI TEMSİLCİLİKLERİ
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) MOĞOLİSTAN TEMSİLCİSİ; TULPAR JANİBYEK
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) IRAK TEMSİLCİSİ; TÜRKEŞ MEHMET TUZLU
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) BULGARİSTAN TEMSİLCİSİ; NESRİN SİPAHİ KIRATLI
İL TEMSİLCİLİKLERİ:
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) İSTANBUL TEMSİLCİSİ; MEHMET FARUK HABİBOĞLU
ŞİİR
SARNICI (E-DERGI) İZMİR TEMSİLCİSİ;
DİZDAR KARADUMAN
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) ESKİŞEHİR TEMSİLCİSİ; VİLDAN ÇALIŞKAN
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) TRABZON TEMSİLCİSİ; FİLİZ KALKIŞIM ÇOLAK
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) MANİSA TEMSİLCİSİ; SEVAL ARSLAN
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) ANKARA TEMSİLCİSİ;
NERMİN AKKAN
ŞİİR
SARNICI (E-DERGİ) AKSARAY TEMSİLCİSİ; SEÇKİN ZENGİN
Dergi
Temsilcilerinin yaşam öyküleri aşağıdaki linktedir;
YAYIN İLKELERİMİZ
Ayrıştırılmış,
öğretilmiş ve sınıflandırılmış kalıpları yırtarak; sınırsız, çağdaş ve
nitelikli şiir/sanat evrenine eşlik etmek amacıyla;
Yazarın/şairin;
kimliği, aidiyeti, deneyimi, anlayışı ve görüşü ne olursa olsun; terör, şiddet
ve propaganda ile dinsel tebliğ içermeyen şiiri, yazısı ve yorumu e-dergide yer
alabilir.
Sanat
bilimi ölçütlerine göre sanatsal ve estetik değer taşıyan her eser; tutarlılık,
bağdaşıklık ve bütünlük sağlayan her yazı dergide yer alabilir.
Yazı
ve şiirler; dergi, gazete veya bilgi sunar ortamında daha önce yayınlanmış
olabilir; iyi, temiz ve geliştirici bilgi/yorum veya estetik değere sahipse
e-dergide yeniden yayınlanabilir. Ancak;
-Dilsel
şiddet, ideolojik ve dinsel dayatma-tebliğ içeren; misyonerlik, terör ve şiddet
yönelimli; kişiyi hedef alarak yazınsal eleştiri mantığını aşan
yazı-şiir-yorumlar,
-Değinmece,
değişmece, sapma, bağdaştırma… gibi şiir tekniğini içermeyen-şiir niteliği
taşımayan betikler; bunlar yanında, imge içermeyen ve okurda imgelem yaratma
yeteneği olmayan sığ şiirler,
-Estetik değer, dolayısıyla sanat değeri
taşıdığına kanaat getiremediğimiz betikler. Şiir ve yazın dilinin gerektirdiği
ayrıntıları karşılamayan betikler,
-Özgün
ve gönderen yazara ait olmayan şiir, inceleme ve yazılar,
-Sanatsal
görünüşü dışında bilimsel gerçeklikle uyuşmayan düşünce yazıları YAYINLANMAZ.
İyi
eser ve yazılar diğerlerine göre yayın önceliğine sahiptir.
Metinler
konuya göre, şiirler “ad abece” sırasına göre yer alır.
Anlatım
ve noktalama yanlışlıkları editör tarafından düzeltilebilir.
DERGİ İL TEMSİLCİLİKLERİ
Maksadımız,
derginin daha fazla okura ulaşması ve yetkin, güvenilir sanatsal bir yazın
ortamının oluşturulmasıdır. Bu maksatla il temsilciliklerimiz aşağıdaki
konuları göz önünde bulundurarak çalışmalarını yürütürler.
İl bazında
sanatçılara (yazar ve şairler) ulaşarak derginin tanıtımı,
İlde
bulunan yazar ve şairlere özel iletişim kanallarından derginin gönderilmesi,
İldeki
yazar ve şairlerin eserlerinin dergide yer alması için teşvik ve iş birliği yaparak
yönlendirilmesi,
Değer
olduğu ancak eserlerini kamuoyuna ulaştıramayan genç yazar ve şairlerin
tanıtımı için dergide yer almasının koordinesi,
Daha fazla
okura ulaşması ve nitelikli bir dergi olması için çalışma ve teklifte
bulunmaları beklentimizdir. Saygılarımla…
DERGİ YURT DIŞI TEMSİLCİLİKLERİ
“Sanat; barış ve kardeşliğe giden yolda en
etkin rehberdir.” düşüncesinden hareketle, ülke sanatçılarının eserlerini
uluslararası dolaşıma sokmak, birbirleriyle tanıştırmak ve insanlık bazında
ilişkileri geliştirmek maksadıyla, ülke dergi temsilciliklerinden;
-Derginin
internet ortamında tanıtımını ve dağıtımını
-Ülkesine ait
yayınlanacak eserler hakkında yetkinlik ve uygunluk kontrolünü
-Dergi ve
sanatçılar arasında iletişim, iş birliği ve koordineyi sağlamasını
-Diller arası
çevirilerde danışmanlık yapmasını
-Daha fazla
okura ulaşma çalışmalarına katılmasını
-Ülkesinin
yazar ve şairlerini dünya yazar ve şairleri ile tanıştırmak için çalışmasını
-Ülkesinin
yazar ve şairlerinin eserlerinin yayınlanması için teşvik ve kolaylık
sağlamasını bekliyoruz.
-Bu konularda
katkı sağlamak isteyen sanatseverlerin başvurusunu bekliyoruz. Saygılarla…
ŞİİR
SARNICI’NDAN
Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın beşinci
sayısına ulaştık. Salgın, başımıza gelebilecek en ağır felâketlerden
biriydi. Henüz bitmiş sayılmasa da ilk etkisini yitirdi görünüyor.
İnsanlık adına en iyisi olur ve en az kayıpla bunun da üstesinden geliriz
umarız. Asıl önemli olan, nasıl bir sürecin içine girdiğimiz olmalıdır.
Şiir Sarnıcı; hiçbir
algı güdülemesine boyun eğmeyen; bilim ve sanatın olması gerektiği düzlemde yer
almasına özen gösteren; öğrenilmişlik, alışılmışlık ve çarpıtılmışlıklara kulak
asmayan; kendine özgü yaratıcılığı ve çağdaş sanatı temel alan bir yaklaşım
içindedir. Özellikle sanat alanında, bilimsel verilerle desteklenmediği sürece,
doğruluğu, uygulanabilirliği ve geçerliliği dikkate almayan bir tutum içinde
olduğumuzu bir kez daha anımsatırız.
Sanat görüşümüz; ortalarda dolaşan,
ayrıştırılmış, onun bunun öğretisinin tutuklusu olmuş ve sanat biliminden
soyutlanmış bir anlayış değildir. Çağdaş sanat veya evrimsel sanat
kavramlarıyla tanımladığımız; akla, bilgiye, bilime, sınırsızlığa, sonsuzluğa
ve yaratıcılığa dayalı bir sanat anlayışıdır; ögesi insan olan, sevgiyi temel
alan, insanda yaşam sevinci yaratarak aklın evrimini hızlandıran nitelikli
sanattır.
Sanat kavram ve terimleri konusunda toplum
olarak ciddi anlamda sıkıntılarımız vardır. Sanatın varoluş ruhuyla uyuşmayan
uydurma kavram ve terimler kol gezmektedir hatırı sayılır
ağızlarda. Bunlar, algı-anlama biçimi dönüştürülmüş sözde öncü
olduğu düşünülen kişiler tarafından sürekli sanatseverlere pompalanmaktadır.
Sanat bilimi ve diğer bilimlerin gözünden yeniden ele alınıp incelenmesi
gereken önemli bir açığımızdır. Örneğin ideoloji, estetik, sanatın insanla
ilişkisi vs.
Algılarımız; hiçbir
amacın, düşüncenin ya da sözde görüşlerin etkisinde değildir. İnsana ve sanata
dönüktür; yapacağımız her şey insanda yaşam sevincini yüceltmek içindir.
Bilimsel verilerin dışında hiçbir yaklaşım ve tutum bizim için öncelikli
olamaz. Sanatta ön kabullerin, ilgili verilerle incelenmeden doğru kabul edilip
sayfalarımızda yer alamamasına çalışıyoruz. Biliyoruz ki her taraf
virüs salgını gibi torba kavramlarla doludur. Doğru ve yararlı kabul ettiğimiz
pek çok düşünce, tutum ve yaklaşım; incelendiğinde geçerliliğini yitirdiğini
somut olarak görebiliyoruz. Ne yazık ki bu somut gerekçeleri öne çıkmış
kişilerin önüne koyduğumuzda bile koşullu tutum ve yaklaşımlarından dolayı
anlatamıyoruz. Başka biçimde ve açıdan düşünebilme yetileri zayıftır; ulaşmak
oldukça güçtür; olduğu gibi kabul etmek gerekir.
Hedefimiz, gençlerimizi nitelikli sanatsal
bilgiyle donatmak ve onları sanat dünyasında görünür kılmaktır. Bu konuda
başarılı olabilmenin koşulu, yetkin ve sanat bilgisi güçlü akademisyen, yazar
ve şairlerimizin deneyimlerini bizimle paylaşmalarıdır. Taşın altına elimizi
koyup hep birlikte bir şeyler yapma çabası içinde olmalıyız. Çünkü; insanı, tam
insan yapmanın en kolay yolu sanattır; sanatın işlevini uygun yönetmek; onları,
çocukluk yıllarından başlayarak düşük yoğunluklu sanat ortamından yüksek
yoğunluklu sanat ortamına taşımaktır. Savaşım için nerede ve kimin yanında
bulunduğumuzun bir öneminin olmadığını, her düşüncenin saygın ama geçerli
olması gerekmediğini biliyoruz. Bu yüzden her kim olursa olsun herkesi,
yapıtlarıyla sayfalarımızda görmek istiyoruz.
Bu şiir, öykü veya yazı; dergide mutlaka yer almalı ve eserin hakkı verilmelidir,
dediğimiz şiir/metin o kadar az sayıda ki şaşırmamak elde değildir. Ülkemizde
bir o kadar şair ve yazar varken, dergiye koyacak nitelikli ve estetik değer
taşıyan yazı bulmakta zorlanıyoruz dostlar. Yazar veya şairinden habersiz yapıt
dergiye koymak istemiyoruz. Dergiye şu konuda yazı yazar mısın, diye sipariş
vermenin de zorlama olacağını düşünüyoruz. Her yapıtın bir değeri vardır ve o
değerin hakkı sahibine aittir. Saygılı olmak durumundayız hep birlikte.
Şiir Sarnıcı (e-dergi) internette
yayımlanan sayısal bir dergi olabilir. Çok önem vermiyor olabilirsiniz.
Birincisi bu yöntem geleceğin en başta gelen uygulaması olacaktır. Sayısal
uygulamalara alışmak zorundayız. Bir diğeri ise söyleyecek sözü olan, sözünü
her düzlemde ortaya koyacak yetkinliğe ve ağırbaşlılığa sahip olmalıdır.
Şiirimle veya yazımla ben Şiir Sarnıcında yer aldığımda mahalle ya da beyni mor
kişilerin baskısından çekiniyorum diyen varsa yanıt oldukça basittir.
Ayrıştırılmış, öğretilmiş, kalıplaşmış bilgiyle donatılan birileri veya fi
tarihinde ortaya atılmış öğretilerin güdümündeki kişiler; zaten bizim ilgi
alanımız içerisinde değillerdir. Onlar, önyargı ve saplantılarından ötürü
sanatın devasa dünyasında nesnel ve gelişime açık sonuç üretemezler; estetik
değer yaratamazlar.
Tespit ettiğimiz kadarıyla, bulunduğumuz
çağın çok acı ve tehlikeli bir sonucudur bu. Hiç sözü dolaştırmayalım:
Tarafsız, güdülenmiş yaklaşımların içinde yer almayan ve herkese eşit aralıkta
bir yazın ortamı sunan bir dergide yer almıyorsanız bunun bir yanıtı olmalıdır.
Şiir ve sanat adına söyleyebilecek nitelikli ve çağın önünü açıcı sözünüzün
yokluğu mu, başka bir kaygının sonucu mudur? Türk şiiri magazinsel ve kapsamı
çözümlenmemiş kavramlar üzerinde kendine yol bulmaya çalışan serseri bir mayın
gibidir. Sessizlik; bu sorunları duyan/gören ve çözüm bulmaya çalışan şair yok
anlamına gelir. Yazın ortamı; yarar, ekmek, popülarite ayrıcalığı sunmuyorsa
bizlere, oralarda bulunmaktan keyif almıyoruz. Böyle bir sanat dünyası,
sağlıklı ve kalıcı değildir dostlar. Bu ortam şairini ve yazarını kendi
çemberinde ezer, bitirir. Akıl denen şey, egemendir her şeye…
Üçüncü nedene yukarıda
kısmen değindim. Öne çıkarılmış ama içi boş çatılar altında tüneklemeye çalışan
sanat dostlarımız, oldukça çoğunluktadır. Yadsınamaz, ne nerede uygundur ne ne
zaman doğrudur bunun ayırdına varmak elbette birikim ve öngörü gerektirir.
Sözünü değil adını öne çıkarmaksa hedef, durum bu noktaya geliyor.
Derginin 4. Sayısında genç şairlerin
sorunlarına ilişkin dosya konusu açtık. Genç ve dinamik gördüğüm tüm şairlere
ulaştık, ulaşmaya çalıştık. Bir tane mektup geldi; Ahu Neda Olsoy’dan. Hak
veriyoruz onlara. Kimse karşısına alıp onlara değer verdiğini göstermemiş ki.
Genç dostlar, öne çıkarılmış çatıların altında köşe tutmuşların yanında yer
almak size bir değer katmaz. Boy göstermek değildir işin aslı, estetik değer
üretmektir; sanatsal ve kalıcı değer üretmektir. Onun bunun ağzına bakmadan
sanatta iyi ve güzel olduğuna karar verebilecek yetkinliği kazanmaktır. Bu hem
güven demektir hem de yaratıcılığın en önemli engelini aşmışsınız demektir. Bu
gibi özelliklerse yaptığınız sanatın kuramsal bilgileriyle olasıdır. Deneyim ve
tarihsel bilgi önemlidir; ancak bunları alıp kendiniz yeni dünya bilgileriyle
işleyebiliyorsanız yararlıdır. Aksi durumda öykünmek olur yaptığınız iş.
Öykünmek, sanatın en tehlikeli ve müzmin hastalığıdır.
Debdebeli günleri geride
kalmış şairlerimizin erdemleriyle övünmeyi, şiir bilgisi ve sanat kuramı
sayanlar, kendi şiir dünyasını geleceğe taşıyamazlar… Biliriz ki deneyim ön
koşuldur; ortaya koydukları kuramsal bilgi varsa ne yüce bir değerdir. Tekrar
tekrar irdelenmelidir. Elbette deneyimli şairler izlenecek, konuşulacak, örnek
alınacaktır. Yinelemek ya da öykünmek şeklinde olmamalı bu. Her yeni bilgi
geçmişin üzerinden doğar. Deneyime yaslanarak biraz yeni şeyler üretmek gerek
dostlar; çağı avucuna alan, günümüz bilgisiyle yoğrulmuş, çağdaş sanat
anlayışıyla özdeş kuramsal bilgiler. Sanatın ve şiirin önünü; dayanaksız
atmaktan, sıyırmaktan, yinelemekten ve serserilikten kurtaran bilgiler.
Tarihteki şairlerin söylemlerini mutlak doğru kabul edip onların sırtından
geçinerek harala gürele geleceğe yürüyemezsiniz. Çağ değişiyor, sanatla insan
arasındaki ilişki evrim geçiriyor. On dokuz ve yirminci yüzyıl özentisini sizler
de yakanıza iliştirmeyin. Günümüze gelin, dilimize gelin, insanın bugününe
gelin n’olur. Bilginin odağına otağ kurun. Sanat, çağının çocuğu olabilmesi
için doğduğu çağdan ileride olmalıdır.
Çabamız içinde olmak isterseniz, dünyanın
neresinde olursanız olun bir tuş sesi kadar yakınınızdayız. Mahalle ya da yerel
dergicilik, hız çağına ayak uyduracak yeteneği yitirmek üzeredir. Ulaşım ve
iletişimin hızı anlıktır. Sayısal teknoloji uygulamaları sayesinde dünya
insanlığı arasında dil sorunu da kısmen ortadan kalkmıştır. Her ne kadar
sayısal uygulamaları yok sayarsanız sayın, geleceğin teknolojisidir ve er geç
bu yönteme geçilecektir; bir an önce katılmalısınız bu katara…
Dünyadaki tüm yazar ve
şairler ile bizi izlemekte olan sanatsal yetkinliğe sahip ülkemin
yazar/şairlerine sesleniyorum: Çevreye, insana, insanca yaşama ve sanatın itici
gücüne karşı duyarlılığınız varsa; insanlığın içini acıtan olayları önlemeye
yönelik söyleyecek bir şeyleriniz birikmişse, sanatın işleviyle ilgili evrensel
olgu/olaylar çerçevesinde sorumluluk duyuyorsanız; kısacası şiir için bir şey
yapmak istiyorsanız; işte bütün dünya yazar/şairlerinin buluşabileceği; uçsuz
bucaksız, özgür ve sensiz-bensiz bir ortam. Hiçbir kaygı ve çıkar
çatışmasına aldırmadan sizlerle büyümek için oluşturulmuş özgür ve özgün bir
yazın evreni. Hep birlikte ele alıp elden ele büyütelim.
Şiir Sarnıcı’nda bilgi, birikim ve yapıtlarını
paylaşmaları, edebiyata, sanata, insanlığa katkı sunmaları için Bütün Sanatçılarımıza çağrıda bulunuyoruz. Ayrıca,
kişisel olarak yazı yazar mısın, bilgini paylaşır mısın, şiir gönderir misin
gibi bir siparişimiz olmayacaktır. Ben kaygısı, bizim sayfalarımızda duyulmaz,
duyumsatılmaz, böyle bir duruma zemin yaratılmaz. Söyleyecek sözü olan,
paylaşılacak yapıtı olan, sanatın ve yazının niteliğine katkı vermek isteyen
herkes gönüllülük esasına göre sayfalarımızda yer alabilir. Okunma oranımız,
sistemin bize ilettiği bilgi ışığında; basılı ve en iyi dağıtım sistemine sahip
dergilerin okunma oranından daha fazla olduğunu gösteriyor. Reklâm yapmıyoruz;
çünkü ekonomik bir kaygımız yoktur. Çatışmıyoruz, dayatmıyoruz, bir şeyler
kanıtlamak peşinde değiliz; çünkü biz sanatın işlevi ve amacını, bilimsel
yöntemlerle ele alan bir yaklaşıma sahibiz. Amacımız sanata, dolayısyla yazına,
dolayısıyla insanlığa katkıdır.

Geçtiğimiz ay Oruç Aruoba’yı sonsuzluğa
yolcu etik. “Anısı Güzel Olsun!” Dergimizin ilk sayfalarını anısına ayırdık.
Oruç Aruoba anısına Nermin Akkan yazdı:
NERMİN AKKAN
ORUÇ ARUOBA ANISINA
"Özlediğin Gidip
Göremediğindir
Özlediğin, gidip
göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin
Özlem, gidip
görememendir; ama
gidip görmek istemen
Özlediğin, gidip görmek
istediğin-
ama gidip göremediğin
Özlem, gidip görmek
istemen-
ama, gidememen,
görememen;
gene de, istemen"
Diyen bir şiirinde Oruç Aruoba,
felsefenin pik noktasından bakar şiire. Feylesof şair Oruç Aruoba,
Nietzsche'nin gözlüğünü uyarlayıp kendi gözüyle bakmıştır hayata. Şiirleriyle
felsefe yapar.
"BURADA" şiirinde de
“Şimdi
buradayım
biraz
önce yoktum”
hiç
bir
şey
yok
Önce,
oldu:
kıpırdandı
belirsiz
–
bir
şiddetli boşluktan
tatlı
bir özleme doğru.
Belirsiz.
Sonra,
oluştu:
devindi
kesik
kesik
sabırsız
–
bir
sevinçli duyumdan
ılık
bir beklentiye doğru.
Kesik
kesik
sabırsız.
Derken,
doldu:
yayıldı
güçlü
güçlü
kocaman
aldırmasız
–
bir
gerilimli doygunluktan
dingin
bir sancıya doğru.
Güçlü
güçlü
kocaman
aldırmasız.
Şimdi,
doğdu:
patladı
çığlık
çığlığa
nefessiz
yırta
yırta
acımasız
–
bir
tatlı özlemden
şiddetli
bir boşluğa doğru.
Çığlık
çığlığa
nefessiz
yırta
yırta
acımasız.
Şimdi
burada:
biraz
önce
yoktu."
diyen Oruç Aruoba yine varoluşu şirine felsefe yaparak aktarmış ve aforizmalara
dayalı felsefi metinleri başarılı bir şekilde kaleme almıştır.
Aşağıya aldığım birkaç şiirine göz
attığımızda da Oruç Aruoba'nın Ülkemizin çok yönlü sayılı değerlerinden olduğunu
göreceğiz.
DENİZDE
Aldanma
orada
yağmur
bekliyor seni:
şimşek,
yıldırım, fırtına
soğuk.
Burada
ılık
güneş, dingin deniz, serin rüzgar
aldatmasın
seni:
Tufan
bekliyor
orada seni.
Aldatma
kendini:
olmayacak
Nuh’un gemisi
kurtaracak
seni –
uçacak
güvercini
getirecek
yaprağı
olmayacak.
Sular
akacak
çağlayacak,
kabaracak
dolduracak
her yerini
sürükleyip
götürecek
seni
Aldanma
orada
yıkım
bekliyor seni
gürültü,
çöküntü, göçük
deprem.
Burada
sakin
ses, sıcak taş, sağlam duvar
aldatmasın
seni:
Ölüm
bekliyor
orada seni.
Aldatma
kendini:
olmayacak
İbrahim’in koçu
kurtaracak
seni –
indirtecek
bıçağını
sağaltacak
yüreğini
olmayacak.
Acılar
akacak
çağlayacak,
kabaracak
dolduracak
her yerini
sürükleyip
götürecek
seni
Aldanma
aldatma
kendini
aldatmasın
seni
burada
boşluk
–
yokluk
bekliyor
orada SENİ.
GÜNDÜZ YARASALARI
I.
Neyiz
ki biz?
İlk
ışınları görününce güneşin,
Kaparız
tepenin gözkapaklarını
Çam
değiliz ki, kollarımız açık
Ürpererek
karşılayalım donuk ışığı.
Gölgeler
kısalınca çıkarız ortaya,
Açıklıktır,
aydınlıktır aradığımız,
Parlaklıkta
bulur gücünü görüşümüz.
Tanımayız
alacakaranlığı delen,
Tepelerin
arasından seçen bakışı.
Kör
olmuş ışıktan gözlerimiz.
Gündüz
yarasalarıyız biz.
II.
Geceyi
düşleriz gündüzken,
Geceyken
de gündüzü,
Yitirebileceklerimiz
yitiktir
Onlardan
uzaktayken ama
Özleriz,
döneriz yeniden
Yitirmeden
Yitirebileceklerimizi
Yitiremediklerimize.
Yitirebilirdik,
deriz;
Ama
yalnızca bir fiil çekimi bu
Tutsaklıklara
bağlamışız özgürlüğümüzü.
Gündüz
yarasalarıyız biz.
III.
Sağlamdır
düşünce temellerimiz,
Ama
altlarında kist vardır, sonra kum
Dururuz
gerçi, sapasağlam, kalın
Taştan
duvarlarımızla, dimdik
Ayakta;
ama biraz su, bir sızıntı
Kaydırır
temellerimizi hemen.
Duyarız
yerçekimini hemen,
Titreriz.
Sımsıkı, gergin
Bağlar
vardır
Düşüncelerimizi
ayakta tutan, ama,
Ya
temelsizse temeli
Bütün
bu bağları
Bağlayan
Bağın?
Bağlantısızca
bağlarız bağlarımızı.
Gündüz
yarasalarıyız biz.
MUMUN
Bütün
ışıklara karşı geldi
yaktığın
bu mum
Neyin
nereden nereye geçişiydi
aktığım
o mum
Bir
aydınlık geçit, bir kedi
sakladığım
o kurum
Zamanın
ötesinde bir şimdi
sakındığım
bu durum
YAZILMAYAN ZAMAN
Herşeyi
yazarım da
zamanı
yazamam –
o
yazar çünkü
beni.
Yazar
beni
yavaş
yavaş
özenli
–
azalta
azalta
görkemli
–
sanki
dolduracakmış
olduracakmış
gibi.
Halbuki
sıyırıp
düşürmüştür
tırnağımdaki
çürüğü
parmağımdaki
yarayı
kabuk
kabuk
geçirmiştir
–
geçerken,
sanki
çoğalta
çoğalta
yazarak
beni:
özenli,, görkemli.
Haiku tarzı şiirlerin en yetkin
temsilcilerinden biri olan, aforizmalarıyla felsefenin temel öğretilerini
başarıyla ortaya koyan Türkiye'nin Nietzsche'si diye anılan Oruç Aruoba Kimdir
acaba?
ORUÇ ARUOBA, Türkiye’nin yetiştirdiği en
önemli düşünürlerden biridir. Hume, Rilke, Wittgenstein, Nietzsche, Von Hentig,
Başo ve Celan’ın eserlerini Türkçe’ye çevirerek literatüre kazandırmıştır.
Özgün ve yalın bir stille yazdığı haiku tarzındaki şiirleri yediden yetmişe
birçok okuyucuya ulaşmış ve sevilmiştir.
İle, Uzak, Yakın, Hani, Yürüme, De ki İşte,
Tümceler, Ne ki Hiç, yazarın önemli kitaplarındandır.
14
Temmuz 1948 yılında Karamürsel’de dünyaya gelen ARUOBA, Ortaöğrenimini Ankara
TED Koleji’nde tamamladıktan sonra, Hacettepe Üniversitesi’ne devam eden
Aruoba, psikoloji bölümünden lisans ve yüksek lisansını tamamladı. Yine aynı
üniversitede felsefe bilim uzmanı oldu. 1972 ve 1983 yılları arasında öğretim
üyesi olarak görev yapan yazar, felsefe bölümünde doktorasını da tamamladı.
ARUOBA, 1976 yılında başlamak üzere bir yıl
süreyle Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nde felsefe semineri üyeliği yaptı.
Ayrıca 1981’de Yeni Zelanda’ya giden yazar, Victoria Üniversitesi’nde konuk
öğrenim üyeliğinde bulundu. 1983 yılında akademisyen olarak çalışmayı bırakıp
üniversiteyle ilişiğini kesti. Bu dönemde İstanbul’a yerleşti ve çeşitli basın
organlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyesiydi. Ağırlıklı olarak yazı
ve çeviri işleriyle uğraşan Aruoba’nın çalışmaları saygın edebiyat dergilerinde
yer aldı.
Bir dönem Açık Radyo’da Filozof
Dedikoduları isimli programı da hazırlayıp sunan Aruoba, 20. yüzyılın en önemli
filozoflarından biri olan, dil, mantık ve metafizik konularında olduğu kadar
ahlak kurallarında da önemli katkılarda bulunan, Tractatus Logico Philosophicus’
(1921) ve ‘Felsefe Soruşturmaları’ (1953) kitaplarıyla 20. yüzyıl dil
felsefesine önemli katkı sağlamış olan Wittgenstein'in eserlerini Türkçe’ye
çeviren tek kişi olarak bilinmektedir.
Oruç Aruoba, arkasında kendine özgü
noktalama işaretleriyle anlamlandırdığı felsefi haiukularıyla, aforizmal
felsefi tanımlarıyla, varoluşu soruyla, sağaltımı özünü inceleme ve eksiğini
görme olarak tanımlamasıyla ünlü, şair, yazar akademisyen, çevirmen ve düşünür
ORUÇ ARUBA 72 yaşında hayata veda etti.
Kendisini rahmetle saygıyla minnetle
anıyoruz.
ŞİİR ÇÖZÜMLEME TEKNİĞİ
Homeros Edebiyat Ödülleri 2020 Bir
Şiiri İnceleme Yarışmasında Üçüncülüğe uygun görülen Şiir Çözümlemesi.
YAŞAR ÖZMEN
TURGUT UYAR’IN “ÜÇYÜZBİN” İSİMLİ ŞİİRİNİN
ÇÖZÜMLENMESİ
(Not: Bu metin Sarmal Çevrim
Dergisi Sayı:15'de de yayımlanmıştır.)
GİRİŞ
Turgut
Uyar’ın “Üçyüzbin” şiirini, “Şiir Çözümleme Tekniği” adı altında ileri sürdüğüm
yeni bir teknikle çözümleyeceğim. Okuyacağınız metin, Türk yazınında yapılmış
mevcut şiir çözümleme/incelemelerinde olduğu gibi sadece şiirin ne dediğini
çözmeye ve şairin şiir anlayışını ortaya koymaya yönelik bir inceleme değildir.
Yeni ileri sürülmüş bir tekniktir. Maksadı; şair, şiir ve okur arasındaki
ilişkiden doğan sanatsal ifadenin estetik değerini daha nesnel ortaya
koyabilmektir. Başka bir deyişle şiirin sanat değerini ortaya koymaya yönelik
bir incelemedir. Bu yüzden okurlarımın çözümleme akışını izleyebilmesi ve
çözümleme mantığını daha kolay kavrayabilmesi için, tekniğin öne çıkan
ayrıntılarını özet olarak aşağıya çıkarıyorum.
Şiir
Çözümleme Tekniği, sanat yapıtının ontik bütünlüğü ve integral yapısı gereği
öne sürülen yeni bir şiir inceleme yöntemidir. Şiirin duyusal ve nesnel varlık
katmanlarını ilgili bilimsel disiplinlerle inceleme esasına dayanır. Bu teknik,
şairin imgelem sürecinden şiiri yaratışına, şiirin okurda yarattığı etkiden
gelecekteki anlamsal devinime ve şiire artı değer katan tüm ögelere kadar
toplam şiirsel süreci kapsar. Şiirin ön ve derin (duyusal ve nesnel alanı)
yapısını, kapalı-açık alanlarını ve iletilerini daha nesnel bir yaklaşımla
açığa çıkararak sanatsal (şiirsel) ifadeyi ortaya koymaya çalışır. İnceleme;
imgelem-imge-imgelem (şair imgelemi-yapıttaki imge-okur imgelemi) süreci esas
alınarak yapılır. Amaç; şair-şiir-okur üçgeninden doğan sanatsal değeri görünür
kılmaktır.
Katman;
şiirde birbirine benzer belirli özelliklerin; içsel, dışsal, fiziksel, duyusal
nitelik veya niceliklerin, bir arada bulunduğu bir yapıyı belirtir. Yapıtın
nesnel ve duyusal varlık alanlarıdır; birbirini tetikleyerek şiiri var eden
temel yapılardır. Örneğin ses, anlatım veya anlam katmanı gibi…
Tabaka,
katmanın alt birimidir. Katmanın iç yapısını daha özelleştirebilir
birlikteliklerdir. Anlam katmanı altında; gerçek anlam tabakası, üst anlam
tabakası gibi… Tabakalar birleşerek yapıttaki bir katmanı oluştururlar.
Eksen
ise sesin fiziksel yapısı gereği, şiirin ses katmanı altındaki ayrıştırılabilir
yapıdır. Yalnızca ses katmanında kullanılan bir terimdir. Tonlama ekseni, ezgi
ekseni gibi…
Tabaka
ve eksenler, katmanları oluşturur ve katmanlar bir sanat yapıtını var ederler.
Tıpkı insanın belirli ruhsal ve fiziksel katmanlardan oluşması gibi…
Şiire
sanatsal özellik kazandıran, ruhsal ve nesnel alanları birbirine kenetleyen
temel alanlar veya yapı taşları olarak en az yedi katmanın varlığı incelemede
esas alınır. Şiirde olmazsa olmaz katmanlardır; birbiri içerisinde varlık bulan
ve kendi disiplinlerine göre incelenebilen yapılardır.
Bunlar;
Biçim Katmanı
Anlam Katmanı
Ses Katmanı
Anlatım Katmanı
Çağrışım Katmanı
Coşum Katmanı
Estetik Katmanı.
Katmanlar,
birbirinden ayrı düşünülemez, birbirinden bağımsız tek başlarına şiirsel ya da
sanatsal bir sonucu doğurmazlar. Bir anlamda şiirin dünyaya açılan yedi duyusu
ve iletim kanalıdır. Şiirin hem fiziksel hem de duyusal toplam varlık
alanlarıdır ve bu yedi katmanın ilişkisinden şiirin ön ve arka yapısı (duyusal
ve nesnel alanı) oluşmaktadır.
“ŞİİR ÇÖZÜMLEME TEKNİĞİ”NİN ADIMLARI:
1. Biçim Katmanı
2. Anlam Katmanı
a. Gerçek
Anlam Tabakası
b.
Rastlantısal Anlam Tabakası
c. Üst
Anlam Tabakası
3. Anlatım Katmanı
4. Ses Katmanı
a. Tonlama
Ekseni
b. Ezgi
Ekseni
c. Şiirsel
Ezgi Ekseni
5. Çağrışım Katmanı
a.
Çağrıştırma Tabakası
b.
Çağrışımsal İmgelem Tabakası
c.
Rastlantısal İmgelem Tabakası
6. Coşum Katmanı
7. Estetik Katmanı
a. Şiirdeki
Estetik Değer Tabakası
b. Okurdaki
Estetik Algı Tabakası
c. Durumsal
Estetik Değer Tabakası
8.
Sonuç
İNCELEME/ÇÖZÜMLEME METNİ
Çözümleyeceğim
şiir, Turgut Uyar’ın “Üçyüzbin” isimli şiiridir. Okuyacağınız metin,
genellemeye düşmeyen, öznel yaklaşımları en aza indirmeye çalışan, daha nesnel
yaklaşımı öngören inceleme/çözümlemedir.
Not:
Okuru dikkate değer sonuçlara götüreceği için, incelemeye başlamadan
“Rastlantısal Anlam Kuramı” ve “Çağrışımsal İmgelem Kuramı”nın açıklanmasında
yarar olduğunu düşünüyorum.
Rastlantısal
Anlam: Okurun; yaşamsal değerlerine, izlerine, bilgi ve bellek birikimine
yaslanarak, şiirin gerek kastettiği gerek kastetmediği anlatım ve anlam
örgüsünden anlamlandırdığı, çıkardığı sonuçtur. Rastlantısaldır ve
çağrışımsaldır. Okur zihninde beklenen veya beklenilmeyen imge, olay ve
görüntülere yönelirler. Beynimizin çalışma sistemine göre yaşanan mutlak bir
süreçtir.
Çağrışımsal imgelem: Okurun, şairin yönlendirdiği
uyaranlar ile kendi yaşamsal varlıkları, kültürel değerleri ve belleğinde
kaydedilmiş görüntüler üzerine yaslanarak, zihninde yeni görüntüler ve yeni
duyusal alanlar yaratma sürecidir. Şiirin iletileriyle okurda
tetiklenen/yaratılan imgelemdir.
(İnceleme
esnasında katman, tabaka ve uygulanacak teknik ile kuramlara ilişkin açıklayıcı
bilgi, gerektiği yerde verilecektir. Çözümlemeyle ilgili açıklayıcı bilgiler,
YATIK yazılmıştır.)
ÜÇYÜZBİN
Bu kıvırcık ateşten yalanlar 300.000
Kimi sularca inanıyorum kimi zulüm yakıcı
Çocuksu, deli deli zincirler boğuntusu gök
Elimde kolumda senin seslerin var gel de aldırma
Kadınları çıplak görüyorum koşup seni soyuyorum
Bir açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma geliyor
bilemezsin
Seni kentlere seni bankalar seni seni 300.000
Seni zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep
aklımdasın
Yükün ağır, bir irisin bir ufaksın
yetiştiremiyorum 300.000
Kapattığımız sağanak akşamları açtığımız sabahları
300.000
Elimden tut beni acar balıklara alıştır
Tekin durmayı öğret acıkmış aç kayalarda
Gel amansız pencereme perde ol kurtulayım
Kalk ellerini yıka bize gidelim
Soyunur dökünür odalarda konuşuruz
Bir o kaldı 300.000
Odalara kapanmak odalarda konuşmak odalarda
ölememek
Canımız çekerse sevişiriz de kalk gidelim
Üç sokak ötede bir ev var yeşil gibi sana onu
gösteririm
Konuşuruz sevişiriz dövüşürüz 300.000
Benim yırtıcı kuşlara tutkum işte bundan ötürü
Yadırgamadan gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın
Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam
Senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum
Bir karşı durulmaz istek bir telaşla kendiliğinden
Bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden
sorma
Sen zenginsin alırım tükenmezsin
Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir
Boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya
gelme
Ben adını demesem de anlıyorsun 300.000
Ü ç y ü z b i n
Cümbür cemaat aşka abanıyoruz
1. BİÇİM KATMANI
(Biçim
bir yapıtın taşıyıcı kabıdır; yapıtın ön ve derin yapısını oluşturan tüm varlık
katmanlarını üzerinde taşıyan taşıyıcı bir düzlemdir.)
“Üçyüzbin”
şiiri, dörtlük ya da bilinen diğer ölçülerle değil; birimler halinde
yazılmıştır. Birimler ve dizeler, anlam akışı ve bütünlüğüne göre kurulmuştur.
Uyaklı şiir olamamakla birlikte iç sese dikkat edilmiştir. Şiirde imge
kalabalığına düşülmüş gibi görünse de tutarlılık ve bağlaşıklık bu imgelerle
kurulmuş, imge dağılımı bütünlüğü oluşturmuş ve sözcük ekonomisi önemsenmiştir.
Dil kullanımı sıra dışıdır; temiz ve farkındalık yaratacak biçimdedir, okuru
bağlayıcıdır. Şiir, nesnel yapısı
bakımından var olanlara göre önemli farklılığa sahiptir. Çağın şiir biçimlerine
göre sıra dışı bir özellik taşımaktadır:
Şiirin
biçiminde ender rastlanan üç önemli ayrıntı vardır. Birincisi; şiir, dört
birimden oluşmaktadır; bu birimler anlamla doğrusal bir ilişki sonucu
kurulmuştur. Birinci birim; toplumdaki olumsuz/kötü insanı, ikinci birim orta
direk insanı, üçüncü birim özleneni, dördüncü birim ise bunların açıklamasını
yapmaktadır.
İkincisi;
300000’in birimlerde kullanım sayısı ve şiirde toplam kullanım sayısıdır.
Ayrıca Üçyüzbin bir kez yazıyla şiirin en sonunda kullanılmıştır. Üç-yüz ve bin
rakamları da ayrı bir kodlamadır.
Üçüncüsü
ise “sen” sözcüğü birinci birimde yedi kez kullanılmış olmasıdır.
Kurguda
okura ve eleştirmene önemli ipucu veren bir kodlama söz konusudur. (İleride
açıklanacaktır.)
2. ANLAM KATMANI
A. GERÇEK ANLAM TABAKASI
(Şiirdeki
gerçek anlam tabakasını incelerken, anlambilimin tanımladığı değinmece,
değişmece, aktarma, yan anlam gibi alanları “gerçek anlam tabakası” içerisinde
bir bütün olarak ele alıyorum. Yani ulaşılabilen anlam, bu tabaka altında
incelenmektedir. Kısacası şairin şiirde ne dediğini ortaya koymaktır.)
Bu kıvırcık ateşten yalanlar 300.000
Kimi sularca inanıyorum kimi zulüm yakıcı
Çocuksu, deli deli zincirler boğuntusu gök
Elimde kolumda senin seslerin var gel de aldırma
Kadınları çıplak görüyorum koşup seni soyuyorum
Bir açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma geliyor
bilemezsin
Seni kentlere seni bankalar seni seni 300.000
Seni zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep
aklımdasın
Yükün ağır, bir irisin bir ufaksın
yetiştiremiyorum 300.000
Kapattığımız sağnak akşamları açtığımız sabahları
300.000
Elimden tut beni acar balıklara alıştır
Tekin durmayı öğret acıkmış aç kayalarda
Gel amansız pencereme perde ol kurtulayım
İlk
birimde şair; bilinçsizce oluşturulmuş olan ve içini acıtan olumsuzluklardan
söz etmektedir. “Bu kıvırcık ateşten yalanlar 300000” derken; yalan, iki yüzlü,
yararcı ve para hırsıyla donatılmış insan ile toplumsal yozlaşmaya uğramış
insana dikkat çekmektedir. Toplumdaki önemli bir grubun çıkarcı, bencil ve gücü
kötüye kullanan tutum takındıklarını, kendisinin bundan çok rahatsız olduğunu
“Elimde kolumda senin seslerin var gel de aldırma” dizesiyle belirtmektedir.
Kadınları ezilmiş, toplumda ikinci palana atılmış durumda gördüğünden gidip bu
eziyeti yapanların boynuna sarılmak ve boğmak istediğini söylemektedir.
Kapitalist düzenin yarattığı çıkarcı ve bencil insanları, “Seni kentlere seni
bankalar seni seni 300.000//Seni zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep
aklımdasın” dizeleriyle tanımlıyor ve ecelinden önce ölmelerini istiyor.
Kötülükleriniz, yalanlarınız o kadar çok ki artık sana yetişemiyorum diyor;
“Yükün ağır, bir irisin bir ufaksın yetiştiremiyorum 300.000” dizesiyle.
Ülkenin kötü günlerinden bu günlere geldiğini, toplumu ezen kesimin
kötülüklerine hâlâ alışmadığını belirtiyor. Yaptığın bu kötülükleri, insanları
kullanmayı, emeğe saygısızlığını, duygu hırsızlığını ve kolay kazancı bana da
öğret ki ben de bu yükten kurtulayım diyerek çaresizliğini belirtiyor. (Kötü
insan yüzü) (Not: Bu çıkarımı yapabilmek için, şairin şiirde oluşturduğu
çağrışım çekirdeklerini çözmek gerekir. Kodlar şiirin bütününde kurgulanmıştır.
Şiirde önemli ipuçları veren örtük kulanım vardır ve bunlar, yeri geldiğinde
dayanaklarıyla birlikte açıklanacaktır.)
Kalk ellerini yıka bize gidelim
Soyunur dökünür odalarda konuşuruz
Bir o kaldı 300.000
Odalara kapanmak odalarda konuşmak odalarda ölememek
Canımız çekerse sevişiriz de kalk gidelim
Üç sokak ötede bir ev var yeşil gibi sana onu
gösteririm
Konuşuruz sevişiriz dövüşürüz 300.000
Benim yırtıcı kuşlara tutkum işte bundan ötürü
Yadırgamadan gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın
Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam
Şiirin
ikinci biriminde durum biraz daha farklıdır. Şairin yaşadığı koşullar ve
etkilendiği olaylar olumsuzdur. Ancak burada bir umut vardır. Söz ettiği
insanlarla (İkinci yüz) dava arkadaşlığı vardır. İyi niyetli, çalışkan ama toplumdaki
kötülüklerin giderilmesi için çok etkili olamayan orta direk insanlardır
bunlar. Ülkede (şairin dünyasında) yanlış giden çok şey vardır. Kirlenmiş ve
paraya tapmış insanlar arasında “ikinci yüz” var ve bunları kendisine daha
yakın görmektedir; harekete geçme, direnme gizilgücü var olan insanlar.
Yaşanabilir bir dünya kurmak için onlara çağrı yapmaktadır. “Kalk ellerini yıka
bize gidelim”, benim bulunduğum yere, kafamda kurduğum o güzel ülkeye gidelim,
demektedir, “Bir o kaldı 300.000” dizesiyle. O yeşil gibi olan dünya biraz
ötede birlikte oraya gidelim; gelirsen (benim düşlerimi okursan) gösteririm
size bu güzellikleri diye üstelemektedir. Bunca haksızlığın karşısında hakkını
söke söke alan insanları, dava adamlarını, benim gibileri severim, kalk ayağa
yazık etmeyelim şu güzel insanlara ve ülkeye demektedir. “Zamansız gelme elim kolum dağınıksa
sarılamam” dizesiyle, ayağa kalk ve ben tükenmeden tez ol, iş işten geçmeden
birlik olup bu soygun düzenini değiştirelim, yeni bir dünya kuralım diye çağrı
yapmaktadır.
Senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum
Bir karşı durulmaz istek bir telaşla kendiliğinden
Bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden
sorma
Sen zenginsin alırım tükenmezsin
Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir
Boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya
gelme
Üçüncü
birimde, “Senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum” diyerek burada
aydın insandan, üretken insandan, sevgiliden, kendisi gibi güzel insanlardan,
daha doğrusu toplumcu ve çağdaş insanlardan söz etmektedir. Bunlar şiirdeki
insan tipinin üçüncü yüzüdür; üç yüzlü-binlerden en iyi olan kişilerdir. Şairin
aradığı, özlediği sevgililerdir/sevilenlerdir. Senin insan yanın zengindir, sen
aydınlıksın, sen benim sevgilimsin demektedir. “Bir serin renk anlıyorum
aydınlık gözlerinden sorma” dizeleriyle: Ölümüme kadar benim imgelemimde sen
var olacaksın. Aldırma dünyanın/ülkenin bunca tasasına, sen güzel insan olmayı
sürdür. Çünkü kavga, gürültü sana göre değil, sana bunlar yaraşmaz, demektedir.
Ben adını demesem de anlıyorsun 300.000
Ü ç y ü z b i n
Cümbür cemaat aşka abanıyoruz.
Son
dizelerde hem kodların çözümünü veriyor hem de seslendiği üç farklı toplum
katmanına bir arada diyor ki adınızı söylemesem de zaten siz kendinizi
biliyorsunuz. Çünkü ne yaparsak yapalım, biz insanız, iyi ya da kötü olalım,
canlı olmanın gereği hep birlikte aşka sarılıyoruz, diyerek insanî ve yaşamsal
bir gereklilikle şiiri bitiriyor.
Şiirin
bütününe baktığımızda, 300000 rakamının; nüfus ve parayla ilgili çağrışım
yaratmak düşüncesiyle kullanıldığı göze çarpar.
Çünkü bu rakam, (çoklu bir rakamdır) nüfus ve parasal ifadenin dışında
başka bir şey için yaygın kullanılamaz. Kısacası şiirin anlamsal alanı;
kapitalist sistemin insanlara dayattığı yozlaşmış dünyanın başka biçimde anlatımıdır.
Şiirin öznesi, mevcut sistemin oluşturduğu toplumdur. Bulunduğu ortamdan son
derece rahatsızdır ve içi yanmaktadır; insanları bu duruma düşüren süreç
karşısında oldukça duyarlıdır. Şiirin temi, para ve paranın yozlaştırdığı,
başka bir söylemle kapitalist sistemin insan davranışlarında yarattığı duruma
tepkidir. Bu rakamın daha önceki incelemelerde dile getirildiği gibi, Ankara
nüfusuyla veya o dönemin milli piyango büyük ikramiyesi ile ilgisi var mı, buna
ilişkin bir kanıt görünmüyor. Ne var ki üç yüzlü-binler diyerek üç yüzü olan
toplum katmanlarından söz ettiği ‘birimler arası anlamsal ilişki’den
anlaşılmaktadır. Bu, şiirin birimleri ve birimlerin anlam açılımlarına
gizlenmiştir. Şair, 300000 ile kastettiği öznenin ipucunu şiirin son biriminde zaten
vermektedir.
Ü ç y ü z b i n
Cümbür cemaat aşka abanıyoruz, diyerek…
Ayrıca,
“300000” rakamı, nüfus ve parasal kaygının insanda yarattığı algı biçimini
birlikte anlatmak için kullanılmıştır. 300000 yedi kez kullanılmıştır; insan
duyu organlarının başımızda yedi tane oluşu (2 kulak, 2 göz, 2 burun deliği ve
bir ağız) veya vücuda açılan yedi organ (2 kulak, 2 burun, 1 ağız, 2 genital
organ). (8’inci ise doğumdan önce asıl beslenme bağı olan göbek deliğidir) bu
savı desteklemektedir. Vücuda açılan yedi delik ve anne karnında beslenme
bağından (7+1) (7 kez 300000+Üçyüzbin) koduyla verdiğini gösteriyor. “Sen”
adılı, birinci birimde özellikle yinelemelerle yedi kez kullanılmıştır. İnsanın
ruh ve fizik dünyasını oluşturan yedi delik ve yedi duyusundan yola
çıkıldığını, (Mevlana’nın ortaya koyduğu felsefe) ayrıca “sen” sözcüğüyle doğrudan
TOPLUMU gösterdiğini söyleyebiliriz. Türk Şiirinde, bir çoğunluğu, rakamsal
çoklukla anlatmanın bir örneğidir şiir. Zaten Turgut Uyar gibi donanımlı,
Toplumcu Gerçekçi bir şairden, iki kişiyi hedef alan ve sözcüklerin gerçek
anlamlarıyla şiir kurmasını beklememeliyiz; Göğe Bakma Durağı şiirinde olduğu
gibi…
B. RASTLANTISAL
ANLAM TABAKASI
(Okurun
algı, anlama, bellek, bilgi birikimi, düşünme biçimi ve yaşamsal değerlerine
göre şiirden ulaşacağı anlam ile zamanın getirilerine bağımlı olarak şiirin
uğrayacağı anlamsal genişlemeye “rastlantısal anlam” diyorum. Bütün sanat
dallarında okur ve yapıt arasında oluşan böyle bir anlamsal süreç vardır.
Genellenebilir, tanımlanabilir, benzer sonuca ulaşır ve izlenebilir olması
nedeniyle sanatsal bir kuram olarak önerilmiştir.
Rastlantısal
anlam; gerek çoğul anlam nedeniyle gerekse okur algısına bağlı olarak oluşan ve
okur imgelem olanaklarını gerçek anlamın daha ötesine/uzağına taşındığını
gösteren bir alandır. Sanatsal ifadenin görünürlüğüne katkı sağlaması açısından
önemlidir.)
Rastlantısal
anlam, her okura göre değişiklik gösterebilir. Üçyüzbin şiiri sıra dışı bir
şiirdir ve mantıksal sırayı bilinçli bozan ve anlam dizgesini kıran bir biçimde
yazılmıştır. Ancak anlam alanı, yaşam ve insanın son zamanlardaki yozlaşmasıyla
ilgilidir. Yozlaşmayla ilgili olmasına karşın şairin kime seslendiği konusu bilmece
gibidir. Eğer “sen, 300000 ve üçyüzbin” ile neyi söylemeye çalıştığını bulamaz
ve onlara değişik anlam verirsek şiirin; sevgiliye veya belirli bir kadın için
yazıldığını da düşünebiliriz. Rastlantısal anlam, şairin neyi dediği veya neyi
kastettiği ile çoğu zaman örtüşmez. Aşağıya çıkarılan her bir alışılmamış
bağdaştırma kendine özgü anlam alanı doğurmaya yeterlidir. Ayrıca, dil
kullanımından uzanılacak çok geniş bir anlam alanı vardır. Bu da sanatta arzu
edilen çoğul anlama varmaktır ve okurda geniş imgelem alanı oluşturmaktır. Bu
denli geniş rastlantısal anlam alanı yaratabilmek her şairin yapabileceği bir
iş değildir; burada Türk şiiri, Turgut Uyar gibi büyük ustaları beklemiş demek
gerekiyor. Aşağıda örneklerine bakalım:
Kıvırcık
ateşten yalanlar//kimi zulüm yakıcı//deli deli zincirler boğuntusu gök//Elimde
kolumda senin seslerin//Kadınları çıplak görüyorum//açıcı gerdanlık görsem
boynun aklıma geliyor//Seni kentlere seni bankalar seni seni//bir irisin bir
ufaksın yetiştiremiyorum// Kapattığımız sağnak akşamları//açtığımız
sabahları//acar balıklar// acıkmış aç kayalar//amansız pencereme perde ol//
Odalarda
ölmemek//yeşil gibi//Benim yırtıcı kuşlara tutkum//aşka acıkmaya alışkın//elim
kolum dağınıksa//
Ağustos
çeşmeleri yüzüne//Bir serin renk anlıyorum//zenginsin alırım tükenmezsin//
kuruntu sorunlarına// boğuntuya gelme// Yadırgamadan gökyüzüne
Öncelikle
yukarıya çıkardığım alışılmadık bağdaştırma, sapma ve imgesel söyleyişler;
güçlü çağrışım çekirdek lerini oluşturmaktadır. İkincisi ise çok geniş bir
çağrışım yelpazesi ne sahip dil kullanım biçimidir. Ayrıca, çağrışım saçağı
yaratma yetkinliği, son derece güçlüdür ve kolay ulaşılamaz bir söz
kullanımıdır.
Alışılmamış bağdaştırmaların her biri, tek
başına rastlantısal anlam doğurma gizilgücü taşımaktadır. Bunları tek tek ele
aldığımızda ulaşacağımız rastlantısal anlam alanı o kadar geniş ki şaşırmamak
elde değil. Örneğin “Kapattığımız sağnak akşamları açtığımız sabahları 300.000”
Cumhuriyet tarihini ne kadar güzel özetliyor, değil mi? Kurtuluş savaşıyla bir
akşamın kapatıldığını ve yeni bir sabahın açıldığını söylüyor. Hatta kurulan
yıkılan devletlere gönderide bulunuyor. Bu dize bir sevgiliyle yaşanan bir
olaymış gibi sığ olarak da yorumlanabilir. Dizelerin sırası, olaylar tarihine
götürmektedir bizi. Örneğin; “Kıvırcık ateşten yalanlar 300000” dizesi, şiirin
nasıl bir havada sürdürüleceğini ve nereye yöneleceğini söylüyor zaten. Bu
dize, yalan dolan üzerine kurulmuş toplumsal bir sıkıntıyı ortaya koyuyor ve
bunlar arasında sayısız kötülüklerin okur imgeleminde yeniden yaşanmasını
sağlıyor. Örneğin ticari ilişkiler, çıkara bağlı politik ilişkiler, insanlar
arasındaki ikili ilişkiler, hukuk, eğitim vs. gibi. Rastlantısal anlam tabakası biraz da okur
bilgi, bellek ve yorum gücüyle ilgilidir. Tarih, olay ve sanat arasında ilişki
kurma yetisi zayıf olan ve duyarlı olmayan bir okur çok geniş anlam alanına
ulaşamayabilir. (Rastlantısal anlam kuramı, okurun düzeyine göre ulaşacağı
imgelem dünyasını çözmek ve bunun gibi durumları açıklamak için sistemli bir süreçtir.)
Rastlantısal
anlam, aynı zamanda okurun bilinç ve belleğinin gücüyle ilgilidir. 300000
rakamının para ve nüfus dışında kullanım alanı olmadığı, yedi rakamının insan
duyularıyla ve fiziksel yapısıyla ilgili olduğu bilinmiyorsa burada ulaştığımız
“anlam alanını” düşleyemeyiz bile. Ayrıca geçmişte yazılmış bir eserde, “Şiirde
Anlamsal Devinim” tamlamasıyla tanımladığım durum, bu şiirde çok açık bir
şekilde kendini göstermektedir. Çünkü, anlam alanı sadece rastlantısallığa açık
değil; aynı zamanda zamana ve bilgi genişlemesine göre anlam kayması ve
genişleme yeteneğine sahip bir şiirdir. Örneğin “Benim yırtıcı kuşlara tutkum
işte bundan ötürü” dizesi gelecekte şiirdeki anlamın yönünü bile
değiştirebilir. “Yırtıcı Kuş” tamlaması, gelecekte bir siyasi örgütün, terör
örgütünün simgesi veya bir ulusun politik söylemi haline dönüştüğünü
varsayalım. Bunun, çoğunluğun yoğun ilgi gösterdiği bir durum olduğunu
varsayalım. Bu ve buna benzer durumlarda, şiirdeki anlamsal genişleme veya
kayma olmak zorundadır. Şiirde bu gizilgüç yüksek düzeyde vardır. (Şiirin
(yapıtın) anlam alanı sürekli devingendir; bu çağdaş sanat anlayışının başat
konusudur.)
Bu
aşamada bir konuya daha değinmeliyim: “açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma
geliyor” dizesi olumlu ve cinselliği çağrıştıran bir dize gibi geliyor değil
mi? Oysa bu dize, şairin yaşama ve çıkarcı bencil insanlara karşı duygu ve
düşüncelerinin bel kemiğini oluşturmaktadır. Yalanla emeği sömüren insanlara
karşı kızgınlığını anlatıyor.
“Üç
sokak ötede bir ev var ‘yeşil gibi’ sana onu gösteririm” dizesini ele alarak
rastlantısal anlam tabakasına bir örnek daha verilim. Yeşil, İslam felsefesinde
başka bir anlamdadır. Bu yönde bir çağrıştırma da söz konusudur. Mistik düşünce
sahibi insanlar, yeşil ev benzetmesine dayanarak gerçek anlamın ötesinde başka
bir anlam yükleyebilirler. Şiirin genel anlam alanından baktığımızda, yeşil ev
benzetmesi, şairin kafasında kurguladığı güzel/yeni dünyadır. Özlediği dünyanın
yerine kullanılmıştır. Yani çağdaş, insanların birbirini ezmediği, emeklerini
çalmadığı bir dünyadan söz etmektedir. Çabayla, savaşımla ulaşılabilecek bir
yerdir; ‘üç sokak ötesi’ kadar yakındadır orası. Bolluğun, güzelliğin olduğu
yerdir.
Yukarıda
çıkardığım, “alışılmadık bağdaştırma, sapma ve imgesel söyleyişler”in her biri
kendi başına gerçek anlamın ötesinde yeni anlam alanına açılma olasılığı
taşımaktadır. Bu yüzden şiirde rastlantısal anlam alanı çok geniştir; her
imgenin okuru farklı imgelem dünyasına yöneltmesi olasıdır. Yapıtı yapıt yapan
temel özelliklerden bir tanesidir. Şunu demek istiyorum, bunun dışında başka
bir anlama ulaşılmaz ya da ben söylediğim gibi anlaşılmak isterim beklentisi
taşımayan bir şiirdir.
(Not:
Örtük ve anlam alanı geniş dil kullanan sanatlarda, çokanlamlılık, çağrışımda
rastlantısallık dolayısıyla anlamda rastlantısallık mutlaktır. Bir başkası,
daha başka anlam alanlarına varabilir; bunun sonu ve sınırı yoktur.)
C. ÜST ANLAM TABAKASI
Gerçek
Anlam Tabakası ve Rastlantısal Anlam Tabakasından ulaştığımız sonuçları değerlendirdiğimizde,
Üst Anlam;
Kapitalist
sistemin, yaşam ve insan davranışlarında yarattığı duruma tepkidir şiirin ana
teması. Toplumsal ve yaşamsal sorunların çözümü, çağdaş insanların
mücadelesiyle olasıdır. Yaşanabilir yeni dünyayı kurmak için yozlaşmamış
insanları mücadeleye çağırmaktadır.
3.
ANLATIM KATMANI
Şiirin
şiir olmasını sağlayan şey, anlamın üzerine giydirilmiş anlatımdır; doğal dili
aşan, okur duygularını ezen ve algıyı sarsan anlatımdır. Bu nedenle, anlatımın
gücü yazın sanatlarında ayrı bir yetenek ve ustalık konusudur.
Şiirde,
çok sayıda alışılmadık bağdaştırma vardır. İmgeler az rastlanan biçimde
kurulmuştur. Dizeler, çoğunlukla benzetme, sapma, alışılmadık bağdaştırma ve
imge kuruluşlarından oluşmaktadır. Alışılmadık bağdaştırmalar, o kadar zihin
sarsıcı ki şairin imgelem dünyasının (esin kaynakları dahil) ne kadar yoğun,
dolu ve donanımlı olduğunu gösteriyor. Bunlar, şairin yalnızca yaratıcılığından
değil; aynı zamanda sahip olduğu bilgi ve bilginin yorumu üzerine kurulmuş
imgeler olarak karşımıza çıkıyor. Şiirde kurguladığı dünya ile arzuladığı yaşam
şekli, aydın, çağdaş ve donanımlı insanın öngörebileceği özlem duyulan bir
dünyadır. Şiirde topluma yeni bir dünya önermektedir.
Bu
dizelerle; algıyı sarsıntıya uğratmış, okurun duygularını aşan gerçekliği daha
görünür kılmıştır. Toplumsal gerçekliği olabilirlik ölçülerinin ötesinde bir
görünüşe taşıyarak okuru hayranlığa taşımıştır. Şiir akıcılık ve çekicilik
açısından oldukça iyidir; ancak anlaşılırlık durumu, okurun bilgi birikimine
bağımlıdır. Okurun birikimi zayıfsa bu şiirden ulaşacağı imgelem oldukça
kısıtlı görünüyor. Anlatım, çoğul anlam doğurmaya çok açıktır dahası
yöneliktir.
Anlatımdan anlama yönelmek, şiire özgü ayırıcı
bir özelliktir.
Şair, şiirinde anlatımdan anlama yönelerek
algı uyarıcı olanakları sıra dışı bir biçimde kullanmıştır. Şiir; alışılmamış
bağdaştırma, benzetme, değişmece, değinmece gibi söz sanatları ile okurda bakış
ve düşün açısını değiştiren, mantığına yumruk atan ve şiir diline estetik değer
katan anlatıma sahiptir. Anlam ve anlatım bütünselliğini çok iyi tasarlamıştır;
yalın bir dil ile toplumsal yaşamı ele alarak okurda duyarlılık yaratacak
olay/olguları görünür kılmıştır. Yalın, içtenlikli, özgün, özlü ve ayrıksı
anlatımla lirizmi doğurmuştur. Şair, algı yönetici, dayatıcı ve öğretici bir
dil kullanmamış, şiirsel/sanatsal bir yaklaşım sergilemiştir. Günlük dili
olabildiğince kırmış, özgün ve sıra dışı bir şiir dili kurmuştur.
Örneğin
“Boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya gelme” dizesinde; genel durum,
toplumsal sorunlar ve buna karşı insanın tutumunu anlatmak için hem sapma hem
alışılmamış bağdaştırma kullanmış, ayrıca dil mantık dizgesini kırmıştır.
Örneğin;
Yadırgamadan gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın
Zamansız
gelme elim kolum dağınıksa sarılamam
Birinci
dize doğrusal bir söyleyiş olmadığı gibi sapma, alışılmadık bağdaştırma ve
değinmece gibi söz sanatlarını içermektedir. İkinci dize, doğrusal bir söyleyiş
biçimindedir ve birinci dize kadar yoğun değildir; buna karşın imgesel gücü ile
imgelem yaratma gücü yüksektir.
Sonuç
olarak anlatım, sıra dışıdır ve algı sarsıcıdır; özgündür. Çok iyi düzeydedir.
Dahası çağının en iyileri arasındadır.
4.
SES KATMANI
(Not:
Tonlama ekseni ve ezgi ekseni, şiirsel ezgi eksenini doğurmaktadır. Bunlar aynı
eksen üzerinde hareket ettiğinden dolayı yinelemeye düşmemek için şiir,
“şiirsel ezgi ekseni” açısından incelenecektir.)
Bu kıvırcık ateşten yalanlar 300.000
Kimi sularca inanıyorum kimi zulüm yakıcı
Çocuksu, deli deli zincirler boğuntusu gök
Elimde kolumda senin seslerin var gel de aldırma
Kadınları çıplak görüyorum koşup seni soyuyorum
Bir açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma geliyor
bilemezsin
Seni kentlere seni bankalar seni seni 300.000
Seni zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep
aklımdasın
Yükün ağır, bir irisin bir ufaksın
yetiştiremiyorum 300.000
Kapattığımız sağnak akşamları açtığımız sabahları
300.000
Elimden tut beni acar balıklara alıştır
Tekin durmayı öğret acıkmış aç kayalarda
Gel amansız pencereme perde ol kurtulayım
Yukarıdaki
dizelerde, -en-, -in- sesi, patlayıcı tonsuz -ş-, -k-, -c- ve -ç- sesi ile
titrek -r- sesi baskındır; bu seslerin harmonisiyle şiirsel ezgi doğabilir.
Ayrıca -u-, -ı- -i- -a- ve -e- sesi dengeli kullanılarak ses uyumuna özen
gösterilmiştir. -in- sesleriyle hem iç ses uyumu hem de dış ses uyumu
oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu birimde 300000 fazla kullanılmış ve in sesiyle
dış ses uyumunu oluşturuken -üç- ve -yüz- sözcükleri söyleyiş zorluğu ve tonsuz
patlayıcı sesler ile akıcı sesler bir arada kullanıldığından şiirsel ezgiyi
sıkıntıya sokmaktadır. Şiirdeki ses akıcılığına engel olmaktadır. -k-, -ç-, -c-
patlayıcı sesler yoğun kullanılmıştır. Sesin anlamla bağıntısı vardır; olumsuz
anlama bağlı olarak patlayıcı ve titrek sesler fazlaca kullanılmıştır. Bunlar
da şiirsel ezgiyi zorlamaktadır. Yatay ses uyumu iyi olmasına karşın düşey ses
uyumuna dikkat edilmemiştir. Örneğin dizelerin son hecelerinde -in- sesi baskın
olmasına karşın -r- ve -a gibi akıcılığı bozan sesler kullanılmıştır.
Kalk ellerini yıka bize gidelim
Soyunur dökünür odalarda konuşuruz
Bir o kaldı 300.000
Odalara kapanmak odalarda konuşmak odalarda
ölememek
Canımız çekerse sevişiriz de kalk gidelim
Üç sokak ötede bir ev var yeşil gibi sana onu
gösteririm
Konuşuruz sevişiriz dövüşürüz 300.000
Benim yırtıcı kuşlara tutkum işte bundan ötürü
Yadırgamadan gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın
Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam
Birimde
-z-, -ş- ve -ç- sesi oldukça baskındır. İnce seslilerle kalın seslilerin
dağılımı çok iyidir. Bu sesleri, -l-, -m- ve -r- gibi akıcı seslerle
beslemektedir. Diğer bir deyişle, tonlu patlayıcı ve tonsuz sızıcı sesleri
-l-m- ve -r- gibi akıcı seslerle besleyerek şiirsel ezgiyi doğurmaktadır. Bu
birimde, birinci birimde olduğu gibi ses akıcılığını bozan belirgin bir durum
yoktur. Yani frekans aralığının dışına taşan ses yoktur. İç ve dış ses uyumu sağlanmış ve şiirsel
ezginin altyapısı kurulmuştur. Düşey ses uyumuyla yatay ses uyumunda patlayıcı
ya da zorlayıcı bir kullanım yoktur.
Senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum
Bir karşı durulmaz istek bir telaşla kendiliğinden
Bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden
sorma
Sen zenginsin alırım tükenmezsin
Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir
Boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya
gelme
-s-,
-ş-, -z- gibi sızıcı sesleri; -ö-, -ü-, -i- ince ve -l-, -m-, -r- akıcı
sesleriyle besliyor. Şiirsel ezginin oluşumunda önemli rol oynayan bu sesler,
aynı zamanda anlamla da bütünleşiyor. İç
ses ve yatay ses uyumu oldukça iyi ancak düşey ses uyumu aynı inceliği
taşımıyor.
Ben adını demesem de anlıyorsun 300.000
Ü ç y ü z b i n
Cümbür cemaat aşka abanıyoruz.
Üç
dize yukarıdaki ses düzenini daha yumuşatıcı bir özelliğe sahiptir; bu
dizelerde şiirsel ezgi açısından belirgin bir durum yoktur.
Sonuç:
Şiirsel ezgiye esas söz ve ses dizilimi açısından baktığımızda, yatay ses uyumu
çok iyi, düşey ses uyumuna yeterince dikkat edilmemiştir. Şiirin anlam
bütünlüğü açısından bunun fiziksel bir durum olduğunu değerlendiriyorum. Şöyle
ki; ilk birim kötü insanı, ikinci birim biraz daha iyi insanı, üçüncü birim ise
sevdiği insanı anlatmaktadır. Dolayısıyla her birimin ses düzeni yüksek ton ve
ritim ile düşük ton ve ritme doğru ilerlemek zorundadır; şair de zaten şiirsel
ezgi altyapısını öyle kurgulamıştır. Kısacası bu durum, anlamsal ritim
gereğidir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Anlamsal ve dize içi ritim ile dizeler
arası ritme esas ses kurgusu çok iyidir. Şiirsel ezgiye esas ses altyapısı çok
iyi düzeyde kurulmuştur.
Şiir,
üç temel taşı üzerine kurulur; anlam, anlatım ve ses. Bu şiirde, üç katmanın
birbiriyle olan ilişkisi, dengesi ve armonisi (ses uyumu) çok iyi kurulmuştur.
Ses konusu, diğer katmanlara göre biraz göz ardı edilse de çağının akranları
arasında ses açısından en iyisi olduğunu söyleyebiliriz.
Şiirin
ses düzeninden ulaştığım en önemli sonuç şudur: Şair, birinci birimde yozlaşmış
ve paraya tapan insan topluluğuna içini acıtır derecede kızmasına karşın şiirde
kurduğu ses düzeninde bağırma ve aşağılama duygusu doğuran tonlama ve ritme
rastlanmamaktadır. Çağdaş sanatta aranan en önemli özelliklerden bir tanesi de
kanımca budur. Yapıt, okurun duygularını ses, anlam ve anlatımla ezebilir ama
ona dayatıcı ve öfkeli tavır göstermemelidir. Burada ayrıntıya girmeyeceğim,
kısaca şöyle diyebiliriz: Ses, şiirin duyusal dünyasını gösteren fiziksel bir
katmandır; anlamla bir arada değerlendirilmelidir.
5.
ÇAĞRIŞIM KATMANI
A. ÇAĞRIŞTIRMA TABAKASI
Çağrıştırma
tabakası, okurda anlamsal, işitsel ve görsel uyaranlar ile yönlendirmeleri
sağlayan varlıklar düzlemidir. Bu tabaka, şiirde veya bir sanat eserindeki
çağrışımı sağlayan gereçlerin oluşturduğu bir alandır. Bir anlamda çağrışımı
doğuran somut ve soyut veriler dizinidir. Çağrışım çekirdeği ise okurun kültür
ve bilgi varlıklarını uyandıran, okuru daha geniş imgeleme taşıyan şiirdeki
belirlenebilir söz varlıklarıdır. İncelemenin bu aşamasından itibaren okurun
şiirin varlık katmanlarını algı biçimi esas konumuz olacaktır.
Çağrışım
çekirdekleri;
Kıvırcık
ateşten yalanlar/3000000/kimi zulüm yakıcı/deli deli zincirler boğuntusu gök/
senin seslerin/Kadınları çıplak görüyorum/açıcı gerdanlık/boynun aklıma
geliyor/kentlere/ bankalara/ bir irisin bir ufaksın/Kapattığımız sağnak
akşamlar/açtığımız sabahlar/acar balıklar/ acıkmış aç kayalar//amansız
pencerem/ perde ol/Kimi sularca/yükün ağır/tekin durmak//
Odalarda
ölememek/yeşil gibi/üç sokak ötesi/yırtıcı kuşlar/aşka acıkmaya alışkın/elim
kolum dağınıksa//
Ağustos
çeşmeleri yüzüne//Bir serin renk/zenginsin/alırım tükenmezsin// boğuntuya
gelme/ kuruntu sorunlarına//
Yukarıya
çıkarılan çağrışım çekirdeklerinin her biri, hem istenen yönde çağrışım yapma
yeteneğine sahiptir hem de rastlantısal anlam alanı kurma yeteneğine sahiptir.
Buna bağlı olarak şiir, yüksek düzeyde Çağrışımsal İmgelem yeteneği
taşımaktadır. (Ileride açıklanacak)
Örneğin,
ağustos çeşmeleri yüzüne alışılmadık bağdaştırmasından yola çıkan okur,
ağustosta suyu kesilen çeşme anlayabilir veya gürül gürül akıp sıcakta insanı
susuzluktan kurtaran çeşme şeklinde bir çağrışıma gidebilir.
Alında
her sözcüğün bir çağrışım gücü vardır; ancak burada imgesel değer taşıyan söz
ve söz tamlamalarını esas almak durumundayız. Yukarıda çıkarılan söz ve söz
tamlamaları, daha geniş çağrışım gücüne sahip olanlardır. Amacımız, Çağrışımsal
İmgelem Tabakası ve Rastlantısal İmgelem Tabakasını belirleyerek şiirin
çağrışım ve imgelem yaratma gücünü ortaya çıkarmaktır. Yani şiirin insan üzerindeki
ETKİSİNİ ortaya koymaktır; şiirin etkinliğini.
B. ÇAĞRIŞIMSAL İMGELEM TABAKASI
Çağrışımsal
imgelem tabakası, şairin yönlendirdiği uyaranlar ile okurun kendi yaşamsal
varlıkları, kültürel değerleri ve belleğinde kaydedilmiş görüntüler üzerine
yaslanarak zihninde yeni görüntüler ve yeni duyusal durumlar yaratma alanıdır.
Okur ve yapıt arasında oluşan imgelem süreci vardır; algı-anlama-düşünme
sonucunda mutlak oluşan/yaşanan bir durumdur.
Çağrışımsal
imgelem her okura göre değişiklik göstereceğinden bunu birkaç örnek ile
açıklamaya çalışalım.
Çağrışım
çekirdeklerini ele aldığımızda örneğin;
Kıvırcık
ateşten yalanlar: Dönemin toplumsal, yaşamsal, siyasal ve ekonomik koşullarına
okur zihnini yönlendiren geniş bir çağrışım yelpazesi vardır. Okur, belleği ve
yaşamsal algıları oranında imgeleme ulaşacaktır bu alışılmadık bağdaştırmadan.
Bunun çağrışımıyla; ezilmişliğini, kelepçelendiğini veya yalandan dolayı
belleğinde yer etmiş kötü olayları zihninde yaşamaya başlayacaktır. Şair,
içinde sıkıntı çekilerek yaşanan tutum ve yoz bir ortamdan söz etmektedir ve bu
okuru kavrayacak bir konudur. Çok sayıda örnek verilebilir. Her kişinin
yaşamsal birikimine göre değişen bir imgelem yaratma gizilgücü vardır.
Boynun
aklıma geliyor: İlk bakışta cinselliğe yönelen bir çağrışım saçağı vardır; ne
var ki şiirin anlam bütününden bunun cinsellik olmadığı, idamdan söz edildiği
düşünülebilir veya okur algısına göre yön değiştirebilir. Tarihteki idamlara
kadar giden bir imgelem dünyası yaratabilir. Örneğin ben “boynun aklıma
geliyor” sözünü ilk okuyuşumda düşünmeksizin Adnan Menderes’in idam
sehpasındaki fotoğrafı gözümün önüne geldi. Şiir nerede, bu olay nerede?
(Rastlantısallık ve Çağrışımsallık)
Acıkmış aç kayalar; alışılmadık bağdaştırması,
okurun başından geçen olaylardan başlayıp belleğinde yer eden önemli olaylara
kadar çağrışım yaratabilir. Aç ama yalnız kendisini ve yemeyi amaç edinen,
diğerlerine karşı son derece sert olan, onları kullanan insan ve parasal
kaygıya dayandırılmış toplumsal düzeni düşünmeye yöneltmektedir. Alışılmadık
bağdaştırmalar, okurun yaşamını ve belleğinde yer alan yaşamsal anılarını
canlandırır; çağrışımsal imgelem yaratırlar ve okuru değişik düş/düşünce
katmanlarına yollarlar. Bu şiirde sınırlanması olası olmayan çağrışım yeteneği
vardır ve buna bağlı olarak okurda yaratacağı çağrışımsal imgelem çok geniştir.
Şiirin
söz dizilimine ve imge kurgusuna baktığımızda, okurda yaratacağı çağrışımsal
imgelem tabakasının çok geniş bir düzlemde olduğu, böyle bir şiirin ancak
donanımlı bir şair imgeleminden doğduğunu söyleyebiliriz.
Sonuç
olarak şunu diyebiliriz: Şiir; örtüktür ve ilk okuyuşta çağrışımsal imgelem
oluşturma yeteneği az görülebilir. Şiirin, tarihten toplumsal olaylara, oradan
ikili aşk ilişkisine kadar açılan ve çağın sorunlarının çözümüne yönelen
geniş/bütünlüklü bir anlam alanı vardır. Şiir yalın, algı sarsıcıdır; alışılmadık
bağdaştırma ve imge açısından çok güçlüdür. Buna bağlı olarak, okurda yoğun
olarak çağrışımsal imgelem yaratma gizilgücü taşımaktadır.
C. RASTLANTISAL İMGELEM TABAKASI
Rastlantısal
İmgelem Tabakası, şiirdeki çağrıştırma tabakasına bağlı ya da bağımsız söz
varlıklarından esinle okur tarafından ulaşılan, eserde beklenmeyen ve
kastedilmeyen imgelem olanaklarıdır. Şiirdeki bir sözcükten ulaşılabileceği
gibi tamlama, dize veya şiirin bütününden ulaşılabilen bir imgelem sürecidir.
Bu
tabaka, rastlantısal anlam tabakası gibi, okurun donanım, deneyim ve belleğinin
gücüne bağımlıdır. Bu yüzden, birkaç örnek ile açıklayarak gerisini okurun
alımlama ve imgelem yetisine bırakalım. Bir anlamda şiirdeki çağrışım
çekirdeklerinin okurda yarattığı imgelem şiirin çağrışım yelpazesi içinde
olmayabilir.
Örneğin, “Sen zenginsin alırım tükenmezsin”
dizesini ele alalım. Buradaki “sen” okurun alımlamasına göre zengin ve yetki
olarak güçlü bir kişiyle özdeştirilebilir veya hoşgörülü bir insanı anımsatabilir.
Oysa şair burada, toplumsal olaylara duyarlısın ve toplumu ilgilendiren
konularda yeterince donanıma sahipsin demektedir. Buna karşın okur, maddi
zenginlikle ilgili bir imgelem dünyasına yönelebilir; çünkü okurun bilinçaltına
kadar işlemiş olan para kazanma kaygısı imgelemin bu alanda kurulmasına
iter.
Şair
“Kapattığımız sağnak akşamlar açtığımız sabahlar” derken bir kadınla geceyi
kapatmış sabah onunla uyanmış olmaktan söz etmiyor; okur böyle bir imgeleme
yönelebilir. Kurtuluş mücadelesi gibi tarihteki ölüm kalım savaşlarından yerine
kurulan devletlerden söz etmektedir. Bunu tam tersini söyleyecek olursak; şair
böyle demek istememiş ancak ben böyle bir sonuçla tarihin derinliklerine
ilişkin bir imgelem dünyasına girmişsem, çıkarımım ve sonunda ulaştığım imgelem
alanı rastlantısal imgelem alanını doğurmaktadır. Veya okur olarak ben böyle
bir imgelem evrenine girmedim de kendi yaşamında iyi ve kötü günlerime ilişkin
bir imgelem kurdum. Bu da rastlantısal imgelem alanına giren bir sonuçtur.
Çağdaş
sanat anlayışında yapıtın okurda yarattığı imgelem dünyası ne kadar geniş ve
rastlantısal ise yapıt o kadar güçlüdür, demektir. Ayrıca anlamsal genişlemeye
açık demektir. Estetik kaygıyı o denli tetikleyeceği anlamına gelir.
Şiirdeki
bütün çağrışım çekirdeklerini ayrı ayrı incelemeden şunu söyleyebiliriz: Sözcük
seçimi, söz sanatları ve imgeler, özellikle alışılmadık bağdaştırmalar, dizeler
ve şiirin bütünü; sayısı belirlemeyecek kadar çok rastlantısal imgelem yaratma
gücüne sahiptir. Şiirde eksiltili anlatım ve örtük dil fazlaca kullanılmıştır.
İşte bu durum, okurda rastlantısal imgelem doğurma gizilgücüne artırmaktadır.
Hatta şiir, örtük kullanım sayesinde o kadar geniş anlam alanına sahip ki
rastlantısal imgelem yaratma gücü neredeyse sınırsızdır.
Rastlantısal
anlam, rastlantısal imgelem ve buna bağlı olarak oluşan çağrışmsal imgelem,
şiirle okur arasındaki alımlama ve etkileşimden doğan mutlak bir süreçtir. Türk
şiirinde ve sanat dünyasında başka şekillerde anlatılmaya çalışılsa da buradaki
oluş ve işleyiş süreci sanat evreninde tam olarak tanımlanmamıştır. Yapıtın
algılanması ve alımlanmasından estetik hazzın doğumuna kadar olan süreç, bu üç
tanımlamayla karşılanabilir düşüncesindeyim. İşte bir şiirin sanat değeri,
buralarda aranmalıdır.
6.
COŞUM KATMANI
Coşum,
şiirde incelediğimiz beş katmanın okurda yarattığı toplam duygulanım sürecidir;
estetik haz/estetik beğeni doğmadan önce okur duygularındaki duyarlılık ve
taşkınlık durumudur. Başka bir deyişle, estetik beğeniden önce izleyici/okur
duygularının belli bir kıvama ulaşmasıdır.
Şiirdeki
anlamın duygu değeri, anlatımın sıra dışılığı, sarsıcılığı ile çağrışım
zenginliği; okurda duyarlılığı artıracak ve duygulanımı tetikleyecek
özelliktedir.
Bu
şiirde anlam ve anlam çevresinde kurulan imgeler, en hassas olduğumuz bir konu
ile ilişkilidir. Toplumsal yaşama karşı duyarlılığın resmidir. Ülke ve insan
sevgisinin dışavurumudur. Dolayısıyla duygu değeri oldukça yoğundur ve okurda
duygulanım ve duyarlılık yaratma gizilgücü yüksektir. “Gel amansız pencereme
perde ol kurtulayım//Konuşuruz sevişiriz dövüşürüz 300.000//Senin ağustos
çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum” dizeleri şairin duyarlılığını, bu
duyarlılıktan doğan sinerjiyi okurla buluşturmaktadır. Dolayısıyla okurda
duyarlılık yaratma yeteneği yüksektir. Okurda bu duyarlılık yaratılabiliyorsa
estetik hazzın doğum sancısı başlamış demektir.
Yukarıdaki
Gerçek anlam tabakasında alışılmamış bağdaştırma, sapma ve imgeleri çıkardık.
Neredeyse bunların her biri okurun derinliklerine saplanacak söyleniş biçimlerine
sahiptir.
Bilindiği
gibi şiirde salt anlam değil; anlamın nasıl iletildiği (anlatıldığı) de
önemlidir. Bu şiirde anlamdan ziyade duygu yoğunluğunun anlatım katmanında
yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Anlatımın sarsıcı ve etkileyici olması, diğer
şiirlerden ayırıcı bir yanının olduğunu gösterir. Şiir; anlam, anlatım ve ses
ile okurun duygularını ezebiliyorsa, duygu değerini yeterince okura
geçirebiliyorsa her sanatta olduğu gibi başarılı eserdir; coşumu yüksek
demektir.
Anlatım;
sıra dışı, algı sarsıcı ve yalındır. Okuru kavrayan ve okurun duygularını ezen
bir dil kullanmıştır şair. Bu yüzden coşumu sağlama gücü oldukça yüksektir.
Okurda
coşumu sağlayan en etkin fiziksel varlık şiirsel ezgidir. Şiirsel ezgiye esas
ses, düşey ses dengesi dışında çok iyi seviyede kurulmuştur. Ses, anlam ve
anlatım üçlüsünün sinerjisi; şiiri okur üzerinde daha da etkili duruma
getirmiştir.
Şiirin
çağrışım gücü, çağdaşlarına göre çok yüksektir; rastlantısal anlam ve
çağrışımsal imgelem yaratma gücü sınırsız denecek kadar geniştir. Çağdaş sanat
eserinde aranan en temel özellik budur. Okurda duygulanım ve duyarlılık
sürecini yaşatacak en hassas anlam alanı tem olarak ele alınmıştır; bu da coşum
katsayısını artıran bir durumdur.
Tutku,
duygu ve özlemlerini; yalın, içtenlikli, özgün, özlü bir biçimde anlatmıştır.
İlk bakışta şiirde lirizm yok gibi görünmektedir; oysa şiirin anlam alnına
girildiğinde lirizm varlığı ortadadır. Şairin toplumsal olay ve olgulara karşı
duyarlılığı, hatta yaşama evrensel bakışı dizeler aracılığıyla doğrudan okura
yansıtılmaktadır.
Sonuç
olarak; şiirin coşum değeri çok yüksektir.
7.
ESTETİK KATMANI
A. ŞİİRDEKİ ESTETİK DEĞER TABAKASI
Şiir ile okur iletişime geçtiğinde, yapıtın
üzerinde iyi, yüce, oran, simetri, güzel, uyum gibi kavramların toplam değerini
hissederiz ki buna sanat eserindeki “estetik değer” diyebiliriz. Anlatım, ses,
anlam, çağrışım ve coşum, hoşlanma ve haz duygusunu harekete geçiriyorsa şiirde
estetik değer güçlüdür sonucuna ulaşabiliriz.
İnceleme
sonuçlarına dayanarak şiiri estetik değer açısından ele aldığımızda; ‘tem’in
duygu değeri ve duyarlılık yaratma gücü oldukça yüksektir. Anlatım yalın,
sarsıcı ve etkileyici dil ile kurulmuş, yüzeysel bakıldığında duyumsanmasa da
lirik bir söyleyiş yaratılmıştır. Şiirde insanın en duyarlı olduğu konular ele
alınmış, her okurda duyarlılık yaratacak gerece sahip kılınmıştır. Ses uyumunda
göz ardı edilebilecek birkaç zayıf nokta hariç şiirsel ezgi iyi seviyede
kurgulanmıştır. Şiirin coşum değeri, duyarlılık yaratma yeteneği oldukça
yüksektir. Anlam ve anlatım temanın uzağına taşmadan örgütlenmiştir; buna
karşın şiirin anlam, rastlantısal anlam ve çağrışımsal imgelem alanı oldukça
geniştir. Şair açık açık söylemediği
halde okurun anlam kapsamından ulaşacağı imgelem olanakları güçlüdür. Şiir;
ses, anlam ve anlatım bakımından okur üzerinde etki kurabilecek zenginliktedir.
Sonuç olarak;
Alışılmamış
bağdaştırmalar, imge örgüsü, sapmalar, dil kullanımındaki sıra dışılık, şiirsel
ezgi, rastlantısal anlam derinliği, çağrışımsal imgelem gücü, insanlığın
duyarlılığını tetikleyecek anlam alanı, özgünlük, öz-içerik ve biçim bakımından
sadelik, şiirde estetik değer varlığına gösterilecek ögelerdir. Bunlara
dayanarak; “Şiirde estetik kaygıyı tetikleyecek donanım vardır ve şiir yüksek
estetik değere sahiptir” diyebiliriz.
B. OKURDAKİ ESTETİK ALGI TABAKASI
Estetik
algı ve estetik değer yargısı, insanın yaşamsal algıları ile bir bütündür. Her
insan zihni bu algı ve yargı için hazırdır. Şairin okurda hazır olan bu estetik
algı ve yargıyı doğru harekete geçirmesi ve uygun yönetmesi gerekir. İnsan
güzeli arar, güzele ihtiyaç duyar, mutluluk ve geleceğini güzellikte bulacağına
inanır; güzellik kaygısı aynı zamanda dürtü ve güdülerin yönlendirdiği bir
gerçektir. Bunun adına da “estetik kaygı” denir. Estetik kaygı; kültür, bilgi,
birikim, toplumsal olgular, yaşamsal değerler ile yaşamsal süreçte yeniden
yapılandırılır. İşte bunlar estetik algının duyarlılığını güçlendirir ve algıyı
daha etkin işler hale dönüştürür.
İnceleme
sonuçlarına baktığımızda; şiir, okurdaki estetik algıyı uyaracak ve ortalama
bir okurun anlama-düşünme-duygulanım sürecini tetikleyecek nitelikte olduğunu
söyleyebiliriz. Bu kanıya varmamızı sağlayan gereçler: Şiir, yazıldığı dönemin
sorunlarını çok iyi yansıtmıştır. Okurun duyarlı olduğu bir konuyu gerçekçi ve
sıra dışı biçimde ele almıştır. Okuru sorunlarıyla bütünleştirmiştir. Ekonomik
koşullar ve sosyal yaşamın insanda yarattığı travmaya merhem gibidir. Ayrıca
okurun estetik kaygısını sarsacak, onu hayranlığa taşıyacak etkenler oldukça
fazladır.
Okur,
emeğe saygısızlığa duyarlıdır; çünkü emeği gasp edilendir. Ekonomik koşulların yarattığı yaşam biçimine
tepkilidir; içinde yaşayandır. Kaygılı ve yalnızdır; insana değil maddi kazanca
değer verilmektedir, bundan sürekli zarar görendir. İşte bu kaygılarının öz ve
özgün dile getirilişi, okurun ilgisini çekecek, algı-anlama-düşünme sürecini
tetikleyecek ve estetik yaşantıya girmesini sağlayacaktır. Başka bir
söyleyişle, okurun hazır olan estetik kaygısına daha duyarlı gereçlerle
dokunulmuştur. Ona çıkış yolu göstermiş ve umut vermiştir.
Bunlara
dayanarak şu sonucu çıkarabiliriz: Şiir; okurun estetik algısını harekete
geçirebilecek yeterli donanıma sahiptir. Okur, içinde yaşadığı toplumsal
sorunlarla yüz yüze getirilmiştir.
C. DURUMSAL ESTETİK DEĞER TABAKASI
Şiire
yansıyan, okur ve şairin düşünsel ve duyusal dünyasının oluşumunda etken olan
durumların (ortam, uzam, coğrafya, teknik, zaman, eğitim, kültür ve bilgi
birikimi gibi) ortaya koyduğu toplam estetik değer ve estetik algıyı “Durumsal
Estetik Değer Tabakası” diye tanımlıyorum. Başka bir deyişle, bu tabaka
tarihsel birikimlerden güncel çıkarımlara, ortamdan zamansal değişime kadar
olan görüngülerin yaşama yansıdığı ve ayrıca zihinde canlandığı bir
sonuçtur.
Bu
tanımlama ve inceleme sonuçlarından yola çıkarak;
Okur,
duyularını uyaran etkileşimlere karşı her zaman açıktır; ancak duyuların
uyarılması sonucu etkileşim, inanç ve ideolojik ön kabuller gereği görecelidir.
Okurun estetik algısı; yaşam, nesne ve evren arasındaki ilişkileri görme/okuma
biçimine bağımlıdır. İdeoloji, inanç, kültür ve bilgi birikimi gibi etkenler,
estetik beğeniyi sağlayabilir ya da şiirin tamamen reddine yol açabilir. Her ne
kadar basmakalıp düşünce sahipleri bunu başka bir açıdan görse de sanat
eserinin asıl hedefi okurdur. Sanat veya şiir; sanatçı, yapıt ve okur
(alıcı/izleyici) üçgeninde bir değer taşır. Öyleyse, buna göre ele aldığımızda
durumsal estetik değer konusunda nasıl bir sonuç ortaya çıkar?
“Kapattığımız
sağnak akşamları açtığımız sabahları 300.000 / Elimde kolumda senin seslerin
var gel de aldırma / Kalk ellerini yıka bize gidelim” dizelerini şaire
söyleten, yaşadığı çağın sorunları değil midir?
Şairde yarattığı aşırı yoğunlaşma değil midir?
İnceleme
sonuçlarına göre, ortalama okur için estetik yargı olumludur ve şiirin estetik
değeri yüksektir. Ancak “Allah gelene kadar” sözü, bir kısım bağnaz okurda
itici bir durum oluşturabilir; ancak bu dize yerine tam oturmuştur. Estetik
beğeninin göreceliliği gereği, bağnaz yargıya sahip insanlar için estetik değer
ve olumlu estetik yargıdan söz edemeyiz.
(Not:
Şair elbette okurun dünya görüşünü dikkate almamalıdır; kendi imgeleminin
kurduğu eseri ortaya koymalıdır. Ancak eseri incelerken, sağlıklı bir çözüm
için okurda doğuracağı etkiyi her yönüyle sorgulamalıyız.)
İdeolojik veya dinsel yaklaşımı tutucu olan
bir şairin imgeleminden doğan şiir de çağdaş okur için aynı sonucu ortaya
koyacaktır. Ortam, uzam, coğrafya, teknik, zaman, eğitim, kültür ve bilgi
birikimi gibi etkenler; şair, şiir ve okura yansır. Bu durumda estetik algı ve
yargı, görecelidir. İşte bu düşünceden hareketle, “durumsallık”tan söz
ediyoruz.
Bunları
dikkate alarak sağduyulu bir yaklaşımla; şiir, çağıyla özdeştir, insanıyla
bütünleşmiş bir görünümdedir. Dolayısıyla “durumsal estetik değeri” yüksektir;
çağın sorunları, yaşam biçimi ve insanıyla bütünleşiktir. Toplumsal olgu ve
olaylar, şairin şiirini bu yönde kurmasına neden olmuştur.
Sonuç
olarak: Şiir, estetik değere sahiptir. Okur, şiirin temasına karşı duyarlıdır.
Koşullar, şair, şiir ve okur üzerinde etkilidir.
8.
SONUÇ
Çözümlemeden
sonra şiirde göze çarpan en önemli özellik; anlam bakımından tutarlılık,
bağlaşıklık ve metinler arası ilişkiye üst seviyede önem verilmiş olmasıdır.
Diğer bir söylemle şiir, anlatım, anlam, çağrışım ve biçim bakımından
bütünlüklü ve çağdaş insanın toplumsal yaşamını üst düzeyde şiirsel bir dille
resmedebilir niteliktedir. Şiirdeki katmanların birbiriyle ilişkisini bu denli
dengeli kurabilmek; güçlü donanım, zengin imgelem ve farklı bir görme biçimi
gerektirir. Yani şiirin kurgusu, şairin yaşamsal ilişkileri çözmüş bir düşünce
adamı ve farkındalıklı bir sanat anlayışına sahip olduğunu gösterir.
Şairin;
dünya, nesne, yaşam, toplumsal yaşam, çağ ve insan ile aralarındaki ilişkiyi
okuma yeteneği çok yüksektir. Bire bir anlatım tekniğini kullanmamış,
“yansımanın gerçekliği”ni ve sözcük ve tamlamaların çağrışım gücünü esas alarak
şiirini kurmuştur. Yalın, sıra dışı, algı sarsıcı ve etkileyici bir dil
kullanmıştır. Şiir etki ve duyarlılık yaratma açısından oldukça başarılıdır.
Anlam alanı oldukça örtük olmasına karşın her okurun kendisine bir şeyler
alabileceği çoğul ve rastlantısal anlam/imgelem olanağına sahiptir şiir. Sözcük
seçimi ve ekonomisi çok iyidir. Anlatım, anlamı güçlendirirken anlam da
anlatıma yönelmiştir. Şiirde algı yönetici, dayatıcı ve öğretici bir dil
kullanılmamış, şiirsel/sanatsal bir anlatım sergilenmiştir. Şiirin çağrışım
gücü, her okurda farklı alanlarda imgelem doğurma yeteneğine ve sanat
yetkinliğine sahiptir.
Şiirde
biçim, anlam ve anlatım çok iyi seviyededir. İmge yoğunluğu ve anlam bütünlüğü
dengelidir. Anlamsal ritim uygun kurulmuş; ritme bağlı olarak ses yüksek tondan
düşük tona doğru oluşturulmuştur. Daha genel anlatırsak şiirsel ezgi, yüksek
frekans aralığından düşük frekans aralığına doğru kurulmuştur; bu ses kurulumu da
anlama bağlıdır. Etkin ve yetkin bir şiirdir. Daha doğrusu, kendi alanında
Üçyüzbin şiiri çok iyidir, diyebiliriz. Şiirsel ezginin sürekliliğini ve
akıcılığını belirli frekans aralığının dışına taşıran birkaç göz ardı
edilebilir ses kaybı vardır. Ancak bu durum, anlam ve anlatımın gücüyle
duyumsanamayacak düzeye çekilmiştir. Coşum değeri çok yüksektir; ne var ki şiir
anlamsal olarak örtük ve kodludur. Bu yüzden, her okurda aynı düzeyde coşum
oluşturabilme yeteneğinden ödün vermektedir. Böyle olmasına karşın her okur
için şiirden alımlanabilecek çok şey vardır. Şiir; toplumcu bir bakış açısıyla
yazılmış, çağına ve çağdaş sanat anlayışına uygundur. Yakın tarihin toplumsal
olay ve olguları, örtük bir biçimde şiire giydirilmiştir. Dönemin
toplumbilimsel ve ruhbilimsel özelliklerini çok iyi yansıtmıştır. Bir alamda
şiir, doğum yerini ve doğduğu çağı çok iyi betimlemiştir.
Anlam, dönemin koşullarını ve insan
davranışlarını bütünlüklü bir biçimde yansıtan bir tema üzerine kurulmuştur.
Çok iyi düzeydedir.
Yatay ses kurgusu çok iyi düzeyde,
düşey seste göz ardı edilebilir patlamalar vardır; ses iyi düzeydedir.
Anlatım, sıra dışı, sarsıcıdır; dil
kullanımı özgün ve okuru bağlayıcıdır. Üst düzey bir anlatım tekniği vardır.
Rastlantısal anlam alanı çok geniştir.
Çağrışımsal imgelem yaratma gizilgücü
çok yüksektir.
Rastlantısal imgelem doğurma gücü çok
yüksektir.
Şiirde coşumu artıran ve estetik değer
varlığını kanıtlayan çok fazla gereç vardır.
İnceleme sonuçlarına dayanarak: Şiir, Yüksek estetik ve sanatsal değere sahiptir.
YAŞAR ÖZMEN
KATMAN EDEBİYAT ELEŞTİRİ KURAMI
NOT: Bu metni, Turgut Uyar’ın “ÜÇYÜZBİN” şiirinin çözümlenmesini (bir
önceki metin) okuduktan sonra (Katman Edebiyat Eleştiri Kuramı) okuyunuz. Bu
sistemin açıklamaları, Şiir Çözümleme Tekniğinde daha ayrıntılı yer almaktadır.
Sanatsal ve kültürel etkinlikler,
dünya genelinde pastada yüksek payı olan teknolojik sektörler yaratmıştır. Eğitimden
eğlenceye kadar yaşamımızın her alanında var olan bir gerçekliktir. Bunlar,
aynı zamanda ekonomi ve toplum davranışları ile karar süreçlerini yöneten
sistemlerin ilk sıralarında gelmektedir.
Böylesi etkin bir sistemin kendi
özel alanları ve özel alanlarının da kendi içinde eğitim, gelişim, dönüşüm ve
geri bildirim (eleştiri) gibi çabaları olmalıdır. Kültürel ve sanatsal
etkinliklerin gelişmesi, dönüşmesi ve çağ ile insanı şekillendirici özellik
kazanması, uygulama ve geri bildirimle kendi kendini yenileyebilme yeteneğine
bağlıdır. Sanatın kendini yenileyebilmesi ve geleceği kucaklayabilmesi için;
sanatçının oto kontrol sağlayabilmesi ve kendini geliştirebilmesi için; güçlü
bir eleştiri sistemi ve kültürünün olması gerekir. Çok ayrıntıya girmeden
konuyu şiir açısından ele alalım.
Şiir sanatının kendi disiplini
altında örgün bir eğitiminin ve ayağı yere basan bir eleştiri sisteminin
olmadığını biliyoruz. Lise ve edebiyat fakülteleri gibi örgün eğitim
kurumlarındaki şiir sanatına ilişkin eğitim kapsamı ve düzeyini, açmaya hiç
gerek yoktur. O yüzden şiir sanatı ve eleştirisi konusunda bugün uygulama ne
aşamadadır ve biz bu işin neresindeyiz, diye sormalıyız. Şöyle genel görünüme
baktığımızda hiç iyi bir yerde durmadığımızı kötümser olmamakla birlikte
söyleyebiliriz. Şiir sanatı, bununla birlikte eleştiri sistemi, çok parametreli
ve çok boyutlu bir etkinliktir. Donanım gerektirir, yaratıcılık gerektirir,
olgu ve olayları daha farkındalıklı okumak gerektirir, sistem gerektirir;
polimat olmayı zorunlu kılar.
Tespit yapmak, sorunlar hakkında
şikâyet etmek veya uygulamaların kötülüğünden, yanlışlığından dem vurmak bizi
bir sonuca götürmemiştir ve hiçbir zaman götürmeyecektir. Eğer çözüm üretmek
istiyorsak, gemileri yakıp sanat bilimine, bilgiye sarılmalıyız ve sanatsal
bilgi üretmeliyiz.
Çoğu eleştirmenin söylediği gibi,
“Şiiri okuduğunda bir şeyler uyandırıyorsa ve biraz imge, biraz bağdaştırma,
biraz da benzetme cinsleri içeriyorsa şiir güzeldir diyebiliriz” demek bir
değer taşımaz. Şiir bir sanat eseridir; karmaşık bir yapıya sahiptir. Her
şeyden önce şiir, insanın okuyabildiği, duyabildiği ve sezebildiği dünyanın,
yani insan imgelem gücünün nesnel halidir. Şöyle söyleyelim; şiir bir sanat
eseri ise önce şair, sonra şiirin kendisi, daha sonra sırasıyla okur imgelem
uzamı, ortam, zaman, okur estetik algısı, dil ve düşünce gibi kendi
disiplinlerini taşıyan olmaz ise olmazlar vardır. Okur, eser veya sanatçı
odaklı eleştiri kuramları ile diğer parça bölük eleştiri kuramları; deneyime
dayanan pratik eleştiri yöntemleriyle; şiir gibi devasa bir sanat eserini
eleştirmek verimli sonuç üretir mi, bunu sorgulamalıyız. Mevcut yaklaşımlar ile
şiirin örtük alanlarının açığa çıkarılması, şairi ve okuru geliştirici değer
yaratması, eserin etkisinin belirlenmesi, şiirin estetik değeri, coşum değeri,
ses değeri ve anlam ve anlatım gücünün ortaya konması teknik olarak olası
mıdır? Bu konunun ayrıntılarıyla tartışılması şiir açısından önemli bir
başlangıç olmalıdır.
Eleştirinin eğitim anlamında bir
işe yaramasını, sanatta düzeltici/geliştirici geri bildirimler sağlamasını,
şairin sezemediği, göremediği dilsel ve sanatsal alanları ortaya koymasını
istiyorsak deneyime dayalı öznel eleştiri veya kişinin algı ve yargısına
bağımlı parça bölük değerlendirmeler ile olacak bir iş değildir bu dostlar. Ne
yaparsak yapalım ama konuya biraz bilimsel bakalım ve eleştirinin daha nesnel
yapılabilmesi için sistem geliştirelim. Niteliğe, beğeniye, kalıcılığa, sanata,
şiirselliğe ve çağdaş şiire varmanın ölçütlerinden birisi de güçlü ve bilimsel
eleştiri ile eleştirinin eleştirisidir. Eğer biz eleştiriye daha sanatsal ve bilimsel
gözle bakmazsak bugün olduğu gibi ahbap çavuş ilişkisini aratmayan kitap
kutlama törenleri, şiir ödülü görünümünde taraftarlara gülücük dağıtma alır
başını gider. Dilsel, sessel, şiirsel ve sanatsal nitelik taşımayan dizecikler;
şiir diye ileri sürülerek bugün olduğu gibi taraftar kotarma, kollama görevine
dönüşür.
Sağlıklı bir eleştiriden söz
edeceksek, şiirdeki etkinliği, yetkinliği ve estetik değeri sanatın öngördüğü
ölçütlerle tartmak zorundayız. Niteliksizliğin önüne geçeceksek, katı aidiyet çemberini
kıracaksak, tekel olmaktan vaz geçeceksek ve bu işi şiir, sanat adına
yapacaksak, şairin ve şiirin gelişimini sağlama çabası taşıyorsak içtenlikli
olmalıyız. Bir sanat eserini veya bir şiiri “sadece anlam” açısından ele
aldığımızda bile, işin içine anlam bilim, gösterge bilim, dil bilim, fen,
sosyal ve insani bilimlerin tamamı bir çarpan olarak karşımıza çıkmaktadır. Şairin imgelem gücünün düşünce ile anlama,
oradan dille imgeye dönüşmesi, daha sonra imgelerin okurda algılanıp tekrar
imgelemle estetik kaygıyı uyandırması önemli bir süreçtir. Bu süreç kendi
disiplinleri altında incelenebilir ve ondan sonra yararlı bilgi olarak geri
bildirim sağlayabilir. Tabii ki şiir eleştirisine bu açıdan bakmak, şiirin
insan yaşamında ne anlama geldiğini duymak ve görmekle ilgilidir. Duyguların
anlatıldığı bir söz yumağı olarak bakarsak şiire, eleştiriye gerek yoktur.
Eleştiriyi, sanatların temeli olan şiir sanatı açısından ele alırsak, durum
bugün yaptığımızdan daha fazla ciddiye alınmak zorundadır.
Yıllarını şiir ve eleştiriye adamış
ustaların da şiire ve eleştiriye katkılarını görmezden gelme lüksüne sahip
değiliz. İyi şairlerimiz, eleştirmen ve sanat biliminin alt dalları üzerinde
çalışan düşünürlerimiz vardır. Tarihte yerini alanlar da… Şiir, daha doğrusu sanat
öyle bir şeydir ki kimse kimsenin yerini alamaz ve kimse kimsenin yerini
dolduramaz. O nedenle tekelciliği, düzeltme hastalığını ve şiiri ben
bilirimciliği öteye itip, şiir ve şiir eleştirisini daha yetkin verilerle ele
almalıyız. Eleştiriyi ciddi bir iş olarak görüyorsak, şiir sanatının olmaz ise
olmazları arasında görüyorsak daha yetkin, altı dolu ve bilimsel çözümler ileri
sürmeliyiz. Şiir eğlence için yazılan bir sanat etkinliği değildir. Şiir bütün sanatların temel değerlerini
taşıyan kocaman bir sanat evrenidir; insan dünyasını ve estetik kaygısını
müzikten sonra en kolay ele geçiren düşünce-dil sanatıdır.
Bu yüzden, ben bu konu üzerinde uzun
zaman çalıştım. İleri süreceğim öneri, zor ve
uygulaması oldukça ayrıntı gerektiren bir bütündür. Bu öneri; “Katman Edebiyat
Eleştirisi”dir. Katman
Edebiyat Eleştiri Sistemi, aynı zamanda bir kuram olabilme özelliklerine
sahiptir. Bu kuram, Şiir Çözümleme Tekniği[1]
diye yine benim önerdiğim kapsamlı bir sistemin üzerinde uygulanabilir,
izlenebilir ve genellenebilir sonuçlara yönelmektedir. Katman Edebiyat Eleştiri
Kuramının ayrıntılarını ortaya çıkarabilmek için, özellikle “şiir sanatı” ele
alınmıştır; çünkü şiir duyusal ve nesnel yapısı bakımından, sanat eserlerinde
olması gereken tüm katmanları görünür biçimde içinde taşır ve bunlar şiir
sanatı ile daha kolay açıklanabilir.
Şiir Çözümleme Tekniği, şiiri katman[2]lara
ayırır, katmanları da tabaka[3] veya
eksen[4]lere
ayırarak ilgili tabakaları kendi disiplini içerisinde şair, okur, eser, zaman
ve ortam çarpanlarını dikkate alarak çözümlemeye yönelir. İşte Katman Edebiyat
Eleştirisi, Şiir Çözümleme Tekniği ile daha nesnel, daha tarafsız, bilimsel ve
sanatsal eleştiri biçimidir. Bir önceki metinde Turgut Uyar’ın ÜÇYÜZBİN
şiirinin çözümlemesi, -örnek çözümleme olarak dergide yer almıştır- eleştirinin
asıl aşamasıdır. Bu aşama geçilmeden yapılan eleştirinin bir gerçeklik
taşımayacağı kanısındayım. Katman Edebiyat Eleştiri Kuramı, şiir çözümleme
tekniğiyle birlikte çalışan bir sistemdir. Şiir çözümle tekniği ile yapıtın;
yetkinliği, etkinliği, estetik değerinin tanımlanması, örtük alanların
açılması, yapıt sahibini eğitici bilgilerin ortaya çıkarılması, anlamsal,
anlatımsal ve sessel özelliklerin ortaya konması ayrıntılı bir çalışmadır.
Raporlama süreci, diğer bir söyleyişle eleştirel deneme yazma süreci, bu
aşamadan sonra başlamalıdır. Yapıt hakkında söyleyeceğiniz her şey, Şiir/Sanat
çözümleme tekniği ile elde edilen sonuçlara dayandırılmak zorundadır.
Sonuç olarak, “Katman Edebiyat Eleştiri Kuramı” genellenebilir, izlenebilir,
kanıtlanabilir ve her uygulamada daha nesnel sonuçlar ortaya koyabilir. Şiir
çözümleme tekniğine dayanır ve katman yöntemi ile şiirin nesnel ve duyusal varlıklarını
açmaya yönelir. Bu kuram, eleştiri için elimize çoğunlukla net ve sanat
felsefesinin de öngördüğü sağlam veriler sunar. En azından öznel eleştiri
ağırlığını azaltmaya çalışır.
Bu esaslar çerçevesinde eğer bir
şiir veya bir şiir kitabını eleştirmek istiyorsak, öncelikle şiir çözümleme
tekniğine başvurmak zorundayız. Biçim katmanından estetik katmanına kadar ayrı
ayrı bilimsel verilerle ele almalıyız. Bu tekniğin şiir çözümlemesinde ele
aldığı konular, yaklaşım ve inceleme biçimi, en az hata, en geniş uzagörüm ve
“en az delilsiz yargı” esasına dayanır. Eleştirmenin hem sanatsal hem şiirsel
hem de diğer sosyal ve insan bilimlerinin disiplinlerine başvurusunu
gerektirir. Örneğin şiirin “estetik katmanı”nı incelemek istiyorsak, önce bunu
tabakalara ayırırız. Şöyle ki, “şiirdeki
estetik değer tabakası, okurdaki estetik algı tabakası ve durumsal (zaman,
ortam, bilgi) estetik değer tabakası” olmak üzere üç aşamada estetik
biliminin öngördüğü esaslar çerçevesinde ele almak durumundayız. Burada öne
çıkan konu şudur; estetik bilimini bilmeyen eleştirmen bu tabakaları istenen ve
inandırıcı bir biçimde çözümleyemez. Bu yolla yapılacak bir eleştiri ve
sonuçları, şiire olası her açıdan bakmayı, incelemeyi, çözümlemeyi,
değerlendirmeyi zorunlu kılar. Şiirdeki her bir katman ile bunların tabakaları,
ilgili konunun disiplinlerine ve güncel verilerine başvurmaya zorlar. Sonuç
olarak, bu eleştiri yaklaşımı, taraftar ilişkisini, ben bilirim yargısını,
bizim köydendir ayrıcalığını, öznel eleştiri hatalarını çoğunlukla bertaraf
edebilme yeteneğine sahiptir; iyi bilgi ve güçlü deneyim gerektirir.
Bu sistem; eleştiriyi
taraftarlıktan, alaylı gelenekten, aidiyet kayırmacılığından ve dedikodu
mantığından kurtarmanın en pratik yoludur. İlgili disiplin ve bilimleri dayanak
kabul eder. Rüzgârın yönüne göre şekillenmeyen bilinçli ve deneyim sahibi
eleştirmen yetiştirmeye iter bizleri. Eleştirinin bir okul olmasının
gerektiğini gösterir. Eleştirmene karşı olumlu algı yaratmak, güvenirliğini
(bilgi, deneyim, eleştiri sistemi, tarafsızlık, yeterlilik kapsamında)
pekiştirmek için dayanaktır. Daha kestirme söyleyişle, eleştiriyi bir okul
görmek ve sanat eğitim kültürü olarak düşünmek, sanata yeniden dönmek ve
aydınlanmanın yoluna koyulmak demektir.
Eleştiri ile ilgili ek bilgi isterseniz Ç. Türk Dili Dergisinde yayımlanan denememi bu tümceye tıklayarak okuyabilirsiniz.
Eleştiri ile ilgili ek bilgi isterseniz Ç. Türk Dili Dergisinde yayımlanan denememi bu tümceye tıklayarak okuyabilirsiniz.
[2] Katman, şiirin nesnel ve duyusal varlıklarını kendi özellikleri içerisinde bir grupta toplayan yapıdır.
[3] Tabaka, katmanları oluşturan nesnel veya duyusal daha alt varlık alanlarıdır.
ÖDÜL SORUNLARI
Yaşar Özmen
Dergi dosya konusu olarak ödül sorunlarını da dahil etmiştik. Ne
var ki bununla ilgili yazı gelmedi; diğerlerinde olduğu gibi. Şiir ve şiir
kitap ödülleri, çok tartışılan bir konudur. Konuya iki yönüyle bakılmalıdır. Birincisi;
sağlıklı bir şey söyleyebilmek için, seçici kurulda görev almak gerekir.
Değerlendirme toplantılarında ölçütler nasıl ele alınıyor, süreç nasıl işletiliyor,
puanlama sistemi nasıl işliyor gibi konularda bilgi sahibi olmak gerekiyor. Bu
yüzden, yalnızca ödül verilmiş bazı kitaplar üzerinden birkaç söz söyleme
hakkını görüyorum kendimde.
Çoğu seçici kurulların titiz davrandığını ve gerçekten ödülü hak etmiş
kitapların ödüllendirildiğini, görüyoruz, hak veriyoruz. Buna karşın, “Bu
kitaba neden ödül verilmiş” dediğim çok sayıda şiir kitabı olduğunu açık
yüreklilikle söylemek istiyorum. Bu yargı elbette öznel bir yargıdır. Daha
nesnel bir şey söyleyebilmek için, elimizde bazı ölçütler olmalıdır. Seçici
kurulların baz aldığı bir sistem ve sağlıklı ölçütler olmalıdır. Bu ölçütler,
sanat biliminin öngördüğü esaslardan alınmalıdır. Böyle bir sistem var mıdır?
Yok. Ben deneyimliyim, yıllarca bu işi yaptım gibi gerekçelerle yapılan
değerlendirmeler, yanılmaya yakın dururlar. Estetik bilimine vakıf olmadan bir
yapıt değerlendirilemez. Şiir ve eleştiri yazılarında estetik terimlerinin
kullanılışından anlıyorum ki estetik bilimine vakıf şairin/eleştirmenin çok az
sayıda olduğunu söylemeliyiz. Sonuçlar, böyle olduğunu gösteriyor. Günümüzde
şiir ödül sistemi, usta çırak usulü ve ben yaptım oldu türüne yakın duran bir işleyişe
sahip.
İkinci bir durum ise şudur: Kurulun önüne nasıl bir kitap gelmişse
aralarından en iyisini seçmek gibi bir sıkıntıları da vardır; bu ayrı bir
tartışma konusudur.
Bana göre, seçici kurullarda görev alan bir üye, aynı zamanda eleştiri
sanatında yetkin olmalıdır. Eleştiri sanatında yetkin olmak demek, sanat
bilimine vakıf kişi, deneyimli kişi demektir. Sanatsal ve estetik beğeni
sürecini bilen kişidir. Öyle midir? Ödül konusunda şair hısımlığı ön
plana çıkıyor dersek haksızlık etmiş olmayız. Şair ve şiir hısımlığı, çağdaş
sanatta sorunlu bir ilişkinin yatağıdır. Estetik yargıyı olumsuz işletir. Seçici
kurulların tespiti ve verilen ödüllerin çoğu, bu hısımlığın gösterenidir. Bu
durumda estetik değer tespiti konusunda adil olunamaz...
Daha nesnel, daha bilimsel değerlendirme yapabilmek için; Şiir Çözümleme
Tekniği ve Katman Edebiyat Eleştiri Sistemini, bu tür çalışmalarda
kullanılmasını öneriyorum. Bu olur mu?
Zor bir durum. Bu sistemi kotarabilmek için edebiyat bilgisi, şiir bilgisi, dil
bilimi yeterli olmaz. Daha değişik disiplinlere vakıf olmak gerekir; örneğin,
ruhbilimi, toplumbilim, nörobilim, anlambilim, anlatı bilim vd. gibi… Kurul, iki
yüz şiir kitabını bu yöntemle değerlendirilebilir mi? Evet, değerlendirilebilir;
yalnızca ayrıntılı çalışma gerektirir ve çok zaman alır.
ABDULLAH ŞANAL
CİCİLİ OYUNCAKLAR (Anı-Anlatı)
Bana cici bici oyuncaklar falan alınmamıştır
(etten bir top dışında). Zaten kır çiçekleri; cahilliğin, yoksulluğun,
umarsızlığın elinde feleğin birer oyuncağı! Yine de küsüp oturmaz; çakısıyla
kendi yapar söğütten düdüğünü, kargıdan kavalını, sütleğenden kağnısını,
kamyonunu, tekerini, sapanını. Çaputtan, çamurdan putunu, tahtadan tabancasını
da diyelim. İyi de becerir bu işi. Sağlamdır, incedir, sanatçı elinden çıkmış
gibi güzeldir ürettikleri... Ekmeksiz çocuk düşünülür ama oyuncaksız çocuk
düşünülemez. Bizler, oyuncaksızdık. Bu yüzden olacak, babamın, sanırım
tüfekçiliği ile meşhur Huğlu köyünde yaptırıp getirerek duvara astığı uzun
namlulu dolma tüfeği de oyuncak sandım!
Günlük güneşlik bir bahar günü. Okul paydos
olmuş, evdeyim. Üst kattaki odama çıkıp çantamı açtım. Kitabı, defteri şöyle
bir karıştırdım ama içimden, ders çalışmak gelmedi. Öteki odaya geçtim ve
camdan vuran o Güneş ışığında parlayışı göz alan tüfeği okşamaya başladım.
Duvardan indirip incelemeye aldım bir ara! Açık pencereden bahar havası doluyor
içeri. Pencerenin önüne, salkım saçak dalları sarkan meşhur irikara üzüm
asmasına iki serçe konmuş da cilveleşiyor. Avcı olasım tuttu, serçeler gök
üzümü yemesin diye belki!? Ve tüfek elimden düşüp aniden patladı. Nişan
almamıştım ki! Cılız kollarım çekmemiş ağırlığını meğerse! Bununla kalsa iyi.
Üç numara kardeşimiz Hanım da yanımdaymış, görmemişim. Gördüğüm, salt serçe
benim. Hanım bebecik ağlayıp çırpınır. İki saçma saplanmış ayağına! Kilim,
yanıyor. Suya mı koşmalı, Hanım’a mı öncelikle? Şaşkın ördek gibiyim. Aklımı
başıma getiren; merdivene atılıp da kaçarken, anamın arkamdan attığı çanta
oldu. Kafama tam isabet! Kitap, defter, kalem, silgi çantamda yer beğenmeyip,
dört tarafa saçılmıştı! Nasıl açıldı ki öyle? Sığınıp saklandığım ninemlere,
iyi haber geldi bari sonunda!..
Beyşehir’de ise artık başka oyuncaklar var.
Albenili renklerine göz kırptığım ‘resimli roman’ bunlar. Çocukların ellerinde,
kitap ve defterlerinin arasında Tommiks, Teksas, Red Kit, Zagor vb. gördükçe
içim ezilirdi. Ağlamaklı olurdum. Ders kitaplarının arasına sandviç gibi
sıkıştırıp nasıl da dalarlardı renkli dünyalarına! Bu saklı okumaların gizi,
beni, isli çıra ışığında uyuyup kaldığım ocağımıza-köydeki ocaklığın başına- mı
götürürdü ki? Ben de katıldım bu cümbüşe. Oyuncaklarım tamamdı ya dayanıksız
çıkıyor. Bir sayıyı elde etsen tükeniveriyor hemen. Olaylar, can alıcı
noktasında öyle bir kesiliyor ki, gelecek sayı gözünüzde tütüyor. Adamlar,
arz-talep yaratmayı iyi biliyor vesselam! ‘Devamı var!’la kışkırtıp, pahalıya
satıyorlar kovboylarını! Para ile almasam da okuyup veren dostlarım var...
Orta sondaydı sanırım. Tarih öğretmenimiz
Haldun Bey’e yakalandım apansız. Kitap arasına girmiş ‘Killing’ okuyordum
sınıfta! Tarihim çok iyiydi. Bunu bana yakıştıramadı ama azarlamadı da. Sınıfta
gitti, geldi, volta attı, düşündü. Sonra kürsüye geçip tüm ders saatini bu
cicili yayınların zararına ayırdı. Ne öğretmendi ama. İşte has eğitimcinin
gücü... Etkilendim, üzüldüm. Yitirmekten de korktum bana olan sevgisini. Bu
‘ekmek arası!’ denilen suçu işlemedim bir daha. Tarihi romanlara açtım
yelkenimi. Abdullah Ziya Kozanoğlu, Ferudun Fazıl Tülbentçi romanlarından;
Pardayyan ve Dartanyan serilerine bağışladım gecelerimi. Şövalyeliğe yükselip
sınıf atladı beğenim de böylece!..
Sözümüz ısınmışken gerçeği şu, diyeyim:
Emperyalizmin çocuklara yönelik beyin yıkayıcı bu oyuncakları; süttozuyla,
konservesiyle, kovboyu, çikleti ve postalıyla birlikte girdi topraklarımıza.
Beyinlerimizi bir güzel yıkadı ve bir daha da çıkmadı! Giyim kuşamlarımız,
mont, kemer ve blucinlerimizle kovboyumsu olmaya özendirildik. O zamanlar
belimizde bir ‘tabanca’ eksikti. Benzeşirliğimizi fazlasıyla tamamladık sonunda
şükür ki! Kötü adam, tetiği çekip iyiyi öldürüyor. Altını oyuyor memleketimin.
Ve çeteler, yani çetelerimiz (!) revaçta. Türklüğü hor görenler, ABD’ nin sığır
çobanları ilahlaştırıldıkça, mal bulmuş mağribi gibi sırıtıyorlar…
Bizim yerli malı ‘kalın ve resimli ve
romanımsı’ çocuk yazını da ‘yamalı bohça’ sanki. Karaoğlan, Malkoçoğlu, Tarkan,
Kara Murat vb. öz değerler yönünden bizi gönendirse de yabancı yayın atağı
önlerini kesiyor. Destek yoksa bir yandan, kültür politikamız da yok! Ama olmalı. Kültür emperyalizmi, körpe fidanı
kemiriyor önce. Kır çiçeğini de park çiçeğini de susuz bırakıp solduruyor.
Yayımcıya ne demeli?! İşleri, güçleri ‘boyalı basın’. Çünkü dışarı bağlı
adamların göbeği!
Kapitalist yayıncı-medya için amaç eğitmek
falan değil paradır, kârdır. Tatlı
su frenkleri satın almış ülkeyi. Acem şalı, Suudi Riyali yanında. Ulusalcılar
güçsüz; iyi eser bulup bassalar bile, dağıtım düzenceleri yok! Kötüye
alıştırılmışız bir kere, içinden çıkılmıyor. Eskiden, liselerde
öğretmendim. Öğrencilerimin, sanat ve estetik değerler adına, salt ikinci sınıf
eserleri ve dördüncü sınıf şarkıcıları tanıyor olması çok üzmüştür beni. Gerçek sanatla ve sanatçıyla
köprüleri kurulmamış gençliğin. Çalakalem yazıları ‘edebiyat’ sanıyorlar...
Kötüler korunur bizde. Sağcı hükümetler ise; Güzel Türkçe’mizin sağlıklı
ürünlerini öne çıkaran aydınları, sanatçıları, şairleri, öğretmenleri suçlayıp
kovuşturmayı amacı bellemiştir. Ben de çok çekmişim kovuşturmalarından.
Kültür emperyalizminin güdümüne araç edilmemeli Devlet! Dilimizin çağdaş yazarları gerekli saygıyı
görmeli, eserleri özenle seçilerek desteklenmeli...
Falih Rıfkı Atay, ‘Zeytindağı’ adlı
yapıtında: “Çıplak İsa Nasıra’da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden
geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kiracı
oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne
Türkçe, ne de Türk geçiyor!” diye yazıyor ki ne kadar acı ve utanılası. ‘El
iyisi’ olanlara milliyetçi falan denilmez. Kendi değerlerimizi ve kültürümüzü
yadsımak, bizde Osmanlı hastalığıdır. Diyorum ki: “Kendi eşeğimize binelim.
Eşeğimizi doğru ve kısa yoldan hedefe sürmeyi becerelim artık!”...
HANDAN TAN
PUSLU BİR KIŞ GÜNÜYDÜ
Ukrayna'nın
Kiev kentine yakın bir kasabada yaşlı bir kadın, televizyonda akşam haberlerini
izliyordu. Haber, Türkiye'nin bir turizm kentindeki canlılık, temiz deniz, ucuz
tatil olanaklarıyla ilgiliydi. Plajlardaki görüntüden bir karede, çok kısacık
bir an, bir kadın geçti. Omuzları düşmüş, adımları ağır, yüzü solgun bir kadın.
-Nadya’m!
Bu benim Nadya’m, diye haykırdı yaşlı kadın.
Sabah
erkenden, gece hiç uyumadığı belli, tükenmiş, televizyon ana kapısında
görevlilere yalvarıyordu. İçeriye aldılar.
Bir sonraki izlencede salonda, kalabalık izleyicilerin, yapımcının,
kameranın karşısındaydı. Hıçkırıklarla anlattı kızını yitirişini. Bir an nasıl
olduysa sahnenin ortasına fırladı. Ağrılı bacaklarının son gayretiyle koştu.
Kendini yere attı. Kameranın önünde diz çöktü. Ellerini dua eder gibi
birleştirdi. Sesi salonu çınlattı. Konuştukça, sicim gibi yaş döküldü gözünden.
-Kızımı
kaçıran, alıkoyan, gören, duyan insanlar! Size sesleniyorum. Gördüğünüz gibi
artık çok yaşlıyım. Öleceğim. Kızımı bulmadan ölmek istemiyorum. Yalvarırım,
bana kızımı verin! Bana kızımdan haber verin! Nadya Türkiye’de. Onu gördüm.
Yaşıyor. Yalvarırım beni duyun!
Yaşlı
kadının kızını gördüğü kent, önceleri yerli gezginlerin gözde tatil
yörelerindendi. Sahilde bir duvar gibi yükselen çok katlı oteller yoktu henüz.
Küçük oteller, kıyıdan uzaklaştıkça tek katlı evlere bırakırdı yerini. “Plaj”
yerine bugünlerde “Biç klap” denilen işletmelerde, gündüzleri müziğin en
soysuzunu, en kepazesini, en yüksek bedelle satarlardı. Alıcıların üstünden
başından, dilinden; özenti, züppelik, bayağılık akardı. Buzlu bardaklarda
içkilerini yudumlayan kızlar, günde birkaç kez mayo değiştirirlerdi, erkekler
haftada bir sevgili.
O
yıllarda, Berlin Duvarı yıkıldı. Rus mafyası oluştu. Halk yoksullaştı. Kızlar
fuhuş çetelerinin eline düştü. Bu Akdeniz kentine, Nadyalar, İvanalar,
Nataşalar olarak indiler. Plajlarda bedenlerini bu şımarık adamlara sattılar.
Silindiler, yittiler. Sonra varsıllaşan Rus gezginler geldi. Kumsalla
mahalleleri ayıran sıra sıra dev oteller bu gezginler için yapıldı. Denizin de
tadı kaçtı, kumsalın da.
Bir
kadın, bu plajların önünden geçip, kenar mahalleye yürürdü; omuzları çökmüş,
göz altları mor, elinde bez torba. Uzun boyluydu, yakından bakılsa, bir
vakitler çok güzel olduğu anlaşılabilirdi. Mahalleden sonra nereye gider,
nerede geceler, kimse ilgilenmezdi. Mağaradaki adam bilirdi yalnız. O
gönderirdi gideceği yere.
Başı
hep bir yana yatık, gözleri dalgın olurdu kadının. Sanki, attığı her adımda bir
sonrakini düşünür gibi yavaştı. Başka bir çağdan, başka bir dünyadan, bir
nedenle bu kente düşmüş gibiydi. Devinimi ağır; dili lâl, geçmişi yitik.
Yazları,
kirli bir pantolon ve göğüslerini kapatan bir üstlükten başka bir giysiyle
dolaşmazdı. Kışınsa kimse görmez, kimse bilmezdi. Belki eski bir ceket giyerdi.
Mahallenin
dar sokakları biter, düzlükler başlar; düzlüklerden geçince sarp kayalıklar
gelir. Kayalıklarda saklı mağaralar, yarasaların ürperten sesleriyle çınlardı.
Bu iç kıyıcı sesler, çok kalabalık bir meydanın ortasından kaçırıldığı günü
duyumsatırdı kadına. Ağzı bantlıyken içine akan kendi çığlıklarını işitirdi.
Yalnızca kendi çığlıklarını.
O gün, annesinin ilacını almak için girdiği
eczaneden çıkmıştı. Hükümeti protesto eden öfkeli kalabalığı yararak ilerlemeye
çalışıyordu. Camları siyah bir arabaya, kapkara iki adam tarafından hoyratça
tıkılmış; burnuna, o güne dek duymadığı bir kokuyu yayan bez bastırılmıştı.
Kendine geldiğinde elleri bağlıydı. Adamlarla birlikte, araçta gidiyordu.
Bundan sonrası yoktu.
Aklını
yitirene dek yaşadıkları; kollarında söndürülmüş sigara izlerinden,
bileklerindeki jilet kesiklerinden okunabilirdi. Mağaradaki adamın verdiği
haplar, bütün bu yaşadıklarına; dahası bu hapları alabilmek için bugün etini
çok ucuza sattığı izbeliklere katlanabilmesini sağlıyordu. Böyle bir döngüydü,
içinden çıkamadığı.
Yaşını
bilmiyordu artık, adını bilmiyordu. Kaç yıldır buradaydı bilmiyordu.
Yürüyordu.
Dalgındı. Mağaza vitrininde saçları dağınık, omuzları düşük, hafif kamburlaşmış
bir kadın yansısı gördü. Durdu. Kadın annesine ne çok benziyordu. Yaşamının
karartıldığı zamandaki annesine. Elini
alnına götürüp yorgunluğunu silmek istedi. Vitrindeki de aynı şeyi yapınca
ürktü. Onun, kendi yansıması olduğunu dehşetle ayrımsadı. Mağaradan nasıl
çıktığını anımsamıyordu. Ya kamburu? Ne zamandır sırtındaydı?
Vitrindeki
kadına uzun uzun; koşup sarılmak isteğiyle, içini kanatan özlemle baktı.
Kendisinin, ne denli yaşlanmış olduğunu şimdi ayrımsıyordu. Bunca yıl, nasıl
olup ölmediğine şaşırdı. On beşinden bu yaşa nasıl gelmişti? Adını anımsadı
birden, Nadya. “Manezvuç Nadya*” dedi vitrindeki kadına. Köyünü, ailesini, yeni
doğmuş kuzusunu anımsadı.
-Anneciğim,
beni senden başka kimse aramazdı, bulamazdı. Bu karşımdaki bensem, sen çok
yaşlı olmalısın. Belki de çoktan öldün. Beni bulamazsın. Ben, senin pazar
yerinden kaçırılan Nadya’n. Yorgunum. Hastayım çok.
Omuzlarını
dikleştirmek istedi. Zorlandı.
Bakışları, başından aşağılara kaydı. Kirli etekliği belinden düşmek üzereydi.
Ayakkabıları mevsimsiz. Kaç saattir sokaktaydı? Ne için inmişti? Ana caddeyi
geçip plajlara yürüdü. Girmedi izbe barakalara. Torbasındaki ekmeği sokak
köpeklerine pay etti. Uzunca bir sopa buldu kumların üstünde. Aldı.
Kent,
en puslu kış günlerinden birini yaşıyordu. Hızla geçen araçların ıslak tekerlek
seslerini bastıran “Tra la la… tra la la” ezgisi duyuldu sokakta. Asker
yürüyüşüyle geçkince bir kadın geliyordu kent ortalarından. Kir pas içindeydi.
Uzunca bir sopanın ucuna, iç çamaşırını bağlamış. Donunu bayrak yapmış; resmî
tören yürüyüşünde. Ökçesi aşınmış ayakkabılarını vurdukça, omuzları sarsılıyor;
belli ki sütyensiz; memelerinin savruluşu ötelerden görülüyor; kendi yazdığı
marşı söylüyordu. “Manezvuç Nadya! Sevişmek gerek! Sevişmek gerek! Tra la la
la, tra la la laa… Manezvuç Nadya! Yaşamak için, ekmek için, ölesiye sevişmek
gerek! Duyguları öldüresiye, insanlığı öldüresiye sevişmek gerek! Unutmak için
ölmek gerek!”
Dikkatli
bakılınca bir vakitler çok güzel bir kadın olduğu görülebilirdi. Kimse
görmüyor, kimse sormuyordu. Pisti, hırpalanmıştı, aklını yitirmişti… Esnaf
alışıktı, aldırmadılar kadına.
Yoldan
geçenlerden birkaçı acıdı, kimi ayıpladı kadını. Çocuklar gülüştüler. Vitrinin
ışıkları göz alıcıydı. Giysiler rengârenk. İnsanlar, kendilerinde olanla mutlu.
Anımsadı. Eczaneye gitmiş, ilaç almıştı.
Vitrindeki geçkince, kirli kadına teşekkür etti içinden. Omuzlarını
dikleştirerek yürüdü.
Kayalıklara
gelince durdu. Mağara’ya girmeyecekti. Yarasa seslerini duymayacaktı bundan böyle.
Acımasızlığa, duyarsızlığa, puşt tuzaklarına “teslim bayrağını”, beyaz don
bağlanmış sopayı bırakmadan atladı suya.
Nadya’nın
horlanmış, hırpalanmış varlığı sulara gömüldü. Beyaz bayrağı, kayalara takılı
kaldı.
*Manezvuç
Nadya: Ukrayna dilinde, benim adım Nadya.
Aralık 2019 / Urla
MEHMET BÜYÜKÇELİK
ŞİİR DEĞERLENDİRME VE YORUM
Görsellikle algılanan şiirselliğin ve sözcüklerle
yazılan şiirin ne olduğu duyumsanabilmiş ancak binlerce yıldır kalıcı, tam bir
tanım konulamamıştır.
Değerlendirme olgusu,
yaşamın her alanında söz konusudur. Çevremizde olan biteni yanlış
değerlendirdiğimiz zaman bir şeylerin ters gittiği sanısına kapılırız. Oysa
doğru bilgiyle yapılan değerlendirmelerde yolumuzun aydınlık olduğu
görülür. Kolay sanılanın neden (aslında)
zor olduğunu iyi bir irdeleme ve bilgiyle tartarak anlarız.
Yaşamda her şeyi göründüğü
gibi sanmak, algılamanın bir aldatıcılığıdır. Oysa onu tanıdıktan sonra
yargımız değişebilir. Bir şiirin de en ince damarlarına inip incelediğimizde
(ki bu da doğru bilgiyle olasıdır) gerçek yüzü ve dokusu ortaya çıkar. Bir
şiiri inceleyip değerlendirmek için biçim, estetik, sosyoloji, psikoloji, sanat
tarihi gibi olguların yönlendirmesi gereklidir. Ancak yine de şiirin sınır
tanımaz doğasını tam olarak açıklayamazlar. “Şairin kendi yarattığı bazı
buluşlardan oluşan şiir tekniği, ancak o şaire hizmet eder; aktarılamaz. Çünkü
formülü yoktur” diyor Octavia Paz.
Şiire ilk bakışta
sözcüklerin seçimi öne çıkar ve şairin ana diline ne kadar egemen olabildiği
anlaşılır. Esas olan anlaşılır olabilmektir. Yazım kurallarına uyumluluk ise
sözcük ve dil bilgisini ortaya koyar.
Basmakalıp (klişe) söz öbekleri ve bağdaştırmalara şiir dilinde yer
yoktur. “Sözün hası olan şiir” sıradanlaşmamalıdır. Herkesin kullandığı sözü,
kalıbı ve tekrarcı anlayışı şiir saymak kötü şiir anlayışını belirtir. Ancak
yeni bir şeyi, yeni bir şekilde söylemek şiire değer katar.
Şiirin kendine has dilini
öykü ve romandan ayıran unsur, imge yaratıcılığı, uz benzetme ustalığı ve
eğretileme kalitesi gibi söz sanatlarıdır. Taklit ve tekrardan oluşan sıradan
bir yapıyla iyi şiir oluşmaz. Bilinen ve bıkılan bir yapı toplumun şiire
ilgisiz kalmasına yol açar. Ortalıkta görünen birçok kötü şiir, şiirin en büyük
sorunudur. Bu eylem, topluma kötü ve hileli mal sunmak gibidir aslında. Hele
yarım bilgiyle şiirlere yazılan yorumlar, anlayanları acı acı gülümsetir
kuşkusuz.
Şiir bir edebiyat biçimi
olmaktan öte, insanın şiirsel eylem ve görsellikle buluştuğu andır. Gerektiğinde edebiyata kafa tutar ve kendi
kuralını-kuralsızlığını kendisi ortaya koyar.
Octavia Paz’a göre “Şiir,
dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdir. Yeni bir dünya yaratır; doğası
gereği devrimcidir.” Binlerce yılın eskimiş şiir kalıplarını kullanmak elbette
şiire yeni bir şey katmaz ve değer bulmaz. Gelenekçi ve kolaycıların burada
durup düşünmeleri gerekir.
Geleneksel halk şiirimizde
birçok değerli şair vardır ve söz sanatlarını zaman zaman ustalıkla
kullanmışlar; manzumeden yola çıkıp şiir yaratmışlardır. Karacaoğlan’ın
“Yüzünde göz izi var/Sana kim baktı yârim” dizesi buna en güzel bir örnektir.
Ozan burada şiir dilini kurmuş; “seni kıskanıyorum” sözünü şiirsel söylemiştir.
Geleneksel halk şiirinin tümü de hazır olan
hece/uyak formuna dayanır ve yazarının o forma sözcükleri giydirmesiyle
şiirleşir. Oysa serbest şiirde dizeler için önceden belirlenmiş fabrika kalıbı
gibi bir form yoktur ve her şiir kendi formunu kendisi yaratmak zorundadır.
Bazılarınca kolay sanılan serbest şiirin kendi sesini, ritmini ve özel formunu
oluşturması esastır. Bunlar yoksa o şiir eksiktir ve sözlerin rastgele alt alta
dizilmesinden başka bir şey değildir. Osmanlı şiirinden bildiğimiz beyit formu
da kuşkusuz heceye ait bir türdür ve hece/uyak kalıplarıyla oluşur. Serbest
şiirdeki ikilik dizelere o anlamda beyit denilemez; hece/uyak aranamaz. Hece
şiiri ölçülerine göre yapılan bir şiir yorumu, serbest şiirde anlamsız kalır.
İyi şiir, (örneğin) çölü
anlatmaz; onun hangi düşünceleri çağrıştırdığını/yaşamla ilintisini ortaya
koyar. Okuyanı yeni bir çağrışımla düşündürmeyi amaçlar. Şair, sözcükleri esas anlamları dışına
taşırarak yeni bir şey söylemek isteyebilir. Benzetmenin en ince yeniliklerini
bulmayı dener. Bu sayededir ki çağımızda şiir dili gittikçe zenginleşmektedir.
Şairin çabası, sıradanlaşmaya başkaldırmaktır. Sanatçılar, taşı, metali,
tahtayı, plastiği ya da sözcükleri kendi kültür ve birikimlerine göre
eğer-büker sanata dönüştürür; fabrika kalıplarına sokulmadıkça sanat değeri
vardır.
Bir şiirin hangi akımların
etkisini taşıdığı, yazılış tarihi, şairinin diğer şiirleri ve sanat anlayışı
incelenerek doğru bir değerlendirme yapılabilir. Kişisel yorum ise her durumda
özgür olmalıdır; yorumcunun niceliğini ortaya koyar. Değerli bir yorum ise
ancak doğru bilgiyle anlamlıdır.
Şiir tarihinde, her
dönemin baskın bir biçemi olmuştur ve şairler onu kullanmışlardır. Ancak iyi
şairler verili biçemi aşmaya çalışır, sıradan bir edebiyat ürünü gibi şiir
istemez. Sıradanlığa çomak sokar. Değerlendirme ve kişisel yorumlarda bu gerçek
unutulmamalıdır.
ESAT YAVUZTÜRK
ŞİİR Mİ?
Şiir;
Türkçe sözlükte şöyle tarif ediliyor: “Zengin imgelerle, ritimli (düzenli)
sözlerle, seslerin uyumlu kullanmayla ortaya çıkar” Aslında insan yaşamında
eskiden beri şiir vardı ve var olacak da. Olaya yakın tarihten baktığımızda;
padişahlık döneminde Arapça ve Farsçanın karışımıyla yaratılan Osmanlıcayı
kullanarak bir “Saray Edebiyatı” meydana getirilmiş. O dönem yazar ve
şairlerimiz, “Divan Edebiyatı” diye adlandırılan bu köprüden geçip, halktan
uzak kalarak, süslü sözlerle yazdıkları şiirlerle gönül eğlendirmişler.
Padişahlığın son döneminde, özellikle Selanik’te çalışmalarını sürdüren
gençler, Divan Edebiyatı’na karşı çıkarak; “Halktan uzak, süs ve sükseden
ibaret” diyerek şiirde, halkın anlayacağı şekilde yenilik istemişler!..
Batılı
şairler, kendi yaşam ve sistemlerine uyan şiirler üretmişler. Ülkemizde de
Cumhuriyet kurulduktan sonra süs ve sükseden kaçarak, halka daha yakın dille
şiirler yazılmış. Cumhuriyetin getirdiği yeniliklere karşı olanlar, 1950’de
“Demokrasi” diye iktidara gelenler fikirsel duraklama, hatta gerileme devrini
başlamıştı. Bazı yenilikçi denen şairlerimiz batılı şairlerin etkisinde kalıp,
onlara özenerek “modern” denen şiirler yazmışlar; halen daha bozularak devam
ediyor. Konunun uzmanları; batılı kapitalistlerin bilerek ve maksatlı olarak post
modern (bulamaç) şiirleri önerdiği; diğer bir deyimle; “Kapitalizmin beyinleri
bulandırma taktiği,” diyenler de var. Bu modern denen şiirin anlamı şairine
sorulduğunda: “Kelimeye yeni bir anlam yükleyip; düşündürücü, geliştirici,
özgün olmasını sağlayıp; anlamını okuyanın kendi yorumuna bırakıp beyin jimnastiği
yapmak,” diyorlar.
Burada
akla şu geliyor. Ülkemizdeki 83 milyon insanın çoğunluğu, kullandığı kelimenin
sözlük anlamını bile bilmediği halde, “yüklenen yeni anlamı” nasıl anlayacak?
Bu bir şaşırtmaca olup dolayısıyla da şiirden soğutma olmuyor mu? Şiir
okunmuyor, deniyor. Elbette anlaşılmayan şiir ve yazı okunmaz. Güya ünlü bir
şair, TRT’deki bir şiir saatinde, “Ben şiirimi entelektüeller için yazıyorum”
diyerek yaklaşık 80 milyon (çoğunluk) insanımızı hesaba katmadı. Ben derim ki
bu şair, etrafındaki bir avuç azınlığa seslenerek kendini kanıtlamaya
çalışıyor.
Ünlü
şair Pablo Neruda: “Burjuvazi gerçeklere gittikçe yakınlaşan bir şiir
istemiyor” diyor. Büyük şair Nazım Hikmet şiiri yorumlarken şöyle diyor:
“İlkönce muhteva (öz), sonra şekil; şeklin nasıl olacağını tayin eden
muhtevadır.” Değeri düşünür İsmet Zeki Eyüboğlu bu konuyu daha güzel dile
getiriyor. “Şiirde anlamsıza kayma, sorundan kaçınma, kolay söyleyişe kaymadır.
Şiir, açıklıktan kaçındığı sürece başarısızdır,” diyor (Yansıma dergisi, Haziran
1973, sayı 18). Mesela, Melih Cevdet Anday’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” isimli şiiri,
insan yaşamını ele alıyor. Tüm dünyanın büyük şair diye kabul ettiği Nazım
Hikmet de benzetmeli ve imgeli şiirler yazıyordu ama anlam yüklüdür. “Davet”
isimli şiirinde şöyle der: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi
kardeşçesine / bu hasret bizim.” İmge yüklü olup tüm kelimeler özünü
değiştirmeden; duygu ve açık anlamlı değil mi? Şiirde resimle müzik dans etmeli
ve insan ruhuna gülücükler göndererek çiçekler açtırmalı.
Köksüz
ağacın meyve vermediğini unutmamalı. Toplumdan uzak kalıp, kişisel çıkar ve
mutluluk için yazılmış şiirlerin, rüzgâra kapılmış yaprak gibi savrulup
gittiğini görmek gerekir. Yüzyıllar önce halkıyla bütünleşmiş olan Yunus Emre
unutulur mu? Büyük şairlerin kalıcılığı, insanların yüreğinde güzel çiçekler
açarak, onları kucakladığı için ki ölümsüzdür!..
Unlu
mamullerin ana maddesi hamurdur. Hamura verilen çeşitli şekiller oluyor ama
hamurun özü değişmiyor. Duyarlı bir şairin yüreğinden titreyerek çıkan
(derme-çatma değil) anlamlı nağmelere şiir deniyor. Şiir, okuyanın yüreğiyle iş
birliği yapamıyorsa, kayaya çarpıp geri dönen yankı gibidir. Unutmayalım!.. Buz
üstüne yazılan yazı kalıcı değildir.
Şimdi
bir yorum yapalım. Anlayamadığımız Divan Şiiri ile kapalı olan “modern” denen
şiir arasında bir fark var mı? Şiir, sükseye sarılmadan, anlamsız imgeye
sığınmadan; gerçekçi, anlam yüklü ve yoruma açık olmalı. Evet, ben şairlik
iddiasında değilim. Kim nasıl yorumlar bilmem ama; şiir, sözün özü, ruhun
gıdası ve yaşamın aynasıdır diye düşünüyorum!..
HATİCE ALTUNAY
BİR VİRÜSÜN DEĞİNMECESİ
Önce
Çin’de başlayan korona virüs yalnızca orada kalmadı. İtalya, İran derken
Avrupa’yı sardı. ABD ye sıçradı. Kıtalar arası yayıldı pek az ülke kaldı
ulaşamadığı.
Ne
yazık ki biz de nasibimizi aldık. İran kadar vurdumduymaz değildik ancak
Akdeniz ülkesi olarak “Bize bir şey olmaz” diyenlerimiz çoğunluktaydı.
“Abartmayın
canım” diyenler vardı.
Vak’a
ülkemizde görülünce bile umursamıyorduk nihayetinde.
Ne
zaman sayı yükseldi, ölüm olayı gerçekleşti biraz titrer gibi olduk.
Mart ayında Marmaris Kültür sanata
faaliyetlerimiz dolu dolu geçecekti. Ülkemizin dört tarafından yüzden fazla
ressam, kırka yakın şair ve yazar gelecekti. Marmaris kültür adına tarih
yazacaktı. Kültür evinde yapılan salonu boş yalnızca kültür kedisi prensesin
dolaştığı bir mekân olmayacaktı.
Kalimerhaba
Derneğinin Başkanı Umur Özlüer ve muhterem eşi Selma Sonat çok çabaladılar
destekleyici buldular etkinliğe, Marmaris Kaymakamlığı, Marmaris Belediyesi,
Marmaris Ticaret Odası, Marmaris Kent Konseyi, PEN etkinliğe omuz verdiler. İlk
defa muhteşem bir dayanışma ile sanat festivali gerçekleşecekti içinde: Şiir,
kitap, el sanatları, resim, tiyatro ve bir yığın dolu dolu sanat etkinlikleri.
Bir gün öncesi yasak gelmişti. Sergi salonları hazırlanmıştı. İlaçlanmıştı.
İlk
gün İzmir’den gelen arkadaşım Meral Kutluğ İlsever ile biraz temkinli kolonya
ve limonlu sularımızla açılışa katıldık. Selma Sonat hepimizin ellerini
dezenfektanla adeta yıkamıştı. Birkaç yazar arkadaşımız tokalaşmadık diye
alındılar
“Bırakın
safsatayı” diyerek umursamadılar.
Yasaklı
mekândaydık o yüzden devlet erkânından kimsecikler gelmedi, gelmesi de
beklenemezdi. Sanatçılarımızla, sanatseverle, Selma Sonat’ın açılış
konuşmasıyla açıldı sanat sergimiz.
İlk
gün yazar ve ressam dostlarımızla buluştuk. Datça’dan Esmeri Alev yaşamında
engel tanımayan bir gazetesi ve fotoğraf sanatçısı ile yeniden görüşebilmek
güzeldi. Açılış fotoğraflarında olmak güzeldi. Ertesi gün sanat evinde görevli
öğrencim Gülay aradı beni.
“Gelmiyor
musunuz hocam.”
“Gelinmeyecek
diye biliyordum” dedim.
Sonraki
günler gitmedik arkadaşım Meral Kutluğ ile kahve, çay içtik. Çiçekler verdim
ona balkonunu güzelleştirsin diye. Arkadaşım İzmir’e döndü ben de Nuran Benli
ve ekibi ile görüştüm kısa oyununu izledim ertesi gün gidemedim. Azıcık da olsa
dostlarımız Gül Özmetin, Nuran Benli, Ayşe Ertübey ile görüştüm ve etkinlik
ilerleyemedi korona virüs yasağı ile sonlandırıldı.
Virüse
gelince tanımıyorduk düşmanımızı. Hepimizi saran sarıca bekleyiş ve ölüm
korkusuydu. 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitlerimizi anma gününde evlerimizden
dua ettik şiirler okuduk şehitlerimize.
21
Mart Dünya şiir günü ve Nevruz bayramı. Geceyle gündüzün eşitliği, Miraç
kandili hepsini sardık yüreğimize. Evlerimizde şiirler okuduk. Âşık
Veysel’imizi şiirleriyle andık. Uzun ince bir yoldayım türküsüne eşlik ettik,
âşıkların bize gönderdiği video ile. Tayfun Talipoğlu’nu andık yol şiirleriyle…
Belki de yolculuklarımda esinlendiğim dizeler ondan bana kalan güzellikler.
Bir
virüs nasıl değiştirdi hepimizi inanamazsınız. Varsılı, yoksulu eşit kıldı bir
noktada. Aklın ve bilimin ışığına muhtaçsınız hurafelerden uzaklaşın, iletisine
kapısını açık tuttu. Temizliği umursamayanlara bir uyarı oldu. Ellerimizi
yıkamayı bilmiyor muyduk? Komşu komşuyu tanımazdı. Hâl hatır sorduk. Komşuma
çiçek verdim o bana marul fidesi verdi. Konağı olmayan kendine konak arayan bir
virüs sayesinde unuttuğumuz insanlığı, dayanışmayı öğrendik, farkında
olamadığımız evlerimizi sevdik.
Avrupa,
Türkler gibi taharet musluğunu öğrendi. Arap sabunu, sirke gündeme oturdu.
Sabunların
önemini yeniden kavradık. Çok pahalı temizleyiciler için paramızı çarçur
ettiğimizi de anladık.
Bu
arada benim arapsabununa düşkünlüğüm, kolonya kolikliğim, sirke çeşitlerini
depolayışım alay konusuydu evde. Korona virüsü
belasında benim kolonyalar çok işe yaradı.
Atadan
kalma bilgilerim çok işe yaramıştı. Benimle alay edenler beni takdir ettiler.
Her
yolculuğumda bölge kolonyaları alıyordum. Yanımda minik kolonyalar taşıyordum
yolculuklarımda. Bir virüs değinmecesine kendime gülümsedim yine.
Her
yanımızı virüs haberleri sarmışken, fıkra gibi haberleri izlemek ilginçti.
Yaşlılar evlerinde de kalamıyorlardı. Asker uğurlama törenleri, sahilde davul
zurna evlilik törenleri, piknik yapanlar Akdeniz insanının kabına sığamaması
gerçeği virüs tanımıyordu. Vahim olayların süreceği bir virüs belasına kuru
inatların akıllara zarar halleri sürecek gibiydi.
Haberlerden
haberlere geçerken ev olayını düşündüm. Behçet Necatigil’in Evler ile ilgili
şiirlerini okudum yeniden gülümsedim evlerimizi özümsedik mi, diye *
Kendi adıma etkinlikler avcısı olarak evin
ruhuna yeni alışıyordum. Bana iyi geldi evde kalmak çok okudum, yazdım,
çiçeklerime zamanım vardı. Resim sanatına el attım belki ilerleyen dönemde o
güzel günlerde kitaplarıma kapak olur kim bilir.
Haberleri umarsızca izlemekten rüyalarımın
rengi değişti, ormanda yürümüyor, kuş sesleri duymuyor, kendim dâhil herkesin
giysilerini sabunla, küllü suyla tokuçlayarak yıkıyordum.
“Mikrop
kalmadı mis gibi portakal kokuyor” diyordum. Küllü ve portakal kabuklu kazan
duruyordu ortalık yerde.
Sonrası
uyanış… Ellerimi ve yüzümü köpürttüğüm zeytinyağlı sabunla yıkadım. İçimden
saniyeleri sayıyordum.
Hayat
arkadaşıma “Ellerini yıkadın mı? Üzerini değiştirdin mi makineye çamaşır
atacağım.” diyordum
“Sen
dün yıkamadın mı çamaşırları?” diyordu
“Doğru
diyordum çarşaflar yıkansın.” diyordum. Paranoyak hallerime gülüyordum.
“Boş
ver kahve içelim.” diyordu hayat arkadaşım.
“Çiçekler
diyorum onları dikelim bugün.”
Birlikte
kahvemizi yudumlarken, bir virüsün çevirdiği kocaman dünya haritasını
düşünüyordum.
“Vay
be bir virüsün adaleti… Diz çöktü dünya.”
Sıradanlaştırdığın
baskı altındaki doktorlarını alkışlayan olmak da vardı tarihte. Bir de
emeklerine karşılık nakit verseler. Olsun onurlarını verdiler ya diyeceksiniz
siz de haklısınız.
Paylaşılanlardan
biri de yalnızca kendini değil dünyadaki salgınlara desteğini esirgemeyen
alkışlanası tutumlar. Alkışlıyoruz ulusça.
*Çin
Hükümeti iki milyon erken tanı kiti gönderdi. İlk parti için para talep
etmiyor; Neden mi? 1940 yılında Atatürk’ün kurduğu Refik Saydam Hıfzıssıhha
Akademisinde üretilip kolera salgını için Çin’e gönderilen aşılar için.”
Bu aşıyı üreten Refik Saydam hıfzıssıhha
enstitüsünü maalesef kapattık... Kapatmasaydık Covid-19 virüs aşısını elli kere
üretmiş ve diğer ülkelere satarak, bağışlayarak hem büyük bir gelir hem de
saygınlık kazanacaktık... Şimdi ise dışarıdan parasını vererek ithal
edeceğiz!"
İnternet
ortamında paylaşılan güzellikler gösteriyor ki dünyayı felsefe, bilim ve
edebiyat kurtaracak.
*Çin
İtalya'ya gönderdiği tıbbi maske kolilerinin üzerini Seneca’dan bir şiirle
süslemiş.
"Bizler
aynı denizin dalgaları, aynı ağacın yaprakları, aynı bahçenin
çiçekleriyiz"
Japonya
da Çin'e gönderdiği kolileri bir Budist şiiri ile yollamış.
"Farklı
dağlara, nehirlere sahip olsak da aynı güneşi, ayı ve gökyüzünü paylaşıyoruz."
17
Mart 2020
Biz
yazar ve şairlere de ileti gönderdi coronavirüs (covit 19) kendinizi sevin,
doğayı sevin, insanlığınızı unutmayın! Kibirli olursanız gelir sizi bulurum.
Beni asla unutmayın! Unuttuklarınızı anımsattım düşmanınızı iyi tanırsanız
yenilmezsiniz.
Beni
unutursanız dijital dünyaya geçersiniz yenidünyanız evde muhteşem geçer. Ev
hapis günleriniz aylarca uzar gider muhteşem doğanıza dönemezsiniz.
Aldous
Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı ütopyasından ileriye gidecek insanlar
yalnızlığı ile baş başa kalacak. Hümanizm ve kapitalizm çökecek dünyamızın tüm
güzellikleri sona erecek insan soyu ıssızlığını yaşayacak. Umuyorum o günleri
yaşamayız.
Şiirli,
sanatlı. Aklın ve bilimin ışığında sağlıklı günleriniz olsun.
Biz
de Nazım’la tamamlayalım:
"Yok
öyle umutları yitirip, karanlıklara savrulmak. Unutma! Aynı gökyüzü altında,
bir direniştir yaşamak"
EVLER
İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar.
İrili ufaklı, birbirinden farklı,
Ahşap evler, kagir evler yaptılar.
Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu,
Evlerin içi devir devir değişti
Evlerin dışı pencere, duvar.
Vurulmuş vurgunların yücelttiği evlerde
Kalbi kara insanlar oturdu.
Gündelik korkuların çökerttiği evlerde
O fukara insanlar oturdu.
Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi.
Kimi hayata doymuş göründü,
Bazıları zamana uydular.
Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar.
Evlerde saadetler sabunlar gibi köpürdü:
Eve geldi bir tane, nar gibi,
Arttı, eksilmedi.
Evleri felaketler taunlar gibi süpürdü.
Kaderden eski fırtınalar gibi,
Ardı kesilmedi.
Evlerin çoğunda dirlik düzen
Kalan bir hatıra oldu geçmişte.
Gönül almak, hatır saymak arama.
Evlatlar aileye asi işte,
Bir çığ ki kopmuş gider, üzüntüden.
Evlerde nice nice cinayetler işlendi,
Ruhu bile duymadı insanların.
Dört duvar arasında aile sırları,
Bunca çocuk, bunca erkek, bunca kadın,
Gözyaşlarıyla beslendi.
Çocuklar, büyük adam yerine evlerin kiminde:
Çocukları işe koştu kalabalık aileler.
Okul çağının kadersiz yavruları,
Ufacık avuçlardan akşamları akan ter,
Tuz yerine geçti evlerin yemeğinde.
İnananların kaderi besbelli evlere bağlı,
Zengin evler fakirlere çok yüksekten baktılar,
Kendi seviyesinde evler kız verdi, kız aldı.
Bazıları özlediler daha yüksek hayatı,
Çırpındılar daha üste çıkmaya
Evler bırakmadı.
Yeni yeni tüterken ocakların dumanı
Kadın en büyük kuvvet erkeğin işinde
Erkekleri kaçtı, kadınları kaçtı
Evler dilsiz şikâyet kaçmışların peşinde.
Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı,
Kulübeler, evler, hanlar, apartmanlar
Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı
Ama size hiçbir hisse ayrılmadı
Duvar dipleri, yangın yerleri halkı,
Behçet Necatigil
Evin
Halleri şiirini okurlarıma bırakıyorum. Adın durum eklerini çok iyi anlatan
şiiridir. Bendeniz Dilbilgisi konularında şairimizin şiirinden faydalandım
mekânı huzur olsun.
“Evdeyim, evdesin, evde;
Keyfim bulunmazmış paşada, beyde.
Evdeyiz, evdesiniz, evdeler;
Sandalyeler, masa, perdeler.”
Saygı değer sanat emekçisi Osman Nuri Aydın’ın
dizelerinde Behçet Necatigil çağrışımı bulduğum için yazımda yer vermek
istedim. Evlere yazılan her dizeyi önemsedim belki de
KÜRENİN
VİRÜSÜ
Adı bir virüstür denilemiyor
Dünden bugüne değişen adları var yalnızca.
Kapital kimde ise üstünlüğü yok
Yenilmiyor.
Diz çöktü dünya.
Eşitlik ve düzey aynı
Fiyakalı virüs hesabını tutmuş
Cehalet mi bilim mi diyerek
Akıllılar dünyasını şaşırtıyor.
Küresel değişimden yana
Dönüyor dönüyor...
Adı bilime inanan insan
Asla yenilmeyecek
HÜLYA LEBİBE BAŞAĞAÇ
MADALYALI ÖĞRETMEN
Sınıfın
kapısı hızla açıldı. Kırk sekiz çift meraklı göz kapıya yöneldi. Uzun boylu,
beyaz saçlı bir adam sınıfa girdi.
“Günaydın
çocuklar!”
Çocukların
tiz sesi okulun koridorlarında yankılandı: “Sağolll!”
Adam
“Oturun” dedi. Sınıfı, sıralarına yerleşmeye çalışan öğrencilerin gürültüsü
kapladı.
“Ben,
yeni öğretmeniniz Recep Dalkır!”
Öğretmen,
yoklamaya başladı. İlk sırada oturan kız, yüreği pır pır ederek izliyordu
öğretmeni. Korku, koca bir soru işareti olup yüreğine çöreklenmişti. “Ya onlara
sert davranırsa?” Dört yıl boyunca onları genç bir kadın okutmuştu. Bu
öğretmen, erkekti ve yaşlı görünüyordu. “478 Yasemin Canşen!” denince
“Buradayım!” dedi. Öğretmen, yanıtını içten bir gülümsemeyle karşıladı. Sevgi
dolu gözleriyle kızı sarıp sarmaladı. “Sınıfa girdiğimden beri bu yasemin
kokusu da nereden geliyor, diyordum. Senden geliyormuş demek ki…” Kız, yarı
utangaç bir gülümsemeyle başını öne eğdi. Korkuları uçup gitti.
O
gün, dersler su gibi akıp geçti.
Son
derste büyük bir sürpriz bekliyordu, onları. Öğretmen sınıfa girdi. Elindeki
büyük, siyah kutuyu kürsünün yanına dayadı. Konuşmaya başladı: “Bugün size bir
çobanın öyküsünü anlatacağım, Dertli Çobanı…” Anlattı, anlattı… Sonra döndü,
kutuya uzandı. Kapağını açtı ve içinden çıkardığı kemanı çalmaya başladı.
Sınıfa yayılan ezgi onları büyüledi. Her notası sihirli bir değnek gibi
yüreklere dokundu. Şarkının her sözü belleklere kazındı. Çocuklar, müziğin
anlamını ve gücünü o gün öğrendi.
Recep Öğretmen’in sürprizlerinin ardı arkası
kesilmedi.
Bir sabah, sınıfa giren çocuklar nereye
oturacaklarını bilemediler. Yıllardır vagonlar gibi art arda duran sıralar,
kümeler halinde sınıfa dağılmıştı. Sınıfın ortasında kocaman bir kum havuzu
duruyordu. Öğretmen, şaşkınlıkla ayakta bekleşen çocukları kümelere dağıttı.
“Üniteleri küme çalışmalarıyla işleyeceğiz.” dedi.
İşleyiş
ama ne işleyiş! O günden sonra sınıf, bambaşka bir sınıf oldu. Sınıf değil de
bir arı kovanı sanki… Her kümede iş bölümü yapıldı. Sınıfın en tembel
öğrencileri bile kısa sürede bal taşıyan arılara dönüştü. Hele, işlenen komşu
ülkenin haritasını kum havuzuna çizmek… Ya da İstanbul’un fethini kum havuzunda
canlandırmak… Bundan büyük eğlence mi olur?
Türkçe
dersleri de dört gözle bekleniyordu. Okuma parçalarında sınıf, bir tiyatro
sahnesi oluyordu. Güzel şiir okuma ve kompozisyon yarışmaları ise sınıfı
coşturuyordu.
Matematik,
artık korkulacak bir ders değildi. Elişi kağıtlarından renk renk kübler,
prizmalar, piramitler yapmak… Ne eğlenceli bir maceraydı!
Akşam
eve dönülünce sevinçle çantalar açılıyordu. Çıkarılan defterdeki sayfa gururla
gösteriliyordu. “Bak, babacığım! Öğretmenim defterime ne yazdı?” Yazı, birlikte
yüksek sesle okunuyordu: “Aferin kızım, teşekkür ederim.” Ya da “Çok güzel
olmuş oğlum, daha iyisini de yapabilirsin.”
Heyecanla izlenen deneyler… Fabrikalarda
inceleme gezileri… Özenle ciltlenen albümler… Harçlıklardan biriktirilen
paralarla kurulan sınıf kitaplığı… Ve kitap kurduna dönen çocuklar… Veliler,
her geçen gün çocuklarının değişimini şaşkınlıkla izlediler. “Neler oluyor
bizim çocuğa böyle?” Birbirleriyle konuştukça velileri başka bir merak sardı.
“Bu mucizeyi gerçekleştiren öğretmen kim, nereden geldi?”
Cumhuriyet
Bayramı yaklaşıyordu.
Sıraların
üzerinde renkli grapon kağıtları, bayraklar, balonlar, makaslar, ipler… Sabırsızlıkla
bekleşen öğrenciler… Öğretmen, çevik adımlarla ve güler yüzle sınıfa girdi. “O,
bakıyorum her şey hazır!” Çocuklar coşkuyla bağırdılar: “Evet, öğretmenim!”
Recep Öğretmen, arkasındaki duvarda asılı Türkiye haritasının yanına gitti.
“Sınıfımızı süsleyeceğiz ama… Önce Cumhuriyetimizi nasıl kazandığımızı
anlatmalıyım.” Parmağını haritanın güneyinde bir noktaya koydu. “Ben, Adana’da
doğdum.” diye başladı. Sonra devam etti: “Antlaşma gereği yurdumuzun
düşmanlarca paylaşımı… İzmir’e Yunanlıların çıkışı… Çukurova’nın Fransızların
eline geçişi… Mamure Baskını… Komutan Saim Bey ile on dört askerimizin şehit
oluşu… Teğmen Recep’in askerleriyle verdiği vatan savunması… Tayyar Rahmiye’nin
kahramanlığı… Cumhuriyetin kuruluşu…” Ders boyunca öğrencileri büyülenmiş gibi
dinlediler, onu. Öğretmen sustu ve buğulu bakışlarını pencereden uzaklarda bir
noktaya dikti. Bir süre sonra ağır ağır yeniden konuştu: “Çocuklar, bu vatanın
sınırları kanla çizildi. Asla değiştirilemez.” Parmakları sınırlarımızın
üzerinden okşar gibi geçti. “Haydi çocuklar, iş başına!” dedi. Öğrencileriyle
birlikte sınıfı süslemeye koyuldu. Renk renk zincirler yaptılar. Bayrakları
dizdiler, astılar. Çocuklar, on beş kırmızı ve bir beyaz gül yaptılar. Atatürk
resmini güllerle bezediler. Yaptıkları işin gururuyla evlerinin yolunu
tuttular.
Bayrama
iki gün kalmıştı. Yasemin’in annesi, yolda bir arkadaşı ile karşılaştı. Kadın,
öğretmenin komşusu idi. İlginç bilgiler verdi, anneye: “Recep Bey’in göreve
başladığı günlerde savaş çıkmış. Teğmen olarak savaşa katılmış, Maraş’ı
savunmuş. Savaş bitince de görevi bitmemiş. Atatürk’ün önderliğinde bilisizliğe
karşı savaş açmış, bu kez. Yeni Cumhuriyetin genç öğretmeni olarak çalışmış,
yıllarca. Anadolu’nun dört bir yanında kardelenler gibi köy enstitüleri açılmış.
Recep Öğretmen de Düziçi Köy Enstitüsü’nde görev almış. Yetiştirdiği köy
çocuklarını birer alev topu yapmış, köylerine yollamış. Her köyde bir
aydınlanma ateşi yanmış ki, ne yanış!” Kadın, derin bir iç çekip sustu.
Yasemin’in
annesi başını sallayarak “Anladım” dedi. “Bu aydınlanmadan mutlu olmayanlar
vardı. Birkaç yıl önce kapattırdılar, bu güzelim bilgi yuvalarını. Yalnız benim
anlayamadığım şu: Recep Bey gibi değerli bir öğretmenin bizim okulda işi ne?”
Komşu
kadın “Haklısın” dedi. “Bunu açıklayabilirim sana. Recep Bey’in burada
üniversiteye giden bir oğlu var. Onun için tayinini İstanbul’a istemiş.
Kadıköy’de bir lisede göreve başlamış. Bir süre çalışmış. Bakmış ki eğitim,
eski eğitim değil artık. Üstelik öğrenciler de saygısız… Dayanamamış, ilkokulda
görev almak için dilekçesini vermiş.”
“Yasemin’in
şansına bak!” dedi annesi. “Ne mutlu bize ki böyle bir öğretmene düştü, kızım.”
Arkadaşına gülerek elini uzattı. “Hoşça kal. Şimdi kızımın istediklerini
almalıyım. Halı dokumak için küçük bir tezgâh, uygulama bahçeleri için de
birkaç tohum…”
İstanbul,
29 Ekim sabahı pırıl pırıl bir güne uyandı. İki gün boyunca yağan yağmur
durmuştu. Yağmurla yıkanan yedi tepeli kent, güneşin altında ışıl ışıldı.
Caddeler, bayraklarla bezenmişti. Taklar, defne dallarıyla donanmıştı.
Meydanlar, renkli ışıklarını yakmak için akşamı bekliyordu.
Öğrenciler
de bayrama hazırdı. Temiz, ütülü önlükler giyildi. Kolalı beyaz yakalar
takıldı. Çocuklar heyecanla okula koştular. Okul bahçesi, iri kurdeleli
kızlarla papatya tarlasına dönüştü.
Yasemin
de bayrama coşkuyla hazırlanmıştı. Çünkü bayram töreninde bir görevi vardı.
Okulu adına “Cumhuriyet” şiirini okuyacaktı. O, anne ve babasıyla okula geldi.
Koşarak arkadaşlarının yanına gitti. Öğretmenini aradı gözleri, göremedi. Oysa
diğer öğretmenler öğrencilerinin başındaydı. Bir an üzüldü. Geride duran anne
ve babasına baktı. Tam başını çevirirken onu gördü. Gözleri sevinçle ışıldadı.
Öğretmeni okulun bahçe kapısından içeri giriyordu. Her zamanki gibi çevik
adımlarla yürüyordu. Ak saçlarını özenle geriye taramıştı. Yeni bir takım
giymişti. Açık mavi takımının içine giydiği gömlek, kar gibiydi. Yasemin’in
gözleri bir noktaya takıldı. Ceketinin yakasında bir şey parlıyordu. Dikkatle
baktı. O an, öğretmeni gören tüm veliler ve öğrencilerden bir alkış koptu.
Çünkü
Recep Öğretmen’in yakasındaki bir madalya idi; İstiklal Madalyası…
FİLİZ KALKIŞIM ÇOLAK
YAZ DOKUNUŞLARI
Aşklar,
sevdalar da mevsimler gibidir ya; dokunuşlarıyla içimizde uzunca zaman salınan
ürpertileri, sıcağı, ayazı ve yazıyla... Ani bastıran bir yaz yağmuru gibi
geliverirler. Ansızın konuverir omzuna yüreğinizin. İçine içine ötüşler bırakır
nazlı, edalı bir rüzgâr kuşu gibi yaz. Bir naz bir naz… Cazibesi öyle ısınır ki
içinizde duymak, görmek istemeseniz de bahar ardında kalmanın daha da
kaybettiren burukluğuyla kapılıverir, akıntısında bilinmeze sürüklenir
gidersiniz... Pencerelerde, kanatları lodosun ıslık çalan kırlarda çayırların
aheste salınımları alır gider sizi sevdanın geceleri denizden gelen
sessizliğinin üryan dokunuşlarına. Nefesinde nefesiniz titrer kimi zaman,
yokluğu ağarır, delice haykırır boşluklarınıza… Canınızı öylesi yakar ki
hasreti! Sıcacık kollarında yazın
kavrulan güneş gibi sevgilinin özlemi dağlar yaranızın hasret okunuşlarını...
Güller terlerken koynunuzda, olgunlaştıkça açan bakışlarınızın altında düşlenen
yakamozlarda yıkanır bakışları sevgilinin.
Seven hissedermiş ya; hissetmek, yaşamaktan daha güçlü sever uzaklarda
olgunlaşan meyvesini mevsimin. İçinizde sayıklayan ilkbahar çiyini basar; sonra
o ansızın gelen yağmur. Çoraklaşan diyarlarınızdan yağmur gözlü bebekler bakar
aşka sevdaya, Şen şakrak ağızlarında kuşların cıvıldar çağlayanlar,
suskunluğunuzdan fışkırır göğe zerrecikleri kalbinizin. Öylesine kopar bedenin
duvarlarından ilkbahar, yaz ateşiyle sürüklenen deltasında okyanusuna karışır,
çarpar, çalkalanır içinizi vurur deli deli çiçek mevsiminde gözeneklerinizden
başını çıkarıncaya değin. Göğün anaçlığıyla okşar durursunuz yeşil bakışlı
baharınızın ilk maviliklerinde coşacak tohumcuklarını. “Haydi dinlen!”
dercesine sahralarınızı serer önüne çok yoruldun, çok çiçek verdin… Ağırlığınca
dallarına omuz verirsiniz, salkım saçak sinelerinizi açarsınız kucağına...
Nasıl toydur ilkbahar, nasıl döllenir dağlarınızdan esen meltemlerin
nağmelerinde. Nasıl süzer vadilerini yosun dem gözeciğinizin akıntısında
kıpırdayan su kuşlarının görünmezliğinizde çırpınan kanat senfonisinde. Nasıl
şefkatlidir nasıl ateşli, alev alev yangınlarınızın terleyen tomurcuğunda yaz!
Sonra
sonbahar gelir duvağını savura savura… Çiçekleri solar olgunlaşan meyvelerin
hasat sevincine eğilir ya dallar, eğilir yürek de gidenin ardından. Meyvesiz
kimsesizdir artık. Son yaprağı öylesi titrer gözbebeklerinizin huzurunda,
akarsular ağlar kirpiklerinizde, ırmaklar sessiz sessiz akar… Göğsünüze eğilen
söğütlerin efkârında düş kurar, alnınıza düşen günbatımının perçeminde
serçeler… Yanık bir tenden kalma solgunluk üflerken karayı teninizden, kar
suyuyla yıkanmış çiğdemler açar verdalı nar kabuğundan atmış şelalelerinizde.
Hüzün durağı göğsünüzde akordeonlar dalgalanır, ağlar gidişler. Uzuvlarınızdan
sızar, sonbaharın saman sarısı saçları, bekleye durur uzak yollardan dönmeyen
sevgiliyi ‘Kim ilk görüşte aşık olmuş ki?’ dercesine. Aldatır dilleri,
şarkıları, bestesiz gamzeleri. Yaz bakarken ardından sonbaharın, kucağınızda
yavrusu kış, tir tir titretir uçlarınızı. Ve kundakta kaskatı yavrusu ağlar
için için halinize. Terk edilmek öylesi ağırlaşır ki uykular haram olur.
Yediğin, içtiğin su her zerresinde bedenin yanar yakar artık beklediğin yerde seni.
Kavuşamamanın o buruk çığlığı kesilir göbeğinizden dibe çöker çiçekleri
kirazlarınızın. İçinizde tüttürür yalnızlığın bacasını; ne bir haber ne bir
umut doğurmaz artık, sizi salâsı çoktan okunmuş, ortalarda koyan o mavi
sevdiğiniz. Mevsimler gibidir ya insan... Bir garip saba iner kubbelerinden
çırılçıplak ağaçların. Her yeri ölüm marşı bürür, üşürsünüz! Üzerinizde kardan
bir örtü, aşkı sayıklarsınız ilkbaharla tepeden tırnağa gelin gibi tomurcuk
tomurcuk donanan ağaçlarca “Yine baharlar gelecek yüreğine!” diye fısıldar
kumsalda o vakitten emilen yaz, yaşıyor olmanın içinizde büzüşen o garip
sıcağından... Biri çıkıverir ya nihayetinde, bozar oyunu. Öyle içten gülümser
ki sanırsın dünya duracak, öyle içten bakar ki mayıs kıyılarıyla sözlenen
denizlerin şuh sureti yansıyor derinliklerinizi sanırsınız. Gülümserken,
kucağında onca zaman hayal kurduğunuz yaza, ağustos ateşleri kaynatır içinizde
sevda… Ah! Öylesi konuşur ki tadınızdan akan nar tanecikleri gibi kızarır
ufuklarınızda. Çıkar çok sevdiğini söyler inandırır. Sonrası mı?.. Hep sonbahardır. Baharından çıkamadığı
sonbaharı da teselli makamı üfleyen bir neyzendir ya; bu defa kendi aldanır.
Tıpkı
olmayan, ama o hep hissedilen mevsim gibi yalancı bir bahar bırakır içinize
usulca gider. Ve bir yaz daha gelir, bir yaz daha omuzlarınızda esinti şalını
bırakır gider; fırtınada onca hengamede omzunuza konan ılık nefesinden...
EMİNE ÇAKIR
AĞRILI BEKLEMELER
Iğdır
Aralık ilçesi Yukarı Aratan köyü 1954 doğumlu olup bir süre Almanya'da yaşadı.
Şairimiz şu an İzmir'de yaşamakta ve Karşıyaka Şiir Atölyesine devam
etmektedir.
M.T.A.
Kimya teknisyenliğinden emekli oldu şairimiz. Hece ölçülü şiirleriyle
“Saklıyım” şiir kitabı 2008 de Etki/Dizeden yayımlandı. Yine Etki/dizeden
''Göğü Azalan Kuşlar”la 2012 Karşıyaka Belediyesi Homeros Edebiyat Ödülleri
2012 Metin Eloğlu Şiir Yarışması üçüncülüğü sahibidir.
Turna
Ağıdı (mektup) 2015, Mühür Yayınlarından çıkan üçüncü kitabıdır. MESAM üyesi olup bazı şiirleri
bestelenmiştir. İspanya ve Almanya'da şiirleri yayımlandığı gibi Türkiye'de de
birçok dergi ve gazetelerde yayımlanmaktadır. Şimdi dördüncü kitabı olan
“Ağrılı Beklemeler” Ekim 2015’te Etki/Dizeden yayımlanan kitabıyla baş başayız.
Kitabın
adından da anlaşılacağı gibi ağrılı bir kitaptır. Şairin başlangıçta iki ağrısı
vardır. Sevgilisi ve memleketi. Buna zamanla bir tane daha ağrı eklenmiştir ki
bu onu allak bullak eden, boğuntuya uğratan, sancıya tutan, ülkeler ve okyanus
boyu çığlıklarına neden olan yarım kalmış, yaralı bir aşktır.
Şairin
zor bir coğrafyada doğup büyümesi, orada yaşanan zorluklar ve ataerkil kültürün
getirdikleri yanında, bu yaşanası aşkın dayanılmazlığına uzaklığın eklenmesi,
şairin aşk ağrısına daha çok ağırlık yüklemiştir. Yaralanmış bu aşk; şairimiz
için ağrıların en büyüğüdür. Bu aşk da en çok yaralanmasına neden olan
başkaları aracılığıyla kendisiyle sevgilisi arasına bir duvar örülmesidir.
Kavuşma olmayan bu aşkta, şair hayatın anlamını acıyla bulup sahiplenmiştir.
Aşkın hüznünü derinlemesine yaşar. Çektiği bu acıyı adeta lif lif ayırarak
kendi yüreğinde pişirip bize sunar.
Fatma
Aras, ağıtını yaralı bir aşktan başlatmış ama ağlayan kadınlara, çocuklara uğratıp,
parçalanan sancılı ülkesinden, okyanus ötesi köşelerden, akan sulardan, konuşan
yaralayan öldüren silahlardan, eski tutkuları bozan çağın doğurduğu naylon
bebeklerden, gölge vermeyi unutmuş çınarlardan, kan kokusu arayan pirina
balıklarından, köy karanlıklarından, esneyen kentlerden, fesleğen kokusu süren
rüzgarlardan ve uçup kaçan akıldan geçiriyor. Yıkılan, göçen ev içi ruhlara,
zencefil kokularına uğratarak size getiriyor.
Gecenin şaşkın pusulası içinde, eylül çiçeklerinden renk aratıyor. Bu
modern bir ağıttır insana, yaşama, dünyaya dokunan ama şairin o dinmez
sızısıyla yürekleri saran ve bu düş kırıklığı içinde çığlıkla yol alan şiiri,
ülkenin acı veren haliyle bütünleşir.
''İçimdeki
Fırtına'' şiirinde çevresi tarafından yalnız bırakıldığını, bir boğuntu
yaşadığını ve kendini dünyaya sürgün edilen bir çocuk gibi algıladığını
anlıyoruz. Yalnız kalmanın çok da kötü bir olgu olmadığını, evreni görmesine ve
kendini tanıma fırsatı yaratışını anlatır.
Bunu hissetmekle hayatın getirdiği açmazı aşmayı öğrenir, bu
anlamsızlığa, acımasızlığa karşı yeni bir bakış ve güzel bir direnç geliştirir,
bunu şöyle belirtmektedir:
''İyi ki onların yalnızıyım, iyi
ki bir başıma
Kendimi
bulup evrene döndüm.'' (S. 8)
Ataerkil
kültürü soluklarken aşkın verdiği bu acıyı dirençle anlatma yolunu seçmesi, bu
yürek ezgisini bir tutkuyla işlemesi, evrene dönmesi Fatma Aras için takdire
değer bir olgudur. Kadınlar bütün acıları anlatmalı, bu aşk acısı da olsa, şair
bu düşünceyi beslemektedir. Şair bu aşk acısı dinsin isterken aynı zamanda
ülkesinin bölünmez bir bütünlük ve refah içinde yaşamsını istemektedir ama
gerçek onun istediği gibi değildir. Art
ardına gelen kadın cinayetleri, tecavüzler, saldırılar, kimliği belirsiz failler,
gezi'de yaşanan göz ve can kayıpları ölçülmeyen ekonomik faturalar, yurt içinde
yaşanan çeşitli terör olayları, Suruç'taki gençler ve göçlerin yarattığı
acılar, sınırlardaki kargaşalar, umudun yitmişliği, parçalanış, yiten insan
hakları, çığ gibi büyüyen ülke sorunları onun konusudur. Yine de umutludur.
Yurt insanımızın direncini alkışlamaktadır.
''Daralan
umutların içinde
Öyle güzel
güldüler ki
Biber gazı
gökyüzünden utandı'' (s.9)
Şairin
kendini sahipsiz, kimsesiz hissettiği çok acılı günleri olmuştur ve yoğunluğuna
yaşanan bu ruh süreci, onun için yorucu ve ruh kıyıcıdır. Aklıyla başa
çıkamadığı anları yaşadığını şah damarına oturttum bıçağı, sonra umutlarıma
dedikten sonra
“Bana
bir yol haritasından söz aç
Kendimi
bulayım anne” (s 29) demektedir.
Çünkü
aşklar hala'' L Tipi Aşk'' halinde yaşamaktadır. Bir aşka bu kadar ihtiyaç
duyarken ve hazırlanmış durumdayken, bu cehennem ateşini anımsatan yakıcılığı
kendi teninde yanma durumunda bırakmıştır. Şair ben diliyle kadınların içini
çökerten aşk acılarını dile getirme çabası yanında kadının, yaşadığı ve
yaşayamadığı her şeyi sır dolu odalarda yarım sözcük gibi betimler. O yarım
sözler ne zaman bütüne döner bakalım.
Şair
ülkesi ve kendisini böyle bitap hissettiği zaman, kendisinin de çağın en kirli
zamanı dediği bugünlerde yazmıştır bu kitabı.
''Ağrılı Beklemeler'' de; yaşadığı bu döneme çağcıl yaralar
istemektedir. Ne kadar yalnız hissetse de kendini yaşadığı toplumdan kopmamış
ve kendini yaşamın köhne yerine teslim etmemiş, yarasıyla birlikte yaşadığı çağa
aşk acısının rengini işlemeyi başarmıştır. Cevapsız kalan aşk, tek kişilik
masala dönüşmüştür kendi deyimiyle. Yaşadığı bu aşk acısı zaman zaman kapanmaya
yüz tutsa da bu acıyı unutmak için gittiği memleketinde bile, istemeden o sıcak
yaraya dokunulur. Acısını emzirip avutan
yoktur. Bu acı ülkelerarası, okyanuslar ötesi, kentten kente taşınan pıtraklar,
dikenler taşır. Meyvesini veremeyen bir aşktır. Aşkın bir ağıtla, çığlığa
dönüştüğünü şiirinde kurguladığı dilden anlıyoruz. Öyle ki... Fatma Aras'ın ''Ağrılı
Beklemeler''ini okurken bir diken tarlasına girmiş gibi olursunuz. Düşleri olur diken, dikenli oda, dikenli anı,
dikenli yastık, dikenli günlerden bahsedilmektedir. Bunun yanında şiirde paslı
çivi, çivili hırka, sulara çivilendim, hıçkırıklı mum, şaşkın pusula, arı
inadı, yorgun ahtapot, kör olmayı denemek, çağ gerisi günahlar, azap yollamış
tanrılar, yüzünde orman yanmak, çil ağlaması, ağrımı kurcalayan kırlangıç, gibi
acıyı çağrıştıran, çığlığı anımsatan kelimeler sizi kendine çağırıp katar. Bununla
kalmayıp yöresinin dil ve söyleyiş özelliklerine de rastlarsınız. Halk dilinden
geldiğini size hatırlatıverir. Değişik imge ve bağlantılarıyla ayrı bir dil
özelliği vardır Kitaptaki elli dokuz şiirde ve 64 sayfasıyla. Kadının geçmişe
göre güç ve değer yitirdiğini, kadın için uygun görülen yaşamda kadınları sancı
tutar, buz keser, rüzgâr dalından yaprak gibi alır onun deyişiyle. Şair
''Ağrılı Beklemeler'' kitabında (S.18-19-20-21) şiirin özgün dili Veysel Çolak
olmak üzere, Olcay Özkaplan, Aslıhan Tüylüoğlu, Neslihan Perşembe ve büyük
yazarımız Yaşar Kemal’e adadığı şiirleri vardır. Bu dostlarıyla, yarenliği
sevmektedir.
Fatma
Aras'ın; Ağrı Dağı Efsanesi şiiri Yaşar Kemal'in hikayesi eşliğinde bizi;
yüreğinin zindanlarına indirir tutkularını yakalatır, sabrını denetir, kaval
sesinde bir Ağrı İsyanı oluşturur ve kendine gidip gelişini sezdirir, harf
selinden sevda buluşunu anlatır. Bize açılan bir nehir yatağı buluşunu görürüz
daha çok da. Çağrışım sesleyen ana seslerden birisidir. İşte bu kitap okunmamış
bir aşkın, yazılmış şeklidir. Selam olsun okuyanlara.
YAŞAR ÖZMEN
GÖRSEL-SAYISAL ŞİİR
Görsel-Sayısal
Şiir; nedir, amacı nedir, nasıl yapılıyor ve yapılmalıdır?
Uzun
zamandır kendime sorduğum ve üzerinde düşündüğüm soru şuydu: Fotoğraf, resim ve
şiiri bir arada nasıl kullanabilirim? Şiirde, görsel estetik değer ile imgesel
estetik değeri nasıl birleştirebilirim? İkisinin birleşiminden nasıl bir sonuç
elde edebilirim? Bu soruların yanıtlarını biraz olgunlaştırdıktan sonra, “Umut
Bekler Bizi” isimli görsel-sayısal şiir kitabımı 15 Mayıs 2020’de bilgisunar
ortamında ve PDF dosya biçiminde yayımladım. Tablolar ve şiirler bana aittir,
fotoğrafların bir kısmı alıntı ve birleştirmedir. Yanlış bilmiyorsam bu, Türk
şiirinde ilk denemedir. İyi bir sonuç verip vermeyeceğini, kalıcı olup
olmayacağını zaman gösterecektir.
Neden
“Görsel-Sayısal Şiir?” Öncelikle isimlendirme konusuna değinip bir an önce
görsel-sayısal şiiri, merak konusu olmaktan çıkarmalıyım ve anlaşılmasına katkı
sağlayacak şekilde üzerinde konuşalım.
Görsel
diye nitelendirmemin nedeni, görsel sanat olan resim sanatı ve fotoğrafın, şiir
sanatıyla bütünleştirilmesinden doğmasıdır. Görsel imgenin, anlamsal imgeyi
desteklemesi veya tersi durumdur. Okurda ortak ve daha zengin bir imgelem
dünyasını yaratmak için görsel ile sözeli bir arada kullanma çabasından doğar.
Işık,
renk, yazı gibi sanatın gereçlerinin ekranlarda görünümü, sayısal bir
anlatımdır ve en küçük birimi pikseldir. Bilgisunar ve bilgisayar ortamında
görüntülenebilmesi sayısal kodlar (piksel) üzerinden yapılmaktadır. Görüntü ve
imge görünümünün, sayısal/dijital kodlarla ifade edilmesidir. E-kitap (Sayısal
Kitap) olarak bildiğimiz teknikle benzerlik gösterir. Bu yüzden “sayısal”
sözcüğünü kullandım. Bu yöntem, basılı kitaptan daha çok ekran görüntüsü
biçiminde tercih edilmelidir. Cep telefonu veya diğer ekranlar, resmi ve
fotoğrafı basılı kitaba göre daha sağlıklı görüntüleyebilir. Ekran görüntüsüyle
daha yüksek etki sağlama olanağına sahiptir. İşte bunlara dayanarak tasarıyı,
“Görsel-Sayısal Şiir” olarak isimlendirdim. Bu yeni bir şey mi? Teknik
gereklilikleri içeren, sanatsal gereklere göre uyarlanan, imge bütünlüğü
oluşturan ve çağrışımsal imgelem alanı yaratan kitap bütünlüğünde ayrıntılı bir
çalışma ile karşılaşmadım. Ne var ki sayısal teknolojide uygulanan bir
durumdur. Pek çok kişi, sosyal medyada şiirlerini buna benzer bir şekilde
paylaşıyor; genellikle imgesel bütünlüğü esas almıyorlar. Örneğin kendi
fotoğrafıyla paylaşıyor. Çoğu yazıya da fotoğraf ekliyorlar, fotoğraf olduğunda
okunurluk oranı yüksek olduğu için.
Görsel-sayısal
şiir, Türk şiirinde bilinen görsel veya somut şiir anlayışından ayrılır.
Bildiğimiz görsel ve somut şiir, şiirin kendi kullandığı malzemeyle imge açılımı
yapmaya, biçim üzerinde oynamaya çalışan bir tekniktir. Harfler ve dizelerin
veya birimlerin biçimsel kullanımıyla oluşturulan bir yöntemdir. Türk
şiirindeki örnekleri, bize bunun bu şekilde anlaşılıp uygulandığını
göstermektedir. Görsel-sayısal şiir ise iki sanat alanını birleştiren ve
bunların imge gücünü topluca kullanan, birlikten bütünlük doğurarak daha yüksek
estetik değer yaratan bir yöntemdir. Resim sanatı, şiir sanatı veya
fotoğraf-şiir sanatının ayrı ayrı ortaya koyduğu imge gücünü, imgelem yeteneğini
birleştirir ve estetik değeri yükseltir. Bileşke güçten yeni, sinerjik bir
estetik değer yaratma mantığı üzerine kurulu bir yaklaşımdır.
Şiirde
biçim; her ne kadar tartışılıyor olsa da bütün katmanları sırtında taşıyan
önemli bir bileşendir. Sanat eserinin varlıksal bütünlüğü gereği, tıpkı insan
vücudu gibidir. Yapıtın hem tüm organları hem de ruhsal/duyusal dünyası, biçim
üzerinde konuşlu olmak zorundadır. Bilimsel olarak da böyledir zaten. Ne var ki
biçim, heykel sanatı veya resim sanatında olduğu gibi şiirin estetik değerine
etkisi konusunda başat katman değildir. Başka bir deyişle şiirde biçimin,
imgesel güce ve estetik değere çok fazla katkısı yoktur. Heykelde durum daha
farklıdır. Tiyatro sanatında daha farklıdır. Sanat terimleriyle anlatırsak
biçim, yapıtın nesnel ve duyusal alanlarını üzerinde barındıran bir yapıdır.
Görsel şiir veya somut şiir diye bilinen şiirler, yapıtın biçimi üzerinde
değişiklik yaparak farkındalık yaratmak üzerine kuruludur; bu uygulamadan
kısmen imgesel bir verim de alınabilir ama benim anladığıma göre sınırlıdır.
Bana göre görsel-sayısal şiirin yanında çok sönük kalır.
Sanatın
maksadı, en yüksek düzeyde estetik değer yaratarak insanı estetik yaşantıya
sokmaktır. Estetik yaşantıya sokarak, duyarlılığını ve yaşam sevincini
güçlendirmektir. Yaşamsal varlığını ve sürekliliğini sağlamaya yönelik anlam
kazandırmaktır. Şiirin maksadı da budur. Öyleyse biz, neden bütün sanatların
bileşke gücünü kullanmayalım? Örneğin sinemanın yaptığı gibi; resim, fotoğraf,
hareket, müzik, şiir ve yazın dallarını aynı karede neden bütünleştirmeyelim?
Engelleyen bir durum yok bildiğim kadarıyla; önyargı dışında… Öyleyse görsel
bir sanat türünü veya teknolojik bir durumu, daha yüksek estetik değer
yaratacak şekilde şiirle birlikte kullanabiliriz. Bu, fotoğraf ve resimle
sınırlı olmamalıdır. Daha teknolojik ve değişik yöntemler de kullanılabilir;
grafik veya hologram gibi…
Şiir,
kolay yapılabilen bir sanat gibi dursa da aslında çok zor bir sanattır. Herkes
şiir yazabilir; ancak metnin şiir olabilmesi için anlatım, ses ve anlamla düz
metinlerden ayrılması gerekir. Diğer sanatlara göre imge oluşturma gereci
oldukça fazla, imgelem yaratma gücü oldukça yüksektir. İlgi ve etki alanı çok
geniştir; yaşam, nesne ve evren arasındaki soyut-somut tüm olgu ve olayları en
ayrıntısına kadar çağrıştırma gücüne sahiptir. Şiir sanatının sahip olduğu bu
olanak, neden resim sanatı ve fotoğrafla bütünleştirilip bunların bileşke
gücünden daha yüksek bir değer yaratmak için kullanılmasın? Mantıken de doğru
bir yaklaşım değil midir? Bana doğru geliyor ve bunu denedim.
Resmin,
imge gücü ve imgelem yaratma yeteneği şiire göre daha özel alanı kapsar. Bir
anlamda sınırlıdır imge ve imgelem gücü. Fotoğraf da resim sanatı gibi kısıtlı
imge ve imgelem yeteneğine sahiptir. Örneğin resim bir kare olmasına karşın
şiirle aynı kareden çok sayıda ve çeşitlilikte resim yaratabilirsiniz. Yani
görselin, görünenin dışına taşma, çağrışımsal imgelem kurma, rastlantısal anlam
kurma olanağı kısıtlıdır. Daha durağan ve statiktir. Şiirde sözlerin; çağrışım
yelpazesi oldukça geniştir, anlam genişlemesine açıktır, çoğul anlama açıktır,
imge olanağı oldukça fazladır, çok fazla resim oluşturabilir. Dolayısıyla
imgelem yaratma gücü çok yüksektir. Çağrışım, çağrışımsal imgelem, ezgisel
imge, rastlantısal anlam ve rastlantısal imgelem gibi şiirsel/sanatsal
özellikler, şiirde imge oluşturma ve imgelem yaratma gücünü sınırsız
kılmaktadır. Bir anlamda görseller şiirin çağrışım gücünü yükseltmek üzerine
kurgulanmalıdır. Örneğin bir fotoğraf bir coğrafyada yaşanan dramı göz önüne
getirebilir; ne var ki şiir bu dramın ayrıntılarına değinir, inceliklerine
dokunur, çeşitli durumlarını çağrıştırır. Şiirde; anlam, anlatım ve sesle
ortaya konulan bu değerler, görsel estetik değerle birleştiğinde iyi bir sonuca
gider kanısındayım.
Fotoğraf,
salt kadraja takılan karelerle sınırlı değildir. En iyi fotoğraf, çekilen
değil; yapılan fotoğraftır. Yani teknolojiyle oluşturulan fotoğraf, istediğiniz
görüntü ve imge kurgusuna açıktır. Resim zaten elle yapılan bir sanat olduğu
için, istediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. Burada önemli olan şudur: Resim,
şiir ve fotoğraf hem anlamda hem imgede hem görüntüde bütünleşmeli, aynı
çağrışım yelpazesi sınırları içinde olmalı, aynı hedefe yönelmeli ki estetik
değeri, sarsıcılığı ve vurgusu daha güçlü olabilsin. Bunun için yapılacak iş
çok basit değildir. Fotoğraf yapmayı ve birleştirmeyi bileceksin. Resim yapmayı
bileceksin, iyi şiir yazmayı bileceksin ve her üçünün imge gücünü birleştirerek
yapıtın çağrışım yelpazesini kurgulayacaksın. Şiirin kendi içinde dilsel ve
sanatsal bir tekniği var; resmin ayrıca bir tekniği var; fotoğrafın da kendine
özgü tekniği ve teknolojisi vardır. Görsel-sayısal şiir yazmak istiyorsanız,
resim, fotoğraf ve şiir dalında; yapım, çizim, çekim ve yazım konularında iyi
olmalısınız. Fotoğrafı başkasından, tabloyu bir başka yerden alıntılarsanız,
konu ve imge bütünlüğünü kurmakta zorlanabilirsiniz. Aynı çağrışım yelpazesi
içine toplamak zorlaşır. Fotoğraf-şiir veya resim-şiir bir arada ve aynı zaman
dilimi içerisinde kurgulanmalıdır/yapılmalıdır/yazılmalıdır. Bu tekniğin,
profesyonel yaklaştığımızda önemli oranda estetik değer üreteceği kanısındayım.
Nasıl
yapılmalıdır? Fotoğraf-şiirde, şiirin anlamsal ve çağrışımsal gücünden yola
çıkarak fotoğraf karesini fotoğraf yapma tekniği ile, yani fotoğrafları
birleştirerek düzenleyebilirsiniz. Veya fotoğrafı kurgulamak istediğiniz temaya
göre çekip, fotoğrafın imgelerini destekleyecek biçimde şiiri yazabilirsiniz.
Zor olan şiir yazmaktır; şiir ortaya çıktıktan sonra şiirin temasına göre
fotoğrafı çekerseniz ve imge bütünlüğü oluşturacak şekilde birkaç fotoğrafı
birleştirebilirsiniz. Resimde uygulayacağınız teknik de aynıdır. Fotoğrafta
olduğu gibi ya resimden şiire ya da şiirden resme yönelmelisiniz. Hangi yöntem
daha kolaydır derseniz? Bana kalırsa hem görseli hem şiiri aynı zaman dilimi ve
aynı tema içinde var etmek daha uygun ve kolaydır. Resimde kurgulayacağınız
imge bütünlüğü ile şiirde kurgulayacağınız imge bütünlüğü birbirine koşut
olmalıdır. Ayrışmadan bir hedefe yönelmelidir, bütünlük oluşturmalıdır.
Bunların, imge yönü ve okurda yaratacağı imgelem yeteneği birbirini bütünler
biçimde olmalıdır. Bu yüzden, imge bütünlüğünü kurmak, çağrışım yelpazesini bir
temaya yöneltmek, rastlantısal anlamı, çağrışımsal imgelemi ortaya koymak ve
imgelem olanaklarını hesaplayıp görsel-sayısal şiiri kurgulamak; ayrıntı, zaman
ve emek isteyen bir iştir. Bu, önemli anlamda sanat bilgisi gerektiren bir
durumdur.
Sanatta
sınır ve kural tanımıyorum; temel ve teknik gereklilikler dışında. Sınırsızlık,
sonsuzluk ve yaratıcılık; sanatın temel ilkesi ve çıkış noktası görülmelidir.
Örneğin görsel-sayısal şiir, şiir türlerinden bildiğimiz somut şiir ve görsel
şiirle de birleştirilebilir. Fotoğraf-resim-görsel şiir-somut şiir-şiir,
şeklinde de ele alınabilir. Yenilik ve farklılığın sınırı yoktur. Bunu
engelleyen bir durum var mıdır? Yoktur. Yeni bir durum olarak düşünülebilir.
Estetik değer yaratacağı inanılan her şey yapılabilir. Yapılacak bir tek şey
vardır: Öğretilmiş olanları, dayatılmış olanları, sınır ve kural getirilmiş
olanları buruşturup atmak. Bilgi, bilgiyi üretir; akıl, bilgiyi teknolojiye
dönüştürür. Bunlar da şiiri geleceğe taşır. Düşüncenizi ve düş gücünüzü özgür
bırakmak, sanatta yaratıcılığın olmazsa olmazıdır.
Görsel-
sayısal şiirle ilgili olumsuz bir durum öne sürülebilir mi? Her şeyde olduğu
gibi olumsuz birkaç yönü olabilir. Örneğin görselin şiirdeki imge ve imgelem
gücünü sınırlayabilir, görüşü ortaya atılabilir; bu olasılığı da vardır.
Görseli sözle uygun kullanırsanız bu kısıt da aşılabilir. Daha yüksek imge gücü
ve imgelem zenginliği yaratılabilir.
Sonuç
olarak Görsel Sayısal Şiir; görsel sanatla dil sanatını birleştirerek daha
zengin, daha güçlü ve daha somut imge elde edebilen; okuru daha zengin ve
kapsamlı imgeleme taşıyan; daha yüksek estetik değer elde ederek okur zihninde
kalıcı ve
sarsıcı bir tat bırakmaya yönelen şiirdir. İşte ben böyle bir yöntemi denedim.
Estetik ve sanatsal değeri ile kalıcılığı hakkında gelecek karar verecektir. Ne
var ki ortaya koyduğum görsel-sayısal şiir; her yönüyle tartışılmalı, eksik
yanları tamamlanmalı, sıkıntılı yanları giderilmeli; eleştiri konusu olarak ele
alınmalı; gelişime açık yanları ilgili uzmanlar tarafından denenmeli ve
okur/yazar zihninde olgunlaştırılmalıdır. Akıl akıldan üstündür ve her ileri
sürülen eksiklik veya güzellik, ek değer katacaktır. Bu tür girişimler,
üzerinde düşünülmekle olgunlaştırılır.
Bunca
sözden sonra, yandaki fotoğraf ve şiir, görsel-sayısal şiire bir örnektir.
Fotoğraf karesi birkaç fotoğrafın birleşimidir. Gar, Güvenpark,
Bakanlıklar’daki bomba yüklü araç ve canlı bomba saldırılarını konu alan
fotoğraflardır. Fotoğrafların imgesel değeri aşağı yukarı birbirine yakın tema
üzerinde konumludur. Şiirse bu fotoğrafların imge değerini ve imgelem gücünü
daha ayrıntıya götürmekte ve daha farklı çağrışımlar ortaya koymaktadır.
12
Haziran 2020 Narlıdere/İzmir
NOT: Bu denemeyi
aşağıdaki bağlantıdan da okuyabilirsiniz:
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2020/06/gorsel-sayisal-siir-nedir-napilmalidir.html
Henüz
ergenlik çağında bir genç/çocuk şairle söyleşmenin keyfiyle olmalı ki
tasarladığım bütün soruları unuttum ve doğaçlama sorular yağdırdım Muhammet
Enis Gökdemir'e. İstedim ki o anlatsın kendisini bize içinden geldiği gibi.
Nermin
Akkan:
"Her çocuk bir şiirdir" diyen bir şairin torunu olarak şiire küçük
yaştan itibaren akrabalık geliştirmişsiz bildiğim kadarıyla. Bize bu şanslı
genç şairi anlatır mısınız? Kimdir Muhammet Enis
Gökdemir?
Muhammet
Enis Gökdemir (GO):
Adım Muhammed Enis. Babaannemin de katkılarıyla 5-6 yaşında şiir yazmaya başladım.
İlk başlarda amacım sıkıldığım zamanlar vakit geçirebilmekti. Daha sonra
babannemin bendeki ‘’cevher’’i [:D] görmesiyle bana “Şöyle yaparsan daha iyi
olur, böyle yapmalısın…" gibi öğütlerinin üzerine daha sık şiir yazmaya
başladım. Sanırım şimdilerde daha yakınım şiire. Şu sıralarda okulumun
yoğunluğu sebebiyle yazamıyorum; şiire ara verdim.
NA: Ciddi bir edebiyat
sitesinde henüz 8 yaşında bir şiiriniz yayınlanmış. Bu şiirden bahseder
misiniz?
GO: Annemden ilk uzun zamanlı
ayrılışımdı. Çok özlemiştim onu. Babam duygularımı yazabileceğimi söyleyip bir
kalemle kâğıt uzattı. İlk aklıma gelenleri yazıp babama uzattım. Şiirim
edebiyat sitesine ben de anneme gittim.
Uyanmasam sen yoksan
Çıkmasam yataktan anne.
Özledim çok hem de
Süt soğuk
Yumurta cılk
Sen yoksan anne
Kahvaltı yapmasam
Değilim
İyi desen değilim
Kötü desen değilim
Garip bi hal içinde
Ne desen o değilim
G.O
Babannem şiir sandığım ağıdımın altına
Genç Ozan (GO) imzasını attırdı. Buna "mahlas" dendiğini o zaman
öğrenmiştim.
NA: Arkadaş grupları içinde
şiirden söz ediyor musunuz, sizin gibi şiirle ilgileniyorlar mı onlar da?
GO: Arkadaş gruplarımdaki
kişilerde benim gibi sayısalcı o yüzden şiirle aralarının olduğu söylenemez.
Benim bu konudaki avantajım babaannemin şair olmasıydı. Eğer ben şu an daha
güzel şiir yazabiliyorsam bunu babaanneme borçluyum.
NA: Şiirlerinizde örnek
aldığınız biri veya birileri var mı?
GO: Tabi ki örnek aldığım
kişilerin başında babaannem var. Kendilerinin kalemi de çok güzeldir.
NA: Okuduğunuz şairlerden söz
eder misiniz, ne tür şiirlere ilgi duyuyorsunuz daha çok?
GO: Biraz klasik olacak ama
aşk, doğa, kahramanlık diyebilirim. Faruk Nafiz Çamlbel, Nazım Hikmet, Orhan
Veli ve babannemi okumaktan hoşlanıyorum şimdilik.
NA: Yoğun bir eğitim
sürecindesiniz yaşınız gereği ve fen bilimleri okuyorsunuz. Şiir yazmaya özel
bir zaman ayırabiliyor musunuz?
GO: Az önce de belirttiğim
gibi okulumun yoğunluğundan dolayı ara verdim. Ama bulduğum en ufak boş vakitte
şiir yazmaya çalışıyorum.
NA: Bu söyleşi Şiir
Sarnıcı'ında yayınlanacak ve siz Şair M. Enis Gökdemir olarak anılmaya
başlayacaksınız. Neler hissediyorsunuz bizimle paylaşır mısınız?
GO: Böyle bir şey herkesin
başına gelmez. Belli bir yeteneğiniz, elinizden tutan birileri ve altyapınız olması
gerekmekte. Bundan dolayı kendimi çok şanslı sayıyorum kendimi ve çok da
heyecanlıyım.
NA: Şiir Sarnıcı özellikle
gençlere kucak açan şiiri özgür yaşam alanına taşıma çabasında etkin ve
kadrosuyla da yetkin bir dergi. Ve biz sizi bu derginin Kocaeli temsilcisi
olarak görmek istiyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz bize.
GO: Böyle bir oluşumun içine
dahil olmak tabi ki de mükemmel bir şey ayrıca belirttiğiniz mevki de görev
yapmak beni gururlandırır.
NA: Bizimle paylaşmak
istediğiniz bir şiirinizi seçin desem hangi şiirinizi paylaşacaksınız?
LAZIM
Bu
ülkeye lazım
Ömer'ler,
Fatih'ler, Atatürk'ler
Bu
millete lazım
Özgürlük, Cumhuriyet
İslam'a
lazım
Edep, Dürüstlük
Bir
insana lazım
Vatan
Sevgisi, Ahlak, Huzur
Türk'sen
lazım sana bana ona vatana
Cesaret
Gurur
İlim
Neden
lazım bunlar bana sana ona vatana?
Bil
ki Türk'sen
Bil
ki Müslüman'san dost yok yanında!
Bazı
dost gibiler de;
İyi
günün de yanında;
Kötü
günün de tepende unutma!
GO
NA:
Son
olarak gelecekte düşlediğiniz şiir yolculuğunuzdan bahseder misiniz kısaca.
GO: İstediğim meslekten arta
kalan zamanımda şiir yazmayı düşlüyorum. Ki eğer bunu başarabilirsem ne mutlu.
Ama ne olursa olsun içimdeki şiir sevgisini kaybedeceğimi düşünmüyorum.
NA: Sanırım ilk söyleşinin de
bu şekilde Şiir Sarnıcı adına yapmış oldun Genç Ozan. Uzun olsun şiir
yolculuğun.
ŞİİRLER
AHMED ARİF
AKŞAM ERKEN İNER MAHPUSHANEYE
Akşam erken iner
mahpushaneye.
Ejderha olsan kar
etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek
civan oluşun.
Kar etmez, inceden
içine dolan,
Alıp götüren hasrete.
Akşam erken iner mahpushaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur
bahçe.
Karşıda, duvar
dibinde,
Üç dal gece sefası,
Üç kök hercai
menekşe...
Aynı korkunç
sevdadadır
Gökte bulut, dalda
kaysı.
Başlar koymağa
hapislik.
Karanlık can sıkıntısı...
"Kürdün
Gelini"ni söyler maltada biri,
Bense volta'dayım
ranza dibinde
Ve hep olmayacak
şeyler kurarım,
Gülünç, acemi,
çocuksu...
Vurulsam kaybolsam
derim,
Çırılçıplak, bir
kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık
da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler
namluya.
Başlar gece devriyesi
jandarmaların...
Hırsla çakarım
kibriti,
İlk nefeste yarılanır
cıgaram,
Bir duman alırım,
dolu,
Bir duman, kendimi
öldüresiye,
Biliyorum, "sen
de mi?" diyeceksin,
Ama akşam erken iniyor
mahpushaneye.
Ve dışarda delikanlı
bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya...
BEHÇET
NECATİGİL
SOLGUN BİR
GÜL OLUYOR
Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca.
Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca.
Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlarla takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca.
Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca.
ATTİLA
İLHAN
KARANTİNALI
DESPİNA
bir
gül takıp da sevdalı her gece saçlarına
çıktı
mı deprem sanırdın ' kara kız ' kantosuna
titreşir
kadehler camlar kırılır alkışlardan
muammer
bey'in gözdesi karantina'lı despina
çapkın
gülüşü şöyle faytona binişi kordelia'dan
ne
kadar başkaydı her kadından her bakımdan
sınırsız
bir mutlulukta uyuturdu muammer bey'i
ustalıkla
damıttığı o tantanalı aşklarından
işgal
altüst etti nasıl da izmir'de her şeyi
öğrendi
kullanmasını despina bu yanlış geceyi
körfez'de
parıldayan yunan zırhlılarına karşı
miralay
zafiru'yla ispilandit palas'ta sevişmeyi
gemi
sinyallerinin gece bahçelere yansıması
havuzda
samanyolunun hisarbuselik şarkısı
demlendikçe
yalnızlığı aydınlanıyor muammer bey
olmayacak
şey bir insanın bir insanı anlaması
CENGİZ
BEKTAŞ
AKDENİZ
Akdeniz sokağını koşuyorum yalnayak
Gözlerim Akdeniz
-Namus- Akdeniz bundan böyle
Töreleriniz Akdeniz
Kap1lara c1kanlanrınıza -Merhaba reisler
Yasaklarınız1 tersine koşarken
Ak duvarlarınız gülüyor sizden çok
Tenekelerde çiçekler gülüyor sizden çok
İşte yeniden güzelleşiliyor
Bütün evren Akdeniz
Yaşıyanlarınıza
Dudaklarımda tuz su pırıltıları gözlerim
Pencerelere koşanlarınıza -Merhaba reisler
Sevmeyi unutmamış olmak
Yürek çarpıntınız Akdeniz
Çakıl taşları batacak tabanlarıma
Küçük balıklar kaçışacaklar
Nasıl herşey Akdeniz.
ABDULLAH
ŞANAL
ÇÖLE DÜŞEN
TOHUM
bilinmeyen
o masalsı zamanların birinde,
acun’un
bir yerinde gizem kapısı açıldı yolun
sarı
kozası çatladı uçarı bir tohumun,
yaşama
can taşıyan tohum, savruldu yellere
düşe
kalka sürüklendi tamu sıcağı çöllere.
şaşkındı
toz dumandan; ürkekti, tedirgindi
sızlayan
yaralarını kumlar sarınca dindi,
korkuları
silindi yeni düşlerin koynunda.
oysa
karanlık geceydi;
ayaz
kesen geceler sabah olmak bilmezdi!..
gobi
çölü belki bu
karanlığına
düşünce göz açıp da seçemediği ülke!
soğuk,
ıssız ve çoraktı;
öfkesi
dikenli bir kaktüs olmasam dedi.
bu
yeri hiç sevmedim;
kopup
savrulduğum dalı, suyu, güneşi özledim.
sabahı
beklemeliyim, ama nasıl
yazgıma
leke düşüren o vefasız yeli...
komasın
alsın beni,
köklerim
düşlerimin toprağında kavrasın derinliği.
belki
hercai idim,
dikenleri
kana batan kirpi gibi kabuğuma çekildim.
ey
yel, o tatlı fısıltına kandım;
kanatlarımı
okşayıp beni uçurdun öyle
esrimiş
gül kokuyordun ki
hâlâ
ayıkmış değilim ansız terk edişinden.
korkuların
çıkmazına bıraktın,
sorular
testere gibi kesip biçiyor içimi.
upuzun
çöl geceleri sabahı karşıladı
kumlar
kımıldadı, teller gerildi
uzakta
bir puhu kuşu öttü,
uyandı
börtü böcek, kertenkele, kum yılanı
pullarım
olsa dedi tohum,
yılan
gibi kıvrılarak akıp giderdim buradan
her
çölün vahası varmış,
o
vefasız yel söyledi bunu, beni düşlere saldı.
içimi
yakıyor eyvahım,
etimde
öldürücü kumların bitmeyen susuzluğu
ey
çöl tutunacak bir dal uzat;
yorgunum,
yaralıyım, güçsüzüm şimdi…
zaman
zamana karıştı, duyan çıkmadı sesini
çoğun
mutsuz, uykusuz
hörgüçlü
bir deve inadıyla direnip
suyunu
kamburundan içerek yaşadı kaktüs,
kara
yeller esip de savurdukça,
dost
bildiği kumlar çizdi yüzündeki gülüşü.
göğün
bakır kazanı
tepesinde
kaynadıkça kaktüs seraba dalardı
ürperirdi
bulut geçse üstünden,
çerrapunçi
yağmurları iliklerine işlerdi
cangıl
ormanı düşlerdi;
dalları
yakut meyveli pir ağacıydı ormanın!..
acun
hepten çöl değil ya,
nerde
o çağlayan sular, kuşlar, arılar, çayırlar
ince
belli karıncalar, ürkek nazlı ceylanlar
ve
çiçeğe doluşu petekteki balözünün
asmadaki
mor üzümün salkımı ben olsaydım,
böyle
küşümler içinde ah-vah ile dolmazdım!...
hava
çözülmüş ılık, üzerinde uğursuz bir
ağırlık
kan
sızıyor dikenlerden,
kaktüsün
omzuna çökmüş
leş
yiyor bir akbaba ki yılansı soğuk gözleri.
ürküp
sıçradı birden, kökü sarsıldı derinden
sökülüp
yere düşerken esaretten kurtulmuştu,
oklarıyla
mı vurmuştu akbabayı göğsünden?!.
silkindi
özünü buldu; beklediği an buydu,
tutarı
yok kaçacaktı buradan…
ve
deli tay gibi atıldı ileri;
koştu
tepelerin ardındaki yeşil vadiye doğru..
kumlar
yarıldı, kapısı açıldı yolun
boz
sırtlanlar sırıttı, kurnaz çakallar sustu
bir
çıngıraklıyılan hışırdadı;
alev
kustu dişlerinden yedi başlı devin biri.
ölüm
vadisi denilen yerdeyim dedi içinden:
araf’ta
gibiyim yani ortasında tehlikelerin.
geri
baksam tamu, ilerisi uçmağlar ırmağı
ey
leş yiyiciler sizi:
geriye
dönmem bilin, ben avınız değilim!..
çöl;
kudurmuş vahşi kurtlar gibi uludu,
kum
denizi dalgalandı ve kanatlandı gece
kasırga;
burgaçlı hortumlarını kuşanıp
silahlı
orduları saldı peşinden kaçağın..
ey
yel sana kandım, hainsin
demek
zindanda boğuyorsun koluna gireni
kumlar
örttü kardeşini al/başına çal;
ballı
hurmalara bakan o tepedeyim,
toprak
kanımda artık benim,
sınırı
geçtiğimi muştuladı yolcu iskeletleri.
(Ocak
1965/İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi)
ABDURRAHMAN
DANIŞ
YAKAZA
DÖNENCESİ
Sona doğru yaklaşılıyor
alabildiğince bir rüzgârın
eşiğinde döner uyanışlar
ağaçlar, çatılar güm güm
eder esen silik yüzler gündoğumunda başlar güneşin kıpkızıllığı taze taze açar;
kesişen havadan, gökyüzündeki dönenceler
bedenleri yoklar
Uykular ölür ve bir başka
hayat ülkesi
insan olan kalır bu
ülkede;
kaldırımları yakar, bir
mağaraya dönüşürcesine götürür, sona doğru gider, güneşin koruyla başkalaşır;
yakazanın doğumu yankılanır, pervane
olur göklerden
gelen kızıllığın kuyusu
Tutar kızıllığı güneşten
gelen sıcaklık
bu başka dünyanın rengi
gül eyler koruyla;
noktanın sırrına secde
edersin
kimya olup açılırsın
mağarana
bedenleri yoklar
Kimya kimya kimya
yoğunlaşır üzerinde
boşalan kimyanın gök
gürültüsüne
akar kıvrım kıvrım, kimine
aşk
kimine yangın olur dönüşen
benliğine
gelen kızıllığın kuyusu
AHMET
YILMAZ TUNCER
GÖZLERİN
HARİÇ
Sokaklar yalnız
Bir alın teri elinde bir kız çocuğu
Bir alın teri dilinde bir küfür
İkisi birbirine küs
Haberleri yok zaten olanlardan
Sevdiği şarkıyı düşlüyor
Yamalı entarili Çingene Kadın
Babam geliyor aklıma
Caddeyi geçiyorum karşıdan karşıya
Sokak boş elimde bir dilim ekmek
Karnım aç değil aç olan karşımdaki
Karışıyor şimdi harfler birbirine
Yeni gelmişim güneşten tekrar gidilmez ki
Yalın ayak ayda dolaştığım günler
Sen vardın yanımda
Yine aynıyım ayın arka sokaklarında
Yanımda yalnızlık ve kaybolmuşuz
İkimizde mısraların arasında
Dizeler dile geliyor
Çığlık çığlığa bir şair
Ben geliyorum açıyorsun kapıyı
Elimde yok çiçekler
Kafam karışık dün gibi
Oysa gün bugün
Gün bugün değil mi
Yine unuttum
Hep gözlerin böyle yapıyor dağılıyorum
Gözlerini görmeyi yasakladı bir padişah
Seviyoruz ya demir parmaklıkları
Yiğidiz ya öyle biliyorlar kaç kişiydik
Söylesene zaman kısaldı ve kaybolduk
Gözlerin hariç duruyor gözlerimde
Bir demir parmaklık
ANELİYA
ASENOVA
2020
COVİD-19 BAHARINDA
Bu bahar camlarda,
Bu bahar ekranlarda,
Dört duvar arasında,
Hastane odalarında,
Bu mevsim tabutlarda,
Covid 19 kol gezer dünyada,
Mevsim mi bahar oralarda,
Yoksa bahar mı son durakta,
Son sırat köprüsünde,
Gönül mü isyanlarda,
Kalp durmaz buralarda,
Yoksa, istikbali yok etmek için, Korona mı gezer bu mevsim
buralarda,
Yenidünya düzeni mi şekillenir şehir ovalarında,
Yoksa insanlık mühendisliği mi? Yoksa yeniden insanlığı mı
tasarlarım havalarında?
Covid-19 bu bahar buralarda,
Yol geçen hanı oldu virüsler dünyada,
İnsan insanlığı kovalar sokaklarda,
Bir menü eşitlenir bir varil petrolle bu bahar dünyada,
Kim, kime, kim neye eşit artık bilinmez bu kara baharda,
2020 Covid-19 Baharında.
ANELİYA
ASENOVA
IN THE
SPRİNG OF 2020 COVİD-19
(İN
ENGLİSH)
This
spring in glasses,
On
this spring screens,
Between
the four walls,
In
hospital rooms,
This
season in coffins,
In
the world of Covid - 19 arms,
Is
the season spring there,
Or
is spring at the last stop,
At
the last bridge,
In
heart revolt riots,
The
heart does not stop here,
Or,
to destroy the future, is Korona traveling around this season,
Is
the New world order shaped in the city plains,
Or
human engineering? Or do they think that they will redesign humanity in the
air?
Covid-19
is here this spring,
The
passing inn became the viruses in the world,
Humanity
chases humanity on the streets,
A
menu is synchronized with a barrel of oil this spring in the world,
Who,
to who, how and what is equal is no longer known in this black spring,
In
the Spring of 2020 Covid-19.
AYŞE
YETİŞEN
NEDENSE
Nedense her gece
Misafir olursun gönlüme
Bütün hünerlerimi sunmak için
Oturturum seni başköşeye
Nedense her gece
Gelir çökersin düşüncelerime
Alıp götürürsün hayallerde
Beraber olacağımız günlere
Nedense her gece
Gülüşün perdelenir gözlerime
Sıcacık akarsın yüreğime
İlk bakışmamızdaki o sevginle
Bazen dilimdeki şarkı
Bazen şiirimdeki sevgili
Bazen okuduğum romanın kahramanı
Benimlesin işte her gece
BUKET IŞIKDOĞAN
AH
BE DELİKANLIM KARABURUN’UM
deniz ve dalgalar
deniz ve martılar
gündüz kumlarla uğraştığım
geceyse kayan yıldızlara
sakladığım dileklerimle
olmazsa olmazım
kıymetlim…
ah ege’ in delikanlısı
Karaburun!
Unutulmazım
kıvrılan yollarla
ulaştığım
tutkum
sevdalım…
ki o koca Zeus da
nasıl kaptırmıştı gönlünü
Cynara’a
siz çınar mı dediniz
onu bir asırlık zeytinler
bilir
bir de dağlar
bilirdi bu dağları
ama tanır karabaş otu,
arapsaçı
çevresi kekik ve nergis
kokuları
nedendir bilmem
kızgınlığı Cynara’ a
Zeus bu
dönüştürdü sevdiğini
enginara
bir sunu Karaburun’a
aşkıyla
bu yüzden olmalı
kök saldı sarıldı
toprağına.
ne zaman yolum düşse
ne zaman kıvrıla kıvrıla
geçsem yollardan
nergislerin
mor sümbüllerin yanından
Cynara’ı anarım
Enginara sararım kat kat
özlemimi
denizin köpüklerine
bakarken
ondandır dalgınlığım
ondandır esrikliğim..
CEMAL
KARASAVRAN
KESTANE
GÖZLÜ KADIN
dert yumağıydın
sesinde seni bulduğumda
yüreğinden açılan kapıydı
gizlerin ve düşlerinde taşıdığın
dura dura konuşurken
kelimeler asılırdı boğazına
kestane gözlü kadın
sevdaların düğümlenirken
saçın dalgalanırdı buram buram esenle
yardım meleği olup koştuğunda
dostluklarını gizlerdin
okyanus olur taşardın
kendinden sonra
kestane gözlü kadın
aciz olmadın hiç bir zaman
kendini bulmaya çalıştığında
yitik limanlardı aranılan
varlığını bildiğin
gözlerinde ışık olan
koca bir nehir gibi çağlayan
kestane gözlü kadın
seninle kabaran dalgalar
köpük köpük yürekleri yaralar
dişlerim dudaklarımı sıkıştırır
ruhun bedenimi zorlar
gidersen yokluğun dilimde adın
inci inci kelimelerle sohbetin
kestane gözlü kadın
CENGİZ KEMAL
EKMEK
KOKUSU
Ekmek kokusuna uyanıyor sabah
Çöpçü gürültüsüne kurulu çalar saat sonra
Önce kuş cıvıltılarını silkeliyor dallardan
Köpekler seslerini kovalarken aydınlanıyor gün
Erken kalkar geç uyanır yoksullar
Sevişirken hayatla atbaşı...
ERGÜN BİLGİ
PENCEREDE
KALMASIN GÖZLERİN
Bilirsin
Minnetim olmaz kimseye
Eyvallahım da…
Bir rabbimin rahmetine
Bir de senin şefkatine sığınır şu taş yüreğim
Gün olur taş da çatlar içten içe
Binbir dümenin döndüğü şu alemde
Hiç olmadığım kadar muhtacım sana
İçim üşüyor bu akşam
Tut ellerimi anne
Say ki
Karşında yıllarca ağlamamış bir bebek
Gözleri nemli
Yüzü elemli
Ve kışın cam kenarına yığılmış bir kelebek
Yok
Senden başka yok, dert dökecek
Güvenecek
İçim üşüyor bu akşam
Yak sobayı anne
Kıvrılmak istiyorum Mırnavın dibine
Sinsin istiyorum portakal kokusu ciğerlerime
Sarmalayan kokun genzime
Sürünerek paçamıza
Mırıl mırıl sarman bir kedi geçsin aramızdan
Ben dizlerine kapanayım
Sen tara incecik parmaklarınla saçlarımı
Kim demiş dünya evi
Dünya evi senin cennetindir anne
Kurbanım
Beyaz tülbendinin kokusuna
Makbul dualarına…
Aç ellerini
Melekler yanı başında anne
Bir mabet kadar güvendeyim gözlerinde
Gözlerin
Gözlerin gözlerim
Gözlerin yüreğim
Gözlerinde can bulur, dirilir bedenim...
Olsa da
Gözlerinde koyu gölgeler
Ellerinde mavi benekler
Taşsa da damarların ince ince
Ipekten astarlar hala avuçlarında
Okşa başımı
Yıldızlar yağsın saçlarıma anne
Bir ömür
Nasıl tüter
Bir kazan başında buhar buhar
Ve baca ucundan göğe duman duman…
Nasıl tükenir şamdanda bir mum damla damla
Zamanla
Sabırla
Sebatla...
Kış çamaşırları nasıl kırılır, nasıl kokar anne
Ellerin,
İncelmiş ve kızarmış parmakların
Yerçekimine direnen bedenin
Hayır
Küçülmedin sen
Büyüklüğün tüm dünyayı kapladı anne
Ne de geniş bir yüreğin var
Kırk ayrı dert
Kırk ayrı yürek
Kırk ayrı yük
Tek tek dökülür de kucağına
Ser verir sır vermez
Dört elle sarılırsın
Derdine, dermanına, ocağına
Uzatma
Sen ellerini anne
Ben cenneti görüyorum ayak uçlarında
Ve içim ısındı
Sakın pencerede kalmasın gözlerin
Gözlerin gözlerimde, yüreğin yüreğimde
Yağmasa da yıldızlar avuçlarıma
Gözlerin gibi
Uzaktan ışığın yansın yeter anne
ERMAN ÖCAL
KAYBOLUYOR
UMUTLAR
Hayalin üşüyen yüreğime
sıcaklık
Kavrulan ruhuma serinlikti
Gök yüzümü süslerdi maviş
gözlerin
Sevda pınarı olup
doğmuştum dağ yamaçlarından
Akıp ulaşmıştım gönlünün
denizine
Sonbaharı sevmiştim
Seni bana getirdiği için
Ne zaman seni düşünsem
Şiirler dökülürdü lal
dilimden
Her geçe gönül ülkemde
Boynu bükük gezerken
Dağdan esen rüzgâr
Bir türkü söylerdi seher
vakti
Senin adınla atardı kalbim
Birkaç damla umut
kırıntısını
Toplayıp dönüştürürken
şiirlere
Sen kokardın
Seni anlatırdı her dizesi
Hayalin gözlerimde
Mutluluğumu boyardım
gözlerinin rengiyle
Kanadı kırık bir kuş şimdi
duygularım
Bir ah çeksem kan damlar
kırmızı güllerden
Gözlerini her kırpışında
sensizliğe düşerken
Tutunacağım bir dal yok
Niyazımda saklı tuttuğum
dileklerim
İçimin ahkam kesen
beyitlerinde yaralı sırlarım
Özlemin demi acı
yokluğunda
Bazen aşk acısının
dinmeyen sızısı
Bazen satır satır
Dize dize yüreğimden
dökülen
Göz yaşlarımdır sana
yazdığım şiirler
Bazen de en karanlık
anların ışığı
Umutların kara hüznü olur
Akarlar bembeyaz kağıtlara
Haberin yok sevdiğim kadar
yorgun
Bir o kadar da bıkkınım
Gönlüm küskün
Zaman suskun sevgili
Sonbahar rüzgarının
sürüklediği
Sarı yapraklar gibi
Savrulup gidiyor ömrüm
Dudaklarımda
Kanayan hecelerde saklı
sevdam
Islak bir hüzzam şarkı
sensizlik
Gölgelenen gözlerimde dans
ediyor bulutlar
Teselli yok sözlerimde
kayboluyor umutlar…
27.03.2020
ERSİN KURT
HAYAL
Uzaklardan selam olsun sevdiğim
Bilesin,
İşgal altındadır yüreğim
Işığı gözlerimi alırken polis çakarlarının
Söz olur, ulu orta görüşmeyelim.
Varsın ayıplasınlar,
Biz,
Kırlara sürelim atlarımızı
Dile gelsin coşkumuzdan papatyalar
Bulut bir özgürlük şarkısı yağdırsın üzerimize
Hay hay,
Umutlarımız ıslanmasınlar.
Olabildiğince hızlı kaçalım seninle
Alımlı yâr, cilveli yâr, güzel yâr.
Anlaşılan a dostlar
Mavi günler yakındadır, boş durmak olmaz
Davranın tez elden bir uçak yapalım kâğıttan
Uçsun, kanatları yakın etsin uzakları
Alsın, onu getirsin bana
Arzumdur,
Sere serpe uzanalım kumlara
Sarılışlarımız depremler oldursun fay fay
Ey gözünü sevdiğim!
Hayal, ne güzel şey.
ERHAN TIĞLI
GENÇLİĞİMİN
TRENLERİ
İçimden trenler geçiyor
Anılarım demleniyor kompartımanlarında
Yirmi yaşım çıkıyor karşıma birden
Gönlü her güzele sevdalı
Sevdası bahar dalı...
Ama susuyor kemanlar
Dili damağı kuruyor kanunların
Ağlıyor akordu bozuk sazlar
El sallıyor elveda dercesine
Boyu bosu edalı ilk göz ağrım
Üçüncü peron çok uzaklarda kalıyor
Solup gidiyor karanfillerim
Mutluluğa silah çekmiş laleler
Buruk bir gülüşle bakıyorlar yüzüme
Ve sevdamı donduran karlar
Toz duman ediyorlar can evimi
Kardan adamlar kesiyor yolumu
Ama gene de kurumuyor
Dalım yaprağım çiçeğim
Filizleniyorum
Umut renkli sabahlara uyanıyorum
DİZGİNLEYEMİYORUM
Sözcükler
Başkaldırmış
Vurdumduymazlığıma
Zihnimi esir alıyor
Her biri
Kalem ,
kınında kıvranıyor
Sana dair
söylenecek ne varsa
Kemiriyor -ruhumu
Dizginleyemiyorum
Elim kolum
bağlı
Seni anlatmak
güç
Seni anlatmak
Mecburiyet
FATMA ŞAHİN GÜNDOĞAN
BİR FİLM GİBİ ESKİ
yeryüzü doğumayı
geçici fırtınalar çocuk
şiiri kapsayan önsöz :
evecenliğin
yarın
kendine tozlaştı çiçek
sardı yuğlarını geçmişin
yumak yumak
birikti gelecek
binlerce
umay ana :
sözceliğin
aldı dünya yaşını
benden
yüklemiş kripto karbona
kelebek
dayancı dağlarım
ve erimiş denizlerimde
yakınsak gömülür
toprak
soğur parça parça verim
doğurmaya uzak kendim...
çok kelaynak uçurdu çay
ve ırmak
balıkla oynadı rüzgar
ama bir özdeyiş yüzdü dağı
suya atılmış çiçeğim
bir çocuk ağıtı: bırakılmışlığım
bulutu mavi kaftanlı bir nehir dalgınlığı
yitsin odalarda iki büklüm
sigaya çekiş : yalınlık
aynı şiirin düşleri
daima en uzağı izliyor kış
dağınık kitapları masada
-mış -miş eki : ince
bir insan
açıktır iki yakası ne kapanmaz
her gün eksildiğin şu
mavi
sen daima yar kuşu
17.05.2020
FİLİZ KALKIŞIM ÇOLAK
LÂRA
tan vurgunu sabahların
çığlıklarından kalkıyor
gelincikler
suretinde yolunmuş
hayallere
yatamadığım gecelerin
hicazkar huysuzluğundan
esmer melodramlarıma
sızıyorsun Lâra…
gül benzin emiliminde
kayboluyor dudağı güllerin
seyreliyor geçişleri ayın
doyamadığım s/açılamadığım
teninden
dik başlı uysallığıma
takılıyorsun…
ah !Lâra aşüfte rüzgarlar
koparsam sana lodoslu kızdan
süzgün nefesinden camgöbeği
baharlarımın
sırnaşlarına damıtsam
belinden dolayan kuşağına
çözülsem
dalsam gülücüklerinde
viskozlanan sarhoşluğuna
gıdısından toplasam
titreyen maviliklerin
salkım söğüt ırmaklar
akıtsam sırtından
güneşte yanan saçlarında
bestelesem papatyaları
alaz gönlün sızısından
süzsen bakışlarını
kaçsan pınarlarımın altına
saklı bahçemde sürünen
nilüferlerden sürülsen sığlarıma
ah!Lâra kırılsın iç
kemiğinde mağrur bedenin
kıymığı kınımda kalsın
çatısından fesleğen
yağmurları damlasın kıpırdayışlarına
kirpik diplerinde tutuşsun
düetleri begonvillerin
öpüşleri uçuşsun şafağın
denizin sinelerinden
martıların gümüş
şıkırtılarından
serçelerin gagasına
insinler
kuşlar yağsın öküz öldüren
saçaklarımıza
cıvıl cıvıl yavrular
durulsun göğsümde gün
sussun ağızlarda şarkılar
ıslansın sevişler Lâra
vurulsun sessizliğinde
sağanaklar!
FEYYAZ
KADRİ GÜL
MIŞ MIŞ DA
MIŞ MIŞ
Dilin bayatlamış
leblebisi mi sözcükler
Ebesini ararken çocuk
kâğıttan külahını
küle yatırmış şair
Yeni şiirlere
eski biçimler
Yeni zamanlara
eski düşler
Göğe yakın
gözlerden uzak
mış mış da mış mış
GAMZE GÜREL
HADİ ORDAN
Yok oluyorum günbegün
Matematiksel merhabalarda…
Sallayın ey
insanlar,
Kadehin dibinde içten sevdalar…
YERSİZ
Gönlümde yatan nice aslan
Kaytardı sinsice
Geçtik o yolları çoktan ama
Dönüp de baktık yine de…
İyiden iyiye idare etti hayat
Bıçağın sırtında gezsek de,
Yine yaptı yapacağını be
Arlanmaz uslanmaz mazinin,
Ekmeğini bölüşsek de…
Engeldi,
hayaldi dinlemedik,
Neyse neydi kahrını çektik.
Usanmadık dinlenmedik
Yine de yoldan geçenlere
Selam verdik…
HÜSEYİN
ÇAĞIRGAN
ANAÇ GECE
gün sızar eşiklerden
geceyle gündüz öpüşürken
kapıları açılır
bin bir öykünün yaşandığı evlerin
kalın perdeleri çekilir pencerelerin
çocuk sesleri doldurur sokak aralarını
güneş verirken harını ağır ağır
kahveler sunulur gümüş tepsilerde
iğne oyasından örtüleriyle
kim ev sahibi kim konuk
sesler seslere karışır
gün batar uzaklardan
babalar gelir omuzları düşük
gözleri kanlı, bakışları yorgun
çocuklar nazlanır eve girmemeye
kim bilir kaç sevda
hiç başlamadan yenik düşer
kenti örten anaç geceye
HIZIR İRFAN
ÖNDER
KÜÇÜREK
ÖYKÜLER
1
Masaüstü, dizüstü
İnsanüstü, olağanüstü,
gerçeküstü…
Üşüttü bir akşamüstü!...
2
Gitmedi, bekledi.
Atmadı, sakladı…
Gülmedi, ağladı!...
3
Geçmişi yadsımadı.
Geleceği kutsamadı.
Günübirlik yaşayıp gitti
garibim…
4
Ölüme koşuyoruz!
Habire ölüme!...
5
Aldatıp durmuş.
Ağlatıp gitmiş.
Tam ölümü unutmuşken
durmuş kalbi!...
6
Elinde sadece “yaşama
sanatı” varmış.
O hayata gülmüş, hayat da
ona…
7
Adam, gündoğusunu da
günbatısını da severmiş.
Çok romantik yaşarmış,
çok. İnsanlar onun demişler ki:
-Hayatı sırtında taşıdığı görülmemiş…
8
Her şeye burnunu sokarmış
zavallı!
Ecel gelip çatınca da
Kahrından ölmüş!...
9
Hastaydı.
Uzayıp giden geceye
köpürüyordu!...
Oysa gece masumdu.
10
Koca evde yapayalnız
yaşıyormuş ihtiyar.
Bir yaz günü ansızın
ölüvermiş evinde!
Günler geçmiş. Arayan-soran;
kapısını çalan olmamış.
Cesedi fena kokmaya
başlayınca haber verilmiş polise.
Ölen kim?...
HİKMET
ELİTAŞ
ŞU KORANA
GİDERKEN
Şu korana memleketten giderken
Garipleri sallayarak gidecek…
Kimisini çuvalına doldurup,
Kimisine elleyerek gidecek.
Amcasını, dayısını kayırıp,
Yine tokun midesini doyurup…
Fukarayı bir kenara ayırıp,
Zenginleri kollayarak gidecek.
Tedbirler sunulur hep dizim dizim,
Kolanyayla maske olmadı çözüm,
Elin kafasını okşarken, bizim
Anamızı belleyerek gidecek.
Ele ele vereni dövüp, dağıttı
Çocukları teknolojik eğitti,
Evimize kapatarak uyuttu
Üstümüzü çullayarak gidecek.
İSMAİL
ESİNER
FARKINA
VARMADAN GİTSİN
Bekle bekle dedin
Her zaman gülüp geçtin
Sanma gecelerin matemini
Hep ben çektim
Kayboldun sayfalarda
Çıkmadın yıllarca
Gerçeği söylesen
Anlardım defalarca
Yılların özlemdir çekilen
Gündüzle geceyi seven
Ölümsüz dünyada çile çeken
Beni bilen âlem ve sen
Durdurmayın hayatı geçsin
Zamansız akıp gitsin
Saatlere çelme takıp
Ölümüne koşup gitsin
Yıpranmış günlerin
Geçmeyen senelerin
Düşüncesiz sevmelerin
Yaşanmayan gecelerin
Farkına varmadan gitsin
MEHMET
BÜYÜKÇELİK
AĞIR YARALI
İLKBAHAR
Baharıma, nisanıma düştü kanayan çiçekler
yine de içime çektim.
Kuşların şarkılarında haklı bir isyan
benimse kanımda güneş.
Sevgili dediğiniz nasıl bir şeydi?
solgun insan, gizlisinde kol kola huzurun.
Özenirken yüzleriniz gülen bir bebeğe
ayaklar yere basmıyor, yolcusu boşluğun.
Şu ilkbahar ölümlerin üstüne kapanır
öksüz çocukların öksüz ülkesi.
Çiçekleri yağmalanırken yeryüzünün
siyah beyaz kelebekler ağlaşır başımda.
Isıtan her sözü mayıs güneşi mi sandın?!
şakası kanlı virüsün, pusuda namlunun.
Bir el kucaklıyorken kandan karanfilleri
sıkar dünyanın boğazını görünmez bir el.
7 Nisan 2017
MEHMET
RAYMAN
ANA KUCAĞI
Atatürk samsun‘a çıkar
19 dokuz mayıs çavlanı sular
bin dokuz yüz on dokuz baharı
benim içimde büyür yazı yaban
sonra basamak şehirler girer hayatımıza
aynı yol üzerindeyiz sakın bizi atlama
göğsümüzün üstü püsküllü kara yonca
soğuk kış günleri savrulur
daha gitmemiz gerek şarka doğru
içten içe kavurur beni kar ayazı
izmir nazlı bir gemidir
martılardan içkindir kanatları
beyaz gelinliğin içinde bekliyor
gözümün ışığı denizlerin feneri
koca tepe yürümüş
daha şafak sökmeden
kağnıların izine düşüyor
yazmanın altına sakladığım gece
yoluna hazırladım al yeşil yorganı
toprağın üstüne çıkıyor al bayrağım
bizi bekliyor aydınlı çakır efe
22Ağustos atıldık ileriye
uzun ışıksız bir geceden sonra
yakalandık yanık kokusu dumanlara
altın sarısı güneşin peşindeyiz
gün doğmuş körfezin sularına
çiğdem çiçekleri bayındır
sığmıyor küçücük istasyona
çağını geçiyor
çocuğun elinden kaçan uçurtma
özümüz bir salkım üzümdür
toprağından öpüyor gümüş dere
rüzgarın terkinde büyütüyoruz
elde kalan umutları
İÇ SEVİŞ
Herkesin içinde
İnsanın kendi içinde
Sakladığı bir şey var
Hayatı hükümsüz kılan
Dokunmaktan imtina ettiği
Babasından koruduğu benlik
Bir avuç lazım şimdi
Parmak uçlarının rehberi
Kalbi, göz hizasına taşıyan
İzler toparlayan hiç dokunulmamış saçlardan
Her şeyden
Ve her kes’ten
Uzak
Sakladığım bir şey var
Her gece şakak hizamda
Babam ile savaşan
Galip gelirsem
Babam kurtulur belki
NÜKET HÜRMERİÇ
ARAYIŞ
Sesin bıçağı kulağımda,
iner yüreğime, şaşkınlığıma
Ses ver yazılıp sunulan
gergin okumalara
Yalnızlık sakinleştirse
de, kaçarak kurtulunmaz ki
Kalabalığın kabalığına
inat, teselli beklentin düş kırıklığı
Kedi okşama çoktandır seni
beklemede
Mama vermeyi de unutma,
uzaklaş kederinden sayfa sayfa
Bir iki kitaba birden
başla türlü türlü
Unutma şiir okuyup yazmayı
da
Yol yakınken elin
soğumasın
Başkaları için de okuyarak
heyecanla
Yaşama dışardan bakarsın
Arar… arar… ararsın…
Mart 2020
OGÜN ORPARS
AYIKLAMALIYIM
Ayıklamak gerek,
Tozu / toprak, Çakılı/
kum, yağmuru/ ...
Ve gitmeliyim kendime,
Ufkun bittiği, Günün
yüzüme vurduğu yere...
Anmalıyım, bin yıllık
şarabı yudumlarken,
Ateşin közünde, ciğerimi
pişirip,
Sunmalıyım, köpüklü
dalgalarda, dağıtıp giderken saçlarımı rüzgâra,
Yağmuru ayıklamalıyım.
Esip gelen rüzgârlar
kanadında fırtınaya.
Yüksek dağ yamaçlarına
sığınıp, anmalı/ ayıklamalıyım kendimi.
Gözlerini/ sözlerini atmalıyım
uçurum diplerine ...
Ardıma bakmadan,
Göz yaşlarımı yağmur edip,
Sahra çölünde yürümeliyim,
Ayıklamalıyım kendimi /
kendimden.
SAVAŞ KARADUMAN
AŞK GİBİ BULAŞIYORSUN BANA
Ne bulaşıcı şeysin sen
Ağlıyorsun
Bulut bulut ağlamak
bulaşıyor gözlerime
Nefesi kesiliyor sesimin
Yürek diliyle konuşuyor
Göz göze sarılarak
öpüyorum gözyaşlarını
Sesime ve dudaklarıma
bulaşıyor gözyaşın…
Gülüyorsun
Gürül gürül gülüşün
bulaşıyor dudaklarıma
Sınırlarını zorluyorum
dudaklarımın
Kulaklarıma varsın
istiyorum gülüşüm/ kulaklarıma varsın…
Ve öyle güzel, öyle güzel
bakıyorsun
Bir dağın tepesinden
uçarcasına denize doğru
Birden bire mor/ birden
bire mavi/ birden bire yeşil
Derin derin gözlerin bulaşıyor
gözlerime…
Dağınmışım gibi
yaslıyorsun başını omzuma
-çığ gibi gidişin,
felaketim, karım, buzum, ayazım-
Birden bire güneş/ birden
bire bahar
Birden bire uyanan toprak/
dallarda çiçek
Ve yaprak yaprak saçların
bulaşıyor omuzlarıma…
“Yağmur yağsa” diyorsun
“serin serin üzerimize”
“sarılsak…/ sarılsıklam
ıslansak”
Birden bire gökyüzü/
birden bire yağmur/ birden bire ellerin
Birden bire boynunda
nergis kokusu
Birden bire ıslaklığın/
birden bire serinliği esen rüzgârın
Birden bire nefesin
Birden bire öpmelerin
bulaşıyor yangın tenime;
Rüzgârla oynaşan kızıl bir
gelincik gibi…
“Özledim” diyorsun “bi
gelsen…/ bi gelsen bitse bu hasret”
Sana çıkan yolları ve
bütün meydanları dünyanın
Bütün sokakları…/ kaldırım
taşları…/ penceremde dipsiz bir mavi
Ve kapıların ardındaki
hasretin bulaşıyor ayaklarıma…
“seviyorum… “ diyorsun “
bi bilsen ne çok seviyorum seni ”
Bir sevmek-bir sevmek
bulaşıyor inceden inceye her yerlerime
Sırılsıklam bir aşkla
sarılıyorum sana
“Öp beni” diyorsun “öp
beni/ öpüşelim mavi göğün altında”
Dudakların dudaklarıma
bulaşıyor ansızın
Ve nasıl yol alıyor…
Ve nasıl yol alıyor öyle
kuşlar gibi uçarcasına kalbim?
Ve nasıl güzel bir aşk
bulaşıyor
Ve nasıl güzel bir aşk
bulaşıyor yüreğime
Sorma gitsin…
Ağustos 2019
SEVAL ARSLAN
YENİ BİR
TÜRKÜ
kan kırmızı nar
içinden geçtiğimiz, endişeli
sevinçlerin kaybolan gülüşleri
koşturan ayak sesleri, haykırışlar
yeşilin acı kokusu bizi sarsan
ihanete uğrayan saatler akıp giderken öylece
ah, sustu türküler ağladık
dudaklara mühürlendi mor bir gül
beşiklerde taze ter kokusu
asırlık taşlarda ninnilerin tınısı
içimizde çıngıların çıtırtısı
bizi kendimize getiren
unutma!
göğün göğsünde açan sarı çiçek
kalbimize dokunur gizil bir aşkla
yedi kat yerin dibinden fışkırır
yeni bir türkü, dipdiri
öyle cesaretli sesler gibi, coşkulu…
RIDVAN YILDIZ
KUZU SESİNİ
BÖLÜŞÜYOR
Baharla başlayan cümleler
Ortalığı yumuşattı
Abant nilüferlerin hamağı/ durgun
Kuzu bile sesini bölüşüyor bizle
Kim, neyin kavgasında hala?
Bavulun dostluğuna güvenip
Küçük kasabalar dolaştım büyük adımlarla
Yalınayak bitkiler toprağın acı çizgileri
Üçüncü köprüden üç kere atladım
-Daha ortada yoktu köprü
Martılar salınıyor çatılarda
Şamata renkleriyle
Gürbüz çocuklar neşeli bahçelerde
Asmalara sığınmış ay
Sularla boy ölçüşüyor
Balıkçıl kuşunun bacağı
Kahkahalar çöpe atılır mı bilemem
Kedinin gözlerini hangi gece yiyor?
Rüzgârın boyu uzadıkça
Toprağın yüzü eskiyor
Ekvatorun üzerinden geçen çizgilerde
Varlığıyla beni yok eden kadın
Susmak sensizliğin orta çağı/ karanlık
Kablosuz ağlarda ilerliyor aşk
Önce yazışma sonra konuşma sonra buluşma
Ayrılığa sıra geliyor sonra
Şubat 2020
SEZER
ESENSOY
“KARMAŞA”
Sabah
gün ağarıyordu
şehrin ışıkları sönüyordu teker teker
Bütün bir gece
dünden kalan izlere dokunduk seninle
Öyle ki,
düşün ve duygu yoğunluğu ile irkildim
Düşü bıraktım korkarak o zaman
Yüreğimi yakarak usuma üşüşenleri
unuttum
Unutmak nasıl kolay
Yaşamaya doymuşum
canımı acıtan pervasızlıkları
bundan sonraki aldırmazlığım ondan
Yılmışım
diz boyu hadsizlik
Görmezden gelebilir misin?
Çok ümitsizim ama
bir umut beslemek istiyorum
memlekette
cahilliğin zirvede iken bırakılması ve
bilgeliğe doludizgin koşulması üstüne."
TAN
DOĞAN
DÖRTDÖRTLÜK
ACI
Tempus
Fugit Aeternitas Manet
mesâfesi
yok çoğu(n) ‘sözler’in
adımsız
ayaklar gibi ––––ö l g ü n
‘dil’e
dayandıydı ‘zaman’ ta tanrı’dan önce
şeytanî
kelimeler kalacak sırf ‘yarın’a ––“cennet” diyen kim
okunaksız
dizeler en güzel
pek
severim şâiri yitik şi’r kokusunu
korkusunu
unutalı çok oldu ‘ölüm’ün ölülerim seslendikten sonra
notalar
da kardeşim harfler gibi ––renkler ‘su’sar
‘çöp-sever
yazanlar’ı anlayamadım [esriğim]
kalem-kâğıt
kutsaldır ––inandım
her
tırnağım mor-siyâh (günâh ise günâh)
böyle
çiziyor terim ‘feryât’ üzre
kederim
kadar kaderim {asıl adım: hüzün}
kül’e
gebe köz bir beyin var ‘ben’de (freud bilir)
âmâlara
ağzım lâl (değil mi nietzsche)
mesâfesi
yok çoğu(n) ‘gözler’in
anlamsız
bakışlar gibi ––––h e r g ü n
‘yalan
yazılar’dan bahsedeyim mi size ömrünüzce okuduğunuz
‘çıkmaz
yollar’dan ‘varılmaz yerler’den ‘sığ sular’dan…
––ağlarsınız
bulut
desem yaprak desem kuş desem anlar
mısınız
‘alev’di
eriyecek dünya ––neden şaştınız
herkes
cehennemine diksin dikenli gözlerini
“az
okuyun-öz okuyun hiç uyumayın” diyor
kâhin
‘çöp-sever
yazarlar’ı anlayamadım [eksiğim]
ak
kalabilseydi al sayfalar keşke ‘rüya’da
güya her ç/ağda güya ––var şeytan’a sor
‘dirsek
temaslılar’ın kemikleri kalmadı
adı-sanı
uçtu tüm ‘ahbap-çavuşlar’ın
vız
gelir-tırıs gider ‘mahşerin atlıları’
fildişi
kuleler falan içki sofraları filan
insan
zorla ‘sanatçı’ mı olurmuş
hiç
sevmem şi’ri yitik şâir ordusunu
gövdesini
sarmayalı çok oldu ‘dirim’in dirilerim kirlendikten sonra
her
tırnağım mor-siyâh (şâhidimdir bach)
böyle
akıyor kanım ‘hayat’ içre
suâlsiz
âşıklar gibi ––––h e r g e c e
yırtıyorum
tarih/im’i ––sağırlar duymazmış ne gam
‘tâlih’im/i
konuşacak kimse kalmasın
detone-sürtone
her
anı bir gölge’dir her gölge bir ân
“kaç
tür tül var” dedi perde güneşliğe
rengi
ayarlayamıyor ışık dünya’da
gri
ve mor dedim bilmem birden
karanlıkta
yazmak bir çocukluk huyumdur
huysuz-ekşi-ırak
bir diyarda dil
“usûl
her şeydir” diyen yârim’e üslûp diyemem
imdi
altüst
ettim tersdüz ‘(z)aman’larımı [bi(r)/linç]
kalıntı
değil ki hurda ––ey yaşanmışlık
ayarı
bozuk gözün sözü kısıktır
öyle
bir kantar yaptım ki terazi tartar
şimdi
siz bunlarla bin bir kâfiye düzün
“ekmek
mi su mu” diye sordunuz aşk dedim
‘hiç’ içerlemesin bana (söyleyin ‘o’na)
hem
mâ/kul bir gerekçe de yok ‘hayat’ içre
gıpgri
kıyı’dan mosmor gök-taş’a gönlüm hoş
dalga
lehçem bulut ağzımda kum şîveli
yüzümün
saat/‘in’de bir saniye (v)âr
başımla
baş başa kaldım: ağrısızısancıacı
karasevdalıyım
ölüme anne ––––yalan
obur
şehvetli kıskanç öfkeli kibirli açgöz
tembel az mı
‘yedi’
kez günâhsız derim ebemkuşağı
sonra
düş var totem var büyü var
sonra
bir tanrı imzası soru/yorum kaç yalvaç parafı eder
“etmesin
kimse müdâhale kâinat’a ve hakikât’e”: köz-kâhin
yitik-göl’de
ç/öl arayan bedevî gayri ser/âb
bu
vesîle ile şarkını söyle kül-peri
boşluğun
da değeri var ‘mekân’a inat
derin
bir rüya görsem adını kâbûs koysam ne
gam
bir
süre susalım böyle ter’e gebe ten gibi
fakat
olan bir şey yok bir ölümlü için
gözüm
seyiriyor gözüm seyiriyor dedim seyir defter/‘im’e
çürümeyi
hiç istemem üleşin gövdemi hey
sıcak-sayrı
bir gece yitik-göl’de gölgeler
karasevdalıyım
ömrüme anne ––––yalan
Obsesif
Kompülsif
hastalığım
birçok ölümüm birkaç kere ‘hayat’ım tek : ‘yârim’e ışk
ol
mekânda ‘zaman’la artıyor takıntılarım ––––ey/v/âh
bu
‘ben’ değil/im desem de ‘im kovanı’ beyn‘im’ ––ey imgelerim: vicdanımda
tırnaklarım:
yetişin
nefsimde
nefesim her ân kan
apaçık
şeytan’a sinir uçlarım
kılcallarım
ince daha ince en ince sızım
acım
lâl ağrım âmâ sancım sağır: hâlim hâl değil
her
köz kolay kül oluyor sonra yine köz
âh
ateş ey alev: hâr yol ––yolcu: sus
içtiğim
su ‘su’ mu ‘ekmek’ mi yediğim ekmek
––––kuşkum tam
‘özgür
zincir’ adlı yalan masal var
yok
yok dar geliyor şi’r bana dünya da [taş ve kum]
huyum
kurumalı çürümeden beden/im ––karar verdim
hem
kime ne derd/im ben/im (bu çağ b‘aşk’a
ç/ağ)
‘pamuk
çekiç’ adlı yalan roman var
yok
yok âr geliyor bana uz‘ay’ da [göl ve
çöl]
durum
karışık biraz tanrı katında <yedi kat sır/at>
nâr
ârâf’ta (düşte gördüm)
üç
defa öpüyorum her güzel şeyi ––––“yalan mı”: yalan
iliklerime
işlemiş tiklerim var: ‘ilk’lerim
‘tohum’umun
kökündeki hücrem d/âr:
kıramadıkça
kırılıyorum demir parmaklıklarına
beyn‘im’e
inen balyoza minnettarım bak
l/ibretto
‘insan’
kötüdür ‘şeytan’ ondan da kötü ––––ilk
kötü: tanrı
kâinat’ın
hakikât’i işte: k i
r ve k
a n
ikinci
kez ‘biz’ bozduk dünya’yı: suçluyuz hepimiz
ruh:
dengesiz akıl: sığ gövde: bâhâne
âr
damarı yırtık canlarız ta baştan [birkaç ‘iyi’ kılcal gölge kadar]
uzaktan
güzel güneş yakından kuru ay ––ey susuzluk
kuş
kanadında susan yaprak’tır ‘hüzün’
yağmur-rüzgâr-kar
‘oyalar’ ––hepsi bu
bir
göz kırpışıdır ‘aşk’ ölüm öncesi
yalan’ın
adıdır ‘hayat’ her dâim
“içim-dışım
savaş” diyor ermişdervişbedevîkâhin
‘çölgölü’nde
kıyısız küreksiz sandal ‘yol’ ––‘yolcu’ meğer
dil’e
değen kum’un acısı sıcak
soğuyacak
çürümeden önce her ten (ter âh ter)
silâh’ın
tarihi ‘tarih’ten eskidir ––kör tâlih
ko(r)kumuzu
duysaydı bâri mor-bulut
umut
hiç umut boş umut yok
karanlığı
yalıyor şaşkın bakışlı baykuş
g/it
diyorum kedi’ye o göğe tırmanıyor
yılan’ın
‘çatallı’sı ağılı olsa ne gam
örümcek
ağındaki sinek kadar hükmümüz yok
yok
umut boş umut hiç umut ––d/uyuyor musun mor-bulut
aydınlığı
arıyor şaşı bakışlı tanrı ––––‘tanrı’: en kötü
kir
mi dedim kan mı dedim unuttum
TOPRAK
TOMURCUK
YAZ
HAİKULARI
yıldız seliyle
paylaşılır yalnızlık
dağ başlarında
ay’ı okşuyor
bahçede çam ağacı
yaz akşamında
gümüşlü dere
su içiyor bir serçe
salkımsöğütten
damda uyudum
milyonlarca yıldızdan
konfetilerle
ışığa uçar
gecede kelebekler
bekler yarasa
çöl sıcağında
parçalanmış tarlalar
yağmur bekliyor
ince ince sız
kırkikikindi yağmuru
gözeneklerime
arabesk gece
yazlık sinemalarda
rüya zamanı
deniz daha gök
temmuz tutuştuğunda
gök daha mavi
koca bir orman
ateşler içindeyken
yanmaz mı çiçek
UĞUR OLGAR
GÜLLER
GİYİNELİM ÜŞÜMEMEK İÇİN
öte yer; gün batımından
sonra uyunacak sınırsız sessizlik
ve sonunu giymeyi unutmuş
resmi geçidi zamanın
orada geceler pişmanlık
karası
denize atılanların sevip
sevilip
orada kelimeler ağarır
ağarmaz, şiirin ağzından bir kuş gelir kapar
yeşil, serin bir yosundur
o dipsiz uçurumda, kaygandır ayaklarının altı düş/meye yazgılı olanların
öyleyse düşelim hadi,
nasılsa düşeceğiz, şimdi şarap şişelerine binelim ve içe içe düşelim
yetişelim bizden önce
düşmüş şairlere
güller giyinelim üşümemek
için.
VİLDAN ÇALIŞKAN
GÖZLERİMDE MOR DALGALAR
usandım
tükeniyor mu aşkların
başucunda nefesim
tutunmak yalnızlığa öyle
zor ki ateşler içinde
gecelerin ayazlığıyla el
ele
hiç/siz sayıklamalar
gözlerimden dökülen sicim
helâl sana
yalnızlık işledin tenime
damarlarımda dolaşan kanım
donuyor
korkutuyor sancılı
yarınlar
sabahım köhne
yarın uykusuz
gözlerimde mor dalgalar
seyre değer karşılardan
yorgunluğum
yanaklarıma çizilen izler
yağmur sonrası oyulur
elmacık kemiklerim
süzülürken omuzlarımdan
yüreğime sağanak
şiddetli şimşekler
bedenimde
çatlıyor başım
huzursuz dilim dudağım
tutamıyorum sesimi
tutunamıyorum
soluyor gökyüzü
Eskişehir
YAŞAR ÖZMEN
ÖLÇÜ
Düşleyemezdim bu denli
Ölçüsüzlüğün egemen
olacağını
Ülkemin devre mülk
ağızlarında
Ölçüsüzlüğün yeni bir ölçü
olacağını…
Nisan 2020
youtube_slots_genesis_video_games.in - Videoodl.cc
YanıtlaSilyoutube_slots_genesis_video_games.in. youtube_slots_genesis_video_games.in. youtube to mp3 converter android youtube_slots_genesis_video_games.in. youtube_slots_genesis_video_games.in.