ŞİİR
SARNICI (e-dergi) ÇIKIŞ BİLDİRİSİ
Şiir Sarnıcı
(e-dergi); kültürel ve sanatsal değerler ile sanat bilgisi doğrultusunda;
insanın yaşamsal değerlerine hizmet eden etkenleri göz önünde tutarak; çağdaş
sanat anlayışı çerçevesinde yaşama ışık olmayı hedefleyen üç aylık bir
yayındır. Bilgisunar (blog) ortamında sayısal olarak yayımlanır. PDF dosya
olarak özel iletişim kanallarında ve sosyal medyada paylaşılır. Ayrıca bizde
adresi bulunan ve dergiyi isteyen okurlara PDF dosya olarak e-postalarına
gönderilir. Ulaşım, dağıtım ve pazarlama kaygısı yoktur. Emek dışında ekonomik
beklentimiz ve maliyetimiz olmayan bir sistemdir. Dünya genelinde yüz dört dile
çevrilebilen üç aylık sanat ve yazın dergisidir.
Adresimiz: siirsarnici-e-dergi.blogspot.com
İletişim, yazı ve
eser iletme adresimiz:
siirsarnici@gmail.com Yayımlanan sayıları
indirme adresi:
https://www.facebook.com/groups/2718478678431667/
Maksadımız, “sanat
evrensel bir olgudur” düşüncesiyle, gençleri ve dünya insanlığını sanatsal
değerlerle buluşturmak, onlara nitelikli sanatsal bilgi sunmak ve estetik
kaygılarını güçlendirmektir. Sanatseverleri bir platformda buluşturarak daha
nitelikli tartışma ortamı yaratmaktır. Gençler ve sanatseverlerin sanatsal
donanımını güçlendirmek ve başvuru kaynağı olabilecek yapıtlarla onları
desteklemektir. Edebiyatı, özellikle şiiri, biraz olsun yapay kaygılardan
kurtararak, nitelikli yapıt üretmenin yollarını araştırmak, şiirde tıkanıklığın
önünü açmaktır.
Hedefimiz;
uluslararası düzeyde nitelikli bir yazın dergisi olmak ve sanatçılarımızın
yapıtlarını ülkemiz ve bütün dünyaya duyurabilmektir. Yeni ve farkındalıklı bir
sanat/şiir dünyasının önündeki sorunları görünür kılmaktır. Özellikle,
tozlanmış bilgilerden, genellemelerden, yalan yanlış söylemlerden, hiçbir
mantığa dayanmayan genel geçer kabullerden biraz olsun arındırmaktır Türk
şiirini… Etik bir yazın/şiir dünyasının düzlemini hazırlamak ve estetik değer
algısını, daha somut şeylerle törpülemektir.
Dergimiz; hiçbir
algı güdülemesine boyun eğmeden; bilim ve sanatın olması gerektiği düzlemde yer
almasına özen gösteren; öğrenilmişlik, alışılmışlık ve çarpıtılmışlıklara kulak
asmadan; kendine özgü yaratıcılığı ve çağdaş sanatı temel alan; çağdaş bir
anlayışla var olma çabası taşır. Dilsel şiddet içeren, ideolojik ve dinsel
dayatmaya yol açan, propaganda, dinsel tebliğ ve misyonerlik maksatlı, bağıran,
çağıran, hakaret eden ve kişiyi hedef alarak yazınsal eleştiri mantığını aşan
metinler, sanat anlayışımıza sığmaz.
Sanat görüşümüz;
ortalarda dolaşan, ayrıştırılmış, onun bunun öğretisinin kuklası olmuş ve sanat
biliminden soyutlanmış bir anlayış değildir. Çağdaş sanat veya evrimsel sanat
kavramlarıyla tanımladığımız; akla, bilgiye, bilime, sınırsızlığa, sonsuzluğa
ve yaratıcılığa dayalı bir sanat anlayışıdır; ögesi insan olan, sevgiyi temel
alan, insanda yaşam sevinci yaratarak aklın evrimini hızlandıran nitelikli
sanattır.
Biliriz ki deneyim
sanatta önemlidir. Deneyime yaslanarak yeni ve farkındalıklı yapıt
üretilmelidir; çağı avucuna alan, günümüz bilgisiyle yoğrulmuş, çağdaş sanat
anlayışıyla özdeş. Çağ değişiyor, sanatla insan arasındaki ilişki evrim geçiriyor.
Sanat, çağının çocuğu olabilmesi için doğduğu çağdan ileride olmalıdır,
bilinciyle hareket ediyoruz.
Dünyadaki tüm yazar
ve şairler ile bizi izlemekte olan ülkemizin yazar/şairlerine çağrıda
bulunuyoruz. Çevreye, insana, barışa, insanca yaşama ve sanatın itici gücüne
karşı duyarlılığınız varsa; insanlığın içini acıtan olayları çözmeye yönelik
söyleyecek bir şeyleriniz birikmişse, sanatın işleviyle ilgili evrensel
olgu/olaylar çerçevesinde sorumluluk duyuyorsanız; kısacası sanat için bir şey
yapmak istiyorsanız; işte bütün dünya yazar/şairlerinin buluşabileceği; uçsuz
bucaksız, özgür ve sensiz-bensiz bir ortam. Söyleyecek sözü olan, paylaşılacak
yapıtı olan, sanatın ve yazının niteliğine katkı vermek isteyen herkes
gönüllülük esasına göre sayfalarımızda yer alabilir. Çatışmıyoruz,
dayatmıyoruz, bir şeyler kanıtlamak peşinde değiliz; çünkü biz sanatın işlevi
ve amacını, bilimsel yöntemlerle ele alan bir yaklaşıma sahibiz.
Ayrıca derginin
uluslararası düzeyde tanıtımı, paylaşımı ve yayınlanacak eser iş birliğini
yapmak üzere Türkçenin akraba dillerini konuşan ülkeler başta olmak üzere her ülkeden
dergi temsilcilikleri oluşturmak istiyoruz. Bu konuda istekli ve sanat bilgi
düzeyi iyi olan diğer ülke sanatçılarının başvurularını bekliyoruz. Ayrıca il
bazında temsilciliklerimiz olsun istiyoruz. Dergimizde gönüllülük esasına göre
yer almak isteyenler, bizimle iletişime geçebilir.
Sanat;
barışa ve insanca yaşama giden yolda en etkin rehberdir. Bu nedenle, hiçbir
kaygı, saplantı, ön kabul ve çıkar çatışmasına aldırmadan sizlerle büyümek için
oluşturulmuş özgür ve özgün bir yazın ortamı sunuyoruz. Egodan arınmış,
bilgiyle donanmış; yaşamı ve insanı üst değer olarak gören sanatçı, yazar ve
şairler; hep birlikte ve el ele yürüyelim isteriz.
Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın altıncı sayısına ulaştık.
Salgının açtığı yaralar kolay kolay kapanacağa benzemiyor; hem politik hem
ekonomik hem de ruhsal olarak oldukça sıkıntı yarattığını biliyoruz.
Yaşadığımız süreç pek de iç açıcı görünmüyor. Tüm insanlık adına iyi olmasını
dileriz.
Renkli ve resimli yepyeni bir dergi içeriğiyle okurla
baş başayız. Farklı ve farkındalıklı şeyler üretmek istiyoruz; ancak bunun,
yazar ve şairlerimizin yapıtlarıyla katkısı oranında gerçekleştirebileceğimizi
biliyoruz. Hedefimiz, sanatseverleri ve gençlerimizi nitelikli sanatsal
bilgiyle donatmak ve onları sanat dünyasında görünür kılmaktır. Ortaya koyduğu
yapıtların bir değerinin olduğunu göstermek ve sanata yöneltmektir. Yetkin ve
sanat bilgisi güçlü akademisyen, yazar ve şairlerimizin deneyimlerini bizimle
paylaşmaları çabamıza katkı verecektir.
Şiir Sarnıcı (e-dergi); elektronik ortamda (blogda)
yayınlanır ve PDF dosya olarak e-posta kutumuzda bulunan adreslere gönderilir.
Blog adresimiz: https://siirsarnici-e-ergi.blogspot.com/
‘dan ulaşabilirsiniz. E-posta adresinizi
göndermeniz durumunda tüm sayıları gönderebiliriz. Veya https://www.facebook.com/groups/2718478678431667/
adresinden indirebilirsiniz.
Altıncı sayıdan itibaren derginin biçim ve tasarımında
değişikliğe gidiyoruz. Dergi çıkış bildirisini güncelledik. Metin ve şiirler
karışık olarak sayfalarda yer alacak ve fotoğraf desteği biraz daha fazla
olacaktır. Ayrıca sayfa sayısını azaltmayı düşünüyoruz. “Beş Şair, Beş Kitap,
Beş Şiir” isminde bir sayfa açtık ve derginin her sayısında tanıtım maksadıyla en
az beş şair ve bir kitabına yer verilecektir. Ayrıca dergide şiir kitaplarının
kapak görsellerine yer verilecektir.
Edebi değer taşıyan her tür metin dergimizde
yayımlanabilir. Ancak yayım ve yazım kurallarına uygun olmalıdır. Bilgisayar ve
kullanılan işletim sistemi uyumsuzluğundan kaynaklanan çok sayıda yazım ve
noktalama hatası oluşuyor. Yazarlarımızdan isteğimiz; yazıların, noktalama ve
yazım kurallarına uygunluğu titizlikle kontrol edildikten sonra
gönderilmesidir. Örneğin bu tür hatalardan dolayı, yazı çok iyi olmasına karşın
yayımlayamıyoruz.
Dergimizi bilgisunar ortamında ve sosyal medya
hesaplarınızda paylaşabilirsiniz; maksadımız daha fazla okura ulaşmaktır;
ekonomik ve telif kaygımız yoktur. Hesaplarınızda ve bilgisunar ortamında
paylaşıp daha fazla okura ulaştırdığınız ve bizi okuduğunuz için teşekkür
ederiz.
AĞULUM
Gönül
Tokayeva
kış kundağında
süpürüyorum
yüzünün eteğini
ağzının keyfi yok
yine başı boş
dolanıyor üzerinde
gelmiyor cımbızıma
yakama dökülen
dilinin kıymıkları
hatır gönül düşüyor
keskin cümlelerle
açtığın derin çukura
sağ çıkabilir miyim
bu kin ırmağından
inan bilmiyorum
aslında eritsen
kardan şapkanı
her yanın bahar bahçe
neyleyim a ağulum
çöle kaktüs yakışır
dikenlerin hak getire
yılan ne yapsın
çıkamıyor deliğinden
tatlı dili bilmeyince
Ayaküstü bir ölümdü yaşadığım ve aşkımın peşine
düştüm, huzurlu bir yuva sunabilmek ümidimden başka amacım olmadan gitmiştim,
ömrüme ismini işlediğim kadına. Anladım ki beni ellerinin gerisiyle iterek
öldürürken, dudakları da bana ait değildi. Yüreği sadece bana merhametsizdi.
Gözlerimi ona vermek istedim o an, keşke Leylam benim gözlerimle görebilseydi.
Ağlardı yaptıklarına, pişmanlıklarında tövbelere boğulurdu bir ömür. O
hayatımda varken şeytanın fısıltılarına rağmen hatamı anlamış esir düşmüş bir
komutan gibi aman dilemiştim. Ama yanılgılarımın gerçekliğini görmüştüm. Hayat
bana yalan söylerken, aşk gurura bulanıp intikamını almıştı işte...
"Nefes alamıyorum sensiz, sakın benden
gitme" demiştim ona. Şiirlerde onu gergef gibi işlerken, belli ki ben onun
her şeyiyim diye gittiğimde hiçbir şeyi olduğumu görmüştüm. Haftalarca izin
alıp hasta yatmış, gözlerim ona olan sevgimle akmış, dizlerim bedenimi
taşıyamamış, kapaklanmıştım secdelere aşkla. Meğer bir hiçmişim, basit bir
hevesmişim kendimce. Yeni yıla onsuz mu gireceğim diye üzülürken, arkadaşlarım
kendimde olmadığımı söylüyordu, haklılardı, haddinden çok sevmiştim.
Merhametsiz bir gurura yenilse de kulağımda çınlıyordu o ses: "Seni
sevmiyorum, istemiyorum sana ait değilim anlasana adam! Ben senden gittim."
Bu sesi geceyi ortasından bölen bıçak gibi bölmüştü bir kamyonun korna sesi...
Gözlerimi açtığımda hastanedeydim, tepemdeki ışık
gözümü alıyor, kafamı çevirdiğimde bir adamın üstüne çarşafı örtüyorlardı,
kopan çığlıklar beni sarsıyordu. Babam geldi aklıma, aralarda izin alıp her gün
kaçıp gitmiştim ihtiyacı olmasa da, kanser denen illetin katili moraldi, buna
ihtiyaç duyan insanın yanında olmak önemliydi, sevmek ve sevgini hissettirmek
kadar. O telaşın içinde bana bakan bir çift gözü göremeyecek kadar kördüm demek
ki. Aylin hemşirenin bakışlarını görememişim. Kalbim hava almayacak kadar
sevdamla doluydu, canımı ortaya koyduğum kadının gidişi canımı acıtıyordu,
başka bir aşka yer yoktu.
Kolumda serumlar, kalbim yerinden çıkıp gidecekken,
gözlerimden yaş süzülüyordu. Mecnun sınavlarına hazırlanıyordu; Leylayı
tanımadığı adamlar sahip çıkmış, Mecnun felç olmuş yatıyordu.
Bir hemşire sanki "Hayatını ters çevirdim, sevmek
vaktidir şimdi" dercesine gülümsüyor, varlığıyla daha önce hayatımda
oluşunu hatırlatıyordu. Kocaman bir tebessümle girdi içeri...Vazoya çiçek
koydu, gülümsedi.
-Nasılız bakalım bugün, ben Aylin. Sana ben bakacağım.
Şimdi konuşup yorma kendini.
-Tamam.
-Söz dinle ama, asileri ve itaat etmeyen hastaları
sevmem.
-Benim gibi.
-Bak hala konuşuyor. Seni ben baban burada yatarken
görmüştüm, o zaman kemoterapi görüyordu, hastama iğne yapmaya gelmiştim. Bir
evladın babasına verdiği değeri ve aşkla hizmetini görünce bu adamın kalbi
aşkla dolu dedim o an. Oysa ben gün içinde onca ölümü göre göre merhametsizleşmiştim,
duygusuzlaşmıştım. O an keşke bu adamın eşi olabilseydim dedim kalbimden. Ama
nasıl olduysa bir an kayboldun ortadan. Gittin…
Hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Yollarda sana rastlar
mıyım diye yürüyor, insanların yüzüne baka baka ilerliyor, Allahtan hep her gün
seni diliyordum. Sen yokken karşıma çıkan bir sürü nasip oldu elbet, platonik
dedim önce, hatta bir an ümitsizliğe kapılıp nerdeyse evleniyordum. Ama son an
içimden bir ses, bekle dedi. Düşlerimde seni ararken bile karşıma çıkanlar, "O
kalbi nurla yıkanmış bir insan, onu tanısan aşkla ona sadık kalırsın, bak aşkla
yanıyorsun bile onu tanımadan" dediler. Büyülenmiştim sanki. Uzun
nöbetlerin ortasında sana çok ağladım ben, yüreğimde bir kuş çırpınıyordu adeta
seni düşününce, damağımda anlam veremediğim bir gül tadı oluyordu, gülüm sadece
sana açıyordu, yağmurlarım sana yağıyordu ve ben anlayamamıştım bu halimi.
Yakışıklılığa, zenginliğe baksan seni milyon kere katlayanlar yoktu gözümde.
Ağladım, gidişine ağladım, bir daha seni göremeyeceğim diye ağladım, varlığına
şükrettim bekledim.
Arkadaşlar anlatıyordu, kamyonun altında kalmış bir
adam, ne romantik adammış cebinden bir şiir çıkmış diyorlardı. Onlar anlatırken
kalbim sıkıştı birden, merak eder ya insan, yattığın yeri öğrenmiştim. Senin
olmadığını düşündüğüm için önemsemedim. Bir gün odanın yanından geçerken gördüm
seni, tüm dualarım kabul olmuştu ve sen bana gelmiştin, varlığını biliyordum
şükrümdeydin, şimdi yanımdasın.
-İyi de güzel kız, ben bu saatten sonra sana bir şey
olamam. Felç bir adamın nesini seversin ki?
-Ben senin yüreğini sevdim.
-Senden önceki beni buraya getiren de öyle diyordu,
gerçi o tercihini yaptı, çekip gitti. Sanırım ben sevilmeyen, istenmeyen bir
hiç olmuşken, benim gibi sevmese de onu mutlu eden bir alternatifin gölgesinde
kalmıştım. Sevmeye tövbe etmek üzereydim tam, kim bilebilir ki başına
gelecekleri? Size deseler; aşk acısıyla ve sevdiğiniz kadının elleri,
dudakları, ruhu yabancılaşmışken aldığın beddualar karşısında bir kamyon gelip
size çarpacak, yatağa mahkum kalacaksınız, bir hemşire çıkacak ortaya,
babanızla savaştığınız dönemden bu yana sizi arayacak ama bulamayacak ve bir
gün hastanede yattığınız odanın yanından geçerken görüp sizi, felç bir aşka
inat kabul edip, hatta yazı ve şiirlerinizi uzun nöbetlerinizde başucunuzda
bekleyerek okuyacak, anneniz hakkını helâl etmeyip sizi sevmeyecek,
sevdiklerinizin hepsi size sırtını dönüp istemezken, sevmezken, tanımadığınız
bir kız çıkıp gelip Hızır gibi size sahip çıkacak, belki bir daha
yürüyemeyeceksiniz ama bir insan sizi böyle sevecek deseler hanginiz inanırdı?
Bende inanmazdım ama yaşamak inanmaktan daha başka...Kim bir hiçi sevebilir ki?
-Ben.
-Bak, seni tanıdığımda bilmem kaç yaşındaydım,
gençliğimi yedin dersin sonra. Pişman olursun beni sevdiğine, kalbin beni kabul
etmez merhametsizleşirsin.
-Yıllar sadece senin için ileri gidiyor ve ben sen
yaşlandıkça gençleşiyorum ya...
-Vazgeç benden, bu halimle bir başka gidişi kaldırmaz
yüreğim. Gidenler, ardına bile bakmadan gitti, sende yapabilirsin.
-Vazgeçmeyeceğim, bak eski aşkını anlatınca, sen yine
dik durmuşsun boş ver, sadakatini de sevdim şimdi, hem Allahtan gelene bir şey
yapamazsın, kader kalemi senin elinde değil. O sana nasibini getirir, alanda o
veren de. Üzülme! Söyle nereye gitmek istersin yeni yılda, nerde girelim?
-Bir otel var merkezde, çok aradım ve ben çok
seviyorum, beni oraya götür, madem kendim gidemiyorum.
-Tamam, hemen ayarlarım, pazartesi çıkacaksın ne de
olsa. Anneye de haber veririz.
-Benim kimsem kalmadı Aylin hemşire, kimsemsin
dediklerim kimsesiz bıraktı beni, haber verip izin alacağım kimsem yok, rahat
ol o açıdan.
-Peki,
-Ya hemşire, elin ayağın tutuyor, genç ve güzelsin,
yahu hâlâ sevmekte ısrarcı mısın bu felçli aşk gazisi sefili?
-Ben senin yüreğini sevdim ki...
-Ne yani, bir gidiş başka bir gelişin habercisi mi?
Anlamadım. Bu nasıl bir hayat ya? Ailen ne diyecek bu konuya?
-Ailem yok can, kaybettim kaza da, yalnız kaldım.
-Beni böyle sevebilir misin ya?
-Yaşa ve gör canım.
-Ya sende diğer sevenler gibi gidersen…
-Ben senden hiç gitmeyeceğim. Sen korkmadan yaşa.
Baki Evkaralı
Dilsiz
dalların dargın halleri
Bir
huzur almaya gelen de kalmadı
İsyan
eden baştacı oldu hayatta
Suskun
kalan istediğini almadı
Bir
nehir güzeli salındı geldi
Şehvet
dudaklarında saklı
Bana
Frida'nın aşkından verin
Sabah
halsiz uyanışlar köyünden
Bir
canlı mutluluk getirin
Belki
bulunur bir seven
Derdine
yanan derman aramasın
Hayat
geçip gidiyor ruhumun aynası
Gel
biz anı kaçırmayalım
Mevsimler ne yaparsa yapsın
GÜLÜŞ
Nüket Hürmeriç
Sıcaklık yağan mevsim
Göresim geldi sevenim
Gözlerinin ışığına
gömülü
Parmaklarıyla dans
ederim
Uzak yakın serüvenlerde
Sevince artış gelir
Ekonomi sayfasında
olmayan
Ayaklarının uçuşu
Aklıma takar kuğu
süzülüşü
Yalnızlık arkadan gelir
Önde sonbahar gülüşü
Eylül 2020
GÖĞE AÇILAN PENCERE
Hülya Lebibe
Başağaç
O bahar günü benden
başka tüm varlıklar neşeliydi. Ağaçlar, kuşlar, böcekler, çiçekler, yedi tepeli
kentin insanları; benliğimde kopan fırtınadan habersiz baharın coşkusu
içindeydi.
Denize doğru eğilmiştim. Demir parmaklıkları
kavrayan ellerim uyuşmuştu. Sahile vuran iri dalgalar, yüzüme bir tokat gibi
iniyordu sanki… Denize hızla dalış yapan martıların sevinç çığlıkları içimi
ürpertiyordu. Saatlerdir kımıldamadan baktığım altımda kaynaşan deniz, beni
çağırıyordu. Gözyaşlarım denizin tuzlu sularına karıştığı anda acılarım dinecek
gibi geliyordu. Denizin dibindeki taşlar, gümüş renkli balıklar; güneşin
ışıltılarıyla olduğundan daha yakın, iri ve parlak görünüyorlardı. “Tıpkı yapay
dostlar, yapay yaşamlar gibi…” diye düşündüm. Gözlerimi denizin maviliklerinden
güçlükle çekip bulutların ötesine daldım. “Tanrım, ne olur bağışla beni! Gücümü
yitirmeden bitirmeliyim her şeyi… Denizde başlayan yaşamım denizde son bulsun!”
“Bunu yapmaya
hakkınız yok! Çünkü size gereksinimi olan birisi var.”
Yanı başımda
duyduğum bu sakin, şefkat dolu ses; beni şaşkına çevirdi. Bu, bulutların
ötesinden gelen kutsal bir ses miydi? Kimdi bu, düşüncelerimi okuyup bana
gereksinimi olan kişiden söz eden?
Gözyaşlarımı elimin
tersiyle sildim, başımı yavaşça sesin geldiği yöne çevirdim. Uzun boylu
yabancının mavi gözlerinden yayılan sıcaklığın her yanımı sardığını hissettim.
Gözleri gerçekten mavi miydi yoksa saatlerdir denizin mavisinden başka renk
görmeyen gözlerim mi yanılıyordu?
O, dudaklarında
tatlı bir gülümseyişle hafifçe eğilerek kendini tanıttı:
“Ben, ressam
Faruk!”
Ağlamaktan kızarmış
gözlerimle şaşkın şaşkın hala yüzüne baktığımı görerek sözlerine devam etti:
“Görüyorum ki
içinizden geçenleri anlamam sizi şaşırttı. Sanatım yönünden insanları
incelemekten hoşlanırım. Saatlerdir sizi izliyordum. Bu nedenle yaşlı
gözlerinizdeki acı yakarışı, yüzünüzdeki derin ümitsizliği kolayca okudum.”
Ancak fısıltıyla yanıt verebildim:
“Ama bir noktada
yanıldınız. Ne bir yakınım ne de yardım edebileceğim birisi var.”
“Hayır,
yanılmıyorum. Çünkü size gereksinimi olan kişi, benim!”
Hayretten açılmış
gözlerimle ona baktım ve “Siz mi?” dedim. Gözlerim yeniden denizin
maviliklerine dalarken “Fakat beni tanımıyorsunuz bile… Size ne yardımım
olabilir?” diye mırıldandım.
O “İleride küçük
bir lokanta olacak. Orada daha rahat konuşuruz.” derken demir parmaklıklara
kenetlenmiş ellerimi okşayarak açmaya çalışıyordu.
Titreyen
bacaklarımla, bir robot gibi kollarıyla bana destek olan yabancıya uydum. Karşı
koyacak gücüm yoktu zaten. Her şeyi gören gözleriyle aç olduğumu da anlamıştı
galiba.
Bir saat kadar
sonra tabağımdakilerin tümünü bitirmiştim. Kendimi daha iyi hissediyordum ve
onun hakkında pek çok şey öğrenmiştim.
Faruk, İzmirli bir
ailenin çocuğuydu. Güzel sanatlar eğitimi için İstanbul’a gelmişti. Yetenekli
ama elinden tutup sanat çevresine kendisini tanıtacak saygın bir dostu olmadığı
için yıllarca yoksulluk çekmişti. Uzun uğraşlar sonunda yeni yeni tanınmaya
başlamıştı. Aynı zamanda atölye olarak kullandığı küçük bir çatı katında
yaşıyordu. Kendini öyle içten, yalın ve gerçekçi bir dille anlatıyordu ki.
Sonunda sustu ve
gülümseyerek “Şimdi sıra sizde!” dedi. “Bir saattir konuşuyorum ama henüz
adınızı bile bilmiyorum.”
Günlerdir yaşadığım
duygu karmaşasıyla ve ağlamaktan kısılmış sesimle yanıtlamakta zorlandım ve
yutkunarak konuştum:
“Adım Derya. Bu adı
deniz sevdalısı babam vermiş bana.”
“Tanıştığımıza
memnun oldum Derya!” diyerek elini dostça uzattı, tokalaştık. Suskunluğum uzun
sürünce beni yüreklendirmek için gülerek konuştu:
“Ben de denizi çok
severim. Her gün inerim bu sahile, saatlerce denizi seyrederim. Resimlerimin
çoğu da deniz temalı... Bakalım, başka ortak yönümüz var mı?”
“Babam, Balkan
göçmeni bir aileden... Osmanlı döneminde Ege’nin şirin bir sahil kasabasına
yerleşmiş, aile.” diye duraklamalarla sürdürmeye çalıştım.
“İşte, ortak bir
yön daha. İkimiz de Egeliyiz, ne güzel! Sonra. Devam et!” diyerek yüreklendirdi
beni.
“Birkaç dönümlük
bahçelerinde yetiştirdikleri meyveleri satarak okutmuşlar onu. Deniz subayı
olan babam, kısa süre sonra kasabanın en güzel kızı ile evlenmiş. Görev
sırasında büyük bir kaza geçirince kasabasına geri dönmüş. Ordudan ayrılmış ama
deniz tutkusundan vazgeçememiş bir türlü.”
“Deniz, onu iyi
tanıyanların en yakın dostudur.” sözleriyle destekledi araya girerek.
“Evet, babam da
böyle düşünüyordu. Bir tekne alıp turistleri koylara taşımaya başlamış, babam.
Balıkçı kızı olan annem de en büyük yardımcısı. Anası ve babası böyle olunca
bebek ne yapsın? Denize kavuşmak için acele etmişim ki yedi aylıkken teknede
doğmuşum. Dededen kalma iki katlı taş ev yuvamızdı ama çocukluğumun çoğu
teknede geçti. Ah, mutlu çocukluk günlerim!”
Bu kez de çocukluk
günlerimin anıları yaşarttı gözlerimi. Yeniden ağlamaya başladım. Faruk,
gözyaşlarımın dinmesini bekliyordu sabırla. Dakikalar sonra içimi çekerek
konuşabildim:
“O günlere geri
dönebilsem keşke. Erkenden kalkan annem ve babamla tekneye giderdim. Babama
teknenin temizliğinde yardımcı olurdum. En sevdiğim iş, metal bölümleri ovarak
parlatmaktı. Bu sırada annem, yolcuların öğle yemeği için hazırlık yapardı.
Sebzeleri tek tek yıkamak da benim görevimdi. Benim için teknedeki en zevkli
an; yolcuların iskele başında karşılanmasıydı. Babam, annem ve ben yan yana dizilir
bir ağızdan konuşurduk: “Poseidon’a hoş geldiniz! İyi yolculuklar!” Yanı
başımda iki ayağı üzerinde bekleyen köpeğim Keto da havlamalarıyla katılırdı
bize…”
“Ne hoş! Teknenizin
adı Poseidon muydu? Anlaşılan baban da benim gibi mitolojiye ilgi duyuyormuş.”
diye mutluluğunu dile getirdi.
“Şarkı söyleyerek
denizcileri büyüleyen sirenlerin öyküsünü her uykudan önce dinlerdim, babamdan.
Turistleri götürdüğümüz bir koya “Denizkızı Koyu” adını vermiştik, babamla. Bu
koyda demir atar, yarışma düzenlerdi. Yolcuları iki takıma ayırırdı: Gaia ve Poseidon…
“Denizkızı” dediğim kayaya yüzerek ulaşan ilk grup birinci seçilirdi. Ödül
törenimiz de pek güzel gelirdi, bana: Elimde bir tepsiyle ben… Tepsinin içinde
defne dallarından yapılmış bir taç ve annemin deniz kabuklarından yaptığı vazo,
biblo, takı gibi küçük ödüller. Annem; narin bir kadındı, yaptığı biblolar
gibi. İlkokul son sınıfta iken onu yitirdim. Sonra İstanbul’daki üniversite
yıllarım boyunca yoksun kaldım babamdan da, öykülerinden de. Bakardım, ne zaman
babamın özlemi dayanılmaz boyuta gelse elime bir kitap almışım: Halikarnas
Balıkçısı’ndan…
Geçen ay, son
zamanlarda telefonlarının arası uzayan babamı aradım. Uzun uzun çaldırdım, açan
olmadı. Tekrar denedim. Tanımadığım bir ses. Babamı sordum. “Kızım, ben de seni
arayacaktım. Çok üzgünüm ama dün gece babanı yitirdik. Kalp krizi. Başın sağ
olsun!” İnanamadım, babam nasıl ölürdü? Mitolojik tanrılar gibi ölümsüzdü,
benim için…
Öğrendiğime göre, son zamanlarda parasal
sorunları varmış. Hiç belli etmemişti, bana. Önce evini satmış. Sevgili
“Poseidon”una haciz gelince yüreği kaldıramamış bu yükü. Onu, kasabamızın
koynuna bıraktım. İstanbul’a döndüm,
babasız ve beş parasız.
Birkaç gün sonra
kendimi toparlayınca iş aramaya başladım. Çalışıp okuyacaktım. Ev arkadaşım,
sözlüsünün arkadaşından söz etti. Genç adamın pazarlama şirketi vardı ve bir
eleman arıyordu. Umutla koştum görüşmeye. Parasal değeri yüksek ürünlerini
teslim alacaktım. Yüklü bir güvence bedeli vermem gerekiyordu. Düş kırıklığı
içinde çıktım, iş yerinden.
Birkaç gün sonra
kalan son paramı çekmek için bankaya gittim. Ve babacığımın sürprizi beni
havalara uçurdu. Adıma açtığı ayrı bir hesapta, ölümünden sonra verilmek üzere
yüklü bir para vardı. Parayı çekip şirkete koştum. Birkaç kâğıt imzalattılar.
İşten çıkarsam bu para geri verilecekti. Patron “Artık bizim elemanımızsınız,
yarın işe başlayacaksınız.” dedi. Sevinçle eve koştum, arkadaşıma sarılıp
teşekkür ettim.
Ertesi günü,
coşkuyla iş yerime gittim. Ofisin kapısını çaldım, açılmadı. Kapıcıya sordum.
‘Taşındılar.’ dedi. İnanamadım. Koca iş hanında kimse nerede olduklarını
bilmiyordu. Umarsızca eve koştum. Hayret! Ev arkadaşım, tüm eşyalarını toplayıp
gitmişti. Onun izini de bulamadım. Her şeyi öğrendiniz işte. Yaşama umudu bile
kalmamış bir kız, size nasıl yardım edebilir?” diyerek sustum.
Faruk, bir
yarışmaya katılmak için hazırlayacağı tabloya modellik etmemi istiyordu. Ben de
kalacak bir yere kavuşacak, karnımı doyuracaktım.
“Bakın, taslağı
bile hazır!” diyerek cebinden çıkardığı kâğıda baktım. Gökyüzünün sonsuz
maviliği içinde parıldayan ışığa hüzünlü gözleriyle bakan bir genç kız.
Hayranlığım, duymakta olduğum acıyı hafifletmişti.
“Bu, göğe açılan
pencereden Tanrıya yakarışım sanki.” diye fısıldadım.
“Ah, çok güzel!
Tablomun ismi ‘Göğe Açılan Pencere’ olacak.” derken coşkuluydu.
Bir ay sonra aynı
yerde sevinçle kucaklaşıyorduk. Elimizde yarışmanın birincilik ödülü olan yüklü
bir çek vardı. Tabloya vurulan her fırça darbesinde sevgimiz biraz daha
büyümüştü. Mutluyduk artık. Yarışmayı düzenleyen dernek, tabloyu kimsesiz
çocuklar yararına açık artırmaya çıkardı. Tablo, umulanın üzerinde bir fiyata
satıldı. Kısa zamanda tablomuz ve biz, sosyetenin ilgi odağı olduk. Sık sık
toplantılara çağrılıyorduk.
Bir gün Faruk,
elinde iki biletle eve geldi. Sevinçle kucakladı beni.
“Bugün “Denize
Özlem” adlı tablomu iyi bir fiyata sattım. Çabuk bavulunu hazırla, gidiyoruz.
Seni çocukluk günlerini geçirdiğin kasabaya götürüyorum.”
Bir hafta boyunca
güzel kasabamda kaldık. Ailemin yokluğu dışında pek bir şey değişmemişti: Bir
ya da iki katlı şirin taş evleri, yemyeşil bahçeleri, kır kahveleri, balıkçı
lokantaları, allı-morlu tekneleri, turkuaz renkli koyları, pırıl pırıl gökyüzü
ve yanık tenli, güleç, konuksever, çalışkan insanlarıyla benim kasabam. Öyle
iyi geldi ki bana! Denizinde mi yüzdüm gerçekten, yoksa bir anı denizinde mi,
bilemedim.
Çevremizde bir
ressama esin verecek o kadar çok şey vardı ki. Faruk’un tamamladığı bir
tabloyla ve eskizlerle döndük, İstanbul’a.
Yine çağrılı
olduğumuz toplantılardan birindeydik. Tüm kadınların gözleri Faruk’un
üzerindeydi. Onunla gurur duyuyordum.
Bir ara şişmanca,
orta boylu bir adamın önümde eğilerek beni dansa davet ettiğini gördüm. Piste
doğru yürürken adam “Tabloyu sizin güzelliğiniz değerlendirdi.” diyordu.
Gözlerim Faruk’u aradı. Bunu fark eden kavalyem:
“Faruk Bey, Birsen
Hanım’la balkona çıktı.” diye fısıldadı. “Milyarder, güzel ve zeki bir kadındır
o. Böyle olunca her şeyi elde etmesi için bir engel kalmıyor ortada.”
Suat Bey’in bu
sözlerinin anlamını Faruk’u görünce anladım.
Dalgındı. Gizlemeye
çalıştığı bir heyecanla konuşuyordu. Birsen Hanım; sanat çevrelerinde sözü
geçen, güçlü bir kişiymiş. Yardım elini uzattığı her sanatçı kısa sürede
kendini ünün en üst basamaklarında bulurmuş. Fakat…
Faruk’a bir türlü söyletemediğim gerisini, Suat
Bey ile karşılaştığımızda öğrendim.
Birsen Hanım, kendisiyle nişanlanırsa Faruk’u tüm düşlerine
kavuşturacaktı.
Anlamıştım, Faruk
büyük bir bunalım içindeydi. Bir yanda ben, diğer yanda yıllardır
gerçekleşmesini beklediği düşleri… Onun sanatına olan tutkusunu sezinliyordum.
Benim içinse sevmek; benliğinden sıyrılmak, “o” olmak demekti. Kararımı verdim.
Birkaç hafta sonra
gazetelerde şu haber vardı: “Mutluluk dağıtan tablo: Ressamı; sosyetenin
kraliçesi Birsen Şen’in kollarında şöhret basamaklarını tırmanırken modeli
Derya, tanınmış iş adamlarından Suat Namlı ile evleniyor.”
Gerçekten mutlu
muyduk acaba? Sevgimi, acılarımı içime gömmüş; yalnız onun başarısı için
yakarıyordum. Suat; iyi bir insandı, bir dediğimi iki etmiyordu ama…
Aradan üç yıl
geçti.
Suat, kasabamdaki
dedemin evini satın aldı. “Poseidon” adıyla butik otel yaptık.
O yaz akşamı,
terasımızda radyodan yayılan neşeli müziği dinleyerek sofrayı hazırlıyordum.
Müzik bitti, haberler başladı: “Ankara yönünden gelen tren, Polatlı istasyonu
yakınında bir özel otomobile çarpmıştır. Otomobilde bulunan ünlü ressam Faruk
Saner ve eşi tüm çabalara karşın yaşamlarını yitirmişlerdir.”
“Yanlış” diye
düşündüm önce. “Olamaz, ben yanlış anladım. Birkaç yıl önce ölmek isteyen ben,
yaşıyorum. Sevgisi ve enerjisiyle beni yaşama bağlayan Faruk ise öldü, öyle
mi?” Sonra gerçek olanca ağırlığıyla çöktü üstüme ve yıkıldım.
Gözlerimi açtığımda
başucumda sevecenlikle saçlarımı okşayan Suat’ı gördüm.
“Üzülme
yavrucuğum!” diyordu. “Biliyorum, acın çok büyük ama tanrının verdiği acılara
katlanmaktan başka ne gelir elimizden. O, öldü ama yapıtlarıyla sonsuza dek
aramızda yaşayacak.”
Zorla oturtulduğum
masada tabağımdaki etleri didikleyip duruyordum. Yemek büyük bir sessizlik
içinde sürüyordu. Suat, kalkarak yanıma geldi, ellerimi tuttu.
“Biliyorsun yarın
evlilik yıldönümümüz karıcığım! Sana bir sürpriz yapmak istiyordum. Fakat
armağanımı bu akşam sunmaya karar verdim.” diyerek salondan çıktı ve az sonra
koca bir paketle geri döndü. Kendimi
toparlamaya çalışarak kalktım. Ağır ağır açtım, paketi. Birden saatlerdir tutmaya
çalıştığım gözyaşlarım boşandı. “Göğe Açılan Pencere” karşımdaydı. 16.09.2016
GELMEDİN YA…
Salih Sarısoy
Dedin ya aşk,
Aralık bırak
Kapıyı,
Gelebilirim ansızın.
Sonbahar da
Geldi geçiyor,
Gelmedin ya.
Kapatıyorum artık
Çok üşüdüm…
MUŞTULADIN
BAHARI GÖZLERİNDEN
Cemal Karsavran
gözlerim asılı kaldı kirpiklerinde
işledim yüreğime ilmik ilmik
serden geçtim sır vermedim
ezberleyip hece hece adını
anlamlar çoğalttım kendime
gözlerime yıldız düşürdün geceden
inci inci imgeler topladım
suya düşmüş akşamın renginden
canlandı esir zamanlarımın senliğiyle
mağrur masum bakışların
galaksilerinde gezinirken
işmar edip gel derken engelliydim
sığınmasız tutundum sabah yıldızına
tebessümünle ebeledin beni
mabude zarafetin nezaketinle
goncalar sundun demet demet
ilahi ruhun güzelliğiyle
semadan mavileri topladığında
enlemler oğlak dönencesindeydi
muştuladın baharı gözlerinden
Mitoloji, Yunanca
(mithos) yani “söylenen ya da duyulan söz” ve (logos) yani “konuşma”
kelimelerinin birleşiminden oluşmuş olup, Eski Yunan'da “geçmişte söylenenlerin
tekrar edilmesi” gibi bir anlam barındırmaktayken zamanla Doğu dillerinde
efsane Batı dillerinde ise mit anlamı kazanmıştır. Mitoloji günümüzde belirli
bir din veya kültürdeki insanlık ile evrenin yaratılış ve doğasını, geleneklere
özgü inanç ve uygulamaların sebebini açıklamaya yönelik söylencelerin tümünü
tanımlamak için kullanılmaktadır. Mit sözcüğü gerçekte doğru olmayan bir hikâye
veya anlatı için tercih edilir ve çoğunlukla bir yanlışlık, doğru olmayan unsur
vurgusu barındırır. Mitoloji kelimesinin Türkçe karşılığı söylenbilim veya
söylencebilimidir. Türk dilleri içerisinde en ilginç olan karşılığı Çuvaşçada
yer alır. Bu dilde Halaplah kelimesi Mitoloji manasına gelir ve Halap yani
Masal sözcüğünden türemiştir. (Kaynak wikipedia.)
Mitoloji, efsaneler
bilimi anlamına da gelir. Hem masal ve efsanelerin toplandığı kitap hem de ilk
çağ sonlarında mythos yazarı diye tanımlanan derleyicilerin yaptığı iş için
mitoloji kelimesi kullanılırdı.
Eski Yunan dilinde
‘söz’ kavramını karşılayan üç sözcük vardı. İlki ‘mythos’, söylenen veya
duyulan bir sözdür. Efsane, hikâye anlamlarına gelir. Fakat mythos güvenilir
değildir, çünkü insanlar gördüklerini veya duyduklarını anlatırlarken birçok
yalan ve abartıyla süsleyebilir.
İkincisi ise Epos,
belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür. Zamanla şiir, destan ve
ezgi anlamlarına gelmiş ve şimdi epik veya epope olarak batılı dillerde yerini
almıştır. Son olarak logos ise ‘gerçeğin insan sözüyle dile gelmesi’ olarak
tanımlanır.
Logos sözcüğünü
başta tarihçi Herakleitos olmak üzere doğa bilginleri yapmıştır. Bu sözcük
bilimle ve araştırmayla öylesine bağdaşmıştır ki günümüzde halen araştırma ve
bilim dallarının sonlarına eklenen logos-logia gibi bir ek olmuştur. Dilimize
ise ‘-loji’ olarak geçmiştir. Örneğin; Antropoloji, Sosyoloji gibi…
Kelime, sözlük
anlamında “Bir inanç veya bir topluluğun kültüründeki tanrılar, kahramanlar, evren
ve yaratılışla ilgili tüm yazılı ve sözlü efsaneler birikiminin
anlamlandırılması, yorumlanması ve incelenmesini kapsayan çalışmalar bütünü’’
olarak tanımlanmıştır. Çoğu kültürün kendine ait başlangıcı, evreni, türünün
yaratılışını, doğayı anlamlandırmaya çalıştığı mitolojisi vardır.
Eğer mitoloji en
genel şekilde sınıflandırmak istenirse bölgelere göre sınıflandırmak doğru
olacaktır. Bunlar ise;
-Asya Mitolojisi
-Avustralya ve
Okyanusya Mitolojisi
-Avrupa Mitolojisi
-Orta Doğu
Mitolojisi
-Amerikalar Mitolojisi
Fakat mitoloji
dendiğinde günümüzde akla ilk gelenler Yunan, Roma, Türk, Pers mitolojileri
olacaktır. (Kaynak tarihlisanat.com)
Bu bağlamda
Edebiyatta Mitoloji, mitolojik temalı, içerikli ya da anlatılı bütün edebi
türleri kapsar diyebiliriz.
Mitolojik Şiir
Kısaca mitolojik
ögeler barındıran veya mitolojik anlatımlı şiir türü diyebiliriz. Bunun da ilk
örnekleri Eski Yunan’da.
Eski Yunan
şairlerinden Homeros’un “Su Perileri Mağarası” şiirini örnek olarak vermek
mümkün:
“Koyun tepesinde
dal budak salmış bir zeytin ağacı,
Taçlandırır gölge
veren dallarıyla sarp kayalığı.
Güzel ve loş bir
mağara yer alır burada,
Naiadlar denen
Nymphaların yeri.
İçinde, tanrısal
işçiliğe sahip taştan küpler, testiler,
Ve bir de tezgâhlar
vardır, mermer kadar parlak,
Nymphaların mor
renkli ince işlenmiş dokumalarını sergilediği.
Arılar testilerin
içine kurarlar peteklerini, leziz bal, nektar kadar saf.
Sular, hiç durmadan
çağlar durur burada.
Yüksek birer kapı
açılır mağaranın iki yanında,
Kuzeye açılanı,
insanlara geçit verirken,
Kutsal olan
güneydeki, ölümsüzlerindir.”
Mehmet Faruk
Habiboğlu
“Ama kaçış yok ecelden, zamanı geldiğinde
her insan, en sevgili kullar bile göçüp giderler bu dünyadan.” Victor Hugo
Sabah:
Dur durak bilmez kalbim iğreti
Gölgeni aradım palyaço yüzlerde
Koridorlarda, mitinglerde
Yanıldım bizzat
Adam kılıklı boş libaslar
Mehamet haraç mezat
Öğlen:
Fırat doğduğu yerde çığlık çığlığa
Dağlarda feveran, kentlerde figan
Çouklar korkulu ve öfkeli
Ka revan bir coğrafya önümde
SenTanrısın bilirim de
Bir zaman gökleri kuşatan
Meleklerin nerde
İkindi:
Homeros Sendromu'nu yaşıyor ölüler
Kalbini kaşıyor ölüler
Kibirle dolaşıyor ölüler
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiştir.”
Oysa her anne bir şiirdir
Hem bilirsin
Hüzün kalbe iyi gelir
Akşam:
İlkin şiir ölür
Bir kuşun kanadı kırılır
Yakın iklimlerde ihtilal olur
Umutlar öldürülür kirli savaşlarda
İlkin şiir ölür
Yatsı:
Hepimizin acelesi var
Hepimizin ellerinde büzülüyor dünya
Ey yalvacın kalbinden dökülen rapsodi
Ey pejmürde gülüşlerimin turkuaz görkemi
Ey hiç yorumlanamayan rüya
Seher:
Bir keşiş oruca durur
Bir haham ağlar duvar önünde
Bir mümin tekbir getirir
Yağar gökten bela
Yağar kahır
Zalim sırıtır aşüfte
Hülasa:
Sen Tanrısın bilirim de
Bir zaman gökleri kuşatan
Meleklerin nerde?
AYNALI YOL
Elif Burcu Özkan
Aynalı bir yol hayat
Cam geçitte yürüyor insanoğlu
Soluna iblisler üşüştüğünde
Kendi taktığı prangalarına sövüyor
Çetin kışlar zincir misali
İnce boynuna dolanıyor
Kimliğini bilmeyenin sınırları yok
Yolunu çizemeyenin
Kırık hep kanadı
Tüm mızraklar dönüş uyarısı
Ruhun başka dili yok
Kuru otlarla uğraşırken
Savurur dikenli teller hiçliği
Boğan nefesler aldırır kaypaklıklar
İçine döner derdin oğlu
Elin cenneti yok
Kendinden uzaklaşana
Ayna tutar geçit
Mayınlı gönüllere değdirir
Sarsar en ince noktasından
Özüne gizler denge çiçeğini
Aynalar ruhun yansıması
Takılı zihnin, asılı inancın, kırılan
kanadın
Ondan uğrayıp duruyor
Tüm yolsuzlar ve yolsuzluklar
“Sen yoksun ki” diyorlar
ÇEVRE
VE YAŞAM
Abdullah
Şanal
Yaşamak ciddi bir iştir. Çevre ile
yaşayan varlık arasındaki bağ, ilişki ise çok önemli. Sağlıklı bir yaşam; temiz
bir çevrede gelişir ve sürdürülür. Çevre, yakınımızdan uzağa doğru tüm
nesneleri kapsayan; toprak-su-hava temeline dayalı yaşayan bir ortamdır. Biz bu
ortama ‘doğa’ diyoruz. Doğasız bir yaşam düşünülemez. Evinizden 3 gün dışarı
çıkmayın bakalım neler hissedeceksiniz? Doğa doğurgandır, cömerttir. Tüm
güzelliklerini insanlara sunar. On binlerce yıldır neyi varsa vermiş insana,
insanlığa. Yaşlanmış, yıpranmış, yorulmuş... Kendini yoran, harcayıp savuran
vefasız insanlıktan yardım istiyor şimdi de...
İnsanın ise derdi çok, vakti yok ‘ince
şeyleri düşünmeye!’. Sorunları dağlar gibi büyümüş. Yaşamanın gereğini atlamış
çünkü. İlk insan, doğadaki gizli güçlerden korkmuş önce ve bu yüzden düşman
bilip doğa ile savaşmış. Bu savaşta kazandığı zaferlerin sarhoşluğu içinde
hâlâ. Ayıkamadı insanoğlu. Vurup kırmaktan, yakıp yıkmaktan, ölmekten,
öldürmekten barbarca bir haz duyuyor. Psikolojik bir hastalığı var yani!
Çevreyi koruyup onarmakla kendisini de tedavi edeceğinin farkında değil.
Farkında olanlarsa doğayı kurtarmaya yetişemiyor... Şu dünyada türlü çeşit (!)
insan var. Kimi aşmış karanlık çağların eşiğini. Doğaya da insana da sevecen,
dost. Kimi ise yıkıcı, hain. Bindiği dalı kesmekten çekinmiyor. Zehrediyor
hayatı. Aslolan yapmak, korumak, yok olanın yerine yenisini koymak ki zor iş
tabi. Bu iş bilinç, kültür, özveri, kötülere karşı savaşım gerektiriyor.
Yıkmaksa kolay iş ki müşterisi çok! Cahiller, sorumsuzlar, anarşistler,
kapkaççılar, açlar, açıklar da az değil. Yaşamanın da yaşam kaynaklarının da
içine edilmiş; dengeler bozulmuş bir kere
Örgütlü bir demokratik kültür toplumu
olamadın mı, devletin devlete, politikacıların politikacıya benzemedi mi işler
aygaz! Çevreymiş, ağaçmış, yeşilmiş, kuşmuş, gökyüzüymüş, mutlulukmuş,
paylaşımmış iplemiyor sürü olup güdülen insancıklar. Günü kurtarmanın, yarını
‘düşünmekten’ geçtiğini hangi eğitimle bilecek? Vurup kırmaya, öldürmeye,
acımasızlığın çorağında sevgisizliğe, iftiraya, kumpasa ayarlanmış adam... “Bu
Vatan Kimin?” diyorsun “Bu vatan toprağın kara bağrında/ Sıra dağlar gibi
duranlarındır/ Bir tarih boyunca onun uğrunda/ Kendini tarihe verenlerindir.”
diye hamasi şiirler döktürüyor ama, vatanı sevmeyi ‘yeni topraklar edinmekle
karıştırıyor. Eldeki vatanı yaşanılır kılmak konusunda olumlu fikri ve eylemi
yok. ‘Yeşil’ diyorsun. “Türbe yeşilimiz var, neyine yetmez!” diye dayatıyor.
Ölülerden medet ummaya kaldıysa, koyuver gitsin! diyesi geliyor insanın.
Öte yandan kiminin bir dikili ağacı
yokmuş, kiminin bir kedisi falan... Oysa dünya hepimize yeter, hırslarımızı
dengeleyip biraz mütevazı yaşamayı denesek. İnsanoğlu uygarlığı, tekniğin güç
gösterisi olarak algıladıkça ham ayvayı (!) çoktan yemiş sayılır. Çıkar için
dokunduğu dalı kurutan, toprağı buhar eden, suları tersine akıtan, avladığıyla
yetinmeyip katliama vardıran bu “kör gözüm gidişat”ta herkesin sorumluluğu var.
Bencillikler yüzünden topluca intiharın sınırını geçmişiz... Yok olmanın baş
döndürücü hızı fren miren tutmuyor! “Binmişiz bir alamete; gidiyoruz kıyamete!”
Katliam, tecavüz, kıyım barbarlığı içinde kıyamete çeyrek var.
Nüfus artışı da felaket. Toprak,
ayağımızın altından kayıyor. Her doğum, yeni ihtiyaçlar demek. 55 yıl sonra
Türkiye’miz çöl olacakmış. Siyasilerimiz ise erozyondan beter! Sahilleri,
ormanları, sulak alanları, sarayları, kasaları, ödenekleri falan “çevrecilik”
ayağına bir güzel koruyorlar! Dokundukları her şey kirleniyor. Ses, müzik,
görüntü, hava, cıva, medya, yürek, böbrek, dalak, akıl, izan, namus, dostluk
kirleniyor. Her doğan gün, kirli çamaşırları döküyor sokaklarımıza... Kuşlar
ölüyor bu leş gibi kokudan, çiçekler soluyor, inekler deliriyor... Halkımıza
pek bir şey olmuyor galiba! Yanılmış olabilirim. Halkım çoktan ölmüş de
ağlayanı yok, farkında değil! Farkındalığı olsa toplum dayanabilir mi bunca
rezilliğe?!...
“Yeryüzünün akciğerleri” sayılan tropik
ormanlara da girdi Azrail’in baltası. Amazon’da, Güney Doğu Asya’da, Batı
Afrika’da yoğunlaşan bu yağmur ormanları, yeryüzündeki karaların yüzde 7’sini
oluşturuyor. Bitki ve hayvan türlerinin de yarısı buralarda. Örneğin
Hindistan’ın o canım ormanları 20 yıl sonra sizlere ömür. Bir milyarı aşkın
nüfus, dımdızlak ortada kalacak. Dünyamız, karıncalar gibi kaynıyor iş ve aş
telaşında. Savaşları, açlığı, ölümleri düşünmek bile ürkütücü. Hem bilim-kurgu falan seyretmiyoruz. Hurda
yığını bir dünya ve sürünen yaratıklar yarına elbirliğiyle hazırladığımız,
UFO’ların kurtaracağını da hiç ummayın, beklemeyin sakın. Olacak iş değil ki
ürettiğinden fazlasını tüketen insancıklar, kemirgen farelere dönecek sonunda.
Yazık ki çok yazık. Benden söylemesi...
Oysa; Behçet Necatigil’in dizeleriyle “Kır
Şarkısı” söylemenin mutluluğu ve umudu da hâlâ tükenmiş değil:
“Tam otların sarardığı zamanlar / Yere
yüzükoyun uzanıyorum / Toprakta bir telaş, bir telaş / Karıncalar öteden beri
dostum.” & “Ellerime hanım böcekleri konuyor / Ne şeker şey onlar! / Uç
böcek, uç böcek! diyorum / Uçuyorlar...”
Erçağ Akarca
Gölgeleri
eskiten bir ağaçtan yükselen tını,
Tarihi
hırpalayan bir freskin gövdesinden taşan hüzün,
Yağmurun
bir caddenin nefesinde gezinen telaşlı ayakları,
Ayakları
yere sağlam basmayan bir balkonun yükseklik korkusu,
Mevsimlerce
zorlanan zıtlıkların bir idare lambasının altında yankılanan tiz çığlığı
Özünden
koparılan bir gramafonun kendi benliğiyle yaşadığı çelişki,
Sessizlikten
düşen yorgun bir sesin bir gazoz kapağı içinde esrimesi,
Mitlerden
sarkan bir siluetin kaldırımlarda söylediği sonsuzluk şarkısı,
Güneşli
bir tebessümün yemyeşil kırlarda kendi kimsesizliğiyle diyaloğu,
Ruhları
besleyen bir uykudan yükselen rüya,
Karıştı
bir insanın kendini kaybettiği bir gölgenin uçurumuna,
Sessizlik
benzerdi odalardan odasızlığa taşınan bir armağana,
Berkit
yalnızlığını sessizliğin, gölgelerden gövdelere ulaşmasın,
Berkit
yalnızlığını odaların, eşyalardan balkonlara taşmasın....
Yazmak, sözlükte
şöyle tarif ediliyor: “Sözü ve düşünceyi yazarak anlatmak,” deniliyor. Yazmanın
da çeşitleri vardır. Kişisel olarak duyuru ve haberleşme, kurum ve kuruluşlarla
yazışma, toplumu ilgilendiren duygu, düşünce ve bilimsel yazılardır. Bizim asıl
üzerinde durmak istediğimiz ‘toplumu ilgilendiren’ yazılardır, ama izninizle
ülkenin yakın geçmişten günümüze kadarki durumuna kısa bir göz atalım…
Bilindiği gibi
ülkenin insanı, Padişahlık döneminde kula kul olmaktan kurtulamamıştı.
Cumhuriyetle beraber uyanış başlamış. Özellikle, 1940’ta kurulan Köy
Enstitüleri, İkinci Dünya Savaşı koşulları içinde bile 21 okuldan, 20 bine
yakın mezun vermiş. Bu okullarda okuyanlar ise; bacağında şalvar, ayağında
çarık olan köylü çocuklarıydı. Bunlar köyünde kalsaydı ya çiftçi ya da çoban
olacaktı. 7 yıl gibi kısa bir sürede Köy Enstitüsü sayesinde ileri gelen
değerli aydınlar oldular. Bu da insanımızın aptal değil, sahipsiz ve bakımsız
olduğunu gösteriyor. Atatürk: “Türk Milleti çalışkan ve zekidir,” derken bu
gerçeği dile getiriyordu. Toplumdaki bu uyanışı gören düzenin çıkarcı ve
ağaları baskıyla Köy Enstitülerini 1947’de Köy Öğretmen Okuluna
dönüştürüldüler. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954’te
kapattı. Demokrat Parti ile geri dönüş başladı... Özellikle, AKP döneminde ise
halkın mantığı, ‘paslanmış çember’ ile tutsak edildi.
Cumhuriyet
kurulduktan beri ülke aydınları; kalemiyle, diliyle, hatta politik olarak
uğraşmışlar, ama ne yazık ki istenilen hedefe ulaşamamışlar. Değerli okurlar,
Türkiye İstatistik Kurumu’nun, 27 Kasım 2018’de bilgisayarda yayınladığı
bilgiye göre 20 gazetenin toplam baskısının 2.258.780 olduğunu yazıyor. Şayet
hepsi satıldıysa bu gazetelerin tümünün okunduğunu, hatta her gazeteyi 2
kişinin okuduğunu varsayalım. Toplam 4.517.560 kişi gazeteyi eline almış
oluyor. Kitap ve dergilerin de etkisi vardır ama Türkiye’nin nüfusu 83 milyon
olduğuna göre yaklaşık 78 milyon insan gazete okumuyor. Acaba gazete okumayan
kitap okur mu? Bu kısa özetten sonra asıl konumuz olan “yazmaya” gelelim.
Yazma eylemi, bizim
arayış ve isteğimize bağlıdır. Kişi okul ve çeşitli eğitim yoluyla öğrendiğini
anlatmak ister, bu da yetmeyince heveslenip yazarak kendini kanıtlamaya
çalışır.
Bazı yazarlar veya
yazma heveslileri toplumun genel durumunu hesaba katmadan, yani araştırma ve
sınıflama yapmadan aklına geldiği gibi yazar, ama bu yazı herkesin ilgisini
çekmez. Belirli bir kesim ise bilgi birikimini düzenli şekilde yazıya dökmeye
çalışır. Elbette ki aydın ve sanatçılar saygı değer insanlardır, ama her yazı ve
yapıt, toplumun aydınlanmasına yetmiyor. Evet, meslek sahipleri mesleği ile
ilgili yazılar yazarlar, bunlara bir sözüm yoktur. Bazı yazarlar, entelektüel
okurlar için yazmayı tercih ederler. Köşe yazarlarının çoğu suya sabuna
dokunmadan, bilinenleri tekrarlayıp kendilerini kanıtlamaya çalışıp
tencerelerinin kaynaması peşinde koşarlar. Diğer bir deyimle faydalandıkları
iktidarın değişmesini istemezler. Post modern denen yazarlar ise bir bulamaç
yaparak toplumu şaşırtıyorlar!...
Ülkemizde belirli
bir azınlığın (tuzu kuru) haricindeki 78 milyon çoğunluk günübirlik ekmek
peşinde olduğu için ki okumak ve öğrenmek aklına bile gelmiyor. Asıl acı olan
ise mutlu azınlığın ve din bağnazlarının inanç duygusunu kalkan olarak
kullanıp; toplumun mantığını ‘paslanmış çemberiyle’ tutsak etmeleridir. Ne
yazık ki bu korkunç çember kırılmadan, halkın tutsaklıktan kurtulma olasılığı
mümkün görünmüyor.
Yazmak, yaza yaza
öğrenilir, ama bu eş-dostla sohbet niteliğinde olursa, tadı tuzu olmayan yemeğe
benzer. Elbette eş-dost değerlidir, ama toplumu kucaklayan gerçekçi yazı ve
yazarlar daha değerlidir. Çevresindeki olaylara ilgi duymayan bir yazar
gerçekçi olamaz. Güzel yazı yazabilmek için ise bilgi birikimi olmalıdır. İlhan
Selçuk’un dediği gibi: “Bilgi birikimi olmayanın fikri de olmaz.” Bu da okuyup
öğrenmekle elde edilir. Yazar, yazısından sorumludur. Kullanacağı sözcüklerin
anlam ve yazıya uyumuna dikkat etmek zorundadır. Özellikle din konusunun
uzmanları eğer halkına yardımcı olmak istiyorlarsa, mangal yürekli olup;
cesaretle dinlerin bir ahlak okulu olduğu, peygamberlerin de birer başöğretmen
olup, hedeflerinin de toplumun mutluluğunu sağlamak olduğunu cesaretle
söylemelidirler. İşte o zaman din yobazlarının yarattıkları ‘korku çemberi’
kırılıp, insanlar da bu dünyalı olduklarını kabul ettikleri zaman, uyuyan dev
uyanır, insanımız da özgürlüğe kavuşur. Evet, yazar da karınca kararınca bir
öğretmendir. Yazmak demek, fotoğraf çekmek değil; olayları mantıklı olarak
yorumlamaktır. Gerçekçi bir yazar, öncelikle kendinden korkmamalı. Güzel bir
yazı ise, karanlığa açılan penceredir!..
TATLI YEŞİLİN ACISI
Mehmet
Büyükçelik
Hiçbir yaşam ötekinden üstün değildir
yalancı rüyaları saymazsan.
Yeşili nerden topladın, pembeyi nerden
zaten siyah beyazları yüklüsün.
Hangi nehirlere daldın kim bilir
geçtin hangi köprülerden.
Eski bir gülüşün izi dudaklarında
buzlaşan anılar dökülmüş kalbinden.
Meyvelerin ağacından çalınmış
o suskun avuçlarında yanar günlerin
Yaban gözler açamaz ki kapılarını
anlamı yok avluya girenlerin.
Koşmaktasın arkasından dünyanın
yuvarlansın bırak, gülümse ardından.
Aklındaki yarınlar çiçekli bir bahçe
atlayıp girmek için duvarından.
Durgun gözlerinle sarsana beni
baharım yeşile doysun.
Nerelerden geçip geldin?
karşımda oturuyorsun.
Bilimsel ve sosyal
kuramlarla uyuşmayan, bilginin, mantığın, zekânın ve aklın çıkarımı olmayan,
ithal ve ezbere dönüştürülmüş her tür yaklaşımı, söylenceyi, yargıyı ve
çıkarımı; şiir sanatının gelişimi için sorgulamak şair sorumluluğudur.
Sanat, şiir ve sanat felsefesi ile estetik
konusunda kafa yormuş adı belli kişilerin geçmişte yazdıklarına ve
söylediklerine bakılırsa bu kişilerin, doğru bildiğimiz pek çok yanılgının
savunucuları olduğunu görürüz. Yaptıklarının yanlış olduğunu söylemiyorum.
Kaldı ki yanlış olduğunu söylemem, sanat hakkında öne sürülen düşünceyi
zamandan ve bilgi birikiminden bağımsız değerlendirmiş olurum ki bu da sağlıklı
bir sonuç doğurmaz. Ayrıca doğrunun, doğruluk değerinin göreceli olduğunu
düşünebilecek birikime sahibiz artık. 1882 yılına kadar kimse içten yanmalı
motoru bilmiyordu. İki yüz elli tonluk dev bir kütlenin okyanus ötesi
uçabileceğini 1900’lü yıllardan önce kimse bilemezdi. Bilinçaltının güçlü bir
bilgi deposu olduğunu Sigmund Freud’dan önce ayrıntılı olarak kimse
çözümlememişti. Sanatın insan aklı dışına taşma girişimi olduğunu, insanın
varlığını ve sürekliliğini sağlamaya yönelik temel yönelimin bir sonucu
olduğunu kimse düşünemeyebilirdi. Bugünün bilgi birikimi ile geçmişi yargılamak,
geçmişte yapılanları, ileri sürülen düşünceyi önemsiz bulmak, üstünde
oturduğumuz kazanımları görmezden gelmek anlamına gelir ki böyle bir tutum,
metinler arası ilişkiyi ve bilginin tarihselliğini yok saymak olur.
Sanat, estetik,
şiir gibi kavramlar; insan zihninin sahip olduğu bilgi yüküne, yaşam
koşullarının şekillendirdiği duygu gücüne göre şekil alırlar. Bunları, bugün
sahip olduğumuz teknik ve bilgi birikimi ışığında yeniden değerlendirmek
gerektiğinin altını çizmeliyim. Sanat/şiir hakkında söylenmiş hiçbir çıkarıma
yanlış gözüyle bakmıyorum; sadece zamanın sundukları ve bilgi birikiminin
doğurduğu zihinsel gücün boyutlarına göre şekil aldığını anlatmak istiyorum.
Günümüzde ise insan beyni öylesine çeşitli bilgiler ile donatılmıştır ki neyin
doğru neyin yanlış olduğunu tespit edemeyecek kadar kirli bilgi bombardımanı
altındadır. Aynı zamanda karmaşık olguları, çözümlemek için ayrıntılı araç ve
birikime de sahiptir. Zamanın olanakları, bilginin teknolojiye
dönüştürülmesinden çıkarılan sonuçlar ve aklın evrimsel gelişimine koşut,
sanatı ve sanatın amacını yeniden tanımlamak durumunda kalabileceğimizi göz
ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum.

İlk Çağdan bugüne
kadar üretilen bilgi, sanatsal çalışmalar, emek ve düşünce; bizler için çok
değerlidir. Sanat tarihine konu olan,
özellikle modern sanatın içinde var olan akımlar, diğer bir deyişle ...izm’li
sanat yaklaşımları, numaralandırılmış ve ışıklı vitrinlere konmuştur. İnsan
bilincine ve sanat anlayışlarına gerekli verileri kazandırmış, sanatta tarihsel
bilgiyi oluşturmuş, etkilerini değerleriyle kanıtlamış ve çağdaş sanatın
içerisinde verilerini yaşar kılıp köşelerine çekilmiştir. Bunlar; sanatın ve
bilginin tarihselliğini; metinler arası ilişkinin anlamsal boyutunu; sanatsal
yaratıların sürekliliğini ve engin bir sanat deneyimini; önümüze hazır bilgi
olarak sermişlerdir. Kübizmden sürrealizme, fovizmden dadaizme kadar pek çok
sanatsal yaklaşım, bugünkü sanat anlayışının bilgi birikimi ve deneyimini
oluşturmuş öncü akımlardır; her biri çağdaş sanat anlayışına önemli miras
bırakmışlardır.
Kabul edilmelidir
ki ...izm’li sanat akımları, deneyimsel bilgi zenginliği, görme ve sezi yetisi
ile sanatsal gelişmelere evrimsel bir devinim kazandırmıştır. Sanatçı, bu
akımların ürettiği bilgiye dayanarak görme ve sezi yetisini güçlendirmiş,
beklenenden daha hızlı gelişen bir sanatsal harekete yönelmiştir. Artık
çağımızda parça bölük bilgilerle tanımlanması olası olmayan, çok boyutlu ve
açık uçlu, aklın sınırlarını reddeden bir sanat yaklaşımı kucağımızdadır.
Bu yüzden, şiire
ilişkin eski söylemleri tarihin arka cebinden çıkarıp sorgulamadan kabul etmek,
savunmak, hayran olmak ve işin magazinsel tarafıyla ilgilenmek; bugünün
şairinin/yazarının kabul edebileceği bir durum olmamalıdır. Tarihsel ve
sanatsal bilgiyi yadsımadan, bilginin kullanılabilirliği, uygulanabilirliği ve
sonuçlarını ince eleyip sık dokumalıyız. Bu durumda, neyin ne olduğunu, doğru
bildiğimiz pek çok şeyin de yanlış olduğunu, görme şansı elde ederiz. Yeni
düşünce ve sanata yeni bakış biçimleri üretebiliriz. Var olan bilginin
yinelenmesi, çözümleme için gereklidir; ne var ki o bilgiden yeni bilgiler
üretemiyorsak anlamı yoktur. Bugün şair-yazar-çizer dediğimiz büyük bir
çoğunluk, hatta yazının hatırlı ağızları, -Türk yazınındaki metinlerden de
anlaşılacağı üzere- üretilmiş bilgiyi tespit etmekle uğraşmaktadır. Birbirini
yinelemekten, küçümsemekten, birbirini överek tanınırlık devşirme arayışından
fazlasını yapamamaktadır. Şiir sanatı kocaman bir dünyadır; söz bağlamlarından
ve kısıtlı bilgiden genellemeye gidecek kadar sığ yargılarla hiçbir sonuç
üretemeyiz. Örneğin, “Şiir dili yapay bir dildir” deme lüksünü kendimizde
görmemeliyiz. En önemlisi de bunu söyleyeni alkışlamamalıyız. Her yazar/şair,
dilin farkındalıklı kullanımının yapay bir dil olmadığını, estetik/sanatsal
değer üreten anlatımın zaten dilin kendisinde gizli olduğunu bilmelidir.
Bilimsel ve sosyal
kuramlarla uyuşmayan, bilginin, mantığın, zekânın ve aklın çıkarımı olmayan,
ithal ve ezbere dönüştürülmüş her tür yaklaşımı, söylenceyi, yargıyı ve
çıkarımı; şiir sanatının gelişimi için sorgulamalıyız. Her sanatsever bu
sorumluluğu duymalıdır. Yalan yanlış şeylerle, propaganda ve tebliğ mantığıyla
sanat üretme, şiir yazma devri bitmiştir artık. Şiir sanatı bir düşün
sanatıdır; bütün dil sanatlarında olduğu gibi.
Şunu biliyorum;
toplumda anlamı içselleşmemiş sanatsal yabancı terim ve kavramlardan; duygu
değeri oturmamış mitler, öyküler ve kahramanlardan tanınırlık devşirmeye
çalışmak; öne çıkmış kişilerin isimlerini kullanarak bir yarar sağlamaya
çalışmak; yazarın yetkinliğini değil, acizliğini ve artalan bilgisinin
zayıflığını gösterir. Bu yüzden, metnin konusu olan söylence, yargı ve
tamlamaların kime ait olduğu ve ne düşündükleri inceleme konum değildir. Bu
metinde yapamaya çalıştığım şey; yargı, söylence, tümce ve tamlamaları günümüz
verileriyle inceleyip bilimsel ve sanatsal gerçeklikle uyuşup uyuşmadığına
dikkat çekebilmektir.
Sanat biliminde
yeterliliğe ulaşmadan, çok iyi bir şair de olsanız, şiir sanatı hakkında
yargıda bulunmanın ve eleştirmenin altı dolu olmayan söz kalabalığından başka
bir anlama gelmeyeceği kanısındayım. Şiir sanatı; kendine özgü bir sanat,
sanatsal edimlerin pek çoğunu kullanabilen etkinlik; bilgi disiplinine bağlı
bir bilgi bütünlüğü; gerçek katmanı yanında gerçeküstü bir arka planı; bilgi,
algı, düşünme ve anlamanın duyguyla örgütlenmesi gibi kendi usul ve tekniği
olan; dil ve kültür varlıklarının tamamını en çekici ve akılcı kullanan,
yazınsal bir alandır. Diğer sanat alanlarının pek çoğundan daha fazla gerece
sahip; ses ve sesin parçalar üstü birimlerini; duygu, akıl, bilinçaltı, bilinç
üstü ve sınırsız düş ve düşün sistemini; mevcut ve öngörülebilen tüm yaşam
kaynaklarını en iyi örgütleyerek kullanabilen; sınırsız bir dil, kültür ve
düşün evrenidir. İşte bu gerekçelerle, “Şiir akıl dışıdır” ya da “Folklor Şiire
düşman” dır, diyemeyiz.
Neden diyemeyiz?
‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen de dinle’ der gibi bir durum ortaya çıkıyor
bunlardan. Yani, “Şiir akılla tanımlanacak bir şey değil, git otur evinde.
Araştırma, inceleme ve çalışma yapmana gerek yok, gelişigüzel yaz şiirini”
demekle eşdeğerdir. Örneğin küçücük bir örneklemden “Folklor şiire düşman” diye
büyük bir şey söylemiş gibi kocaman bir genelleme yaparsanız şu sonuca
ulaşırsınız: “Boş ver şairim içinde doğduğun kültürü, git kendine başka bir
kültür edin” demek olur. Bu sözleri, nesnel gerekçeleriyle çözümlediğinizde en
iyimser haliyle ulaşacağınız sonuç bu ve buna benzer olacaktır. Çok bilinen
sözler olduğu için isim kullanıyorum. Anıları güzel olsun. Bu söylemlerin
sahibi, Melih Cevdet Anday ve Cemal Süreya’dır ve Türk şiirinin ustalarıdır,
değerlerimizdir; şiirine şairliğine diyecek hiçbir sözümüz yoktur. Saygıyla ve
hayranlıkla anıyoruz. Öneğin, Cemal Süreya’yı nasıl tanımlarsınız, diye
sorsalar: Şiirde dili; asimetrik, güçlü, akılcı ve farkındalıklı kullanan;
folklorü şiire ustaca giydiren; döneminin gelmiş geçmiş en başarılı şairidir,
diye tanımlardım. Başta söylediğim gibi, maksadım değerlerimizi eleştirmek
değil; neyin ne olduğuna körü körüne inanmadan bugünün bilgisiyle sorgulama
gereğinin altını çizmektir. Kaldı ki söylenceleri, zamanının birikimi ve ilgili
bilimlere egemen oluşlarıyla ilgilidir; bu durum, yaşayan şairler için de
geçerlidir. Küçük bir örneklemden şiir ve folklor gibi birbirinden beslenen
kocaman iki dünyayı düşman ilan eden bir söylemi hâlâ geçerli görebilen bir
akıl, bilimsel süreçleri çalıştıramıyor; sağduyulu çözümlemeler yapamıyor
demektir.
Şiir yazıları,
yorum ve çıkarımlarında; şiiri büyük bir sanat olarak göstermek için, atar
tutar, söyler geçer, benzetir boyar türünde bir sürü söylem vardır. Bunlarla,
şiir severleri ve okuru oyalamamak gerektiğini düşünenlerdenim; özellikle de
lise ve lisans eğitimi alan öğrencileri. Bu maksatla;
19 ve 20. Yüzyıl
sanat literatüründe, şiir, şair ve sanat adına söylenmiş; içi boş
tanımlamaları, tamlamaları (“estetik soyutlama” gibi, soyutun
soyutlanabildiğini daha hiçbir bilim açıklayamadı) ve tümceleri toplayıp
dikkatinize sunmaya çalışıyorum. Bunlar; şiiri/sanatı etkilemiş/oyalamış ama
bugünkü bilgimizle çağın boş birer söylemi olduğu anlaşılanlardır. Bir
kısmının; görüş biçimi, öğreti bütünlükleri gibi bilimsel aklı sınırlayan,
büyük abilerinden aldığı emirlere göre söylem geliştiren, dış kaynaklı
bilgilerin gelişmişliğinden kuşku duymayan bir mantığın
çıkarımlarından/yinelemelerinden ibaret olduğunu açıklıkla anlayabiliyoruz.
Aşağıdaki her tümce, tamlama ya da söylemin; şiir/sanat adına yarar
sağlamadığını, bir anlam içermediğini hatta bir kısmının zarar bile verdiğini;
nesnel gerekçeleriyle birlikte ortaya koyabilirim. Ne var ki ilgili alanın
verileriyle ortaya koyduğum sonucun, tamamıyla anlaşılmasını sağlayabilir
miyim, işte bundan emin değilim. Çünkü gerekçeleriyle birlikte ortaya koyduğum
sonucu okuyabilmek için, yeni bir bakış açısı gereklidir. Bunca yıldır
batılılar söylemiş bizimkilerin çoğunluğu yinelemişler ve kimse bunları sorgulamamış.,
Tam tersi yanlışı yanlışla düzeltmek için adeta yarış yapmışlardır. Şiir
felsefesine yönelik deneme kitaplarına ve şiir yazılarına baktığınızda, çoğu
kitapta bu söylemlerin izlerini, övgülerini, süslenerek yeni söylenişlerini ya
da yakın anlam taşıyan temelsiz yorumlarını görebilirsiniz.
Şiir sanatı ve
kültürü, büyük bir evrendir. Ölçütü, değişkeni, değerler dizgesi; oldukça
karmaşık bir alandır. Bu metinde amacım, şiir yazılarına ilişkin gördüğüm ve
araştırma sırasında sıkıntısını çektiğim birkaç sorunu dile getirmekti. Şiirsel
ezgiyi incelerken kaynak bulamadım dünya literatüründe. Yinelemeler,
genellemeler, özlü sanat sözleri sayfalar dolusu; işin aslına değinen
bütünlüklü metin neredeyse yok gibi. Elbette şiir sanatı hakkında önemli bilgiler
üretilmiştir Türk yazınında. Geçmişten günümüze kadar çok güzel yapıtlar da
ortaya konmuştur. Türk şiirine hizmeti geçen şair, yazar ve eleştirmenler;
saygıyla önünde eğileceğimiz değerlerimizdir. Yapmaya çalıştığım şey,
değerlerimizi eleştirmek ya da yadsımak değildir; onların o günkü bilgisinin
bugünkü bilgiyle yeniden sorgulanmasının önünü açabilmektir. Şiir gelip
tıkanmıştır genellemelerin kucağında. Sorgulanamaz, sorgulansa da bir sonuç
çıkmaz, o zaman doğruysa bugün de doğrudur mantığından sıyrılmak için bir bakış
açısı geliştirebilmektir. Tartışılan, sorgulanan her şeyin altından mutlaka
dikkate değer bir şeyler çıkar. Zaten gelişim, dönüşüm ve yenilik de böyle gün
yüzüne çıkar.
Şiirin
felsefesinden yola çıkıp insanla olan ilişkisini bilimsel olarak çözümlemezsek
tıkanıklığı aşamayız. Şairler arasında sağlıklı bir tartışma kültürü, iletişim
ve eleştiri anlayışı yoktur. Bu şöyle olmalı dediğinde ya da
söylediğini/yazdığını onaylamadığında, kendisine hakaret edildiğini düşünüyor.
Ben konuya bu açıdan baktım; senin belirttiğin açıdan da sorgulanmalıdır,
diyemeyecek kadar koşullanmış sıkıntılı bir anlayış çoğunluktadır. Şiir;
düşünceden dile, bilinçaltından bilince, dilden dilbilime, fizikten biyolojiye,
soyuttan somuta, gerçeklikten gerçeküstü dünyaya ve sanattan insan ilişkisine
kadar koca bir dünyadır. Ben bilirim, ben doğuştan yetenekliyim gibi sözde
tutumlarla, gelecek için değer yaratılabilecek bir sanat değildir.
Sonuç olarak,
aşağıdaki aforizma/tümce/tamlamaları söyleyenler, bir bakış açısından ve bağlam
altında konuya yaklaşmışlar ve kendilerince haklı gerekçeleri vardır ki
söylemişler. Ancak ilgili disiplinlerin ilkeleriyle yaklaştığımızda, boş
söylemler olduğu hatta şiire zarar verenlerinin olduğu gün gibi ortadadır;
“Folklor şiire düşman”, “Şiir akıl dışıdır” gibi… Çoğu, şiir adına hiçbir
anlamı olmayan çıkarımlardır. Boş yere zaman harcıyoruz; bunlarla oyalandığımız
için asıl ele alınması gereken konular, havada kalıyor. Günümüz bilgisi,
bunları kaldırıp atacak kadar güçlüdür ve dolaşım/iletişim olanağına sahiptir.
Bunu yazarken abarttığımı düşünmüyorum; ne yazık ki yazınımızda şiir yazısı
diye yayımlanmış/yayımlanan çoğu metin bu durumdadır. Neyin doğru neyin
anlamsız olduğu ve neyin şiire zarar verdiği konusunda biraz çaba gerekiyor
yazınımızda. İşte ben bu çabaya: Şiiri, şairden korumak, diyorum. Şiir ve şiir
yazılarıyla, şiir sanatına önemli değerler kazandıran şairlerimizi,
yazarlarımızı bunun dışında tutmalıyız tabii ki.
İşte bazı örnekler
aşağıdadır: Kaç tanesinden şiir adına kazanım elde edebileceksiniz? Bunların
büyük bir kısmının çıkış noktası, yabancı şairlerin sözleri olduğunu söylersem
sizler için bir şey anlatır mı, bilemiyorum.
Şiir düşünceyle
değil, sözcüklerle yazılır…
Şair, dili
kullanmayı reddetmeden şiir yazamaz.
Şair, dile
başkaldırarak işe başlamalıdır.
Şiirde anlam
aranmaz. Şiir bilgi içermez.
İdeolojik brikimi
olmayanın estetik birikimi olmaz.
Şiirin kıyısına
düştü.
Sanatsal birikimi
olmayanın estetik beğenisi olmaz.
Kurallar şiirden
çıkar; kaç çeşit gerçek şair varsa o kadar da gerçek kural vardır.
Bir şiirde önemli
olan ne söylenendir ne söyleyiştir ne anlamdır ne de musiki. Başka bir şeydir,
tarif edilemez.
Şiir tarif
edilebilseydi yüz türlü değil bir türlü şiir tarifi olurdu.
Gerçek şiirin, asıl
sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde başlar
kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir.
Estetik soyutlama,
Mücadele estetiği, Estetik farklılaşma
İdeolojiye hizmet
etmeyen sanat, sanat değildir.
Şiir dili bir üst
dildir. Şiir dili yapay bir dildir.
Şiir dikey
doğruların Tanrısıdır.
Şairin en büyük
yükü üstünde bir buyruğu taşımasıdır.
Şair, şiirinde
kendisi olmalıdır.
Şiir, sözcüğün
kavramla buluşması sürecinde oluşur.
Şiir diyalektik bir
dildir.
Şiir geldi sözcüğe
dayandı veya Şiir geldi dayandı kelimeye…
Folklor şiire
düşman…
Sanat, sanat
içindir veya sanat, toplum içindir.
Şair, dünyayı
sözcüklerle gören insandır.
Şiirin konusu
yoktur, hayatı vardır.
Şiir de kendisinin
ne olduğunu bilmez.
Şiir yazmak
sözcükleri savurma sanatıdır.
Şiirin estetiği bir
matematiktir.
Şiirler, şairlere
kendilerini yazdırtırlar.
Şiir imgelerin
soyutta birleşmesidir.
Şiir aykırılıkların
imgelenmiş halidir.
Şiir
politik/apolitik olmalıdır. Şiir iktidar karşıtlığıdır.
Şiir asidir! Şiir
her şeye muhaliftir! Şiir isyandır, başkaldırıdır!
Şiir ne
söylemediğindir.
Şiir sözcüklerin
arasındaki boşluklardadır.
(…)
Ömer BEKMEZCİ
Hücrenin en kuytu
yeri,
Geceleyin yalnızlığındır.
Sefaletin en
acısı,
Yarına umut
olmayışıdır.
Sadece kaybolan
günler var yaşamımızda;
Hatırlanan en
güzel anı bile,
Mutluluğa
yetmiyor.
Gelecek bir
kilit,
Mutluluk ise onun
anahtarı…
Ne yazık ki
Anahtarı
çevirecek kimse bulunmuyor.
1999
Her sanat ve
sanatçı içinde yaşadığı zamanın, toplumsal ve siyasi koşulların, iktidar
biçimlerinin, kendi sınıfının ve ulusunun çocuğudur. Sanatçı doğrudan siyasete
karşı bir ilgisi olmasa da içinde yaşadığı toplumsal ve siyasal koşullardan
etkilenir. Bu koşullara göre biçimlenir ve ona uygun sanatsal-politik bir
kimlik ve tutum edinir.
“Sanatla;
edebiyatla, şiirle, tiyatro ve müzikle siyaset yapılmaz” diyenler; aslında
-sanat sanat içindir- sloganıyla -içinde yaşadıkları gerçekliği görünmez
kılmaya çalışarak- siyasetin daniskasını yapmaktadırlar.
Sanatta bu tavrı
kendilerine yakıştıranlar, toplumsal meselelere uzak ve salt sanat için
–estetik bir kaygıyla- ve aslında kendi için sanat yaparak (ki böyle de
yapsalar da burjuva sanatçıları arasında da güzel sanat ürünleri ortaya çıkaran
sanatçıların varlığını inkâr etmeden) siyaseten suya sabuna dokunmadan topluma
ve bireylere; tüm yaşanan yokluklara, yoksulluklara, acılara ve ayrılıklara
“razı olma” durumunu öğütlerler.
“Her şey
politiktir. Dolayısıyla sanatta-sanatçı da politiktir” diyenler -sanat toplum
içindir- anlayışıyla yaşama siyasi ve eleştirel yaklaşıp yaşamı özgür kılmanın,
değiştirmenin, dönüştürmenin ve yarını kurma işinin “insanların ve toplumların
işi olduğunu” öğütlerler. (böyle yapsalar da işçi ve yoksul emekçi sınıfların
sanatçısı olma iddiasında olanların da her zaman iyi sanat ürünleri ortaya
çıkaramadığı gerçeğini asla unutmadan)
Her iki tutumda
politiktir. Birincisi -farkında olup olmaksızın- siyaseten iktidarların “her
şeye razı ol” borusunu çalar. İkincisi ise emekçilere ve yoksullara; siyasal
iktidarlara karşı özgürlük, barış, demokrasi, eşitlik, değişim ve dönüşüm için
“mücadeleye ve değişime hazır ol” mesajı verir.
Sanatçı bunu
yaparken -sanat icra ederken- herhangi bir siyasi partinin üyesi olsa dahi;
herhangi bir siyasi partinin doğrudan borazancılığını yapmaz. Salt sloganik,
politik olan bir görsellik ve dilden özellikle kaçınır. Toplumsal, politik
sorunları olabildiğince sanatın görsel, ses ve dilsel estetiği içinde eriterek
-kendi özgünlüğü içinde- görselliğe, sese, yazı, dize ve notalara yedirerek
politik ve sanatsal bir tutum sergiler. Sanatçının önceliği doğrudan siyasetin
kaba dilini kullanmak değil-estetik bir kaygıyla- siyaseten ve insani açıdan
sanatın incelikli ve duyguda hissedilir görselliğini, sesini, notasını ve
dilini kullanmak olmalıdır.
Mesela sanatçılar
açısından; yokluğu, yoksulluğu, açlığı, dünyada yaşanan savaşları, göçleri,
savaşlarda ölen, öldürülen bir halkı, çocukları ve kadın cinayetlerini,
iktidarların zorbalığını ve zulmünü, kayıp çocukları, Cumartesi annelerine
yapılan zulmü görmeyenden sanatçı olabilir mi?
Her sanat ve
sanatçı; insan yaşamının, gerçekliğinin, koşullarının, insanlığın gelişmesinin
ve değişmesinin bir yansıması olarak hayat bulur...0u bağlamda sanat; edebiyat,
şiir, müzik, resim, heykel, tiyatro, dans… Yaşamın bir eleştirisidir. Yaşamın
gözlemler, ses, duyular ve duygular üzerinden yansımasıdır.
Dolayısıyla
sanat-şiir politiktir…13 Haziran 2020
Savaş Karaduman
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Toprak,
gökyüzü, deniz…/ ağaç, su ve ateş…
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Yağmur
oluyorum, küçük bir çukurda küçük bir göl
Akan
ırmak, taşan sel…
Mis
gibi dünya kokuyorum;
En
yükseğinden bir dağ oluyorum -rüzgârlarla sıkı fıkı arkadaş-
Geniş
bir ova -deniz gibi kocaman…/ ve depderin maviliklere dönüşen-
Susuz
bir çöl oluyorum –bir ömür arayıp da bir damla suyunu bulamadığım-
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Göz
gözü görmeyen sis ve pus oluyorum -üzerine çöküyorum güneşin-
Dokunduğum
her yeri yıkıp gecen bir fırtına oluyorum bazen
Gök
gürültüsü…/ çakan şimşek…/ dolu…/ kar kış kıyamet…
İçinize
sarkan buz oluyorum…
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Aşk
oluyorum…/ aşık oluyorum, ayrılık, hasret, sevinç ve hüzün…
Ve…
Sevgili oluyorum günün birinde sana -ne mutlu bana-
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Ağaç
oluyorum, dalda bahar…/ dalda yemiş
Dallarda
alabildiğine yaprak
Alabildiğine
çok yeşil
Çiçek…/
çiçek…/ çiçek…
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Dengesini
bozsa da dünyanın;
Ve
ben hiç istemesem de başına gelmesini hiçbir kimsenin
Yanardağ
olup patlıyorum -yüzüne yüzüne dünyanın-
Yangın
oluyorum…/ istenmeyen deprem -iki yakasına yapışıp da dünyayı sarsan-
Öldüren,
yok eden, ağlatan savaş…
Şiddet,
taciz ve tecavüz -yakmanın, yıkmanın ve ezmenin en erkek hali-
Kendimden
utanıyorum…
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Ölüp
ölüp diriliyorum –ömrüm boyunca-
Kavga
oluyorum…/ hürriyet, yenilgi, zafer…
Mis
gibi dünya kokuyorum;
Yeni
doğan bebek…/ büyüyen çığlık…
Ve güler yüzlü bir yaşam oluyorum -az da
olsa…/ ağlanacak halimize güldüğüm-
Ve nihayet ölüm… Ebedi ayrılık oluyorum…
Ve aklınızda neysem öylece kalıyorum…
Mis gibi dünya…/ mis gibi insan kokuyorum
En güzel parçasıyım dünyanın…/ ve senin…
Temmuz 2020
DİNMEYEN,
DİNDİRİLMEYEN ACILARIZ BİZ… YİNE BİR KADINA YÖNELİK VAHŞET!
Hatice
Altunay
“Şu muhakkak ki biz Türkler, şeriat
bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi
yitirmişizdir. Bunlardan biri akıl diğeri de kadına saygıdır.” İlhan Arsen
Ülkemiz nasıl bu hale geldi
anlamakta güçlük çekiyorum. Özge Can cinayetinde tüylerimiz ürpermişti. Yıllar
sonra Muğla’mızda burnumuzun dibinde cinayet işlendi. Katilin nefesini
ensemizde hissettik. Bilindiği üzere 16 Temmuz’da kaybolan Muğla Sıtkı Koçman
Üniversitesi son sınıf öğrencisi Pınar Gültekin’in cansız bedenine 21 Temmuz sabahı
ulaşılmıştı. Korkunç vahşetle tüylerimiz yeniden ürperdi. Muğla’mızda iki kadın
cinayeti erkek hegemonyası ve vahşeti ile oldu ne yazık ki…
Meclisteki vekilden başlayan
balığın baştan koktuğu, insanın insanlığını unuttuğu bu zamanda polisin,
askerin, öğretmenin, doktorun, avukatın, mühendisin dahi tecavüz, taciz,
cinayetle adının anıldığı yerde daha çok kadın tecavüze uğrar, taciz edilir,
öldürülür... Ne kadar acı…
Yalnızca 2019 yılında neredeyse beş
yüze yakın kadın istismara uğramış, canından olmuştur.
Bugünlerde corona virüs ölümlerinden daha
korkunç olan da budur. Cezaevindeki katillerin salıverildiği bu dönemde, kadın,
çocuk, hayvan tecavüzleri, ölümleri o kadar sıradanlaşmıştır ki hep iyi giyim,
efendilik vs. indirimleri alarak serbest bırakılmıştır caniler. Ölen kadınsa
mutlaka kuyruk sallamıştır yani ölümüne susamıştır. Hele erkek arkadaşı varsa…
Eskisini bırakıp yeni arkadaş edinmişse… Eski erkek arkadaş ne demek! Kadın
kesinlikle suçludur. Hiç arkadaşı olmasa da kadın mutlaka erkeğe kuyruk sallamıştır.
Erkekse ne yaparsa yapsın masum sayılmıştır. Ağır tahrik altında işlemiştir bu
cinayeti.
“Ahlâk ve namus deyince sadece kadından konuşmaya başlayan herkes
namussuz ve ahlaksızdır.” Frida Kahlo. İşte bugünlerde böylesine eril bir
baskının altında nefes almaya çalışıyor kadınlarımız. Aile içinde de cinsel
istismar sürüyor, ensest ilişkiler vs vs… Hep örtülüyor üzerleri... Töre
kılıfı, din kılıfı geçiriliyor üzerine... Denilmiyor ki sapkın erkekler,
iktidarsız erkekler ciddi bir tedaviden geçirilsin, hep kadın suçlanıyor.
Neden mi doğuşundan kutsanmış bir
varlık o. Onu doğuran anadan başlayarak köklerini sürdürecek olan biricik
varlık o. Doğrulduğunda yedi köye ilan edilen, sünnet törenleri düzenlenen, üst
cinsel model o. Büyüyüp serpilince de babası tarafından cinselliği alkışlanan,
kız arkadaşı ile cinselliğini onaylayan biricik insan baba. “Benim oğlum yapar. Aferin ona babasının
oğlu” yakıştırmasıyla… Kadını mal gibi alınıp satılan hatta mümkünse türlü bin
işkenceyle öldürülmeye layık görüyor her zaman cinselliği hep aç olan erkek.
Siz hiç kız çocuğuna ilk aybaşı
olduğunda tören yapan baba, anne gördünüz mü? Ben geleneksel olarak kırsal
kesimde yetiştiğim için görmedim. Hep gizlenirdi uluorta yere serilmezdi aybaşı
bezleri. Egede olduğum için şanslıydım biraz erkekten kaçmazdık, fakat onunla
can ciğer kuzu sarması da olunmazdı, öğretimiz böyleydi.
Eğitimsiz ve hastalıklı, ikiyüzlü toplum
bakışının yarattığı erkeklerden ne yazık ki kendini koruyamıyor genç
kızlarımız. “Bizde kız çocuğuna bebek,
erkek çocuğuna tabanca alınır. Sonra da oturup kadın cinayetleri neden var? Ve
bunları nasıl durduracağız? diye düşünülür.” Sunay Akın
Sunay Akın’ın da vurguladığı
hastalıklı eğitim köklerimizden doğup bugüne geliyoruz.
Anadolu’da sofra geleneği diye
bilinir erkeklerin karnı doyurulur önce, sonra kadınlar kalanları yer.
Başlangıcında erkeğe saygı diye başlayan gelenek, erkeğe kadına her türlü
işkenceyi yapmayı ne yazık ki reva görür hale gelir.
Yasalar olmalı elbette kadınımızı,
genç kızlarımızı, çocuklarımızı, hayvanlarımızı koruyan kollayan, ancak kadınla
erkeği eşit görmeyen, göremeyen eril bir baskıyla yönetiliyoruz ki yasaları
beklemek yerine kadın dernekleri, sivil toplum örgütleri kenetlenmeli yeni
çözümler üretmeli…
Her kadına döğüş sporları kendini
koruyabilme adına öğretilmeli. Karate, Tekvando, Judo, Aikido… Kulakları
çınlasın Dilek Akay adlı öğrencimin. Aikido sporlarına gitme nedenini söylediği
zamandan bu yana on beş yıl geçmişti. Kendimi savunmak için gidiyorum
öğretmenim deyişi belleğimde yankılanıyor şimdi. Özge Göçer adlı öğrencim de
genç kızlarımıza, kadınlarımıza döğüş sporlarının belediyeler ve kurumlarca
kadının kendini savunması gerçekleştirecek kadar öğretilmesi gerektiğini
savunuyor bugünlerde. Bence yerden göğe kadar haklılar.
Kadınlarımıza, genç kızlarımıza
bedenini savunabilme eğitimi verilmeli. Uygar insan sandıkları, yanıp
tutuştukları erkekler “hayır” cevabını alınca canavar kesilebiliyor. Aşk dolu
hallerden şiddetin akıl almaz boyutlarına geçebiliyorlar. Adları değişiyor
yalnızca, değişmiyor cinsel şiddet.
Yıllar öncesi kız öğrencilerimin
çantalarında kesici alet gördüğümde “Kendimi savunmak için” dediklerinde
haklılık payını düşünmüştüm ve gelinen nokta gerçek oldu ne yazık ki… Kadının
kendini savunma sporlarını öğrenmesi şart oldu. Erkek şiddetinin sonu yok,
yasaları işlemiyor zaten. O halde kişi kendisini savunacak.
Çocukluğumda ve gençliğimde
anneannemin kendini savunma öykülerini dinlemiştim. (Genç yaşta eşini
kaybedince ve dul kalınca) Çakaralmaz tüfeği ile namusuna göz diken erkeklerin
bacağına sıktığı kurşunları… Ondan çok öykü dinlemiştim, bu yüzden erkeklere
düşman kesilmiştim.
Yalnız başına yola çıkmışsam
rahmetli ninem “Çakaralmazın var mı yanında?” Su uyur düşman uyumaz” diyerek
kendimi savunmam için uyarırdı. Babamı erken kaybettiğim için annem
evlendirilmişti. Üvey babam da yalnız başına dağ yürüyüşü yapmamı hoş
karşılamazdı.
“Yanına Çakmaklını aldın mı?
Düşmanın nereden geleceği belli olmaz buralarda.” derdi
Ben de “Bıçak aldım yetmez mi?”
derdim. Çocukluğum, gençliğim böylesi öykülerle doluydu. Zeliha halam dağda
tüyler ürperten bir vahşetle öldürülmüştü geriye çocukları ve kocası kalmış çok
acı çekerek yaşamışlardı hayatlarını. Halamı ne yazık ki dünya gözüyle
görememiştim. Acılı yaşamlarını halamın kızından hep dinlemiştim. Bu yüzden
erkeklerden adeta iğrenmiştim. Çantamda mutlaka bıçak bulundururdum. Meyve
bıçağı bile olsa bana güven verirdi.
Gelelim bugüne, erkek çocuklarına iyi bir
eğitim verilmeli, kadına saygı öğretilmeli, kadını cinsel obje olarak
görmemeli. Bugün de genç kızlarımız adına sevda, aşk her ne ise dedikleri
coşuşlarında uyanık olmalılar, kendilerini savunabilecek donanıma sahip
olmalılar. Ne yazık ki başımızdakilerden başlamak üzere kadını “mal” gören
zihniyetler sayesinde palazlanıyor böylesi olaylar zinciri… Köklerine… kıran
giresi erkekler dünyası kuşatmış etrafımızı ya kabulleneceğiz av olmayı ya da
güçlerimizi birleştireceğiz bedenimizi savunacak eylemleri öğreneceğiz başka da
çaresi yok, zira yasa masa yok. Eril dünyayı şişiren, kutsallaştıran çocuk
yaşta cinsi münasebetleri savunan akıl daneleri çok, üstelik dinimiz de
çoktandır alet edilmiş bu konuya.
Yasalar ne zaman işler muamma.
Bıçağın ucu kendilerine dokununca anında çıkar yasa. Bekleyelim. Kadının alkışlandığı günleri
görmek bize değil ya bizden sonraki kuşaklara kısmet olur kim bilir. İkinci bir
çıkış kapısı daha var biz kadınlar kenetlenelim.
İsmail Güneş
Ne zaman seni düşünsem
Bir fırtına kopar yüreğimde
Alabora olur hayallerim
Seninle her akşam
Yıldız koparırım bulutlardan
Yağmur sesine karışır
Çığlıklarım
Seni düşündükçe
Hasretin dalga dalga büyüyor
Gökyüzünü avuçlarımın içine alırım
Yıldızları bir bir kovalarım
Ayhan ARITÜRK
Dalgalar tersine gidiyor yarısı gölge,
Taşları yalıyor suları denizin,
Çocuklar ve kaykayları yok,
Sevgililer öpüşüp sarılmıyor yürüyüş
yapan az.
Kuyruğunu kaldırmış,
Üç köpekle dalga geçiyor,
Saldırınca memeli olan,
Tel örgüyü geçerek hızla güvenli
yere
kaçıyor,
Diğeri araba tekerine,
Başkası sağ patisini yüzüne sürüyor
kedilerin.
Bayat ekmek sıkıştırılmış suriyeliler alsın
Çöp konteynerinin kenarına.
Kafeler kapalı,
Koşturan yok çoğunun ağzında maske,
Kent sakin hava nemli kapalı ve ıslak
bu gün. Mart
2020, Mersin
AŞKI NASIL TANIMLARSINIZ?
Derleyen ve yayına hazırlayan:
Seçkin Zengin
Seçkin Zengin, şairlerimize aşk
hakkındaki düşüncelerini sordu: Aşkı nasıl tanımlarsınız?
Josef Kılçıksız
Aşk
Aşk, her şeyin merkezi olduğu
acımasız yanılsamasından ısrarla kurtulmak istemeyen içimizdeki narsistin
semptomu, morbid bir şeydir. Cinsel organıyla düşünen içimizdeki narsistin
seçici körlüğüdür aşk. Çünkü sevgilide bizi etkileyen onun kim olduğundan çok
olmasını istediğimiz kişidir. Aşk bizi dünyanın tasalarından kurtaran anestezik
bir durumdur. Aşk, yalanlara gönüllü olarak inanma eğilimidir. Kendimizi
acımasızca itip kaktığımız bu hayat serüveninde bir teneffüstür, çirkin
gerçeklikten kaçırıp bir yanılsamalar ülkesine götürür. Bir korkudan, bir
eksiklikten doğar aşk: yalnızlık korkusu ve tamamlanma arzusundan. Aşk, acı
çekmenin en nadide başka bir kaynağıdır. Aşk, türün devamı için doğanın kurduğu
bir tuzaktır, buna ödül de diyebilirsiniz. Aşk çikolatadır aslında, serotonin
salgısını harekete geçiren düzeneğin arkasındaki yaşama ve haz tutkusudur.
Yaşar Özmen
“Aşk hastalıktır.” Duyunca zihniniz
küçük bir sarsıntı geçirdi mi? Aşk üstüne yapılan tanımlar, söylenen
tekerlemeler ve yazılan güzellemeler meğer bir hastalığın
biçimlendirilmesiymiş. Duyda inanma. Ben demiyorum, tıp adamları diyor. İnsanın
mantıksal karar yetisi zayıflamış, bütün çabası bir noktaya yoğunlaşmış,
ruhsal-kimyasal dengesi bozulmuş ise buna verilecek isim nedir? Aşk bir
hastalıktır, hem de gelecek kaygısının doğurduğu hastalık. Gelecek kaygısı
derken; gen ve canlılığın sürekliliğine yönelik gelecek kaygısıdır bu! Doğal ve
mutlak canlı davranışıdır. Bu yüzden aşk güzel hastalıktır. Aşkın öyküsünü,
hastalığı güzelleştiren yerde aramak gerekecektir. Duyulardan duygulara,
kimyadan yetilere kadar insanda çok şeyin savrulduğu durumdur ve varoluşun
duyumsanan sevincidir.
Şener Aksu
Bir bağlanma biçimi olarak aşk.
Aşk, önünde sonunda bir bağlanma
biçimidir. Dolayısıyla özne nesne ilişkisi içinde anlaşılabilir. Diğer bütün
bağlanma biçimlerinden farklı olarak aşk, özne nesne özdeşliğini içeren bir
yanılsama oluşturur. Onu yüceltenlerin de onu değersizleştirenlerin de
haklılığının kaynağı budur. Bir özne, bir nesne yahut özneye aşkla bağlandığında,
onu kendi evreninin merkezine koyar. Tıpkı kendisini kendi evreninin merkezine
koyduğu gibi… Elbette bu bir yanılsamadır, kaynağı ister biyolojik olsun ister
duygusal isterse zihinsel olsun… Demek ki aşk, varoluşsal değil, ilineksel bir
durumdur. Gerçekliğin kolaylıkla çarpıtıldığı, yanılsamalarla dolu bir bağlanma
biçimi olarak güvenilmezdir. Çoğunlukla nefrete dönmesi de bu yanılsamanın bir
sonucudur.
Hakan Unutmaz
Bana göre aşk, yasal zorunluluktur.
Hatta bu zorunluluktan doğarak mezarımıza kadar bizi takip edecek acıyı da aşka
dâhil edebiliriz. Kendimizi aileye karşı, topluma karşı, en önemlisi
benliğimize karşı zorunlu olarak sorumlu hissettiğimizden bu acıya katlanırız.
Acı, bir süre sonra şehveti yaratır. Tensel veya sanal hazzın doruklarına
ulaştığımızda ise doğa anayasasının bize verdiği yetkiye dayanarak kıskançlık
güdümüzü harekete geçiririz. Kısaca acı, şehvet ve kıskançlık üçgeninde sunulan
akrostişvari betim, karşımıza “aşk”ı oturtur. İç yasaları, uç yasaları ve sanrı
hükmündeki kararnameleriyle her insanın doğaya karşı en az bir kere ödemeye
çalışacağı bir vatan borcudur aşk.
Ertan ALP
Aşk salt duygusal
değil, varoluşsal bir müdahale biçimidir...
Klasik zamanların
aşkı idealize edilmiş, örneksenmesi istenen, tarihe bir kayıt gibi düşülen
ahlak ve erdem sahibi gönüllerin büyük ülküler uğruna kendinden vazgeçmesine
kadar temellendirilir. Toplumsal algıların, siyaset kültürünün, sosyolojik
ilişkilerin ve teknolojik yeniliklerin insani sürüklediği modern dünya,çok
çeşitli algı ve değerler oluştursa da gönül ile ilgili olan birçok tutku biçimi
aşkın eğrisel dairesinde konumlandırılır.Oysa aşk dediğimiz olgu veya duygusal
dışavurum salt duygusal transı değil,varoluşun zorunluluğu bir kendini tanıma
ve hayata eklemlenme sürecinin aşırı duygusal boyutudur.İnsanın kendi kırmızı
çizgilerini aştığı,çılgınlık ve delilik sınırlarını zorladığı hayata müdahale
ve kendini gerçekleştirme yanılsamasıdır.
Mustafa Demircioğlu
Diken Kuşu
Aşk diken kuşunun
hikâyesidir biraz da. Bu kuş, ömrünce ötmek ister ama bir sorunu vardır:
Ötebilmek için, yani o güzelim sesinin çıkabilmesi için göğsünü dikene dayaması
gerekir. Ve öttükçe diken batacaktır göğsüne elbette. Kan revan içinde kalma ve
sonunda soluğunun bitmesi pahasına ötmek!
Ve aşk neticede
biten bir şeydir her zaman. Alevin benzini kapması gibi birden ve kaçınılmaz
başlasa da.
Temmuz sıcağında
küpteki su gibi ferahlatan aklına gelince.
Tek ve gibisiz
olan.
Hiçbir dilin ve
edebiyatın birebir anlatabileceği sözcüklere sahip olmadığı durum.
Fırtınalı gecelerde
kaçılan liman.
Cevizin içindeki
ateştir o.
Vapurların eşiğinde
birlikte alınan poyraz.
Bir simitte susam
olmaktır aşk.
Hüseyin Korkmaz
Gözün göze
değmesiyle çıkan kıvılcımdır. İlk göz ağrısı kıvılcımınızın yürek yangınına
dönüşmesidir. Kalbin sedası; şiirin nefsi ve nefesidir. Söylenmemiş veya
sözlenememişlerin dili. Gözde konuşur iki kelâm iki yara: acının kalbe
değmesiyle çıkan ağrısıdır! …sizin ağrınız pardon aşkınız kaç kıvılcım eder ki!
Tanrı’nın gözyaşına boğulduğu yerdir. Yaşama enerjisidir.
Bedenin, benliğin
hiçleştiği durumun kendisidir. Çöl dar gelir Leyla ile Mecnun’a; Ferhat’ın
Şirin için dağı delme iradesidir aşk. Aşk, tarih karşısında yerini, varlığını
kanıtlar. Mademki aşk, bir olanak, bir fırsat, bir tür tinsel ve tensel
kayırmasıdır hayatın; bunun bedelini ödemelisin.
Can’ı canan için
ateşe atın ki, yanma hevesi olsun aşk!
Nursen Ural
Aşk: bir çarpılma;
kendini aşıp yine kendine, diğer benden ulaşmaktır. Manevi zenginlikle şehvetle
yaşama sımsıkı özgür iradeyle bağlanmadır. Doğal mucize kadar doğal afettir.
Sevgi, kin, yaşam, ölüm birbirinden saç teli kadar uzaktır. İnsani duyuların
hayvani içgüdülerle harmanlanmış; melankoliyle mutluluğun bilge, cahil tatlı,
acı çocuğudur. İlkesiz harçtan yapılan
ahlaki evrendir. Diğer benin yüreğinden milyarları; milyardan biri toplumsal
kavramların üstünde ilkesiz kıymetle sevmektir. Aşk; varlığın içindeki Tanrı
cenindir. Kimi on yedisinde kimi yetmişinde doğar. Aşk için her şeyimi feda ederim; ama
özgürlük içinde aşkımı. Aşk; diğer yarını bularak onda eriyip varlığını
abideleşmektir. Aşk, düşünen varlığın doksan dokuz sıfattan tanrılaşmasıdır.
Volkan Hacıoğlu
Aşk Üzerine Bir
Deneme
Varoluşun kaygan
zemininde ayakta durmaya çalışan insan ancak aşkla kendisine tahammül edebilir.
Mümkün olan bütün dünyaların kıyısında aşk, her şeyi sürekli olarak yeni baştan
yaşamanın zahmetine katlananların tesellisidir. Unutulmuş bir düşün su yüzüne çıkmasıdır
aşk. Tanıdık bir simayla derinlerden seslenir. Zamanın menzillerini sessizlikle
kat eder. Yeni bir hayat vaat ederken ölüme meyleder. Borges'in Sonsuz
Labirent'inde gezdirir gün ışığını. Geceyi masumiyet perdesiyle örter.
"Bazı aşklar da bazı yaşları bekler," demiş şair. Oysa aslolan yaş
değil, ne yaşadığındır. En genç yaşta kötü şeyler yaşamışsan bu senin
talihsizliğindir. İleri yaşta güzel şeyler yaşamışsan talih yüzüne geç gülmüş
demektir. Aslına bakılırsa bu da bir tür talihsizliktir. En güzel yaşta en
güzel şeyleri yaşamış olmak talih kuşunun başına konmuş olması demektir. Fakat
en güzel yaş hangisidir? En güzel şeyler nelerdir? Bu soruların cevapları
kaderin kendisidir. "Her ölüm erken ölümdür," sözüne inanırsak
"Her doğum geç doğumdur," dememiz gerekir. O zaman insan ne kadar
'erken' doğup, ne kadar 'geç' ölürse kendini o kadar mutlu hissedecektir. Oysa
tabiatta ne 'geç' vardır ne 'erken.' Her şey tam zamanında gerçekleşir.
Olguların bize geç veya erken gibi görünmesi bizim kendi algımızdaki bir
yanılsamadan kaynaklanır. Beklentilerimiz daima en ideal olana doğru
yakınsarken, gerçeklerle yüzleşme yetimiz hep imkânsıza ıraksar. Aşk imkânsızın
ihtimal dâhilinde olduğu bir mucizedir.
Mustafa Şanlı
Aslında hiçbir
zaman gitmemiş olan, beklenenlerin ilki. Evrende tilki uykusuna yatmış o
tavrıyla belki ilke neden de. Kendi içinde o kararlı cansızlığıyla bir anlık
bile olsa, her insanın kendi içindeki ilk şairliğin de mucidi. Bir şeylerin
(neyin) uğruna delinmiş dağı zamanın doldurmasına göz yuman, her şeyde olan.
Belki bu kahredici yalnızlığın da tek sonucu, tek dayanması onun. Tavanda
sallanan iple arandaki mesafeye kurulmak, mesafeler eklemek kendinle arana.
İşte bu demirden içini dövmek, işte bu titremeyle kendini eşitlemek varlıkta.
Her gün bir şeyin (neyin) sankisi olmak. Belki birbirine bakmanın,
bürünebilmesi uzaktan bakılma haline, bakmak yani varlıktan. Eşitleşmek.
Berivan Kaya
Aşk, biricikleşmiş bir arzu nesnesine
yönelik, karşılıklı çekim ve yoğunlaşma halinden kavrayış, kapsayış ve yeniden
yaratım sürecine geçiştir. İki kişi arasında olan biten temel duygu, onsuz
kalındığındaki ağır yoksunluk hissidir. Yoksunluk, doyurulmamış arzudan çok,
ölüme karşı direnme; yaşamsal süreçte ise bir yenilenme ve bütünlenme isteğine
işaret eder. Aşkın yoksunluk/tutku durumundan yoğun coşku durumuna ulaşması,
karşılıklı nitelikli emeğin ve çabanın sonucu olacaktır. Tarafların
kendilerinden vazgeçerek birbirine körü körüne bağlanması değil, kendilerini
sürekli bağımsız bir biçimde inşa ederek (yaratarak) birbirleriyle
bütünleşmeleri ve birbirlerini sürekli yeniden yaratmaları, üst insani süreçler
olarak bu emeğin işlevidir.
“Hakiki” aşk, doğada, en ilkel dönemdeki
insanın, arzu(üreme) nesnesine yönelme ve onu alımlama sürecinden başlayarak,
insanlık gelişiminin en son uğrağındaki insanın tüm üst nitelikleri amaçlar. Bu
uğrakların devamlılığı içinde, aşk, mülkiyet ve sınıflı toplumla birlikte
özgürlüğünü yitirmiş, insana yabancılaşmıştır. İnsanın emeğinin kontrolünden
çıkması, bedenin duyusal ve duygusal doğasını akıldan koparmış, iktidarın
bilincine indirgemiştir. Aşkın yeniden akla uygun olması, beden ve akılla
dolaysız bütünleşmesi, insan emeğinin özgürleşmesine doğrudan bağlıdır. Hakiki
aşk bir devrim sorunsalıdır. Diyalektik ve ontik durumdan dolayı ise; insan ve
kolektifinin sürekli gelişiminde, aşk hiçbir zaman tamamlanamayacaktır; arayış,
keşif ve coşkuyu sürekli olarak bir emek hareketi odağında üretecektir.
Oya Gündüz Aksu
Aşk;
Bir öznenin başka
bir özneye tutkuyla bağlanmasıdır. Aşk için geçici bir akıl tutulması durumudur
da diyebiliriz. Ne kadar süslü söz ve hallerle üstü örtülmeye çalışılsa da bir
kimseye yönelen aşkın temelinde cinsel dürtüler ve arzular yer alır. Aşk; tutkuların
da beslediği gönüllü tutsaklıktır. Aşık olan özgürlüğünü tamamen aşkını
yönelttiği kişiye vermiştir. Bedenin ve ruhun tamamen ele geçirildiği bu
gönüllü tutsaklığın, yani aşkın süresi kavuşma süresiyle belirgindir. Kavuşma
ile alışkanlığa ya da sevgiye, kavuşamama durumunda ise hastalıklı bir tutkuya
dönüşür. Tarih kavuşamayan aşıkların tutkulu öyküleriyle doludur. Kısaca aşk;
sözün bittiği aklın yittiği yerdir.
Gökhan Gurbetoğlu
Aşk Yaşamaktır
Yaşamın kendisidir
aşk...
Doğada birbirine
aşık olmayan bir varlık var mıdır?
İnsan... insan...
desem.
Doğa bir bütün
içerisinde büyük bir aşkla yaşamsal döngüsünü sürdürür. Bir arı çiçeksiz...
çiçek topraksız... toprak susuz yapamaz. İnsan doğayı esirleştirdikçe...
sömürdükçe... maddi bir dünya yarattıkça kendine, aşkı da unutur. Kendini
yalnızlığa iter durur. İnsan artık minicik bir sözden bile yalnız olandır.
Dokundukça kokar fesleğenler ya... ya insan... ya insan...
İnsan saklanan ve saklayandır... korkularla
ördüğümüz duvarlar ve tanınmamak için taktığımız maskeler içinde. Hediyelerin
en güzelidir oysa dolu dolu kendini sunmak bir yüreğin sesine.
Aşk insan
olmaktır...
Aşk kendin
olmaktır...
Aşk yaşamaktır...
Aşk
filizlenmektir...
Tataryen Lokman
Aşk,
boyutlanmaktır. İç'ten dış'a çıkmaktır. Uzamdaki varoluşun, sayısız nitelikle
birleşip ''tek olması''nın yarattığı ''büyü'' dür. Aşk, büyümektir çocuklukla.
Büyüttüğümüz küçük sevinçlerin, bir bir uyanıp uçmasıdır yepyeni güneşlerle.
Aşk,
geçirebilmektir güneşi sözcüğün içinden.
Sorumluluktur aşk,
farkındalıktır. ''Fark''ı fark edebilmektir. Kalbimizin ''insan''a, en yakın
uzaklığıdır aşk.
Aşk, ''hiçlik''teki
varlığın parlamasıdır. Çoraklaşmış ''unutuş''ta, belleğe yağan ışık
parçalarıdır aşk. Sonsuzluğun kuşatmasını, her şeye karşın aşma çabasıdır.
Aşk, geçmiş ve
gelecek iklimlerden sürekli bir aydınlığı açan en güzel, en çetin
kardelenlerdir. Aşk, görüp
anlayabilmektir.
Aşk,
aşkınlaşmasıdır sevginin.
Aşk, dünyayı ve her
şeyi değiştirir.
Öyle bir
sıcaklıktır ki aşk, eritir bütün buzullarını uzayın ve geçmiş zamanların.
Mehmet Büyükçelik
Aşkı tanımlamak: Bu
doğa harikası tutku, beyinde oluşan bir takıntıdan ibarettir. Kendisine
yakıştırdığı bir karşı cinsi düşünmeye başlamışsa, aklını çelen bu düşüncenin
kaç saat, kaç gün ve ay süreleri biriktikçe karşısındakine kapılıp kalmaktır.
Aşkın çarptığını anlamak için “aşk ağlatır, dert söyletir’’ derler. Aşka düşen
kişi her olayda sevdiğini bulur. Onu içinde taşır. Ayağı yere değil boşluğa
basar. Çevresini görüp fark edemez hiçbir şeyi. Kendisini mutlu hisseder ama
aklını zorlayan bir sözcükle korkuya kapılıp aşkının biteceğinden ürker.
Aslında aşk, insanın üremesi için, en sağlam
yönlenmedir. Yaratılışın yazılımında yer alır. Doğal amaç insan neslinin sevgi
hamuruyla en iyi şekilde sürmesini sağlamaya yarar.
F.Kadri GÜL
Bıçak sırtı imgelerde
nar ekşisi sözcüklerde
Tansiyonun düşer de
kanatlanır mısın şiirce
Kutsalın kutsalın günah
garibin garibi sürgün tohum
Direnir durur yaban ellerde
yaşamak için kendi düzeyinde
MAZİ
Sezer Esensoy
hayalinde küçürek bir anı ile belirginleşen
gerçeklik,
tüm varsıllığını takınıp oturunca gündemine
yaşıyorsun aynı tarihi
“geçmiş” izleri ile…
bir gülüşü sızmış onun, bakışından içeri
ona ne olduğunu bilemediğin bir yakarışı var
sessizliği, kuşkusundan ötürü diyemediklerine
hislerinin yoğunluğundan heyecanlı halleri…
hayatın son demlerinde,
düş ötesi vuku bulunca karşılaşmalar,
-söyleşiler arasında
mazinin derinliklerinde gezinirken dile getirilen
“gün” ile pek bağdaşmayan görünümler
yoruyordu…
Ada,
15/08/19
ÇOK
ŞİİR, ÇOK ŞAİR Mİ?
Mehmet
Büyükçelik
Sevilen ve etki yaratan her sanat,
toplumda taraftarlarını ve ilgi duyanlarını çoğaltıyor.
Konuya ilgi duyan herkes yaratıcı
olma isteği ile yanıp tutuşuyor. Bu bir yaşamdır ve yaşamın görünürlüğüdür.
Renklerin kıpırdanışıdır aynı zamanda. Binlerce ilgilenenin içinden sıyrılıp
çıkanların daha iyi şeyler üretmesi ile sıradan bir ürüne imza atanların farkı
nedir öyleyse? İşte bu konu toplumu düşündürüyorsa her şey iyiye doğru yol
alacaktır kuşkusuz.
Herhangi bir sanatın ya da işin
temel bilgilerini önceden edinip de yapmak, o işi sadece sempati ve hevesle
yapmaktan daha doğrudur; daha iyi sonuç verir. Bunun doğruluğunu yaşamın
kendisi kanıtlamaktadır. Bugün bir
mobilya mağazasına girsek ve yalnız masaları incelesek bile, ilk çağların çok
basit modelinden, zamanımıza kadarki bilgi birikimiyle çizgi ve tasarımın
nerelere ulaştığını net olarak görebiliriz. Her sanat, çağlar boyu gelişimini
ve estetiğini yılların üst üste koyduğu bilgi birikimine borçludur.
Şiirin geçirdiği bin yıllar içinde
birçok akımlar ve bireysel katkılarla zenginleştiği; ince estetiğine kavuştuğu
bilinmelidir. Bu gelişimi yıllar ilerledikçe sürdürecektir kuşkusuz. Bugün şiir
üretenlerin geleceğe katkısı ne olacaktır? Tüm şiir yazan bireyler bunu
düşünmeli midir? Düşünce özgürlüğü kavramı bu alanda da kendini göstermeli mi
(!); kim ne isterse onu yapsın mı? Şiirin geleceğinde etkili olma kaygısı,
dünyanın her yerinde toplumun daha az bir kitlesinin uğraşı olabilmektedir. Her
ülkede sanatla uğraşanlar, toplumda azınlıktadır. Üstelik sanat izleyicileri
bile azınlıktır. Ama popüler sanat diyebileceğimiz eğlencelikler hiçbir incelik
taşımadan izleyici bulur. Duygusalı sömüren şiir piyasasının arkasında da
sanattan ayrışan bir olgu vardır. Sanatın olağanüstü gücünü yaratan gerçek
sanatçılar ise aynı toplumun ulusal/uluslararası övünç nedeni olmakta; bu da
popüler sanata koşan toplumun iyi bir seçici olamadığını kanıtlamaktadır.
Sanatın yüceliği karşısında, onunla oynamak değersiz bir uğraş olmaktan öteye
gidemez.
Bol miktarda üretilen mal,
ekonomiyi geliştirir; yaşam kalitesini yükseltir. Mal kötü ve kalitesi düşükse,
aldatılmış insanlarla dolar dünya. Yaşam kalitesi yükselmediği gibi, beğeni
kültürü de gelişemez.
Kalite dediğimiz şeyin sırrı
aranırsa mutlaka bulunacaktır. Hangi çekmecede, dosyada, çantada, dergide,
kitapçıda ise ortaya çıkarmalı, tüm topluma yayılmalıdır. Bunun adı, doruktaki
bilgiye ulaşmak ve onu kullanmaktır. Bilgi yayma işini karşılıksız yapan
değerli sanatçıları saygıyla anıyoruz.
Yaşadığımız dünya, egemenlerin
düzenlediği eğitim sistemiyle ancak üretimi sağlayacak ve daha çok para
getirecek bir yapıyı gözetir. Yani eğitim üretim içindir. Şiirin, resmin ya da
tiyatronun doğru bir şekilde yaygınlaşıp halka kolayca ulaşması, ancak bu işle
uğraşan fedakâr ve işine aşık sanatçıların çabasıyla olabilmektedir.
Devletlerin, yönetimlerin tamamına yakını “güçlü sanatçıların muhalefeti”
korkusu ile ona pek yüz vermezler, şöyle bir geçiştirirler. Sanatla
uğraşanların, sanat dünyasından beslenmesi doğrudur. Önce şairliği öğrenip şiir
yazmak yerine, şiir yazıp şair olmayı düşünürsek; olamayız. Şiirle uğraşan
binlerce kişi bilgi ile beslenmek gibi bir kaygı taşımadan, etkilendiği bir
yapıtın peşinden palas-pandıras koşturmakta, üretmeye çalışmaktadır. Şiirleri
birkaç dergide çıktığında, ya da bestelendiğinde; bu iş tamamdır diye
düşünmektedir. Hele bir de kenardan bir “jüri” eliyle ödüllendirilmişse, şiir
arenasındaki duruşu hemen değişir. Olayın arkasında, şiirin yeryüzündeki
yaşamını, genel poetik doğruları ve en yakın akımları dahi ancak sohbetlerde
biraz öğrendiğini, önemli yapıtları hiç okumadığını (bir sır olarak) belki de
ancak kendisi bilir. Yaşadığımız “çok şiir ortamı” çok şair yaratmıyor.
Güzel bir sanatın temsilcisi
olmanın verdiği mutluluk, hak etmeyenleri sapkınlaştırmakta; o mutluluğa erişme
hırsıyla, yetersiz kültür ortamı da kullanılarak sanat adına toplum
aldatılmaktadır. Geçmişte güzel sanat yaratabilmek için zorluklara göğüs
gererek incelikler ortaya koyanları tanıyıp-düşünmek doğru ve yararlıdır.
Hiçbir sanat, başta da şiir,
yanından geçerken şöyle bir ilgilenip yaratılan bir şey değildir. Bu anlayışla
pişirilen yemek bile tatsız olur.
Biz hepimiz o güzelliklere sarılmayı
sürdürmeli, ancak kişiselleştirmekten ve onu kullanmaktan sakınmalıyız. Şiir
denilen koca anıtın üzerine tırmanıp ismimizi oraya yazmaya çalışmamız onu
kirletir.
NAMUSLU SOKAK ÇOCUKLARI
Nermin Akkan
Ellerinin zifirini öpeydim senin
Gün doğumu kokan
.......tütün tütün sararan
Ağzını öpeydim
Kokaydım şeker şeker dilinde
Akşam serinliğinde
Köklemekten patlayan ellerin pancarı
Pataklasaydı keşke memelerine asılan bu acarı
Buğulu gözlerinde kanat çırpaydım senin
Haşhaş uçaydım sarı siyah
Toz toz bayram sabahlarında
Öpeydim ekmek arasında
Mayalı ellerini
Keten kenevir çedene
Rüya gibi şimdi
Tarla taban çift çubuk nerede
.......kışlık odunum, cin atım kenevir çubukları
......nerede anam namuslu sokak çocukları
Karasaban tırpan yaba
Dirgen tırmık çapa
Hepsine fitim anam hepsine
Emek emek çaba çaba
Yeter ki sen koka
Vatan koka
Gavurun kılıcı ince belli bardağımda şimdi
Sigaramda duman duman
Yanağım elma
Dudağım kiraz
Gözlerim çimen değil artık ana
Memleketim kırk yama
Keşke ana
........kına kına kurbana gideydim yine
Memleketin yok yerine
....de
Öldürmeye ölmeyeydim varsıl bebeler yerine
Ölünmeyeydim memleketimde mülteci diyetine
Çanakkale nere ana
Maraş nere kahraman kahraman
Urfa nere
Koçhisar nere şerefli şanlı
Şimdi kahraman Kazan
.......uyurken sen ben
.....ve uykudayken komutan
Kazı kazan şimdi ana
Çöle öykünük vatan
Temmuz tekesi kokaydın
Tezek yakaydın
Vara ayaydın anam
Aydıraydın vara
......yozla yaymadan
AHMET CENGİZ, “KANATLARIYLA DÜŞÜNÜR KUŞLAR”
Canan Gürtunca Sanlı
Ahmet Cengiz, edebiyat ve şiire
emek veren, kendini şiirleri ile ifade eden bir şiir işçisi; değerli bir
eğitmen, bir şair. Şiire olan ilgisi lise yıllarında başlar. Şiir birikimi,
defterlerde saklı kalır uzun bir süre. Daha sonraki yıllarda; bir gün şiirlerini
sakladığı defterlerden alıp şiirle yakın bağı olan bireylerle buluşturmaya,
şiir yolculuğuna çıkmaya karar verir. İlk şiir yolculuğu Kehribal (2013) şiir
kitabı ile başlar, Mavinin Boynu Kuğu (2014), Bir Dilim Deniz (2015), Eşkiya
Çiçek (2016), Dilaltı (2017) şiir kitaplarıyla devam eder. Her yıla bir kitap
sığdıran çalışkan ve üretken şairimiz, 2 yıl sonra da kuşları kanatlarıyla
düşündürerek, 2019' da yayımlanan “Kanatlarıyla Düşünür Kuşlar” şiir kitabını
edebiyattan, şiirden payını alan bireylerle paylaşır.
'’Kanatlarıyla Düşünür Kuşlar''
kitabı bir bölüm halinde 74 adet şiiri ile var olur. Lirik + Serbest vezin
olarak yazılmış şiirleri 7 li, 8li, 3lü, 2li bentlerle biçimi oluşturur. Ahmet
Cengiz, şiirlerinde yer yer dizeler arası eğik çizgi işaretini kullanır,
örneğin; ‘’gülpembe beyaz esmer’’ (s.63) şiirinde, “ellerinde nargile/ mor
harelerle’’, yine ‘‘güvercin taklası hüzün’’ (s.54) şiirinde ‘’ha/ senin ay’ı
hecelemene bayılırdım’’ gibi. Biçim olarak şiirlerinde noktalama işaretlerini
de kullanmaması şairin tercihi olarak görülür. Ayrıca şiirlerinde, büyük harf
kullanmadığı gibi özel isimleri de büyük harf kullanmadan yazar; ancak küçük
harf ile başlayarak yazdığı özel ismi, üstten kesme işaretini kullanarak
kendine has biçimini oluşturur. Örneğin;’’eylül’ün sisi” (s.36),’’kıvırcık
sözcükler’’ (s.58) şiirinde,’’berenis’i gökyüzüne tane tane işlemeyi’’,
‘’belkahve’’ (s.27) şiirinde ‘’zülcelal’in yeri’’belkahve’’dir, gibi.
Kuşların kanatları ile düşünmesi
alışılmamış bir bağdaştırmadır. Özgürlük çağrışımı uyandırır. ‘Kanat' hareket
demektir. Ülkemizdeki adaletsizlik, baskı, zulüme karşı pasif insanlara
eylemlilik önerir. Kitapta, yaşamdan izlerle insana odaklanır. Özne yine
toplumun aynası insandır. Şiir dilini, sanatını iyi kullanan şairin şiirlerinde
içerikle ses uyumunun bütünleştiğini görüyoruz. İnsani duyarlılığı ile
yaşanmış, yaşanan toplumsal olayların içinde aşkı, sevgiyi de tensel, cinsel,
duygusal olarak şiirlerinde vurgular Ahmet Cengiz; gerçekçi, toplumcu bir şair
olarak. Somut aşkı metafizik soyut bir duygu olarak değil, var olan bir nesne
(kadın-erkek) ilişkilerini gerçeğe dayandırarak somut bir eylemlilik halinde,
gerçekliği bütün boyutları ile ele alır. Zira gerçeklik nesnelerin tümüdür.
Kitabın önsözünde ''Barışa emek
verenler’ ‘özlü sözü yer alır. Şiir sanatının incelikleri ile işlenmiş
şiirleri, çağrışımlarıyla anlamlanır. (s.5) de ''bir sürtünmedir kent'' şiiri
kentin insanlar üzerindeki ağırlığını yansıtır her bir dizesinde. Günümüz
kentleri yorucudur, bunaltıcıdır, yeşilden yoksundur. Seslenir, '' kent bir
sürtünmedir hanımlar beyler''// ''raylara sürtünür ıslıkla insanlar/
binalar/ağaçlar otlar çalılara/ burnunu sürter beton toprağın
eteklerine/makinalar sinir boylarına insanların/ insanlar insanların ar
damarlarına''. Doğanın yok edilmesini, kentlerin betonlaşmasını,
makinalaşmasını alışmamış bağdaştırmalarla çağrışımları, şiir sanatına özgü
anlatımlarla devam eder. ‘pis sakallı fırtınalar'', ''kaldırım gümüşleri’
‘betondan kanatlar'', ''gri sürtünmeler'‘. Toplumsal duyarlılığı ile şiirlerini
sürdürür yaşamın içinden geçerek.
Yaşanmış, bugüne ait tüm olaylar
şiirlerine konu olur... (s.8) ''bu şehir o şehir değil'', (s.9)''misket'',
(s.11)''mecbur soylu'', (s.12)''amenna'‘, (s.13)''canımı acıtıyorsun
özgürlük'', (s.14) “o gün”, (s.15) “post modern heykel'', (s.16)''serçelerin'',
(s.17) ''yırtılır ar damarın'', (s.18)''evliya ağaçları'',
(s.19)''kavilleşelim, (s.20)''zor'', (s.21)''acep'', (s.22)''acıları gözlerine
sürme'' gibi.
''bu şehir o şehir değil''(s.8)
şiirinde zaman değişmiştir, yaşanılanlar geride kalmış bir rüyadır artık.
Toplumsal hareketler, işçilerin, öğrencilerin özgürlük uğruna haykırışları
duyulmaz. 12 Eylül sonrası ülke kocaman bir değişime uğramıştır. Sindirilmiş,
korkutulmuş bir halk. Yeni sığ bir dönem başlamıştır. İşte bu dönemin
sancıları, hayal kırıklığı, ateşli düşler kurduğu yarınları, şiir sanatına özgü
mecazi anlamlarla dizelerine yansıtır Ahmet Cengiz. ''Bu şehir o şehir
değil/dilsiz ezik sancılı//cazz şarkıları söylemiyor sokaklar/mavi tulumlu
karıncalar kaybolmuş/cıvıldaşmıyor öğrenci serçeler/ kumrular sevişmiyor
kuytularda// slogan da duymuyorum yoldaşlarım nerde''.
''amenna'' (s.12) şiiri Tanrıyla
hesaplaşmadır. Toplumun acılarına isyandır. ‘Tanrının kudretinden sual olunmaz
/amenna / kurar günümüzü geleceğimizi ''//''onun da gücü yetmez değiştirmeye
geçmişimizi/Kanar 12x12 yaralarımız'‘…// ''kırar fidanları biçer madımak'ları
/yetinmez /uzar suruçtan anka- gar'a/ ''et-kan etmek''ten gocunmaz’’ Şair yakın
geçmişte yaşanan acı olayların, vahşetlerin hesabını Tanrı ile ilişkilendirir.
İronik bir dil ile kinayeli bir biçimde şiirine yansıtır.
Öte yandan canını acıtır özgürlük,
ironiktir soylemi ''canımı acıtıyorsun özgürlük'' (s.13) şiirinde duygularını
yoğunlaştırır özgürlük uğruna yaşanılan acıları vurgular. (Bu arada bu şiiri
arkadaşımız Erkan Karakiraz bestelemiştir.)
Bir resim canlandırır ''postmodern
heykel'' (s.15) şiirinde. ''camekanın önünde bir yaşlı çınar/kımıldamadan
oturuyor / -kahvehanede-/ gözlerini ödünç almış da/ puhu kuşundan//uzaklara
bakıyor/uzaklardan beklediği bir şey var '‘…//''görenler /bir heykel sanacaklar
/postmodern'' dizeleriyle 'yaşlı çınar' imge olarak yaşlı bir adamı
çağrıştırır. Yaşlılıkta duyguların hassaslaştığını, kişilerin yaşamdan ve
yakınlarından beklentilerinin çoğaldığını yalın bir dille, mecazi anlatımlarla
dizelerine yansıtır Ahmet Cengiz. Şiirde yaşlı adam bir nesnedir. Esas olan
duygulardır.
''yırtılır ar damarın'' (s.17)
şiirinde şiirin tamamı imgedir. Anlatılmak istenen haksız, adaletsiz yönetim
şekillerinde, egemenlerin üste çıkmaları, kendilerini bir nevi savunmalarıdır
(…) ''yaşamın çarkına çomak sokan sen/ nasıl atarsın suçunu / mephisto' nun
üstüne'' dizelerinde, ''mephisto'' hristiyan mitolojisinin lider şeytanlarından
biridir. Burada bir imge olarak kullanılmış, mecazi çağrışımdır.
Toplumsal duyarlılığı ''evliya
ağaçları'' (s.18) şiirinde yine bir yaraya parmak basar, acı bir geçmişi
dizelerine yansıtır Ahmet Cengiz. Ülkemizin yakın geçmişinde yaşanan büyük
oyunların eseri olan Suruç katliamında canlarını kaybeden 34 insanla, Kobani olaylarında
yaşanan acılar dizelerine yansır. Şiirlerinde geçmişin izleri, yarına tarih
olacak belgelerdir. Evliyalar diyarı Anadoluda, bu coğrafyada yaşanan acıları
evliyalar da kurtaramaz. ''organlarını topluyor suruç'ta insanlar/ evliya
ağaçlarının dallarından/ düğüm düğüm dua sanki/ ne kadar da çoklar'' 'evliya
ağaçları' alışılmamış bağdaştırmadır. Şair ironik bir üslup kullanır. Ancak
yüreğinin haykırışı dinmez, dizelere yansır…//''Kutsal yuvalar yaptı
suruç/evliya ağaçlarının dallarına/bekliyor hala onları savaş çocukları/
açsusuz anasız oyuncaksız/düşlerinin yıkıntıları arasında''.
Tüm toplumsal sorunlara çare
birlikten doğar. Şair seslenir yüreğine, tüm duyarlı yüreklere ''Kavilleşelim''
(s.19) şiiri ile... Biz olmanın önemini vurgular. (…) ''Kavilleşelim
bizimkilerle/ çağırıp diğer serçecikleri/ dallar uzatalım konabilecekleri/
yollarını arayalım biz olmanın//yoksa/hepimizi yiyecekler /tek tek.'' Şiir
çaredir. Şiir umuttur. Şair şiirleriyle sesini duyurmak, tüm çıkmazlara çıkar
yol olmak ister.
Tarih öncesinden beri acıların
yüreklere gömüldüğü bu coğrafyaya ''Acep ''(s.21) şiirinde…// ''bi' kaç doz
şiir versem/ acep / acıları diner mi ki'' der. Umudunu yitirmez.
Yaşamın içinde kavgalar, savaşlar,
acılar toplumsal olaylar sürer gider geçmişten bugüne. Biçimler değişir, öz hep
aynıdır. İnsan, duygularıyla vardır. Tüm olayların içindedir acısıyla,
tatlısıyla; aşkları, sevdaları, özlemleri ile. Olgular, olaylar, durumlar insan
ile ilgilidir. Aşk toplumsal bir olgudur. Aşk tarif edilmez, anlatılamaz yaşanır.
''bir kibrit çakarsın oyar karanlığı/telaşlı ışık yol gösterir
gecekuşlarına/bir ritüele dönüşür kavın kanat çırpması/ ondandır dudaklarında
titreyen sıcaklık/ boş durmaz/ kem gözler de çakar pusuda''. ''bırak suzinak
bir ırmak olsun'' (s.7) şiirinde sevgiliyle yaşanan aşkın heyecanını çevreden
gelen sıkıntılı, baskılı anlara rağmen yaşanması gerektiğini, sevgiliye
seslenişi ile sürdürür (…) '' senin sesin mavidir/ bırak suzinak bir ırmak
olsun / yarışsın gece yatmaz kuşlarının kanatlarıyla/ayaklarını git falezlerden
denize sarkıt/ topuklarını /git bir istiridyenin içine akıt// bırak/ sakar bir
oğlak öpsün incilerin tuzunu/vurgun yerse süngerciği sensağılt''. Ahmet Cengiz,
aşkı tüm özellikleriyle yalın bir dille dizelerine yansıtır.
''al da gel'', ''azarladı beni'',
'' anlamayı tarif et'', ''bel kahve'', “ben şiir döktürürüm'', “bir
kırmızıormandır avanos'', ''büyük baharın ucundaki sızı'', ''cennet'‘,''
denizatının her şeyi tekmil iken'', ''diyalog şiir'', ''eyvallah'', ''gülmeyi”,
''keser dönüyor da'', “köz oldu'', ''ney / zen '', '' şiirkıblesidir.'' ''şiir
şair aşk'', '' tutamadım tuttum'‘, ''ağzıyla geldi'','' balıkların en cevval
saati'', “dibace'', “ecelleri ile ölsünler'', “güvercin taklası hüznü'', “huy
edinmek'', '' kanatlarıyla düşünür kuşlar,'' ''öfkenle kılınla dikeninle'',”
mavi ten'', “sevabı günahından beter'', “tüm kuşları yardıma çağırdım''
şiirleri ses ve ahenk uyumu içinde kitabında yer alır. Şiirlerinde şiir
sanatının tüm inceliklerini nakış nakış işler Ahmet Cengiz. Her şiirin bilgisi
kendine içkindir. Şiirleri yaşam izlekli kendine has üslubuyla yazılmış
şiirlerdir.
''deltanı al da gel demiştim
unuttun mu/ ellerimi dik istedim humuslu toprağına// korkma utandırmam yarıp
gövdeni'' bir diğer dizede de (…) '' sütünü al da gel demiştim iştahla/
delifişek oğlakların açlığını sustur'' dizeleri ''al da gel''(s.24) şiirinde
aşka çağrıyı, sevgiliyle yaşanması gereken aşkın hallerini imgesel anlatımla
okuyucuya hissettirir.
Gençliğe ilk adımlar, aşka ait
duygular, yaşanan masumca hareketler ''azarladı beni''(s.25) şiirinde, yalın
mecazlı anlatım ve dilin ince ince işlenişi ile dizelere yansır. ''gül fidanı
şakalaşırken ispinozla /gözleri takıldı bana gülün/ eğri hançerini çekip
birden/ konduruverdi ağzımın kenarına //kanı görünce annem / azarladı beni
yüksek perdeden/ bir nane yediğimi düşünerek'‘. Gençlik yıllarında duygu
yoğunluğu üst seviyelerdedir. Şiirin son bendinde de Turgut Uyar'ın '' Göğe
Bakma Durağı'' na gönderme yapar. (....) ''derken/ turgut abi yetişti de/ beni
atıp şiir defterinin içine/ ‘’göğe bakma durağı’’na götürdü''. Şiir sanatına
özgü telmih ile çağrışımı sürdürür dizelerinde. Şiirin tamamı imgedir.
Şair, (belkahve’den şehre bakışı)
erotik anlatımla, bir kadına benzeterek teşhis sanatı yapar dizelerinde.
''bacakları uzun ve ıslak bu şehrin/ bir körfez oyulmuş kasıklarına/ üstünde/
düğmesi açık bir döpiyes'' (…) ''zülcelal'in yeri ''belkahve''dir/ sekmez''.
''belkahve''(s.27) şiirinde, Tanrı’nın bahşettiği güzelliği ''belkahve'' ile
örtüştürür. Yoruma açık bir şiir.
''İnsan yaşadığı yere benzer/ o
yerin suyuna, o yerin toprağına benzer'' demiş Edip Cansever (“Mendilimde Kan
Sesleri”) Ahmet Cengiz de memleketinden izlerle'' bir kırmızı ormandır
Avonos''(s.29) şiirinde yörenin çamuruyla el maharetiyle üretilen sanat
eserlerine değinir. Şiir sanatına özgü güzelleme ve teşhis yapar. ''balçık
zarafetinde kucağındaki tezgâh/testiyi oyarken parmaklar/ usta /okşar karnını
maşrapanın/ uzatır şarabın boynunu/ fısıldar kulağına''. 'Maşrapanın karnı',
'şarabın boynu', 'balçık zarafetinde tezgâh' şiir sanatına özgü kişileştirilmiş
mecazi anlamlar taşır.
''cennet'' (s.31) şiiri de yalın ve
düz bir anlatımla açık bir şekilde anlatılmış. ''cennet_ i ala dedikleri
mesnetsiz/ meymenetsiz bir yer/bize vaat ettikleri melek sürüsü/-yani kıyamet
kadar melek-/ cinsi cibiliyeti/ ne idüğü belirsiz/ruhsuz iştahsız şehvetsiz/
bir kadının bile eline su dökemez'' şiiri ile yol gösterici, uyarıcı bir tavır
içindedir şair. (....) ''insanca yaşayın bu dünyada / kerizlik size yakışmaz''
diyerek.
“diyalog şiir''(s.34) de biçem
olarak diyoloğu seçmiş. Söyleşi biçiminde kurgulanmış. Şair bu şiir diyoloğunda
telmih yaparak sürdürüyor dizelerini. Şiirde aşkın halleri ironi şeklinde
işleniyor. (…) ''gezdireyim hadi bin terkime/hani nerde/ mecal ister/
sandallara, gondollara atayım/ yüzme bilmem /adım ''süheyla'' değil/ sülalene
götüreyim sevdiklerine/sülalem yere batsın”. Yalın bir dille yazılmış. Anlamı
dizelerde saklı.
''eyvallah '' dedi gözleriyle''(s.37)
şiirinde yine toplumsal bir olguya parmak basıyor şair. Yalnız ya da dul
kadınların toplumda bir baskı altında olduğunu, yalın açık bir dille toplumsal
bir gerçeği vurgulamış Ahmet Cengiz. ''direksiyona yampiri oturmuş/ bıçkın bir
şoför/ dolmuştaki genç bir dulu kesiyor…//ben üstlerine geldim/ ayaküstü/
gördüklerimi kamburuma gizledim/ kadın bana ''eyvallah'' dedi/ kösnül/ puhu
gözleriyle.
Kitaptaki şiirlerde alışılmamış
bağdaştırmaların, aktarmaların mecazi anlatımla çağrışımlarına verebileceğim
dizelerden örnekler... (s.74) ''sunturlu bir küfürdü dudakları'', (s.72)
''balkıyan şehvet amansız'', (s.66) ''kaz tüyü ile beslenmiş şarampoller'',
(s.64) '' dutun komşuluğu görmelere değer'' (...) ''şu bıçkın sığırcıklar
olmasa'' ,(s.63) ''erguvan balıkları var tamam / gümüş gerdanlı'', (s.59)
''yoksa mor bir hüznün marifeti miydi/ uzun ayaklı kadehlerin terlemesi”,
(s.58) '' ağzımda iki dilim dinamit lokumu'', (s.54) '' bir güvercin taklası
alıp gidiyor'' ,(s.50) '' saçlarını tarıyor bir salkım söğüt/omurgası muhteşem
bir kirkit tarakla'', (s.47) ''tutmuştum/ düştü avuçlarımdan parçalandı su'',
(s.46) ''şiir/ küçük titreşimlerdir çün / dünyanın kalçasındaki'', (s.30) ''
nalçalı bir küf'rün kalbimde bıraktığı iz'' (.....) ''ağzıma turp sirkesi
sunuyor tepsiler''.
''kanatlarıyla düşünür kuşlar''
(s.57) kitabın adı olmasının yanı sıra şiir olarak da kitapta yer almıştır.
(....)''kanatlarıyla düşünmez mi
kuşgiller // bak orada söğüt dalı bekliyor seni/ tırtılböreğiyle''....//sakın
unutma/konarken bir yere/dikkatli olmak gerek/ama sen/ uç uç uç /uçmayı asla
bırakma / hele/ kara bulutları yırtıncaya dek/ çün / kanatlarıyla düşünür
kuşlar''. Kuşlar kanatlarıyla düşünürler zira hareket halinde olmalarını,
uçmalarını, özgürlüklerini kanatlarına borçludurlar. Mecazi anlamla insanlara
eylemlilik önerilir. Şiir bütünüyle imgedir.
Ahmet Cengiz şiirlerinde sade temiz
bir dil kullanarak, şiir sanatını gözeterek düşüncelerini, duygularını özgürce
dile getirir. Okura verdiği mesajlarla daha özgür düşünmelerini sağlamak ister.
Kuşlar kanatlarıyla özgürlüğe uçarlar. İnsanlar da bilgilendikleri oranda
gelişir, düşünür, sorgular, özgürlüğe kanat açmayı öğrenirler...
Şiir düşünce özgürlüğüdür. Şiir
sevgidir, mücadeledir, imkansızlığın imkanıdır. Şairimiz tüm bu
özellikleri kitabına yansıtarak,
topluma şiirleriyle mesajlarını iletir...
Eğitmen, edebiyat ve şiir emekçisi
Sevgili Ahmet Cengiz'e şiir yolunda başarılarının daim olmasını diliyorum.
Sevgi ve saygımla. 4.03.2019,
KARŞIYAKA
Nilüfer
Uçar
ışığın sığınmacı yanaşmasına kanmadan
kırılgan yüzsüzlüğün yetisine rağmen
dağ dil döker ovanın çiçekli yüzüne
yine de toprağa yüz sürer içimin deli ırmağı
kalbime takılan o çocukluk düşte uyanınca
yosun gömleğinde terleyen göl gözler
bakır yılların törpüsüz hayallerine ağlar
gökkuşağına dolanan ispinozun
kanat
sancısı gibi
tuhaf bir yangın oturur düşlerimin kıyısına
Rodin ki; rekabet zincirinden düşsel bir heykel yaptı
Camille Claudel’in zihin tutsaklığı yaşadığı
dar
fanustayken
anarşist sanatın militan ellerinde ruh kanadı
akıl sürçülisan etti taşı yontan keskinin dilinde
o ruh ki; kalbi tokatladı kusurlu zaman direnciyle
bak sevgilim; bilir misin aşk uçurumlarını, bilir
misin?
gelincik tarlası sanma, meltemde dalgalanan al’ı
aklın pürtelaş halleri durulmaz
çoban çökerten yola
saparsan
günahımı sağaltan ay güneşten pay kaparken
bil sevgilim bil ki; ruh kalbi tokatlamasın
5 Ağustos 2020
DELFİNYUM'UN GÖZLERİ
Filiz Kalkışım Çolak
Gelincikler ıslanırdı
gözlerinde, kirpiklerinden kızıl kısrak taylar kanatlanırdı. Yanardı göğsü
güneşin, şöyle dönüp bakınca Delfinyum. Ahu ahu bakışlarında büyürdü gökyüzü.
Saçlarını salar sinelerinden o mavisi pür pak bedenini büker, eğilip öperdi alnından
ham güzeli. Samur samur saçlarında gece başka güneşlenirdi, susadıkça,
gerdanının dizisinden bir çiy taneciği aşırıp sabaha durulanırdı…
Gece başka yosmaydı Delfinyum’un kollarında.
İnci tanesi doğardı gözeneklerinden, ta ki güneş kıskançlığından kamaşıp,
hepsini ısısıyla eritip, yeşil yosunlar aralanan vadilerden sızıncaya değin.
Şeffaf ırmaklar acelesi gelmiş bakir çaylar akardı gizlerinden. Çiçekli
fistanını çıkarıp ne zaman uykuya dalsa, koyaklarından gelin eteği kovalayan
şelaleler dökülürdü. Sırılsıklam düşler ne güzel yakışırdı körpe kızın koynuna.
Uyku onunla sarmaş dolaş, kim bilir yine sevdiğiyle hangi hayalin duvağından
salınırdı ah Galanima’ya Galanima’ya. Ah Ganita, yeşillimin yosma Rum kızı,
aşüfte Ganita sevdiğimi benden alan, ırağa en ırağına gölgesini bırakan gavur
dölü Ganita! Kaç yalanı görmezden geldi gözleri, kaç aldanmışlığı ağlayarak
anlattı, sığınıp kucağındaki oyuğa? O ağladıkça, yalezin karnı büyüdükçe
büyüdü. Ah ağladıkça kaç kız, yavrum hayallerinin akıntısına kapılıp kayboldu
açıklarında bulanık meçhullerin. Bir Delfinyum gördü onu bir de kuzey. Sustular,
şahit olmak aldanmışlığa meğer ne zor şeymiş, aşka sevdaya savrulan yalanları
duymak; çelimsiz bedende filizlenirken tomurcuklar, henüz sızısı tazeyken
bedenin Allah’ım, meğer aşkın bir aldanmışlıktan bir yalandan ibaret olduğuna
şahit olmak ne zor şeymiş!
Hep buğday tarlalarına koştu bu
yüzden, hep gelinciklere. Gözlerinde tutunamayan yaşlarıyla suladı
gelincikleri. Yoksa kırmızısı böylesi içli olur muydu, bu kadar güzel gelinciklerin!
Yeşil tepeler, dağ başları, hep mekânı oldu kimsesiz kumsallar mavisi ağaran
körfezler… Yılmadı, bekledi; bir gün ellerinde çiy tanelerinden sonsuz bir
demet, aşkla gelecek olan sevgiliyi! Belki de hep yakınlarındaydı. Belki de hep
kıyısından sekti, hunharca yağmalanırken düşlerinde mavileri!
Onun gözlerinde Nisan; hep
yeşil sineleri olan bir peri kızıydı, sütü kar suyu kadar saf ve temizdi.
Rahmet yağarken sinelerinden nisanın hep yüzünü döndü, hep dudaklarını
nemlendiren yağmurun o taneciklerini emdi şuursuzca. Utanmadan açtı göğsünü
aşka sevdaya. Öylesi dirildi öylesi, incelen bileklerindeki titreyişle. Saçları
masmavi şarkılara haykıran Nisan, sabaha çiylerini bırakarak yavrulardı
kucağına Delfinyum’un. İlk şiir sancısı yine bir Nisan yağmuruyla doğdu.
Atilla ne güzel okşuyordu
oysaki ruhu ‘’Elimden tut yoksa düşeceğim, yoksa bir bir yıldızlar düşecek…’’
Yoksa şair miydi; ondan mı içinde tırmanan o yoksulluk dile gelip haykırmaya
başlamıştı içine, arasında ah neleri sakladığı dizelerin! Nitekim ilk ağrı, ilk
sancının suyu geldi, ıslandı mısralar, yazdı yazdı ve yazdı aşkı
gözbebeklerinin suyuna…
Sonrası ardı kesilmeyen bitmek
bilmeyen o aşk dolu sevgi sözcükleri. Nereden geliyordu bunca sevgi? Yaşamış
mıydı aşkı yoksa yaşayamadığında mıydı bu denli duygularının temiz oluşu,
kirlenmemiş oluşu diye düşünürdü bazen. Sevmek ne kutsal duyguydu. Sevmek ah
sevmek! Mayıs dallarında cıvıldarken kuşlar birbirine ve yumurtadan çıkan aşkın
o sonsuz cıvıltılarındaki yavrularına, domates dilimi yedirirken gülümseyişiyle
göğe dikip gözlerini ‘’Kime gülüyor derken’’ anne kuşun telaşla dalda
yavrularını besleyen bu delinin yavrularına bir şey yapıyor endişesiyle
ötüşünden özür dilemesi tam kuzeyliydi, Delfinyum’luktu. Kuzeyliydi, deliydi en
çok. Hayvanlarla konuştuğunu gören ne demezdi ki ardından. Mayıs, bir gelin
edasıyla yeşil tellerini şakırdatırken, duvağından kopan o toz kümesiyle
kendinden geçer; derin bir sessizliğe bürünür ormana dalıp giderdi susup
şarkılarının koca köyü inleten nağmelerini. O koca gözlerini ormana dikip
andıranaların ormana yaktığı türküleri dinliyor, “Şarkılarına nota çalıyor
olacaktı” ki yaprak hışırtılarının ruhunda kıpırdayan sancısıyla adeta tenini
silip süpüren o konçertonun en baskın sesini duymuş olmanın derinliğiyle,
birazı yeşil, birazı mavi bir çift göze süzülürcesine göçüyordu. Kirpiklerinde
bir tutam hayal yeşili, burnunun ucunda kıpkırmızı uğurböceklerinin benekli
dansı, iç içe arıların ballanan vızıltısı; ilk çiçeklerin tomurcukları
çatırdarken sabaha… Sevmek ne güzel şeydi onun ruhunda hayallenen şelalelerin
dizelerden uçuşunda. Bal rengi miydi gözleri, yoksa elasını yeşil bir halka
çevreleyen irislerinde harelenen düeti miydi güzden kalan baharların? Kaç aşık
gömülüydü o gözlere, kim bilir? Kaç kişi o gözlerin büyüsüyle kuzeye kendini
sunarken yitirip gitmişti? Ve çığlıkları yırtılırken kumsalların, kaç kızın
gözleri yüzü suyu hürmetine avuntu oldu Delfinyum’un uğrunda. Aldatmak tam
burada takınıyordu ya o ürküten ifadesini. Aldatılan gerçekte kimdi? Çok
sevilen Delfinyum mu, yoksa kucağına sığınıp zavallılıkla sahip olduğunun
sinesinde sayıklanırken Delfinyum, sahip olunan mı? Duymak hissetmek ve
yaradılış serüveninin o sonsuz senfonisini dinlemek, ruhuna yatırıp çayırları
dinlendirmek, sırtında yükü anaları ve oyalı yazmasını çözüp rüzgâra dilek
tutmak, uğruna bir yıldızın kayacağını bile bile gözlerinde koyulaşan aşkın
kararlılığıyla. Yaratan’ın huzurunda ağlamak hıçkıra hıçkıra, kalbini alıp
avuçlarına ağlamak, sesini dinlenmek, bir nazlı sevgili için kanı çekilene
kadar damarlarından, kurutuncaya gözlerinde lerzan gelincikleri...Ve hiçbir
zaman kavuşamayacağını bile bile sevmek birisini, haziran eteklerini savura
savura gelip çatmışken. Bilseydi bütün ömür beklediğinin defalarca yanından
teğet geçtiğini, defalarca ona yaklaştığını ve nedenini bilmediği bir gücün
varlığıyla hissettiğinin o olduğunu, böylesi haykırır mıydı içine karanlık ve
kamçılar mıydı bedenini nefessizliğin hışmı? Leylak hüznü bulaşan sürmelerinden
akar mıydı izlerine rastladığı sevgilinin o mağrur halleri? Kaldırımlara düşer
miydi karanfiller, sevda böylesi gazete altlarında uzanır mıydı? Sahi, sevdiği
böylesi mağrur olur muydu Delfinyum eğer bulsaydı Ganita’nın dar geçit,
Zağnos’un ander kaldırımlarında denizini?
Aydınlandı ya bir şekilde
karanlık, bakışlarıyla kesişen bakışların yanan yakan ışıyışında. O an gönlünde
kıpırdayan, debisi ıslanan kuraklaşmış yatağına dolan rahmet pınarlarına değen,
sevgilinin gözleriydi. Sanki yıllardır hep birlikte olduğu oydu, hiç yabancı
değildi, hiç yabancı gelmiyordu bu adam. Artık o bitmeyen şarkıyı bestelemek
zamanıydı, ay ışığıyla sevişen uslanışında yanıp sönen irislerinde. Notaları
portelerine iliştirmek için kuzeye göz kırpma zamanıydı, körfeze şöylesi zira.
Nitekim öyle yaptı, göz kırptı Kuzey Yıldızı damlarken koynuna, küçük ancak
sevgilinin çenesinde derinleşen o masmavi okyanuslarca açıklara süzülen,
derinliği sığlarında saklı gülümseyişiyle.
Deniz gözlerine verdi sırtını,
yaslandı senliğine sevdanın. İster kabul görsün, isterse görmesin çılgın ya adı
delikanlı ya; alacak sevdiğini hiçe sayıp erlik makamının şanını, daldı o
sonsuz bestenin senfonisine! İspinozlar, isketeler, ah yağmur sonrası
gözeciğini bedenin taşıran karatavuk ötüşleriyle yaslandı billur ırmakların
çağlayan dügâhlarına! Rüzgâr bir es bastı, dağıldı etekleri yârin suyuna.
Baldırlarında okşanırken suyun dokunuşları, saç uçlarından damlayan su
damlacıklarından havalandı su gövde kuşları filizlerinin. Boynunda birkaç
saniye durup yerinde dönen su; kendini sinelerinden vadilerine doğru
bırakıyordu. Yosunlar şımarıyordu ayaklarının altında ve su aynı hızla
vadilerinden şelalelerce dökülüyor, şarkıları susuyordu kaynağına sevgilinin.
Şapşallayan sevgili bir düş gördüğünü sanarken suyu, Delfinyum’un o saf
boynunda duraklıyor, yerinde birkaç kez döndükten sonra sinelerinin üzerinden
vadilerine süzülüyor, bakire bir şelale gibi haykırarak kaynağına
çarpılırcasına geri dökülüyordu. Kabardı göğsü, kar tanecikleri tutamlanmış
göğsünde ağaran kuşların sevinci miydi, yoksa yılların yorgunluğu mu bilinmez
ya; debisini aşan suyunun altına Delfinyum’u alıp derinliklerinin akıntısına
aldırmadan, öylesi gusletti, yüz sürdü çağlayanlarına safir gözesinin suyu
karışırken Delfinyum’la ruhunu. Sonra çekildi kısıldı göz bebeklerinde aralığı
vaktin, derken derinliğinde hep düşe kalmanın ağırlığıyla açtı gözlerini
Delfinyum.
Gözleri, ah Delfunyum’un o
ceylan gözleri… Okyanusları bakışlarına sığdıramayan sevgiliyi, ışığına
sığdıran gözleri… Şafağı koynundan öptüğü, izlerinde tutuştuğu, inadına
kuzeyin, sevdiğini güzden kalma
koynundan öptüğü, teninde beyazlattığı, gurbeti yakınına mızraplarıyla çizdiği
gözleri… İçine yansıdığı geceyi kozasından
yırtan, kuşluk bağırtısı gelen fısıltıları çırılçıplak bir dokunuşla
Kule’nin duvarlarında okşanan yalnızlığına sevgilinin resmeden seviyorum,
aşığım, aşığım, aşık… diye buğulanan gözlerini.
Boğaz’a haykırtan susamışlığına tan çığlıklarının yağan gözleri…
Harelenen çalkantısıyla duvarlara yansıyan ah! Yüreğiyle sevişen
gözleri…Yıldızlarla içselleşen valsini galâksinin, sevgilinin hayaliyle kuşanan
Delfinyum’un gözleri…
Kimseyi kırmak incitmek onun
gibi birinin bilemeyeceği bir şeydi. Her şeyin yavrusunu, o büyük aşkla seven,
her şeyde Allah’ın yüceliğini hisseden biri için. Belki de gözlerinin bu denli
anlamlı oluşunun sırrı buydu ve bundan suçlanamazdı. Herkese kalbini veremezdi,
yapamazdı. Hayır, onun sevgisi kutsaldı. Öyle herkesi sevemezdi. Sevdiği
şüphesiz çok merhametli, inanç yüklü bir kalp olmalıydı. Deli olmalıydı da
biraz, duygulu, şen; sevdiği uğruna tüm dünyaya kafa tutacak çılgınlıkta, her
şeyden mühimi yokluğunda en az onun kadar sevecek, sevdiğini ebediyen yüreğinde
yaşatacak biri olmalıydı. Biraz çılgın, biraz haylaz, ama çok merhametli, ille
de inançlı. Herkese her şeye sonsuz sevgi beslemek, zira her vicdanın harcı da
değildi. Yaratan’dan ötürü sevmek, sevebilmek, aşkla donanmak tepeden tırnağa…
Böylesi seveni insan bulabilir miydi? Yaratan’dan ötürü sevebileni aşkla sonsuz
bağlılıkla? Daha ne ister ki insan, artık sevdiğini bulmuşsa, başka
güzellikleri istemek sevgisizlik değil miydi? Zira seven, sevilen yar olan,
bunu yapamazdı hayır! İşte öyle birisiydi bir akşam aktiyle sözleştiği.
Aykırıydı, çılgındı, sahiciydi, sevimliydi çocuktu, çocuğu gibiydi sevdanın hiç
bilinmeyen makamında. Hep aşka gebe, hep baharlara müjdeli bir cıvıltıydı
hissettiği ruhunun zerreciklerinde kıpırdayan ve öylesi sevilen, öylesi
arzulanan peltek bir şarkıydı of tüm hücrelerinde karıncalanan!..
Mayıs tomurcukları henüz lohusayken,
henüz sütlenmişken dimağı ceninciğinin sabaha akan güneşin ilk ışıklarında,
üstelik güneş onları henüz görmeden cilveyle açılıyorken; birbirlerine… Öpmek
kavrulan kanyonlarından, öpmek ve taşırmak, yeşertmek inadına kül kanatları
kavrulan kelebeği sevgilinin o cennet kırsallarında. Haykırmak bozlak bozlak,
yakmak elvan elvan, koklamak fesleğenler tutmuşken ve başı dönüyorken dünya…
Deniz, yeni doğum yapmış bir annenin göğüsleri gibi kabarıp ilk sütünü verme
telaşıyla yavrusuna, kumsala sokulup kucağına o sevgiyle boşalırcasına kesik
kesik ağlayan yavrusunu gelip gidip emzirirken Delfinyum’un gözlerinde sevmek ah
sevmek!.. Bebekler emmek için ağladıkça ana yüreği bir kuş gibi pır, yavrusunun
yanına konup yavrusunu emzirirken aşk dolu sürgünlerinde sağılmak çisem çisem
yollarına sevdanın. Her bir damlasında hasret hasret büyütürken sevdiğini,
maviye doyamayan nice sabahı uyuttuğu kirpiklerinde Delfinyum’un ah sevmek,
sevmek!.. Ve elasına yeşil kaçan alazlarında gözlerinin gittikçe koyulaşan o
haylaz renk uyuşmazlığını, ekmek yatağının sürrealist nemine! Şeftali çiçekleri
gün ışığıyla sevişirken, sevgilinin yollarını kaplayan toz kümesinin
çekirdeğinde epifitlenen pembelere, çiy dilekler üflemek gizlerinden
Delfinyum’un… Gökkuşağını sarıp boynuna, uykunun yadına düştüğü melez geceleri
ayak üstünde, sevgilinin eşiğinde beklettiği gözlerinde sevmek... Bakışlarıyla
sararak, düş çarşısından aldığı görünmezlik kuşlarıyla ısıttığı aydınlattığı
yüzünden melekler eğilip eğilip öpsün, dehlizlerine kendisini bıraksın diye
terk edip bedeni, kıvrılmak sevgilinin o cennet kokan diyarına açık bıraktığı
gözlerinde seyre dalmak aşkı Delfinyum’un. Ve gelincikleri sıkıp dudaklarına,
dağ çileklerinden nehirler inceltmek sevda geçerken eteklerini çekip
baldırlarına Delfinyum’un gözlerinde. Biraz yeşil, biraz mavi alazlarının
deliliği Kuzeyin Kızı oluşundandı Delfinyum’un! Gözlerinde güneşin bal arayışı,
Güneşin Oğluna sevdalı oluşundandı. O titreşimleri evrenin suretine
Delfinyum’un her daim taze nefesiyle üfleyen Yaratan’ın adıyla, aşka sevdaya
boyun eğen iki yüreğin tek ruhta birleşen vuslatıydı güneşin yıldızları emip
sabahı doğurduğu gün sızısında… Ve gelinciklerin günün uçlarında böylesi
dirilişi, masum oluşu… Bakir bir cennete, hiç öpülmemiş bir koyuna sağılışı
vakitli vakitsiz Delfinyum’un. Duyduğunuz ses yağmurun dinlenmiş gelişine
sinmiş martıların çığlıkları olsa da Delfinyum’un enginler silkenen gözlerinde
aşkın kanat sesleriydi… 12 Haziran 2019
Yusuf Özdemir
Bir
cumartesi akşamı ūcretli kölelik saati bitmiş
Metroya
biniyorum iki aktarma
Ve
Danforth
Grek
rengi mavi ve beyaz
Atıyorum
kendimi bir restoranda
Cam
kenarına oturuyorum
Uzo,
yoğurt ve karides sote
Tek
dil bilmenin eksikliği işte
Az
sipariş çok Uzo
Kadehleri
yudumluyorum Grek ezgileriyle
Kürdi
bir yalnızlığa
Kızılbaş
acılar eşlik ediyor.
Kadehleri
yenilemeye Maria geliyor
İstanbul,
Atina ve Toronto
Bir
göç hikayesi
Göçmenliğin
acısıyla suladığı
İğde
kokan bakışları
Anadolu’nun
kadim sahiplerinin öteki olmuş hali
Aynı
göğün altında aynı kederleri topluyor
Yurtsuz
bırakılmış kavimler.
Kimliksizliğimin
kimliğini içiyorum artık
Masalar
doluyor her masa şen şakrak
Bana
hüzün doluyor
Uzo
şisesinde karides oluyorum
Otuz baş nüfusu
olan bir aileye gelin olmuştu Cemile. Köyden köye kız verme olduğu için altı ay
baba evine gönderilmedi. O yıllarda adet öyleydi. Yiğit, çalışkan ve kendine
hiçbir işinden dolayı söz getirmeyen biriydi. Herkesi hayret ettiren, pek
rastlanmayan bir gözü karalık etti.
Ekine elliğiyle
girdiğinde tarla açılır giderdi. Sabah kalktığında büyükbaş küçükbaş
hayvanların ahırlarını süpürürdü. Su taşımalı olduğu için evin biraz ötesindeki
pınardan sitilleri doldurup getirirdi. Koyun keçi sağımı geldiğinde sitilleri
kaptığı gibi sürünün yatak yerinde olurdu.
İlk çocuğunu
doğurduğunda yalnızca bir gün işten kaldı. Son güne kadar çalıştı. Bir kere
bile doktor kontrolüne gitmedi. O yıllarda doktor kontrolü ayıptan sayılırdı.
Sonraki doğumlarda da yalnızca birer gün işten kaldı. Geleneğe göre aile
büyüklerinin yanında gelinler çocuğunu kucağına almazdı. Cemile de almıyordu.
Çocuğunu alıp seven onunla biraz fazla zaman harcayan olursa bu davranış da
yadırganırdı.
Son doğumu ellik ve
orakla yapılan ekin derimine denk geldi. Sabah biraz orak salladıktan sonra
doğum belirtileri başladı. Hemen kendisi ile yan yana ekin deren eltisinin
kulağına fısıltıyla durumu anlattı. Konu
hemen büyük kayın kardeşe bildirildi. “Burada doğum zor olur sen doğru evin
yolunu tut” dediler.
Üç kilometrelik
yolu yürüyerek geldi. Yalnızca yolun kenarındaki taş üstünde bir kere oturup
biraz dinlendi. Sonunda eve ulaşmıştı. Ev kapıya kadar konuk doluydu. İnilti
çıkarmamak için kendini tutuyordu. İşin kötüsü evde tek göz yazlık bir bölme var
ama orası da sıralı kara kovan dolu arılık. Evde bu kadar konuğun arasında
doğum yapamayacağına karar verdi. Hemen sandığından birkaç temiz bez aldı.
Sonra eşinin tıraş kutusundan bir açılmadık jilet buldu. Hiç kimseye bir şey
söylemeden evden çıktı.
Evin biraz ötesinde
taşlıkta bulunan davun(*) ağacının dibine bezlerden birini serdi. Orada inleye
bağıra doğurdu. Tedarik ettiği jiletle çocuğunun göbek bağını kendi eliyle
kesti. Yanında bulunan çit bezle çocuğu kundakladı. Yine orada ilk sütünü
tattırdı güzel oğulcuğuna. Eve gelenlerin gittiğini gördükten sonra, tek başına
gittiği davun dibinden nur topu gibi bir oğlanla iki kişi olarak döndü Cemile.
Bir gün sonra
oğlanı belediği beşiği ince cecim desenli kuşağıyla sırtına yüklediği gibi ekin
tarlasının yolunu tuttu…
Davun ağacı (*):
özellikle Hekimhan ve çevresinde taşlık yerde yetişen, ağacı sert yaprağı
küçük, iki mercimek boyunda tatlı meyvesi olan bir ağaç.
YAŞAMAK YAŞATMAK GİBİ
Yaşar Özmen
Kaldır başını bak gökyüzüne
adamım
Çıkar örtünü süz dünyayı
kadınım
Bir aklın var okyanuslara
egemen
Düşlerin var dar zamanda
evreni fetheden
Bir gökyüzü var alabildiğine
hür ve sonsuz
İki ayağının altı senden
evvel sevgiyle örtünen
Acının ardılı sevmektir, var
git aklın doğrultusuna
İnsanı insanda bul, tut elini,
öp yüreğinden
göreyim güzelliğini.
Ne önünde engel olsun,
alışılmışlık gibi
Ne kuralların olsun,
dayatılmışlık gibi
Ne sınırların olsun,
öğretilmişlik gibi
Ne beklentilerin olsun,
dünyaya egemen olmak gibi
Ne de nefretin olsun, hemcinsinden
öç almak gibi
Hedefin olsun hedefin, barışı
koynunda beslemek gibi
Sevgin olsun sevgin, yeni bir
insana ten örmek gibi
Özlemin olsun özlemin, şiirle
barışa varmak gibi…
Çaban olsun çaban yaşamak
yaşatmak gibi…
Haziran 2018
Asliye Hukuk Mahkemesi ile Silifke'nin
uzak bir dağ köyünde keşifteydik. Yargıç bey, gözlerini belerterek, bildirimde
bulunurken kendisine "Abi" diye hitap eden poyraz yanığı yüzlü
köylüye çıkıştı: "Be hey kuş beyinli adam, ben senin nerden abin oluyor
muşum, hitaplarına dikkat et." Neye uğradığını şaşıran köylünün başından
kasketini çıkarmadığını gören yargıç bey bu kez mübaşire bağırmaya başladı:
"Şaban efendi, niye uyarmıyorsun tanığın kasketini çıkarması için?
Külâhları değişeceğiz bak. Görevini doğru dürüst yapsana be adam!"
Biraz önce kendisine çıkışıp kuş
beyinli diyen yargıca şaşkın gözlerle yiyecekmiş gibi baktıktan sonra
"Kusurumuza bakma abi, biz cahiliz, bilemedim." diyerek boynunu büküp
soruların yöneltilmesini bekledi tanık köylü. Yargıcın kızmasına karşın, ikinci
kez abi diye hitap ettiğinin bile ayırdında değildi.
Avukatlar, orman, ziraat ve harita
mühendisleri, yerel tanık ve bilirkişiler, kâtip, mübaşir, minibüs şoförü ile
meraklı köylülerden oluşan topluluk yargıcın sinir ve öfkesine bir anlam
verememiş, kimse müdahale etmek için bir girişimde bulunma cesaretini de
gösterememişti. Sadece ben bir ara mübaşiri bir kenara çekip: "Yahu Şaban
efendi madem yargıcın huyu böyle, keşif başlamadan, ifadesine başvurulacak
olanları uyarsan olmaz mı, hitap ve kasket vs. konusunda?" diyebildim.
Dağ köyü uzak olduğu için yargıç,
yedi-sekiz dosyanın keşfini aynı güne toplamıştı. Bu yüzden sabah erkenden
geldik. Karaman sınırında ve Yüğrük Dağı eteğindeki keşif mahallinde neredeyse
akşama kadar kalmamız kaçınılmazdı. Tanıkları, yerel bilirkişileri dinle, sonra
bildirimleri tutanağa yazdır, imzala vs. yargıcın işi hiç de kolay değildi.
Öğle dinlencesi verilince, teknik bilirkişilerin yanlarında getirdikleri
karpuz, tulum peyniri, siyah salamura zeytin, ekmek ve fantadan oluşan öğle
kahvaltısı sofrasına yargıç, kâtip ve mübaşir dışında herkes oturdu. Aslında
kâtip ve mübaşirin canları çok istiyordu bizimle bir şeyler atıştırmayı ama
sinirli yargıçtan çok korkuyorlardı.
Son lokmalarımı çiğneyip yutmaya
çalışırken telefonum çaldı. Telefonuma çağrı sesi yaptığım Çerkes 'Seriday'
ezgisinin akordeon versiyonu tüm keşif mahallini çın çın çınlattı. Bir kenara
çekilip telefonuma baktım. Bilmediğim, bende kayıtlı olmayan bir numara
arıyordu. "Buyurun, Avukat Uğur benim” dedim. Telefonun öteki ucundaki
ses: "Ben, Hüseyin Avni Cinozoğlu. Safranbolu'dan arıyorum Uğur Bey,"
dedi güven veren, sıcak ve babacan bir ses tonuyla. Sonra içten konuşmasını
sürdürerek: "Benim de seçici kurulunda bulunduğum 8. Uluslararası Altın
Safran Şiir Ödülü'nde dosyanız birinci mansiyon ödülüne lâyık görüldü, tebrik
ediyorum" dedi. Çok sevinmiştim. Teşekkür ettim. "Biliyor musunuz,
ben de sizin gibi hukukçuyum. Şiirimiz de birbirine çok yakın. Ben, dosyanızın
birincilik ödülüne lâyık görülmesi yönünde oy kullandım. Birinci gelen Ersan
Erçelik ile aranızda çok az fark vardı" dedi ardından. Dünyalar benim
olmuştu. Sinirli yargıca bile sarılasım geldi sevincimi paylaşmak için. Sonra
neme lazım, azarlar mazarlar diye düşünerek vazgeçtim. Sessizce birkaç avukat
ve bilirkişi arkadaşla sevincimi paylaşmayı yeğledim. Tebrik ettiler.
Akşam keşif dönüşü yolda, minibüsün
içinde 'Keşif' adlı şiirimi yazdım:
KEŞİF
uzak bir köyde yapılan
bir tarla davasının keşfinde
yargıcın, başında kasketiyle konuştuğu
ve “abi” diye hitap ettiği için
azarladığı köylüyü
unutamam hiç
oysa Atatürk’ün yakıştırdığı
efendiliği ve çalışkanlığı
üzerindeydi o gün
ve nasırlı elleriyle boğacakmış gibi
bakmıştı
poyraz yanığı yüzündeki
çukura kaçmış gözleriyle,
keyifle bacak bacak üzerine atmış
sigarasını tüttüren
sinirli yargıca...
On beş yirmi gün sonra ödül töreni için
çağrılı bulunduğum Safranbolu yollarındaydım. Ankara üzerinden Safranbolu'ya
geçeceğim için Mülkiyeliler Lokalinde dostlarla çay içip söyleşmeden gitmek
olmazdı. Kayınbiraderim İsmet Özen'in mutâd konukseverliği içerisinde Mahzun
Doğan, Osman Namdar, Şehriban Ebem ve adını anımsayamadığım bir dostla
toplandık. Çay ve sıcak şarap içtik, söyleştik, elbette şiirleri masaya
yatırdık bir güzel. Mahzun'la Osman olur da şiirler elimizden kurtulabilir
miydi öyle çabucak?
Safranbolu'da Halil Nihat Yıldız beni
otogarda karşıladı. Hüseyin Avni Cinozoğlu, Hüseyin Özmen, İsmail Arslan,
Gülderen Canyurt, Ersan Erçelik, Sevim Yazar, Atila Er ve eşi, ağaç altı güzel
bir kafede oturmuş söyleşiyorlardı, ben de katıldım. Ödül töreni güzel geçti,
konuşmalarımızı yapıp şiirlerimizi okuduk. Yıllar sonra aramızdan ayrılacak
olan ve şiirler içinde uyumasını dilediğim Hüseyin Avni Cinozoğlu o gün ödül
töreninde çok güzel ve anlamlı bir konuşma yaptı. Omuzlarına inen uzun saçları
ve heybetiyle Fransız aktörü Gerard Depardieu'ya benzettim. Bir söyleşi
esnasında kendisi de belirtti, o ünlü Fransız aktöre benzetildiğini sık sık.
Şöyle bir doya doya Safranbolu'nun tarihi evlerini gezemeden Silifke'ye dönmek
zorundaydım en büyük kayınbiraderimin amansız hastalığı nedeniyle. Ama
Safranbolu'nun ünlü lokum ve şekerlerinden satın almayı da ihmal etmedim.
Aldığım birinci mansiyon ödülü
karşılığı bana, dosyamın 'Denize Düşen Nehir' adı ile kitaplaştırılıp 1000 adet
bastırılarak verilmesi ise kuşkusuz çok sevindirdi beni. Yıllar geçti, dağıta
dağıta bitiremedim hâlâ.
Birkaç ay sonra o sinirli yargıç başka
bir ilçeye atanıp gitti. Kâtip, mübaşir ve Asliye Hukuk Mahkemesiyle işi olan
herkes çok rahatladı. Gittiği ilçede şimdi kimleri azarlayıp aşağılıyordur kim
bilir?
Yargıçlar, yasalar sürekli gelip
geçiyorlar ve kimsecikler anımsamıyor bir süre sonra, ama şairler ve şiirleri
hep yaşıyor ve anımsanıyor sonsuza dek.
Önemli olan olumlu izler bırakıp kalıcı
olmak...
YAŞIYORDUM
SENSİZ!
Mir Murat Demir
Yaşamak kolay elbet, nefes alıp vermekse
Yiyip içip tutunmak, an be an tükenmekse
Yaşıyordum, kendimde, inzivam da, sessiz
sedasız
Yaşıyordum, içimde, hayallerim de, sensiz
sevdasız
Işık verdin, coşku verdin, umut verdin,
sevgi verdin
Yalnız yaşanır mı sevda, yarım sendin,
sen geldin
Dağ çileğim dört duvar ve boğulmamak için
Açın pencereyi kapıyı, kıyım bu, ışıklı
bir hayat seçin
Ne haykırıyorum, bağırıyorum çığlık
çığlığa
Hislerimi tercüme edecek yok, değmez
ağlamaya
Ceza mı, nadas mı, mutlu günlere vuslat
mı
Beni aldın gönlüne, uçurdun, ışık mı,
kanat mı
Seninle bir gün konsere gidelim,
enstrüman obua olsun
Belki sana yazdıklarımı denk getiririz,
eşini bulsun
Dağ çileğim, canım benim, ebedimsin,
edebim
Bu can enerji dolu, döndü yüzünü hayata,
aşk olsun
Beni ben gibi, kendi gerçeğimle halimle
sevdin
Birleşti yürekler çıktı zirvesine,
aramadın kusur
Sen mi, ben mi çok sevdim, hesaplar
bitmez, küsur
Nasip diyelim sevdamıza, mutluluk
kısmetimiz, zuhur
Hayattaydım, kendimde, inzivam da, sessiz
sedasız
İnzivadaydım, içimde, hayallarim de,
sensiz sevdasız
Mümkün mü hayata tutunmak, umutsuz,
havasız
Mümkün mü yaşamak, ışıksız, sevgiden
uzak, çabasız
Mutluluğa yelken açmışız dağ çileğim, yol
uzun
Yakala gülmelerimi ve çokça gül, hatırası
kalsın pozun
Hayat sonu belirsiz bir süreç, her an
ömrü yitirmek
Başarı değil mi, güzel ve hoş anılar,
mutluluk biriktirmek
Sar sarmala, bitmesin, tükenmesin, sonu
yok bu dansın
Canımda can, coşkum, sevincim, ışığım,
bana cansın
Metin Soydeveli
Yatağı atlayıp
geçilemeyecek kadar geniş,
Gürül akan sancılar
götürecek sanki insanı,
Sevsem pişmanlık,
sevmesem ondan da kötü
Korkum bu, ayrılık;
yapışıverecek ateşin eli
enizlerin göle akması
kadar umutsuz bekleyiş
Elime tutuşturduğun ucu
kör bir iğne,
“Dik” diyorsun,
dünyanın söküğünü
Yalandan bir iş güç
sahibi yapıyorsun beni
Geçse bile yordasından,
ibrişim olsa ipi, atlas yaması,
Dikiş tutmaz, kumaşı
yatık, etinden ayrılmış derisi
Ses ver dünya!
Değer mi yaşamaya bu
nafile hayat
Suç aramanın, suçlu
aramanın sırsımı ki şimdi
Kim tutuşturursa
tutuştursun, hasret yakar iki ucu
Güneş alır duvardaki
asılı fotoğrafların rengini
Karalar yetmiyormuş
gibi…
Bir de okyanusu sardın
başıma
Mavilerim barışık değil
lacivertin koyuluğuyla
Aşılmaz dağların
soğukluğuyla kavgalı beden
Dilimden düşürdüm
ıslığımı,
Çağırmıyor artık ten
kokun
Yanmış, yıkılmış bir
dağ artık gönül,
Sanki ordu çiğnemiş
bedenimi
Ateşten bir gömlek
üzerimde
Ne sıkılan suyu
tanıyor, ne verdiği serinliği,
Kafamın içinde sorunlar
yumağı, aklımda hâlâ sen
Beni yakan ateş
öğretsin sana, nasıl özlenirmiş saçının teli
YOKLUĞUNLA BAŞ BAŞA
Yaşar Özmen
Biz benle oturduk ay ışığına
Karşılıklı iki laf kırıyoruz belinden
Seni tuttuk oturttuk sol yanımıza
Yüreğimize merhem iki söz düşmedi
dilinden
Bazen yokluğundan
Bazen geçmeyen arabalardan
Karşı bacaya bu bahar yuva kurmayan
martılardan
Aramızda oynamayı unutan çocuklardan söz ettik
Akşam kokusunu yıldızlara saklayan yaseminleri
geç
Ayın içime saplanan okları daha derin
Ve şu zeytin yapraklarının ruhumla oynayışı
Gelip bir tutam hüzün aldı içimizde büyüyen
anılardan…
Yokluğunla baş başa
Biz benle oturduk denize karşı
Ne deniz deniz gibi içinde düşler küskün
Ne pazar pazar gibi tezgâhta gözler süzgün
Ne de varlığın yok gibi tüm sözler üzgün
Dört duvar günleri sıyrılır sabahlardan
Yarasa gölgesinde uyuyan gündüzler
Yokluğun gelip dikildiğinde ince akşamlardan
Ben bizle, çekip öptük gözlerini
rüyalardan…
Temmuz 2020 Narlıdere
BİLGİYE DUYARSIZLIK
Yaşar Özmen
Çağımızda çok fazla
bilgi üretiliyor ve bilginin dolaşım hızı oldukça yüksektir, bunu biliyoruz.
Sanat veya şiir alanında da. Çağın gereği, hangi bilginin yetkin bilgi
olduğunu, hangi bilginin sanatsal bilgi olduğunu ve hangi bilginin kirli bilgi
olduğunu ayırt etmek de bir mühendislik işi. Bu yüzden ticarette, sanatta,
siyasette danışmanlar ve yol yordam gösterici kuruluşlar, mantar gibi ortaya
çıkmaya başladı. Doğal bir süreçtir; kabul etmek gerekir. İnsan beyni her
bilgiyi yetkin ve gereğine uygun anlamlandırmaya, işlemeye yetişemiyor. Her
alan kendi bilgi havuzunu oluşturmuş ve uzmanlık gerektiren dallara ayrılmış
durumdadır; bilgiler arası eşgüdüm ve yorum sizin zekânızla doğru orantılı
duruma gelmiştir.
Böyle bir girişten
sonra bilgi yoğunluğundan söz edeceğim diye düşünebilirsiniz; ne var ki bilgi
yoğunluğunun sorunlarından söz etmeyeceğim. Daha özel bir konuya değinmek
istiyorum. İşin ilginç yanı kendi deneyimim olan bir konuyu gündeme getirmek
üzere bu yazıyı kaleme aldım. Aslında kendi deneyimlediğim bir durumu örnek
vermekten sıkılıyorum. Birebir yaşadığım deneyim olması nedeniyle, kendim için
bir şey yapmış görünmekten çekiniyorum. Öyle de olsa, sosyolojik ve gerçek bir
durumu ortaya koymak, bazı konulara dikkat çekmek için kendime ilişkin bu örneği
vermek istiyorum.
“Saf Sanattan
İnsana Şiir Çözümleme Tekniği ve Şiir Eleştirisi” isimli kitabım Kasım 2018’de
yayımlanmıştır. Kitapta yeni önermeler, kuramlar, katman edebiyat eleştiri
sistemi, şiirsel ezgi, şiir/sanat çözümleme tekniği ve yeni terimler/kavramlar
ileri sürdüm. Türk ve dünya yazınına farklı bir şeyler ürettiğimi, sanat/şiir
anlayışının önünü açıcı, özellikle şiir için yeni ve farklı bir şeyler ortaya
koyduğumu düşünüyorum. Kullanılabilir, bilimler arası eşgüdümle araştırılması
ve değerlendirilmesi gereken bilgiler öne sürdüğümü söylemeliyim. Bunların
yanında bazı etkinliklerde, katıldığım medya programlarında, Kuramlar ve Şiir
Çözümleme Tekniği gibi kitaptaki pek çok bilgiyi sözlü olarak açıklamaya
çalıştım. Ayrıca Vedat Günyol 2020 deneme yarışması seçici kurul özel ödülü
alan ‘İmgelem-İmge-İmgelem’ isimli deneme kitabım ve Homeros edebiyat ödülleri
bir şiiri inceleme yarışmasında dereceye giren bir çözümlememin yer aldığı
‘Sanat/Şiir Çözümlemesi’ isimli deneme[1]
kitabım, ileri sürdüğüm konulara açıklık getirmek üzere e-kitap olarak
yayımlanmıştır. Aradan uzun zaman geçmesine karşın sosyal medyada birkaç tepki
dışında ileri sürdüğüm bilgiler konusunda doyurucu açıklama, yorum ya da
olumlu/olumsuz eleştiri almadım. Yazınsal platformlarda bunların konu
edildiği bir yazı veya eleştiri görmedim. Yeni düşünce, yaklaşım ve daha önce
dillendirilmemiş yazılara karşı herhangi bir tepki ve geri dönüş almadığım
için, eksik bir şeyler mi ortaya koydum, yanlış veya yinelemeler mi yaptım diye
kuşkuya düştüğüm zamanlar da oldu.
Bunların yanında,
‘Şiir Sarnıcı (e-dergi)’ isimli üç aylık sanat ve yazın dergisi çıkarıyorum ve
şu anda altıncı sayısını okuyorsunuz. Bu dergi, bloğumda ve internette
aradığınızda ilk sıralarda görünen kolay ulaşılabilir bir dergidir ve yazınla
ilgili sanat camiasının e-posta (bende bulunan) adreslerine PDF dosya olarak
gönderilmektedir. Emek dışında hiçbir gideri ve geliri yoktur. Şiir Sarnıcı ve
şahsım, herhangi bir öğreti, inanç ya da kalıplaşmış/ayrıştırtılmış düşüncenin
temsilcisi ya da sezdiren bir uydusu değildir. Aklı, bilgiyi, bilimi, sanatı,
sevgiyi ve insanlığı önceleyen; kalıplaşmış, ayrıştırılmış veya güdülenmiş
düşünceyi dikkate almayan bir içeriğe sahip olması için çalışıyoruz.
Olabildiğince bilimsel, yazınsal ve sanatsal nitelik kazanması için çaba
harcıyoruz. Yazın, şiir ve sanat için bir şeyler yapamaya çalışıyoruz; edebiyat
adına deyip dikte edilmiş fikirlerin peyki durumuna düşmek istemiyoruz.
Grupların, komünlerin, çıkar çevresinin, ben bilirim tarzı ego yumağının
barınabileceği bir alan dışına çıkarmaya çalıştığımız bir yazın platformudur bu
dergi.
Derginin PDF
dosyasını e-posta adresine gönderdiğimiz birkaç okur, dönüş yaptı;
eleştirdi veya teşekkür etti. Bunların dışında ben şiir adına şöyle yapıyorum
diye yazan çizen, şiirsel mecrada boy gösteren, şiir elden gitti diye
çevresindekilere dert yanan, yurt içi/dışı şiir çağrılarında önde dolaşan, şiir
adına sağda solda ahkam kesen; kısacası şiir ustası denen şair dostlarımdan ne
bir dönüş oldu ne kutlayan oldu ne yorum yapan oldu ne şöyle olsa daha iyi olur
diye yardımcı olmak isteyen oldu ne de yapıtını gönderip dergiye katkı
sağlayan. Şiir öldü, dil elden gitti, sanat öldü, edebiyat adına, şiire zarar
veriyor gibi yargı tümceleriyle feveran eden büyük yazar, şair dostlarım;
bundan sonra sakın ola böyle tümceler kurup bir de güvenimizi sarsmayınız; çok
açıktır ki kendiniz için olanın dışında bir şey yapmıyorsunuz. Sanat insanı;
yararın, çıkarın, egonun, popülaritenin olduğu yerde değil; insanın ve insan
için bir şeyler yapanın yanında olur, içinde olur.
Şimdi temel soruyu
soruyorum: Bu ülkede sanatsal etkinlikler yürüten, sanatı işi olduğu için yapan
ve sanat eğitimi veren yüzlerce akademisyen var. Binlerce şair ve yazar var;
daha doğrusu var olduğunu biliyoruz. Ayrıca bir o kadar da edebiyat fakültesi,
mezunu ve bunların öğretim üyeleri ile emeklileri var. İki binli yılların
başında Güzel Sanatlar Fakülteleriyle ilgili bir yasa teklifinde açıklanan bir
istatistiki bilgiye göre, kırkı fakülte düzeyinde olmak üzere sanat eğitimi
veren yüz otuzun üzerinde kurum ve kuruluş var olduğu söyleniyordu. Üretilmiş
yeni bilgi, kuram, kavram, yazınsal sistem ve ileri sürülmüş yeni bir teknik
karşısında bunlar neredeler? İki sanatsal kuram, bir katman edebiyat eleştiri
sistemi ve bir sanat çözümleme tekniği ileri sürdüm. Bunlar anlaşılmadıysa en
azından bu nedir, diye sorulabilirdi. Yanlışsa yanlış, kötüyse kötü deme
cesareti gösterin hiç olmazsa. Yeni bilgi bu kadar değersiz mi? Edebiyat
çevrelerinin ağzında sakız olmuş konular dışında yeni bir şeyler söylemek bu
kadar mı ürkütücü, anlam veremiyorum. Bilim, bilgi, kuram, estetik, sanat ve
felsefe dediğimizde herkesin kaçıştığı bir edebiyat camiasında varlık bulmaya
çalıştığımızı biliyoruz ama bu kadar da olmamalı…
İsterseniz bu
sorunu biraz açalım. Sanat bilimine yönelik çalışmalar ve sanata ilişkin bilgi
üretimi yinelemelerden öteye geçmiyor, diye bir yargı ileri sürersem ne
dersiniz? ‘Türk şiiri magazinsel söylemler üzerinde yönlendirilmektedir.’ diye
her ortamda kullandığım bir tümce vardır. Bu yargıyı haklı olarak ortaya
koyduğumu düşünüyorum. Neden, diyeceksiniz. Haklı olduğumun kanıtıdır yukarıda
sözünü ettiğim deneyim. Popülist bir yaklaşım, popülarite yığılmış bir ortam ve
birbirini yineleyen sanatsal bir bilgi dünyasının içinde yaşıyoruz. Türk
yazınında ödül uygulamalarından eleştiri sistemine kadar aşılamayan temel
sıkıntıların olduğunu hepimiz biliyoruz. Ayrıca kendini kanıtlamış, toplumda
beğeni kazanmış şairlerin söylemleriyle şiiri öğrenebileceğimizi düşünüyoruz.
Bunlar iyi bir birikimdir; tarihsel bilgidir. Metinler arası ilişkinin doğal
bir sonucudur. Ancak şiirin gelişimi ve geleceği için yeterli değildir. İyi
şiir yazmak istiyorsak, yeni bir biçem kurmak istiyorsak, şiir felsefesine ilişkin
yeni kuramlar üretmek zorundayız. Çağın bilgisine ve ileri teknolojisine uyum
sağlamak öncelikli işimiz olmalı. Yapıt ile insan arasındaki ilişkinin
tanımlanmasında hâlâ sıkıntılar var ve net şeyler söyleyemiyoruz. O öyle demiş
bu böyle demişle birbirini yineleyen ne var ki bilgiyi uygulamaya
dönüştürmekten çok ötede kısır döngü içinde debelenip duruyoruz. Çağdaş sanatın
önünü açan soruları ve evrimsel sanat yaklaşımına doğru gidişin yollarını,
araştırmaktan kaçınıyoruz.
Kuramsal bilgi
üretmeden çağı önceleyen biçem kuramayız. Yinelemeyle bir adım daha öteye
gidemeyiz. Ayrıca bu tür yaklaşımla sadece öykünen bir sanat biçimi kurabiliriz
ki bunun adı sanat değil, taklit olur. Sanatın temel ilkesi, her geçen gün yeni
bir şey ortaya koymaktır. Kendini aşan yeni yapıtlarla yaşamın karşısına
dikilmektir. Türk şiiri veya yazınının ileri gelenleri, kendilerine öykünmeci
türetme peşindedirler. Yazının önünü açıcı, yol gösterici tutum; ne ödül
sisteminde ne eleştiri sisteminde ne de diğer etkinliklerde duyumsanmaktadır.
Bunun böyle olmadığını birisi bana açıklayabilir mi?
Sanatçının ben
kaygısı yüksektir; onu sanat üretmeye iten şeyin, çıkış noktasıdır. Buna
diyecek bir şeyimiz yoktur. Ancak üretilen bilgiyi görmezden gelmek, Orta Çağ
mantığından kurtulup olaylara mantıksal bir açıdan bakamamak, açıklanmaya
muhtaç önemli bir sıkıntıdır kanımca. Sanat çevresinde yaygın ve kanserojen bir
hastalık durumudur. Sanatın, şiirin, kültürün, eğitimin, bilginin, insanın,
emeğin; değersiz görüldüğünün birebir gösterenidir.
Sanat dünyası;
özellikle anlam sanatları, yeni ve farkındalıklı bilgiyle zenginleşir. Aklın
sınırlarını ve normalin çeperini kırmakla kendine yaşam alanı ve etki alanı
kurabilir. Her geçen gün yeni ve farklı bir şey üretmeliyiz. Bilgiye duyarsız
kaldıkça köreliriz. Bilgiyi öteledikçe saplantılarımız bizleri esir alır.
Yenilikleri kıskanıp ondan uzak durdukça kabalaşırız. Sanatsal bağlamda iyi
bilgi, kullanılabilir bilgi, yeni bilgi; bazen bir çocuğun sorusundan bazen bir
rüzgârın sesinden üretilir. Her üretilen bilgiyi, didik didik etmeliyiz ki bir
kazanım, bir sonuç elde edebilelim. Çıkalım artık yirminci yüz yılın tozlu
sayfalarından, nesnellik ilkesi kırılalı yıllar oldu. Kurtulalım kalıplaşmış
genellemelerden; genellemeler şiir gibi bir düşün sanatını açıklamaya yetmez.
Dünyadaki olgu ve olaylara bakıp yeni bir şeyler yapalım. Dinozor hattını aşmak
çok zor olsa da değiştirilmesi gereken çok şey var bu kulvarda; en başta
anlayış…
Sonuç olarak, prestij,
statü, popülarite ve toplumsal profil avantajı sağlamayan platformlarda
görünmek, rüştünü ispatlayamamış kişiler için sıkıntılı ve ürkütücü bir
tavırdır; biliyoruz. Bu, çağın dönüştüremediği başka bir rahatsızlık. Asıl
sorun, çağı ve ürettiği bilgiyi okuyamıyor olmamızdır. Okumak da istemiyoruz. Sanatta
yeniliğe karşı duyarlı değiliz ve yeni şeylere güvenimiz yok. Dahası sahip
olduğumuz bilgi birikimini, günümüzün teknolojisi ve anlayışıyla kullanmayı beceremiyoruz.
Kullananı da öğreti, inanç gibi sözde gerekçelerle görmezden geliyoruz. Sanatta
gelişimin önündeki en önemli engel, yeniliğe ve bilgiye karşı
duyarsızlaşmaktır. Duyarsızlaşma şairi kabalaştırır; estetik değer üretme
yeteneğini elinden alır.
Yavuz Dinç
Bir şair diyorum
Yorulmuş kelimeler yüreğinde
Demlenmeyi bekler her daim
Bir şair diyorum
Kayaçların altında kaynayan sular gibi
Fışkırmak için beklerken eşref vaktini
Durulmayı bekleyen bir çağlayanın
Dudaklarında mahrem kelimeler
Bir şair diyorum
Çölün ortasındaki vaha gibidir
Gündüzün ihtişamında
Gecenin gizeminde arar mısralarını
Dimağında harmanlanmış duygular
Kelimeler harmanlanır kaleminde
Bir şair diyorum
Bir çocuğun saflığında
Arar ilham dolu kelimelerin saf
duygularını
Bir çocuğun sevincinde oynar kelimelerle
Bir çocuk gibi bir arkadaş gibi
Bir şair diyorum
Varoşlarında şehrin acı neşe ve çığlığı
Yansıtır mısralarında
Umuda koşan göçmenlerin feryadını
Duyar mısralarında
Umudu koparılmış bir annenin
Kitap yüklü bakışlarını görür
mısralarında
Bir şair diyorum
Nadasa bırakılmış toprağı işler gibi
Ellerinde nasır bağlanmış çilekeş
insanların
Yorgunluğunda gizlenmiş kelimeleri
Hisseder nasır tutmuş parmaklarında
Bir şair diyorum
Şehrin göbeğinde kurulmuş sosyete
köşelerinde
Kadeh seslerinde gizlenmiş kelimelerin
İğreti olan boş vermişliğini bulur
mısralarında
Taverna köşelerinde kahkaha atan
kadınların
Hayat hikâyelerini okur mısralarının
dizilişinde
Bir şair diyorum
Sır kapılarını aralarken harflerin
Musikinin derinliklerinde gizlenmiş
kelimelerin
Bir keşişin âlemi seyrinin
derinliklerinde saklanmış
Benliğinde hakikati arayan bir derviş
gibi
Yolda bulur lâfızların deruni manalarını
Bir şair diyorum
Sözcüklerin büyülü tılsımında arar
kendini
….
Hızır İrfan Önder
daha
kaç güz
kaç bahar
bekleyeceğim seni?
yoruldum
tik takını saymaktan
büyük saatin!…
hayatım dümensiz gemidir
kalbim pusatsız er!...
uzun bir kış gecesinde
elimi ölüm tutacak,
kapımı kar!...
bari sen de
hasatsız ömrüme ağla!..
HEY
Emine Çakır
hey... siz
siz de bir gülü koklamak yerine
bibloları öpen ve sonra
reklâm panolarına geçenlerden misiniz
ölüme direnenler yerine
kafesteki bir papağanın küfrüne
bütün aklıyla kesilenlerden mi
bozuyor artık buzdolapları yemekleri
saklayıp sayıklıyor can parçalarını
kırk gün kırk geceye sığmayan analar
sevdiklerini göremeyen babalar
kırk katır kırk satır sır olup gidiyorlar
meşkle boğulup savrulurken birileri
ötmüyor besili horozların hiç biri
tanrı şahitlik istiyor kullarından ve
horozlardan geliyor tilkilere can suyu
BEŞ ŞAİR
BEŞ KİTAP
BEŞ
ŞİİR
KÖŞESİ
Şiir
Sarnıcı’nda bu sayıdan itibaren “Beş Şair, Beş Kitap ve Beş Şiir” köşesi
oluşturuyoruz. Şairleri, kitaplarını ve şiirlerini tanıtmak üzere her sayıda
beş şaire, kitabına ve bir şiirine yer vereceğiz.
Ayrıca şiir kitaplarını tanıtmak
maksadıyla, şiir kitabı ön kapak görselini, derginin “ŞİİR SARNICI KİTAP
SEÇKİSİ” başlığı altında bir bölümde yayımlayacağız. Her sayıda ortalama 12-18 kitap kapağına yer vermeyi
düşünüyoruz. Kitabının tanıtımını yapmak isteyen, kitaplarını veya görselini
gönderebilir, iletişim kurabilir. Şair, kitap ve şiirleri hakkında herhangi bir
yorum veya değerlendirme yapmıyoruz. Şair ve kitaplarının değerlendirmesini, okur
görüşlerine bırakmanın daha sağlıklı olacağını düşünüyoruz.
Yayın
ilkelerimizi blogdan veya derginin ilk sayılarından okuyabilirsiniz. Dergiye
alacağımız veya tanıtımını yapacağımız şiir kitaplarının sanat değeri en önemli
ölçütümüzdür.
Bu sayıdaki
şairlerimiz:
Mehmet Rüzgâr
Ahu Neda Olsoy
Gülşen Ersan
Elif Burcu Özkan
Hasan Çapik
Emek yoğun bir dergi. Kutlarım emeği geçenleri.
YanıtlaSilTeşekkürler...
SilEmeğinize yüreğinize sağlık sevgili Yaşar Özmen. Katkılarıyla dergimizi yücelten tüm dostlara selam olsun
YanıtlaSilDr. Isikolo ile çalışma deneyimim sayesinde, sizin için görünürde olmasalar veya şahsen görmesenizler bile, sahip olduğunuz her türlü sorunu çözmek için ellerinden geleni yapabilecek çok iyi ve dürüst insanların olduğu sonucuna vardım. Bir kadını doğru yönlendirmenin ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamadığım ve erkeklerin asla anlayamayacağı bir şekilde kablolanmış olduklarını kabul edemediğim için evliliğimi kaybettim. Eşimin başkasına kaptıramayacağım iyi bir kadın olduğunu bilerek Dr. Isikolo'dan yardım almak zorunda kaldım. Benim için zor bir durumdu ve bana sorunları çözmemde yardımcı olurken çok fazla şey ortaya çıktı ve sonucun etkisini sadece 48 saat sonra aldım çünkü bana güvence verdi ve eşim artık evde. Dr. Isikolo, siz ve eşiniz arasındaki sevgiyi ve bağı yeniden kurmak ve onları hayatınıza geri döndürmek ve sonsuza dek birlikte mutlu olmak için seçebileceğiniz en iyi seçenektir. Kendisini WhatsApp üzerinden +234-8133261196 numarasından arayabilir/mesaj atabilir veya kendisine e-posta gönderebilirsiniz: isikolosolutionhome@gmail.com
YanıtlaSilDr. Lukas, karımı geri almama yardım ettikten sonra benim için harika bir iş çıkardı. Dr. Lukas, kadınımı büyüsüyle geri getirerek yüzüme bir gülümseme koymak için güçlü büyüsünü kullandı, karım dizlerinin üzerinde bana geri döndüğünde ve onu affetmem ve geri kabul etmem için yalvardığında ilk başta rüya gördüğümü düşündüm ve o zamandan beri beni beklediğimden daha çok seviyor. Bu yüzden kendime Dr. Lukas'ı dünyaya duyuracağıma dair bir yemin ettim çünkü o harika bir adam. Tek yaptığım ona uymaktı ve bana yardım etti ve 48 saat içinde sonucu aldım ve bu beni bugün bile hala şaşırtıyor. İlişkinizde sorunlar mı yaşıyorsunuz? Partneriniz sizinle ayrıldı ve hala onu seviyor ve geri mi istiyorsunuz? Finansmanınızda sorun mu yaşıyorsunuz? veya herhangi bir yardıma mı ihtiyacınız var? o zaman bugün Dr. Lukas ile iletişime geçin çünkü size tıpkı bana yardım ettiği gibi size de yardım edeceğine dair %100 garanti veriyorum. Dr. Lukas'ın e-posta adresi: e-posta: okukutemple@gmail.com ve ayrıca WhatsApp iletişim numarası +44-7469341745
YanıtlaSilEşimle başka bir bölgede çalışırken ve yaşarken tanıştım. Evlendiğimizden beri her şey yolundaydı ta ki o başka bir eyalette zirveye çıkmaya karar verene ve orada kendisine daha yakın olan biriyle tanışana ve sonunda onunla kaçana kadar. Eve geri dönme çabalarımın hepsi boşa çıktı ve ailesi bizi yeniden bir araya getirmek için ellerinden geleni yaptı ama hiçbir şey işe yaramadı. Herkes gibi ben de Dr. Isikolo ile iletişime geçtim ve sonunda harikalar yarattı ve şimdi eşim bana geri döndü. Onunla kaçan adam tarafından hipnotize edildiği ortaya çıktı. Duygularımın beni ele geçirmesine asla izin vermediğim için mutluyum ve onunla evliliğimi bitirdim. Dr. Isikolo güçlü bir büyücüdür ve sonuçların 48 saat sonra ortaya çıkacağını söylediğinde ona güvenin. Herhangi bir yardıma ihtiyacınız varsa hemen onunla iletişime geçin: isikolosolutionhome@gmail.com veya Viber'dan mesaj atın veya +2348133261196 numaralı telefondan WhatsApp'tan yazın.
YanıtlaSil