![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi) Kapak Görseli, Yaşar Özmen |
![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi) |
YAYIMCIDAN
Dünya bir savaş yaşıyor, pek çok yerde çoluk çocuk terörden zarar görüyor, insanlığın bir kısmı açlıkla burun buruna. Üst teknoloji silah sistemlerine sınırsız kaynak aktarılırken çocukların açlıktan ölmesine seyirci kalan bir insanlıkla karşı karşıyayız. Sağduyusunu yitirmiş yöneticiler, insanlığın yaşam alanlarını acımadan harabeye çeviriyorlar. Böyle bir ortamda, dergiden ve sanattan söz ediyorum. Savaş ve terörün yarattığı ruh durumuna tanık birisi olarak sanattan söz ederken ne kadar kolay işlerle uğraşıyorum, diye düşünmüyor değilim. Dilerim ki hiç bir insan; savaşla, terörle, açlıkla yüz yüze kalmasın, dahası kötülükle, işkenceyle… İnsan değerli bir varlıktır, her canlı düşlediği biçimde yaşama hakkına layıktır. Kimse, insanca yaşama hakkını elinden almaya yetkili değildir. Savaşa, teröre yönelik ve insanlığı açlığa sürükleyen her tür uygulamayı; tarafsızca tanımlayıp karşısında kararlılıkla durmak gerekir. Ülke güvenliği kaygısıyla birtakım sözde gerekçeler ileri sürüp bir ülkeyi yıkıma götürmek, kabul edilemez. Hep şunu savunmuşumdur: Dünya ve uluslar, ülke yönetimlerini otuz beş yaş altı kuşaklara bırakmalıdır artık. Yenidünya bu kuşakların tasarımıyla daha iyi olacaktır. Çünkü onlar; bilgi temelli, daha insancıl, daha teknik ve daha teknolojik tasarım yapabilme yeteneğine sahipler. Yaşamı algılama biçimleri bunu gösteriyor.
Yıpratıcı ortamın hafifletilmesinin yine sanatla olası olduğu
kasındayım. Sanat, daha yapıcı düşünmeye, daha iyi ve daha güzel olana
yöneltmeye aday bir olgu değil mi? Ah şu iç hesaplarımızdan kurtulabilsek,
güvenlik korkularımıza dur diyebilsek, özgür bıraksak bütün düşlerimizi…
Gelmişi geçmişi yatırsak şöyle masaya, deşsek karnını, desek ki baskı yok,
güvensizlik yok, düşünceye saygısızlık yok, en önemlisi insana saygısızlık yok
desek; yıkılır mı dünya, zarar görür mü toplumlar ya da yok olur mu
değerlerimiz? Bence tam tersi hepsi kendi kendini yeniler ve güzel olana
yönelir.
Yapılmış yapılmıştır, yazılmış yazılmıştır, yaratılmış
yaratılmıştır; bunlar kazanımlarımız, değerlerimiz. Sanatın ve sanatçının
gelişimi için en önemli başvuru kaynaklarıdır; vazgeçilemez. Ne var ki
yapılmışa ve yaratılmışa benzemeye çalışmak, elde var olanın üzerinden yol
almaya çalışmak sanatın en büyük düşmanıdır. Başka bir söyleyişle önümüzdeki
deneyimi ayna olarak kullanmak,
sanattaki özgünlük ve biriciklik ilkesine gölge düşüren bir yoldur. Sanat
tarihinden yararlanmakla öykünmek arasındaki ayrımı doğru yapamıyoruz. Aynı
zamanda şiirin bilinen isimlerini kendi yararımız için kullanmak normal bir
durum gibi algılanır olmuştur. Sanatın
felsefesinden yola çıkarak uygulamaya/üretmeye yönelmediğimiz, yapılmışın
etkisinden kurtulamadığımız, usta çırak yöntemini terk etmediğimiz sürece, ne
çocuk ne gençlik ne de yetişkine yönelik dünya edebiyatında yer alan
yapıtlarımız olacaktır.
Okumayı başaramayan bir toplumuz, kabul. Ne var ki bunu tersinden
ele alıp asıl şu soru sorulmalıdır: ‘Yazarlar/Şairler, gerçekten okuru
okuyabiliyor mu?’ “Şair/yazar, yazarken okuru düşünmez” genellemesini kabul etmiş
bir kuşağa bu soruyu sordurmak anlamsızdır, ayırdındayım. Çocuk ve gençlik
edebiyatından söz ederken bizler bu çocukları ne kadar okuyabiliyoruz? Ruhbilim
eğitimi almış uzmanlar bile çelişkiye düşerken bizler ne kadar onların
gerçekliğine uygun yapıt üretiyoruz? Hâlâ dünya edebiyatında yerini almış,
yankı uyandıran çocuk ve gençlik kitabımız yok. Bunun nedeni, sanatı öteleyip
sanat kılıfı altında onları kendimize benzetmek ve koşullandığımız yaşam
biçimine yönlendirmek amacıyla yapıt ürettiğimiz için olabilir mi?
Sanatın sınırı yoktur; yazının da… Düşlem gücüyle doğru
orantılıdır. Sınırsızlık ortamında dünya edebiyatında yerini almış gençliğe
yönelik yapıtımız yoksa sanatsal öngörümüzü ve düşlem gücümüzü zayıf kılan
etkenleri durup enine boyuna düşünmek gerekmez mi? Asıl soruyu sorayım: Bu
sorulara yanıt arayan kaç yazar, şair ya da akademisyen vardır? Ünlü yazar/şairlerin terkisine takılıp
ününden pay kapma yarışı dışında yazın için dikkate değer bir çabaya, etkinliğe,
araştırmaya kaç kez tanık oldunuz?
Yazına ve yazara bakışımızda anlayış değişikliğine gidilmesi
gerektiğini çoğu yerde vurgulamışımdır. Diğer bir deyişle yazında paradigma
değişikliğine gidilmesi önkoşuldur. Bu yüzden Şiir Sarnıcı’nda, diğer
dergilerde belirlenen sıradan dosya konularını yinelemek istemiyorum. Geleceği
kurgulayan, gençliğe yönelik, ufuk açıcı, ağzı açılmamış dosya konuları
belirlemek istiyorum her sayıda; önceki sayıların dosya konularından gördüm ki
bu tür dosya konularına yönelik yayıma değer ürün gelmiyor. Bu sayıdan sonra
dosya konusu belirlemiyorum. Demek ki Türk yazını sorunsuz, yetkin bir biçimde
yoluna devam ediyor?!
Şiir Sarnıcı’na gönderilen yazı ve şiirler
hakkında Yayın Kurulumuzun değerlendirmesini okurlarımızla paylaşmak
istiyorum. Şiir Sarnıcı Çıkış Bildirisi’nde de belirtilen önemli bir
konuya dikkat çeken değerlendirme şöyledir:
“Dergiye
gelen bazı metin ve şiirlerde; özensiz, yerinde olmayan ya da çok sayıda
eskimiş sözcük kullanıldığı, günümüz Türkçesine uygun olmayan yazı diline
özenildiği gözlemlenmiştir. Bu tür betiklere dergide yer verilmemesi, yazın ve
Türk dilinin geleceği açısından daha yararlı olacaktır.”
Yazının
gereci dildir; kullandığı dile özen göstermek ve yaşatmak her yazarın öncelikli
sorumluluğu olmalıdır. Yalın, temiz bir Türkçeyle yazılmış her metin ya da
şiir, nitelikli olduğunda dergide yer alması için çaba gösterilmektedir. Buna
karşın pek çok betik, yayın dışı kalmaktadır. Ürün gönderen ve ürünü
yayımlanamayan yazar ve şairlerimizin değerlendirme kararını anlayışla
karşılamasını diliyorum.
Mutlu ve esenlikli günlerde okumanız dileğiyle…
Mehmet
Rayman
AT YELESİ
DÜĞÜMLER
at nalı kapıların
şafağı
bizi ne kadar
kapsar bilinmez
ağaran yerden
uzaklaşıyor
atlasın üzerine
serdiğimiz kilimler
gamlı dağların
ağırlığı baskı yapıyor dibine
oysa göğsümde
taşıdığım iki meme
bastığımız
toprakların sesi soluğu
gün kaçımı yazını
beklemekte
üstümüzden geçen
kuşları hatırlıyorum
öyle başlamıştık
ilkokullu günlere
sonra paydos zili
geniş bozkır alacası
birdenbire boşalan
sınıfların çocuk gezegeni
uzun gecelere
dönüşür eşiklerin küllüğü
oyuklarımız ışığın
içindeki zaman dilimleri
ana kucağından
yoksun
bir ayrılık aldı
başını gidiyor
kim ırak kim yakın
buluştuğumuz şehre
kavakların ekseni
güz doğrultusu
kopardığın
yıldızların sepetine düşer
aykırı mor sümbüllü
gece
kınsız bıçak
yalımları geliyor gözüme
neresi bu hayatın
sevecen tarafı
tek sayıların
toplamından çıkar beni
yüzlük binlik deri
cüzdanların ışkın elleri
bütün mevsimleri
geçmiş heves hanım
şimdi kum kıyısında
güneşliyor bakın
ne bilsin ocakta
fokurdayan kümük demliği
kıştan çıkmış
gamzelerin emlik kuzu
bez torbası çoban
çıkını çiçeklerin baharı
konumlandıkça
mutluluk verir dudakların
beşik örtüsünden
uçuktur çocuğun yüzü
kısık seslerin
çatısı çöktü başıma
onca şehir
eklediniz atlasın yavan yanıma
gölgemi bıraksam
uzar gider yaprak serini günler
öbür tarafın
bıçakçıları pusuda bekliyor
balkımış yemişlerin
birkaçını yemekten çekinme
kıyıların derinliği
gelgit köpük çitiler
uzun gecelerin
ışığı bu kısık lamba
sürmeli gözlerin
göçmen yakını kireç evler
bu geniş ovanın
uğultusunu hiç duymamış
buradan geçen
baharın rüzgârı pek deli
sözcüklerin
kabuğuna dokunsan çatlar
çın çın öter at
yelesine bağlı ziller
Oğuz
Tümbaş
ATATÜRK’E
MEKTUP YAZMAK
Düşüncenin, devrimin, aydınlanmanın, umudun, gücün güzel insanı Mustafa Kemal Atatürk’e mektubumdur.
***
Beylik sözler etmeyeceğim, yalakalık yapmayacağım, abartmayacağım,
tabulaştırmayacağım; ama sonsuzluğa göçüşünün 84. yılında seni gerçeklikle,
değerle, sevgiyle, önemle, anlamla, özlemle, aydınlanma inancıyla
anacağım. Yaşım 76’ya ermişken…
Aslında senin beden olarak aramızdan ayrıldığın yaştan neredeyse
yirmi yıl daha fazla yaşamışken… Söylenecek o kadar çok şey var ki Atatürk’üm,
Mustafa Kemal’im… Hani şöyle başını kaldırıp baksan Türkiye’ye, Türkiye hallerine, toplumun yaşadıklarına;
hiç kuşkum yok ki ne çok üzüleceksin, ne çok dövüneceksin, ilençleneceksin.
Bunları düşündükçe, ülkemin yaşadığı büyük sıkıntıları, kaygıları,
sorunları, açmazları, karamsarlıkları, umutsuzlukları nasıl da atlayabilirim?!
***
Benim de genç yıllarımda tanıdığım, Sivas Lisesi’nde Bedrettin
Cömert’in de öğretmeni olan, yayımladığım Meltem Dergisi’nde de yazılarıyla yer
alan (daha sonra bazı yanlış söz ve
eylemleri olsa da bu şiirini önemsediğim) Halim Yağcıoğlu’nun sana yazdığı
“Atatürk’ten Son Mektup” şiirini hep sevgiyle, saygıyla anarım. Bir duygudaşlık
içinde yazılmış şiirdir o.
"Siz beni hâlâ anlayamadınız..." diye başlarken, ne çok doğruymuş o söz
dedim. Bizi 21. Yüzyılda anlamamakta ısrar edenleri gördükçe kahroluyorum.
“Hâlâ o acıklı ağıtlar
dudaklarınızda, / Hâlâ oturmuş 10
Kasımlarda bana ağlıyorsunuz, / Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın, /
Uluslar, fethine çıkıyor uzak dünyaların.”
Sanki bugün de aynı duyguları, aynı düşünceleri, kaygıları
yaşıyormuşuz gibi dizelerle buluşturur bizi şair.
“Arayı kapatmanızı
istiyorum uygar uluslarla, / Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla, / Bu
vatan, bu canım vatan sizden çalışmak ister, / Paydos öğünmeye, paydos avunmaya
yeter”
***
Sevgili Atatürk, geleceği gören güzel büyük insan; ben de yeter
yeter demek istiyorum; çağdaşlaşmaya, aydınlanmaya, uygarlaşmaya, barışçıl
duyarlığa, özgürleşmeye, gerçekçi atılımlarla ülkenin yönetilmesine,
yüceltilmesine, saygınlık kazanmasına nasıl gereksinim duyuyorum anlatamam…
Elli yedi yıllık yaşamına öylesine geniş alanlar yerleştirmişsin
ki bugün bile düşündükçe senin büyüklüğünü daha çok kavrıyorum.
Yenilikleri, devrimleri, değişimi, çağdaş uygarlığı, bağımsızlığı,
özgürlüğü, öylesine içselleştirmişsin ki… Bunca yıl geçmiş aradan, hâlâ senin
uzak görüşünün, ileri bakışının, gökyüzü sonsuzluğuna inanışının hayranlığını
yaşıyorum.
Tarımda, sanayide, kültürde, sanatta, bilimde, dilde hemen her
alanda cesur adımlar atmış, önemli kazanımlar sağlamış, verimli işlere imza
atmışsın.
Ben diyorum ki bu güzel ülkemin yetmiş altı yaşına gelmiş
devinimli, umutlu, aydınlanmaya, sevdalı bir yurttaşı olarak, yurtseveri
olarak, zaman bence hep Mustafa Kemal’dir. Bu algıyı, bu sevgimi, bu inancımı,
sevdamı kimse engelleyemeyecek elbette.
Yanlış anımsamıyorsam Ekim 2003’te yazdığım; ama yayımlama fırsatı
bulamadığım şiirimi paylaşarak bu mektubuma son vereyim diyorum.
Sana saygımla, derin sevgimle, özlemimle…
ZAMAN BİR MUSTAFA KEMAL'DİR ŞİMDİ
Bakar gökyüzü
ovasından
Umudun mavi
gözlüğüyle
Aralar sarışın
bir dev güneşi
Yüzü öfkeli
Çakmak çakmak
gözleri
Kırpılmış
devrimlerini izlerken
Biz gene çoğuz,
dirençliyiz,
Sesimiz yiğit
Elbette zaman
Bir MUSTAFA
KEMAL'dir şimdi!
İri harfleriyle düşünür
Türkçenin
Gündemden düşer
edilgenlik ve ağıt
Tabu yok…
Tapınma yok…
Kula kul olma yok
kitabında,
Onurlu tacı insan
yaşamın.
Bekler üşenmeden
Aydınlanma
kapılarında
Aymazlığa ödün
yok!
Yıkar karanlığın
sinsi kalelerini
Çünkü zaman
Bir MUSTAFA
KEMAL'dir şimdi!
Yeniden inanmak bu
bilime,
us'a,
insana
Bir Bandırma
Vapuru'dur umut
Fırtınalar
dalgalar arasında
Çıkar Samsun'a
bir kez daha ulusal bilinç
Tekmil Anadolu
avlusunda ışıldar
Kuvayı Milliye
yıldızları
Akar Afyon'dan
İzmir'e
Su gibi…
Türkü gibi…
Şiir gibi...
Elbet zaman Bir MUSTAFA
KEMAL'dir şimdi!
Belleğe kazınan
tarihler var
Sevinci buruk
Oysa daha anlamlı
her kutlanışında
Utkusu on dokuz
mayısların yirmi üç nisanların
Onur ve erdem
bayramı Cumhuriyet
İmzası genç ve
dirimli
Hiç kuşkumuz yok gün
ve bugün
Bir MUSTAFA
KEMAL'dir şimdi!
Bir silkiniştir
çağın çılgın koşusunda
Bir kutsal
kavrayış ve anlam olgusu
Sevgiyle donanmış
atılım
Topsuz tüfeksiz
kurşunsuz
Soylu ve evrensel
barışı zamanın
Açar insanlık
bahçesinde sevi çiçekleri
Yeniden doğar
küllerinde Anka gibi
Yakılan aydınlıklar
Boğar bağnaz
hinlikleri
Gönlümüz ferah
Yeniden hep
yeniden
Ama durman
Zaman
Dün de bugün de
dirimlidir
Değişmez,
Zaman hep MUSTAFA
KEMAL'dir…
Nezihe Altuğ
YEPYENİ BİR TÜRKİYE DÜŞÜNÜYORUM
Sevgili Mustafa Kemal’im; “Gerçeği konuşmaktan korkmayınız”
diyen sözlerinizden aldığım cesaretle size mektup yazmak istiyorum. Mektup diye
size sesleniyorum, karşımda duran varlığına ve canlılığına yüz sürerek,
açıyorum kapılarımı. Mektuplarım biriciğimdir kendime, binlerce yüzle yazdığım
bu mektuplarımla sen oluyorum içimde. Bilirsin ki mahkûmlar gerçekte hiç
sevilmez, onlar sonsuza kadar suçludur, çünkü Kafka’nın “Dava” adlı kitabında
dediği gibi. “Eğer bir davanız varsa suçunuz sabitlenmiştir. Suçlu iseniz her
an, her saniye bir ‘delille’ suçlanabilirsiniz.” Onun içindir ki tüm dava
dosyaları sürüncemede kalarak aklanır. Suçluydu yazı! Mektup denen davaya
mahkûm etmiştin beni. Mektup yazmayı bir erdeme dönüştürürüm. Eninde sonunda
masaya oturur ve karalarım. İnanın bunun yegâne yakıtı, kendimize olan
alışkanlığımızla sınırlı. Yazı; yaşam kurtaran, sonsuz bir sürece kılavuzluk
yapan mektuplarla sınırsızdı, her şeyi yazardık çünkü. Bu bir tür mistik bir
deneyim yaşama gibiydi. Kutsal bir yere gitmekle kendinden bir başkası olurdu
ya insan, büyülenir, kendine sahip çıkma arzusundan sıyrılır, bütünleşme
arzusunun gücüne kapılırdı ya aynen onun gibi. Bütün amaç benlik damgasının
bütünün okyanusunda erimesiydi. Nefsinden sıyrılmaktı. İşte bu yüzden her gün,
mektuplar yazardım kendime tanımadığım o yüzlerimle. İletişimin bu vazgeçilmez
oyuncusunun, günümüz dünyasında, hayatın o benzersiz mektup aşklarından,
mesajlarda tüketilen duygu patlamalarına, geçiş yaptığı bir çağın
tanıklarıydık. Divitin hokkayla buluştuğu dönemler ne kadar eski kalıyorsa,
sararan sayfalarda tükenmezin bıraktığı izlere kayıtsızlıkta, o denli
hoşgörüyle karşılanmaya açık olurdu. Mektup, bir esrarı bozabildiği gibi, bir
çiçeğe dokunup ölüm sürecini başlatmaya da muktedir. Ulaşamayacağımız o farklı
zaman dilimini yalnızca tahayyül etmekle yetiniriz. Gerçekleşen her büyünün,
tılsımın bir anda yitirmesidir mektup. Bir fincan kahvenin buğusunu, geceden
düşen yıldızların ışığını tutuştururuz zarflarımızın köşesine, yolların
kuraklığını dindirir, özlemin şebnemlerini de bırakır yüzümüze. Mesafeleri
yırtarken, kâğıtlara sarkıtırız sözümüzü. Uzun boylu, samimi ve vakti cömert
cümlelerle özlemi büyütürüz, yokluğumuzla uzayan mesafelere, yüreklerimiz
dayanmaz. Yazılmamış sözcükler üzerine kurulan düşler, kurgulanan
düşüncelerimiz. Adı konmaz bir hazzın dipten dibe kendini hissettirmesi. Bir de
karşılıksız aşkın, akıl almaz yaratıcılığını, esinlendirme gücünü ekleyelim
bütün bunlara. Hayat denilen sürecin tamamlanması, dairenin diğer ucunu
kuyruğundan yakalayıp yolculuğunu tamamlamasıdır tüm bu yazılanlar. Biz
mektubun, sıcaklığıyla eritiyoruz özlemimizi. Ondaki samimiyetimiz, içimizden
geldiği gibinin en yalın ve en gerçek hali.
Sevgili Mustafa Kemal’im; Türk toplumunda ‘kadınlık’ kavramına
denk görülen nitelikle, eşit, bağımsız ve özgür bir bireyin özelliklerinden
ziyade ilk elden ‘dişilik’le nitelendiriliyoruz. Dişiliği temsil ettiği
düşünülen kadına bunun gereği olarak öncelikle eş, anne veya ailenin bir üyesi
gibi karşılıklar yakıştırılmakta. Bize en yakışan ad hangisi? Simone de
Beavvuoir “Kadın doğulmaz, kadın olunur” biçiminde ifade ederek cinsiyetler
arasındaki ilişkinin eşitsizliğini tüm yönleriyle vurgular ve bunun ‘doğal’
olmasını söyler. Bu ifade biçimi, ifade ettiği toplumsallaşma süreçleri
kadınlar tarafından da farklı biçimlerde dillendirilerek devam ediyor. Kadına
biçilen annelik ve ev kadınlığı rolleri üzerinden Freud eleştirileri bile
yapılıyor. Toplumsal cinsiyet kavramıyla tüm kadınlar, Türkiye’de mücadele
veriyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve kadınlık olgusu denen ötekiliğin kilidini
sizinle açıyor, sizinle aşıyorum.
Sevgili Mustafa Kemal’im:
“dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça
götürür
mustafa'm mustafa kemal'im”
diyen Atilla
İlhan’ın dizleri ile mektubuma başlıyorum. 1923 Devrimiyle önce dinle devleti
birbirinden ayırdın, sonra da 1926 yılında medeni yasayı ilan ederek şeriatı
tasfiye ederek; kadın-erkek tüm
yurttaşları uygar ve laik bir yaşamın gereği olan haklarına kavuştururken,
‘kadın-erkek eşitliği’nin de ilke olarak altını çizdin. Kadınlar için eksik
kalan siyasal hakları da, 1930’da kadınlar da belediye meclislerine; 5 Aralık 1934’te
kabul edilen yasayla da TBMM’ne seçme ve seçilme hakkını bize verdin.
Sevgili
Mustafa Kemalim; XX1.
Yüzyıl boyunca kadınlar, mücadelelerini hep iki cephede yürüttüler: Bir yandan
hakları elde etmek için kavga verirken, öte yandan Yüzyıla damgasını vuran
sosyal ve siyasal büyük kurtuluş ve devrim hareketlerine katılma uğraşı
verdiler. Gerçekten o tarihe kadar, kadınlar ecdattan kalma cinsel işbölümünün
eve kapadığı varlıklardı. Annemin hiç sessini duyamadan büyüdüm, annemin kuşağı
“gelinlik etmek” töresi gereği, büyüklerinin yanında hiç konuşamaz, çocuklarını
kucaklarına hiç alamazlar, hiç gülemezlerdi. Tek görevleri erkeklere hizmet
etmek ve kocalarına zürriyet yetiştirmek için doğmuşlardı. Senin devrimlerinle
rollerin bu geleneksel dağılımı, dinin ve düzenin meşrulaştırdığı ve donup
kalmış olan bu anlayış XX1. Yüzyılda her yandan çatırdarken, imkânı olan
kadınlar, eğitimin kendilerine araladığı gedikten gelip içeriye girdiler.
Sevgili
Mustafa Kemal’im; devrin
egemen söylemi, onların evlerini iyi çevirip yönetmeleri ya da oğullarını
güzelce eğitmeleri için bütün bunların olduğunu söylese de sadece bu amaçla
değildir olan biten. Her zaman yaptıklarından başka bir şey için, sosyal alana
çıkmak ve yurttaşlıklarını kullanmaktan politikaya kadar kendilerine
yasaklanmış olan çevrelere gelip girmek içinde senin yolunda yürürken
başardılar. Onlar da biliyordu ki Osmanlı düzeninde gelişmelerden kadınlara
düşen pay en azdı. Çünkü imparatorluğun dayandığı İslam düşüncesinin ataerkil
kültürel değerlerinin, dinsel hukukunun ve cinsiyetçi ve ayrımcı ideolojisinin
en hassas konusuydu kadın.
Sevgili
Mustafa Kemal’im; ne
var ki bu tür adımlar, kadını ikinci sınıf bir varlık yapan temele
dokunmuyordu. Özellikle, erkeğin dört kadın almasına, onun ‘boş ol’ demesiyle
boşanmasının sağlanmasına, yeni bir evlilik için ‘hülle’ye başvurmasına bugünün
Türkiye’sinde halen rastlanıyor. Bu hareketleniş içinde köktendinci akımların
gitgide güçlenmeleri kadın hakları ve demokrasinin ayrılmaz bütünlüğünü ortaya
koyuyor. Bugünün Türkiye’sinde kitle iletişim araçları arasında en yaygın
kullanım alanı olan televizyonun ideoloji aktarma özelliği, izdivaç
programlarıyla daha etkili bir hale geldi. İzdivaç programlarında, romantik
karşılaşmalar, şiirler, şarkılar ve danslar eşliğinde mutluluğu yakalayan
çiftlerin anons edilerek alkışlanması, mutluluk ve evlilik arasında sıkı bir
bağ kurulmasına neden olmakta. Bu bağlantıya; kadın ve erkek adaylarda aranan
muhafazakâr niteliklerin eklenmesiyle, aile bağlarına ve maneviyata değer
vermekle; uzun süreli evlilik arasında da sıkı bir ilişki kurulmakta. İzdivaç
programlarının erkek egemen ideolojiyi, geleneksel olanı, muhafazakâr tavrı ve
tüm bunları sürdürecek şekilde biçimlenen toplumsal cinsiyet rollerini
pekiştirmesi; toplumdaki kadın-erkek eşitsizliğini görünmez kılmakta. Medyanın
cinsiyetçi yaklaşımlarını görünür kılmak için medya ve insan ilişkilerini
sorgulayan çok daha fazla sayıda çalışma yapılması ve bunların toplumla
paylaşılmasını görenlerin çoğaldığı bir Türkiye düşünüyorum…
Sevgili Mustafa Kemal’im; “İçsem de
bir kadeh hayat iksirinden,
Zamansız ayrıldım, bilinsin
Fikriye'den.
Bıkmadım ki doyayım o narin
ellerinden,
Ümid-i aşkım saracak seni, cefakâr
teninden...”
diyen dizeleriniz;
“Bu dünyada beni iki kadın çok sevdi.
Biri iktidarım, gücüm için, diğeri ise tutkuyla sevdi. Tutkuyla, aşkla, vefa
ile seven; hiçbir şey istemeden karşılıksız seven Fikriye’ydi.” diyen satırlarınız, sizi ölümüne
seven Fikriye’nin ölümünden yıllar sonra sizin ağzınızdan dökülen sözlerinizdi.
Bir muammaydı Fikriye Hanım. Kimine göre Çankaya’nın duvaksız gelini, kimine
göre Ata’nın alaturka yönü. Kimi “Çankaya’nın First Lady’si” unvanının asıl
sahibi olduğunu düşünürken, kimisi kendisine yardımcı olan, hayranlık duyan bir
kadından öteye gitmediğini düşündü. Latife Hanım’a göre ise kendi deyimiyle
Mustafa Kemal ile arasını açan ‘yılan’dı Fikriye. Hakkında pek çok söz
söylendi, kitaplar yazıldı, belgeseller hazırlandı. Fakat hiçbiri asıl
Fikriye’sini anlatmaya yetmedi. Ankara’daki TCDD’de bulunan, eski adı
“Direksiyon Binası” olan Atatürk Konutu’na yolunuz düşerse, Fikriye’nin ikamet
ettiği odayı gezerseniz, bu odada Fikriye’ye dair birçok ize
rastlayabilirsiniz. Fikriye Hanım’ın odasında tek kişilik karyolanın üzerinde kocaman
bir posteri dikkati çeker. Siyah beyaz olarak basılmış bu resimde, muhteşem
gözleri, düzgün hatları, siyah bukle kâkülleri ile hâlâ güzel. “Fikriye Hanım,
Selanik 1887 – 30 Mayıs 1924 Yenişehir.” Resmin altında iri harflerle şunlar
yazılıdır: “O, uğruna ölünesi adamın uğruna öldü…” İşte bu yüzden;
tutkuyla, aşkla, vefa ile seven; hiçbir şey istemeden karşılıksız seven
Fikriye’lerin, Mustafa Kemallerin ve Atilla İlhan’ların olduğu bir Türkiye düşünüyorum.
Çünkü; Ben sana mecburum bilemezsin / Adını mıh gibi aklımda tutuyorum /
Büyüdükçe büyüyor gözlerin / Ben sana mecburum bilemezsin / İçimi seninle
ısıtıyorum." dizeleriyle hafızalarda yer edinen Türk edebiyatının
büyük ustası Attila İlhan gibi şairlere sahip çıkmak, Cumhuriyet’e sahip
çıkmaktır…
Sevgili Mustafa Kemal’im sana yazarken
yaşarken umudunu yitiren şair, Nilgün Marmara’nın sevgilisine yazdığı son
mektubunu da düşünüyorum; “Sevgilim, Her gün kötücül bir düşü kurmak ve
onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. Sana böyle bir yük bırakmak istemezdim
ama sen akıllı ve güçlüsün çabuk unutursun. Bu durumdan kimse kimseyi ya da
kendini sorumlu, suçlu saymasın çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir
müdahale söz konusu! Her anın niye’sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını
yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! Çocukluğun kendini saf bir
biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni
yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. Beni bağışlayın!
Bunu en çok annemden babamdan ablamdan ve Kağan, senden diliyorum. Dostlarımdan
da! Nilgün Marmara Önal. Seni hep sevdim Kağan! Hoşça kalın!
1 Cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız
lütfen!
2 Kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız
onlara.
3 Sahneden çekilirken yaşamıma
karışmış herkesi selamlıyorum.
4 Kağan arzu ederse ileride, daktiloya
çekilmiş şiirleri bastırabilirsin” diyen
mektubunu…
Sevgili Mustafa Kemal’im; kalkınmış,
çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış yepyeni bir Türkiye düşünüyorum: Aç, işsiz,
okulsuz, eğitimsiz, ışıksız, hastanesiz, doktorsuz, yolsuz ve evsiz tek bir
yurttaş kalmamış. Tüm yurttaşların gelecekleri, doğumlarından ölümlerine dek,
güven altına alınmış. ‘Yarın ne olacağım’ kaygısı kafalardan silinmiş. Açlık,
işsizlik, yarına güvensizlik, sefalet, cehalet ve adaletsizlik ortadan kaldırılmış,
ağa, bey, şeyh, aracı, tefeci, komprador, vurguncu, soyguncu ve sömürücü
takımının egemenliği yıkılmış. Ulusal gelir adil dağıtılarak, zenginlerle
fakirler arasındaki uçurum kapatılmış. Emeğe en büyük değer verilmiş. Herkesin
insan gibi yaşayabileceği bir gelire kavuşmuş. Çalışıp da aç kalan olmadığı
gibi, çalışmadan, onun bunun sırtından para kazanan da kalmamış. Ayrıcalıklar
ortadan kaldırılarak ayrıcalıksız bir toplum yaratılmış. Fırsat eşitliği ve
sosyal adalet gerçekleştirilerek insanın insanı ve devletin insanı sömürmesi
önlenmiş ve sömürüden arınmış yeni bir düzen kurulmuş. Tüm yurttaşlara eşit
işlem yapılıyor. Torpilliler, rüşvet verenler, açıkgözler, vurguncular ve
sömürücüler değil, alın teriyle çalışanların kazandığı bir Türkiye düşünüyorum…
Sevgili Mustafa Kemal’im; yurdun dört
tarafı fabrikalarla donatılmış; her tarafta fabrika bacaları tütüyor. Aç ve
işsiz kaldığı için yurt dışına giden tek bir yurttaş kalmamış. Herkes, kendi yurdunda, evinde ana-babasının,
kardeşinin, karısının, çoluk çocuğunun yanında gönül rahatlığıyla çalışıyor ve
üretiyor. Herkes, en azından kendisi kadar başkalarını düşünüyor ve ‘ben değil;
biz için’, Türkiye’nin kalkınması için çalışıyor. Türkiye, Amerikan üs ve
tesislerinden ve her türlü bağımlı ilişkilerden, IMF’nin ekonomik güdümünden
kurtulmuş ve Tam Bağımsızlığa kavuşmuş, egemen sınıfların çıkarının savunan din
sömürücüsü, yalancı, yağcı, üçkâğıtçı ve idare-i maslahatçı, ‘kukla’ politikacıların
sandıktan çıkmadığı, halkın, halk tarafından halk yararına yönetildiği gerçek
bir demokrasi ile yönetilen bir Türkiye düşünüyorum…
Sevgili Mustafa Kemal’im; bugün böyle
bir Türkiye yok, ama ‘yarın’ olacaktır, olmalıdır. 25 yıl önceki gençlik zengin
olma yolunun iyi bir eğitimden ve ticaretten geçtiğini belirtirken, bugünkü
yeni kuşağın yeğlemesinde miras, şans oyunları ve politika öne çıkmıştır. Öte
yandan yaşamda en çok değer verilen olgular sıralamasında 1979-1980 gençliğinin
‘sevgi’ yeğlemesi 90 ve sonrası ‘para’ olarak değişmiştir. İşte bu yüzden 1980’lerde
gençlerin yüzde 25’i mutsuz iken yeni kuşağın yüzde 50 den fazlası mutsuz
yaratılmış yitik bir kuşağın durumuna düşürülmüş. Bu kuşak yitimini, “Modern
dünyada değer kayması” bağlamında ele almalıyız. Gençliğin yaşadığı değer
kayması ve kimlik karmaşasını ortaya koyup Cumhuriyet değerlerinin ve tarih
bilincinin gençler için yaşamsal önemini unutturduklarını söyleyen, aydınların
çoğaldığı bir Türkiye düşünüyorum.
Sevgili Mustafa Kemal’im; gençler niye
mutsuz? Yaşamları toplumda, ailede ve özel yaşantılarda çok yönlü bir baskı
içinde geçen gençleri bir de eğitim küstürüyor, hayata bakışları daha da
karamsarlaşıyor. Zar, zor girdikleri ve güçlüklerle yürüttükleri, yükseköğrenimden
mezun olduklarında işsizlik bekliyor onları… Öte yandan, bir süredir, büyük
çoğunluğunu kentli yoksulların oluşturduğu kitleler, popstar kuyruklarında tutunmanın
savaşımın veriyor. Umudun adı şöhret oluyor. Sanki her şey gençliğin üstüne
oynanıyor. Bunların olmadığı bir Türkiye düşünüyorum.
Sevgili Mustafa Kemal’im; Türk halkı,
açlık, işsizlik, adaletsizlik, sefalet ve cehalet içinde kıvranmaya ve
yabancılardan borç dilenerek yaşamaya layık değildir. Çünkü bizler senin
ilkelerinle büyüdük, ilkelerinle büyüyen evlatlar yetiştirdik. Yeni düzende
Atatürkçülüğün, doğru, sağlıklı bir yorumunu yapabilmek için Atatürkçülüğün
ilkelerinin tümünü birden ele almak gerekir, bunlar sırasıyla; Tam Bağımsızlık,
Anti-emperyalizm, Özgürlükçülük, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık,
Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik, Akılcılık ve Bilimsellik, Çağdaşçılık, Barışçılık…
Bugün her görüş sahibi Atatürkçülüğü kendi yanında göstermeye çalışıyor.
Değişik görüşteki kişiler Atatürkçülüğe sahip bile çıkıyor. Ama biz biliyoruz
ki Atatürkçülük adıyla, karşıt görüşlerin taban tabana zıt görüşlerin,
ideolojilerin, doktrinlerin maskesi, kalkanı, paravanı yapılmakta. Atatürkçülük
ne yazık ki hangi niyete yenilirse o tadı veren bir muz niteliğine
dönüştürülmekte. Herkes, Atatürkçülüğü nalıncı keseri gibi kendine yontmakta. Senin
öğrettiğin gibi, gerçek Atatürkçülük; monarşinin, teokrasinin, şeriatın
karşısındadır, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından, yani
laiklikten yanadır. Türkiye’nin ve Türk ulusunun bütünlüğünü her türlü dış ve
iç tehlikelere karşı korumaktır, Ulusal gelirin adil dağılmasını sağlayacak
demokratik devrimleri, köklü bir düzen değişikliğini gerçekleştirerek
zenginlerle fakirler arasındaki korkunç uçurumu kapatmaktır. Ayrıcalıksız bir
toplum yaratmaktır. Tüm dünya uluslarıyla dostluğa dayanan ve hiçbir devletin
dümen suyunda gitmeyen bağımsız bir dış politika yapmaktır. Gerçek çok partili,
çoğulcu, özgürlükçü demokrasiyi benimsiyor ve onu tüm kurumlarıyla işler hale
getirmektir. Her çeşit fikrin açık ve seçik tartışılmasını istemektir.
Fikirlere copla, silahla, kelepçeyle, zindanla değil, fikirlerle cevap
verebilmektir. Ekonominin kilit noktalarını ve yeraltı servetlerini
devletleştirebilmektir. Sosyal adaleti en iyi biçimde gerçekleştirebilmektir.
Bu yurdun insanları insan gibi yaşayabilecekleri bir gelire kavuşturabilmektir.
Mali güce göre vergi alma ilkesini, uygulamaya geçirebilmektir. Tüm
yurttaşların geleceğini güven altına alabilmektir. Tüketime ve ezberciliğe
dayanan eskimiş eğitim sistemi yerine çağımızın ve yurdumuzun gerçeklerine
uygun, yaratıcı ve üretici, yepyeni bir eğitim sistemi yaratabilmektir. Ortaçağ
artığı feodaliteleri, ağaları, beyleri, tarikat şeyhlerini tarihe
karıştırmaktır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu ”üvey evlat” olmaktan
kurtarabilmektir, Cehalet ve sefalet adlı canavarları öldürebilmektir.
Kooperatifçiliği geliştirerek üretici ve tüketicilerin aracı ve tefeciler
tarafından sömürülmesini önleyebilmektir. Sanayileşmeye önem vererek yurdun
dört bir yanını fabrikalarla donatabilmektir. Kentleşme ve gecekondu
sorunlarına çözüm bulmaktır. Her çeşit kaçakçılığı, karaborsacılığı, vurgunu,
soygunu, sömürüyü, torpili, rüşveti, yiyiciliği, nemelazımcılığı, vurdumduymazlığı
önleyebilmektir. İşsizleri işe, ekmeksizlere ekmeğe, evsizleri eve, yolsuzları
yola, susuzları suya, köprüsüzleri köprüye, okulsuzları okula, öğretmensizleri
öğretmene, kitapsızları kitaba deftersizleri deftere, kalemsizleri kaleme,
kütüphanesizleri kütüphaneye, ışıksızları ışığa, ilaçsızları ilaca,
doktorsuzları doktora, hastanesizleri hastaneye, arabasızları arabaya, tiyatrosuzları
tiyatroya, televizyonsuzları televizyona, radyosuzları radyoya, telefonsuzları
telefona, kavuşturabilmektir gerçek Atatürkçülük.
Sevgili Mustafa Kemal’im; yurdumuzda
çeşit çeşit Atatürkçüler var. Papağan Atatürkçüleri, Tören Atatürkçüleri,
Reklam Atatürkçüleri, Korku Atatürkçüleri, Moda Atatürkçüleri, Söylev
Atatürkçüleri, Ticaret Atatürkçüleri, Gardırop Atatürkçüleri, Tekelci Atatürkçüler,
Atatürk ve Atatürkçülük Düşmanı Atatürkçüler, 10 Kasım Atatürkçüleri, 100.Yıl Atatürkçüleri, 60. Yıl Atatürkçüleri,
Olağanüstü Dönem Atatürkçüleri, Siyasal Dönem Atatürkçüleri, Ruh Atatürkçüleri
var… Atatürkçülük bitmeyen, tükenmeyecek bir anlayıştır. Bir varoluştur. Ve
onun arzuladığı “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yıllar değil,
asırlar sonra da onunla birlikte olmaktan gurur duyanlarındır. Atatürk ilkeleri
her türlü emparyalizme karşı çıkmak demektir. Atatürk ilkeleri büyük Türk
Devletini korumak demektir. Ağasız, beysiz, şeyhsiz, kompradorsuz, aracısız,
tefecisiz, vurguncusuz, soyguncusuz, sömürücüsüz bir Türkiye yaratabilmektir
gerçek Atatürkçülük… Gerisi masaldır, hikâyedir, lafebeliğidir…
Sevgili Mustafa Kemal’im; aklımda
fikirlerin, kalbimde sevgin hiç bitmeyecektir. Seni her zamankinden daha çok
özlüyor ve daha iyi anlıyorum. Ruhun şad olsun. Bana
eksiklerimi sorma hayat, Mustafa Kemal derim, tamamlayamazsın…
Hikmet Işık
Cankat
-. ..- .... /
-... . -.-- . (Nuh Bey’e)
Kasabanın
ana caddesindeki iki katlı ahşap evin üst katında oturuyorduk. Alt katımızdaki postanenin
bayrak direğindeki kocaman bayrağımız, her sabah usanmadan balkon demirlerimize
vurarak yeter artık uyanın, diyordu. Biz ise uyanmanın, yataktan kalkıp
annemizin ısıttığı sıcak sütü içmek ve okula gitmek olduğunu zannediyorduk.
Andımızla başlıyorduk güne ve üstümüze düşen görevin büyük bir bölümünü çocukça
böylece bitiriyorduk.
Öğleden sonra okuldan
dönünce ne zaman
çalışma masamın başına otursam, aklım hep alt kattaki
PTT'den gelen tıkırtılardaydı. Annemin
büyük bir pul
koleksiyonu vardı, zaman zaman yanına oturup ondan Cumhuriyet
pullarının öykülerini
dinlerdim. Annemi dinlerken de kulağım hep mors alfabesinin tıkırtılarındaydı. Sık sık odama geçip kulağımı
ahşap döşemeye dayar bu sırrı
çözmeye çalışırdım.
Bir gün kulağım yerdeyken
izlendiğimi fark ettim. Annem "Gel yavrum" dedi, elimden tutup beni PTT'de telgrafın başındaki memurun yanına
götürdü. Memur Ali Abi’ye "Ansiklopedinin telgraf ve mors alfabesi
sayfaları hiç kapanmıyor. Size bir asistan getirdim, uygun olduğunuz zamanlarda
yanınıza gelebilir mi?” dedi.
Dünyanın en mutlu çocuğuydum artık, büyüyünce PTT'de telgraf memuru olmaya karar vermiştim.
Senin, "Kurtuluş Savaşı bir
telgraflar savaşıdır" dediğini telgrafçılara nutukta teşekkür ettiğini uzun
uzun anlatmıştı annem,
artık ben de bir Kurtuluş Savaşı telgrafçısıydım...
Okuldan
gelince ilk fırsatta, sessizce Ali Abi’nin
yanına oturup o güzel tıkırtıların müziğini dinliyordum. Tıkırtılara kulak vermenin, sırlarını
öğrenmenin yaşamda ne kadar önemli olduğunu biliyordum
artık. Yüreğim hızlı hızlı tıkırdıyordu. Mors alfabesini öğrendiğimde senin Nuh
kod adınla yazdığın telgraflarını okuyup ne çok şey öğrenecektim. Manastırlı
Hamdi Bey gibi Kurtuluş Savaşı’nda yanında olamadım ama ilk kadın telgraf
memuru Ayşe Cevdet Kasman gibi telgraf başında oturup yeni yeni sırlar
çözecektim.
Melih
Cevdet Anday'ın "Sen şimdi ıssız
bir telgrafhane gibisin/Durmadan sesler alacak/Sesler
vereceksin/Uyuyamayacaksın" dediği gibi uyuyamıyorum şimdilerde de
memleketin halinin seslerini aldıkça.
Sevgili
Atatürk'üm, telgraflarda tarihçiler kod adının NUH olarak geçtiğini yazıyorlar.
Kutsal kitaplardaki tufana ve kurtuluşa bir gönderme olarak bu ismi seçtiğin
sanılmakta...
PTT'de
telgraf memuru olamadım, ilkelerin doğrultusunda ilerledim ve bu ülkeye aydın
yürekli Güneş adlı bir kız çocuğu bıraktım. Sen Türkiye'nin dünü bugünü ve
yarınısın... Dünün tıkırtıları bugünün şartlarında farklı teknolojilerde
iletişimi sağlamak için var. "Tek bir şeye ihtiyacımız var; çalışkan
olmak" demiştin. Aksamalar olsa da Bursa Nutku’nda dediğin gibi gençlerimiz
çizdiğin yolda ilerliyorlar. "Türk genci devrimlerin ve rejimin sahibi ve
bekçisidir."
Fransız
devlet adamı Herriot'un sözüyle seni selamlamak istiyorum: "Anadolu
yaylasındaki ışık... Bizi sonsuza kadar aydınlatacaksın...”
Hüseyin Balık
UMUT
Bir gün pırıltısı içindir kayan her yıldız.
Damarlarında koşan her Nut’a
Raysız trenlerde...
Raysız trenlerde!
Kapılar kapanır, nefesler...
Bir gönül sebebi iledir.
Yazılan her satır delice...
Bileklere akın eden her söz,
Ufuklu bir umuda Geb-e-d-i-r...
Udmurtya
Cumhuriyeti
NUT: Eski Mısır’da bedeninin gökyüzü olduğu söylenen tanrıçadır.
Geb’in eşi Gündüz
gökyüzünün ve bulutların yaratıldığı yerin tanrıçasıdır.
GEB: Toprak ve yeryüzünün tanrısı olarak kabul edilir.
Yaşar Özmen
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E MEKTUP
Komutanım
Mektubuma başlarken dünya liderine
nasıl seslenmeliyim, karar veremedim. Aynı gelenekten, aynı derslerden, aynı
kurum kültüründen, en önemlisi düşüncelerinizden beslenmiş bir astınız olarak
en uygun ve en kapsamlı sıfatın ‘Komutanım’ olacağını düşündüm. Bu sıfat,
günümüzde ne kadar yozlaştırılmış olursa olsun adınızın önüne konduğunda hâlâ
duru, temiz, kapsamlı ve onurludur… Harbiye’de, “1283 içimizde!!!” diyerek her
yıl anmaktan onur duydum; çağlar boyunca da onur duyularak haykırılmasını
dilerim…
Öğrencilik yıllarımızda, altı
arkadaşımla birlikte, yaşamınızı ve yapıtlarınızı konu alan bir oyun yazma
görevi aldık. Oyun, Harbiye’ye girişinizin 88. yıldönümünde, yani 1987 yılının
13 Mart’ında her yıl olduğu gibi sahneye konacaktı. Kara Harp Okulu
Kütüphanesi’nde sizinle ilgili ne kadar kitap varsa hepsini taramak üzere işe
koyulduk. Şimdi düşünüyorum da o zaman, “Özgürlük ve bağımsızlık benim
karakterimdir.” sözünüzün kapsamını ayrıntısıyla okuyabilmiş olsaydım
oyunumuzun ana ekseni belki daha farklı olurdu. Hakkınızda çok sayıda kitap
incelememize karşın özgürlük ve bağımsızlık anlayışınızın bu denli değerli bir
öngörü olduğunu, üzerinde özellikle durulması gerektiğini, kendi adıma
söyleyeyim gözden kaçırmışım. Bazı kavramların ve özdeyişlerin derinliği, iş
başa düşmeden anlaşılmıyormuş… Daha
doğrusu nereden ve hangi açıdan bakılması gerektiği görülemiyormuş. Ne zaman
ayırdına vardım? Et sevicilerin biricik
aşkı olduğu ve yardakçılarıyla birlikte uygulamalarının ayyuka çıktığı FETÖ
belâsının, ülke damarlarına sızmaya başladığı uykulu döneme rastlar. Sonra
Ergenekon, Balyoz vs. diye sürer gider. İşte o zaman hakkınızda yazılmış
kitapları yeniden gözden geçirme gereği duydum. Gördüm ki ne kadar sallarsanız
sallayın yıkılmayacak bir eksene oturtmuşsunuz Türkiye Cumhuriyeti’ni… Girilebilecek
bir açık kapı, yani önlem alınması çok zor olan zayıf nokta kalmış; o da
inançların amaçlara uyarlanarak kullanılması… Ülkemiz, bu konuda oyun alanına
dönüştürülmüştür. Bunu kullanmak için, merdiven altında çok başarılı toplum
mühendisleri türetilmiştir, bilincindeyiz. Umarım yakın kuşaklar da bu
tehlikenin ayırdına tez varıp önlem alırlar…
Mektubumun kurgusunu yaparken kendime
söz verdim: Konu her ne olura olsun asla yakınmayacağım, size şikâyet
etmeyeceğim. Yazdıklarım kişisel olarak saptayabildiklerimdir. Öyle bir zamanda
yaşıyoruz ki şikâyetlerimiz, sayfalara sığmayacak kadar kalabalıktır. Yakınana,
sızlayana değil; çözüm bulandan yana olduğunuzu biliyorum. Ayrıca şikâyet
konusu olan her şey; benim kuşağım ve benden önceki kuşakların birebir
yanlışıdır. Önümüze bunca tutarlı öngörü ve net resim koyduğunuz halde biz sizi
okumakta, anlamakta yetersiz kalmışız. Özgürlük ve bağımsızlık kavramlarını yan
yana koyduğumuzda üzerine oturması gereken temelin, sütunun ve kirişin; din ve
vicdan özgürlüğü olmak zorunda olduğunu ne çok vurgulamışsınız. Düşünce özgür olmadan; sağduyu, bilgiye ve
mantığa dayanmadan; insanın değeri, insan olduğu için diğer insan tarafından
yeterince anlaşılmadan; ne özgürlükten ne de bağımsızlıktan söz edebiliriz.
Keşke şu iki kavramı; sağcısı, solcusu, dindarı, tutucusu, bağnazı, ateisti bir
anlasaydı da sağından solundan çekiştirip kendi yararına kullanmasaydı! Hele
siyasiler, hedef tahtası yapıp üzerinde tepinerek yağ çıkarmasalardı!
Ödünç yetkinin verdiği şımarıklıkla, özgürlüğü
belirli bir anlayışın tekeline bağışlamayı hedeflemiş uygulamalara tanık olduk.
Bugün bilginin dolaşımı oldukça yüksek, gelen kuşak bilgi kuşağı ve yüksek
kavramlar arasındaki ayrımı daha küçük yaşta yapabilme yetkinliğine sahip.
Kaygı duysak bile sizin hedef gösterdiğiniz o uygar dünyanın kapı tokmağı hemen
ellerinin altındadır. Özgürlüğün kapsamını ve sınırlarını dibine kadar
özümsemiş bir kuşak geliyor… İşte o zaman tam bağımsızlık, din ve vicdan
özgürlüğü, odak noktası olacaktır insanların… O zaman anlaşılacaktır; uygar
ülke ve uygar insan niteliklerinin ne olduğu… Korkuyla büyütülmüş, şekil
verilmiş bir insandan özgürlük ve bağımsızlık kavramlarını kapsamıyla
anlamasını bekleyemeyiz. Özgür ve bağımsız yaşaması için de zorlayamayız;
çağdaş bilinç, algı-anlama-düşünme süreciyle bağlantılıdır. Gönül borcu altında
eğitilmiş ve unvan sahibi yapılmış bir kısım emir erlerinden umut sağamayız.
Sınırları çizilmiş bir dünya ve sınırları belirlenmiş bir yaşamın oyun alanı,
yeterince geniş değildir. İsteklere göre tasarlanmış bir bilinç, olsa olsa
böyle bir sonuç üretebilir. Dökmek oldukça zordur kafalara doldurulmuş çakıl
taşlarını… Bağımsız ve özgür bir bilinç, nedir, nasıl oluşur; bu, günümüz için
oldukça çelişkili bir soru olsa bile başarmak zorunda olduğumuzu her geçen gün
biraz daha duyumsuyoruz.
Tam bağımsızlık derken, salt ülke
bağımsızlığından söz etmiyorum. Kişisel bağımsızlıktan, yani
düşüncenin/bilincin bağımsızlığından söz ediyorum. Düşünce, özgür ve bağımsız
olursa çağdaş dünya daha açık ve duru görünür. Gösterdiğiniz hedefi anlamakta,
o yola koyulmakta gecikmeyiz. Bilgi kirliliği altında kaybolup toplum
mühendislerine en azından kendimizi teslim etmeyiz.
Bizden sonraki
kuşaklara çağdaş bir dünya ve yaşam alanı bırakamayacağımız için kaygılıyım.
Bizler, her ne kadar terör ve doğal afetlerle boğuşmuş olsak da savaş ve kıtlık
görmemiş kuşaklarız. Her ne kadar özgürlük ve bağımsızlık sorunundan söz etsek
de sizler gibi kelle koltukta yaşamak ve savaşmak zorunda kalmadık. Bugün
herkesin, geçmişteki koşulları ve koşulların doğurduğu sorunları anlamasını,
duygudaşlık kurmasını bekleyemeyiz. Tarihi tersinden okuyan tahtası eksikler
hep olmuştur ve sonsuza dek olacaktır. Umut her zaman vardır: “Güneş balçıkla
sıvanmaz” derler ya işte onun gibi gerçekler, er geç hak ettiği yere oturur.
“Köylü milletin efendisidir” derken;
ezilmişliğe, yoksulluğa, atılmışlığa, çaresizliğe ne güzel bir tanım
getirdiğinizi biliyorum. Emekçi ayağa kalkmadan sofra, sofra olmaz.
Uyandırırken onurlandırmak, bir dünya liderinin tavrı olabilirdi ancak… Bilinç
kıpırdamadan gövde devinmez. Bilinci bilinç yapan tutkal, özgürlük ve
bağımsızlık anlayışının derinliğidir. Ben özgürüm ve özgür istencimle karar
veriyorum demek, kendini kandırmak için söylenmiş kocaman bir yalandır. Bugün söz
sahibi kişilerin karar merkezinin gerisinde yatan gereç ve gerçeklere
baktığımızda, ne çok kirli ve paslanmış bilgi birikmiştir; ayıkla ayıkla, süpür
süpür bitiremezsiniz. Aslında karar kendininmiş gibi bir yanılgı sürer gider
yaşam boyu. Söz ettiğim nokta tam da burasıdır: Özgür ve bağımsız düşünce; öğreti
yandaşlığı, gönül borcu ve inanç korkusundan uzak olandır. İnsan, yaşam ve
gerçek arasındaki ilişkiyi çözmenin bir tek yolu vardır; bilimlerin yakasına
sıkı sıkı yapışmaktır; tıpkı sizin gösterdiğiniz gibi… Yıllardır izliyorum
ülkemizde dönen olay ve olguları. Ne zaman özgürlüğün temelini inançlara
dayandırmışsak başımıza gelmeyen kalmamıştır. Ne zaman ırkçılık kaşınmaya
kalkılırsa kavgasız günümüz geçmemiştir. Ne zaman gösterdiğiniz yoldan
sapmışsak, nedensiz ölümler ödül olarak karşımıza dikilmiştir. Ne zaman çağdaş
dünyaya doğru bir adım daha ileri atmışsak batıl inanç duvarlarıyla önümüz
kesilmiştir.
Samsun’a ayak basışınızdan İzmir’e
girişinize kadar olan süreci ayrıntılı inceledim. Büyük Taarruz’a yönelik
yapılan hazırlıkları ve uygulanan stratejiyi hayranlıkla izledim. Yoktan var
edilen bir ordunun emir komutasını, savaş sanatı konusunda yetkinliği olmayan
hiçbir beyin yeterince anlayamaz. Bu yüzden, Büyük Taarruz’un içinde saklanan
sanat, topluma bugün bile tam anlamıyla anlatılamamıştır. Hele bir sigara
kâğıdına yazıp ordulara ulaştırdığınız o harekât emri! Sanırım harp tarihinde
böyle bir örnek yok… Duygularımı saklamadan söyleyeyim: Belkahve’den İzmir’e
her baktığımda, bir komutan zaferiyle nasıl duygulanırsa aynı duyguları
yaşadığımı söylemek isterim. Çünkü bu zafer, bir veya birkaç ülkeyi dize
getirme sorunu değildir bana göre… Çağdaş dünyaya, özgür ve bağımsız bilince
doğru atılmış ilk somut ileri adımdır. Böyle büyük bir zafere ve başarıya karşın,
güdüleriyle değil, dürtüleriyle düşünen bir kısım tarihçi, zaman zaman ortaya
çıkıp kendilerince mizah yapmışlardır, yapmaya çalışacaklardır elbet… Alkış da
almışlardır. Biliriz ki yolu bilinçsizlikten geçenlerin alkışı boldur. “Nesnel
gerçeklik karşısında sapkınlıklara gülmek eğlenceli olur” deme olgunluğunu
göstermek gerek… Şikâyet niteliği taşımasını istemiyorum; ancak yeri geldiği
için daha önce yazdığım şiirimden bir birim aktarırsam daha az sözcük kullanmış
olacağım:
(…)*
Aslanlı yolda eflatun laleler
Kadife sesli bir
ayazın düşüne vurgun
Mevsim mi güz, göçe
zorlar kendi neslini
Varoşlara yükselti,
kavruk yıkıntılar.
Tandoğan'da
karanfil şenliği cıvıl cıvıl
Gıcırdak bir kağnı
kucağında şen Dumlupınar.
Ak sigara kâğıdında bir satır iki cümle
Avcılar küheylanı
Akdeniz'de vuramasalar.
''Sanatsız kalan
bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.'' diyorsunuz. Biliyorum ki bir toplumun geleceğini
kurgulayan, üretime ve daha güzele yönelten, diğer bir deyişle düşünceyi
bileyen; sanat gibi yüksek değer kabul ettiğimiz olgulardır. Düşünceyi bilemek
ve onu nesnel biçimde kullanmak, kirli bilgiden arındırılmış, nesnel
gerçeklikle desteklenmiş olmayı gerektirir. Ne yazık ki insanımızı nesnel
gerçekliklerden uzak tutabilmek için her tür yol, demokrasi kılıfının arkasında
denenmektedir. Eğitime, sanata ve iletişim kanallarına hınç alırcasına
saldırmak alkışlanan bir tutumdur. Kadını yok sayan ya da evine kapamaya
çalışan bir anlayış ve bu anlayışın kurguladığı yaşam biçimi, uygar yaşamı
benimseyenleri baskı altına alacak kadar yoğunlaşmıştır. Sanat yaparken bile,
“Vurduğum fırça, kurduğum dize, yazdığım öykü kime nereye dokunur, dokunursa
bana yaptırımı ne olur” diye düşünmek bu çağda ne kadar acı değil mi? Bugün
insan; inancından, tercihinden, ırkından,
düşüncesinden, sanatından dolayı sorgulanıyorsa, özgür ve bağımsız düşünce
adına söylenebilecek söz kalmış mıdır?
Aldığını satan, gördüğünü yineleyen, yapılmışı
yapan insan işi değildir, beklenti. Sizin yaptığınız gibi gerekli olanı, yeni
olanı, özgün olanı ve başarılması zor olanı yapandır, sanatta aranan… Her şeyde
olduğu gibi sanat da özgür ve bağımsız bilinç ister; uzagörüm ister,
yaratıcılık ister; daha da ötesi kararlılık ister. Baskıdan korkudan uzak
kalmak ister… Kavgadan, kaygıdan, savaşımdan beslenmek ister. İsterim ki sanat;
sevinçten, kıvançtan, güzellikten, farklılıktan beslensin. Çünkü kavgayı,
kaygıyı değil; sevinci sanata giydirmek daha zordur… Güzeli daha güzel yapmak
zordur…
Sağlıklı ve mutlu bir toplum yaşamı,
özgürlük ve tam bağımsızlık kavramlarının arkasında gizlidir, biliyorum.
Felsefe sağlam, temel dayanıklı, çatı iyi; ne var ki konuklar genel geçer tutum
içindeler. Bu yüzden olması gerektiği gibi gerçekleşmiyor elimizle tuttuğumuz
her şey… Yeterince gizilgüce sahip olmamıza karşın yerimizde sayıyoruz. O gücü,
ortaya çıkarıp harekete geçirebilecek özgün, özgür ve bağımsız beyinler gerek…
İnsanın insana saygılı olduğu, yaşam
sevincinin açıkça haykırılabildiği, yaşam ve güvenlik kaygısının en alt düzeye
çekildiği çağdaş bir ülke düşlüyorum. Savaşın, çatışmanın, kavganın, açlığın,
yokluğun, tecavüzün, şiddetin, nedensiz ölümlerin yaşanmadığı pırıl pırıl,
yeşil bir dünya olsun istiyorum. Bilim, akıl, mantık ve ortak insani değerlerin
egemen olduğu bir yaşamı özlüyorum. Yıllar önce Cahit Sıtkı Tarancı ne güzel
dillendirmiş özlemimi. Dilerseniz mektubumu büyük şairin şiirinden bir birim
alıntıyla bitireyim:
“Memleket isterim
Yaşamak, sevmek
gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet
ölümden olsun.”
* Özmen Y., Bir Damla Suda Halkalar, Temren Yayınları, 2018, s48
Nüket
Hürmeriç
GİDERKEN
Şarkılarımı götüreceğim giderken
Şiirlerim yerleşsin hüznüne
Zorbalık huzur verir mi?
Kırılgandır camsı ruhlar
Onarılamaz bir daha
Kalıcıdır yalnızlıklar
Sevdalarsa geçici
Yaşlılık hoş gelir artık
Sessizliği ister yorgunluk
Dinlenmeler ve dinlemeler
Veda etmek yakınlaşır
Azaplar azar azar
Sindirilir mi acılar
Yeniden düşünülür mü doğmak
Çocukluk çoktan öldü
Olgunluksa yasak!
Haziran 2022
Nilüfer
Uçar
BİLGİ DENİZİ/OKUMA
“Bir ulusun en değerli hazinesi, onu yükselten yayınlarıdır.”
Churchill
Bugün ne yaptım,
sorusunu kendimize soracak olursak birçok şey sayabiliriz kuşkusuz.
Uyandığımızdan yatıncaya kadar geçen süreyi verimli değerlendirmek kişinin
kararı ve plânlamasına bağlı olduğunu varsayarsak, bu zaman diliminde okumaya
ne kadar yer açtık? Okumak, bilgiyi besleyen
ana kaynağımız olduğu gibi güç kaynağımızdır da. Zorunlu olarak yapılması
gereken işlerden arta kalan süreye boş zaman demesek de istediğimiz şekilde
değerlendireceğimiz bize ait zaman dilimidir. İşte bu zaman diliminin ne
kadarını okumaya ayırabiliyoruz, buna bakılmalı. Okuma ortamında büyüyen
çocuklar, okuma alışkanlığını küçük yaşlarda edinirler. Çocukların algılama
yetisi gelişkindir. İşte bu nedenle onlara örnek olmak bize düşer. Okumaya
zaman ayırabilmek için kişinin okumayı sevmesi, alışkanlık haline getirmesi,
bilgi edinme ihtiyacını duyumsaması gerekir. Kısacası istek duymalı. Okumaya
yaş sınır çizilmemeli.
Londra Üniversitesinin
16-42 yaş aralığındaki katılımcılar ile gerçekleştirdiği bir çalışmada, sözcük
dağarcığı ve dil öğrenme kapasitesinin yaşa bakmadığını ortaya koyuyor.
Gençlerin test başarısı yüzde elli beş daha ileriki yaştaki katılımcıların ise
yüzde altmış üç. Düzenli kitap okuma alışkanlığı, hangi yaşta olursa olsun
sözcük dağarcığını hazineye dönüştürebilir kişi. Bilinenin aksine bir dili
gereğince öğrenmek yaşa başa bakmıyor.
Okumanın
sayılamayacak kadar çok yararının olduğu elbette bilinir. Belki de eklemek gereken
bir yararı da; yaşlanmanın beyinde yapacağı olumsuzlukları azaltması.
Alzheimere karşı okumanın olumlu sonuç verdiği biliniyor. Beyin, aktifliğini
koruduğu oranda işlevselliği artar. Uyku kalitesini arttırır, arkadaşlık bağı
kurma, sosyalleşme, duyguyu kontrol etme, duygudaşlık kurma, açık fikirli birey
olma gibi pek çok olumlu etkilerinin olduğunu da söyleyebiliriz. En önemlisi başarının
anahtarı, okumakla ilintilidir diyebiliriz. Bunu şöyle de söyleyebiliriz;
başarılı kişilerin en önemli alışkanlığı iyi birer okur olmalarıdır.
Şimdi kendimize
soralım: Bugün ne kadar zamanımı okumak için ayırdım? Farklı pek çok yanıtın geleceği kesin.
Okumaya zaman ayıranlar bilsin ki kendilerine çok değer veriyor. Ya okumaya
zaman ayıramayanlar!
“İnsanlık, yalanı ve adaletsizliği kılıçla değil,
kitapla yenecektir.” Emile Zola
Kılıçtan daha
keskin silahımız okumak olmalı.
Harry S. Truman; “Her okur bir lider değildir,
fakat her lider bir okur olmalıdır.” der. Belki
lider olmak için okumuyoruz ama kendimizi geliştirmek, zihinsel gıdaya ulaşmak,
beyni beslemek, yalnızlığımızın sadık dostunu yanımıza almak, bilgi ağacını yeşertip çiçek açmasına katkı
sağlamak, yüreğe yeni kapılar açmak, beyinden katmanlar oluşturmak, bireysel kimliğinin
farkına varmak gibi pek çok nedenlerle okumalıyız. Belki de kendimizi öteki
kılarak, kendi bilgi kabımıza değer taşımak için de okumalıyız. Okumak sabır ve
istek işidir. Aynı zamanda terapi görevi üstlenir. Okurken geçen zaman, kişiyi
dinlendirdiği gibi bilinci sağaltan doktordur aynı zamanda. Kısacası ruh ve
beden sağlığımız için dahi okumalıyız.
Okumanın zihne
açtığı sayısız pencereleri düşünürsek; evreni algılamak için pek çok bilgi
ışığının bize ulaşma yollarını açar. Hafıza güçlenir, algılama yetisi gelişir,
ön yargıdan uzaklaşılır, bakış açısı genişler, güzel bakmayı bilir, dil
zenginleşir, sevgi - saygı - erdemli insan olma özelliklerini kazanmasına katkı
sunar. Kişinin gelişimi topluma nitelik kazandırır. Çok okuyan toplumlar
olgunluk seviyesine ulaşmada öncelik kazanır. Kaliteli ve farklı bilgi
alanlarında kişiyi gezdiren her yazı okunmaya değer.
Sokrates; “Okumayan insan hayata tek bir pencereden
bakar, bildiği ezber cümlelerle yorumlar ve dar kalıplı bakış açısına sahip
olur.”
“Ne kadar meşgul olduğunu düşünürsen düşün okumak
için zaman ayırmazsan cahilliğe teslim olursun.” KONFÜÇYÜS
Aydınlanmanın
temel koşullarından biri belki de en önemlisi okumak, okumak, okumak… Okuyan
bireyin beyni engin ufka yelken açar.
Bilgi
denizinde yelkenin rüzgârı okumaktır.
Kitap denizine bir
damla “kırılgan su” düşse o bizim kazanımımızdır. O damladan varım diyebilmek
önemlidir. Denizin özü damlaların birikimidir. Her damla bilgi olarak bize geri
döner. Kitap denizinde yüzmenin bilinciyle kulaç atmalıyız.
Toplumların
gelişmişlik düzeyi ve kültürel birikimi kuşkusuz okur-yazar oranının
yüksekliğiyle ölçülür. Sosyokültürel ve sosyoekonomik etmenlerin içinde
eğitimin kapsadığı alan, edebiyata verilen önemle doğru
orantılıdır.
Ekonominin
belirleyici unsur olduğu yerlerde olumlu, olumsuz etkilenenlerin başında
edebiyat gelir. Bütçesi kısılan üvey evlat gibidir. Çağdaş bir eğitim;
ilerlemenin aydınlık yolu, ilerlemeyi başlatan adımların itici gücü ve
potansiyelidir. Kültürel gelişmeden okullaşma kadar yazınsal yayınların etkisi
yadsınamayacak kadar önemlidir.
Edebiyatı
önemseyen okur-yazar oranı yüksek toplumlarda; bilinç gelişir, ileriye doğru
atılacak adımlarda cesur olur.
“Sen şimdi bunları birkaç saat içinde okuyacaksın
fakat inan bana ben bu işi yapabilmek için saçlarım ağarıncaya kadar çalıştım.”
Charles de Montesquieu. Ne kadar doğru bir söylem. Çünkü bir yazar-şair
bilgi birikimini emeğe dönüştürüp okuyucuya ulaştırması zahmetli, yorucu, uzun
bir yol alıştır. Yani sanıldığı kadar kolay değildir yazın serüveni.
“Okumak özgürlüğe uçmaktır.” Aliya İzzetbegoviç Özgürlüğümüze sahip çıkabilmek için okumalıyız.
Kitaplar kadar
değerli ve bilgi edinmemize katkı sunan dergilerimizin yeri elbette önemlidir. Edebiyat kültürün yaşamsal
koluysa edebiyat dergileri de bu kolu güçlü kılan ve görev
yüklenen önemli kaynaklarımızdır. Elbette dergiye kişilik ve kimlik kazandıran
yayın yönetmeni ve editördür. Asıl sorumluluk yüklenicisi onlardır.
Bilgi birikim
kumbaramız, vazgeçilmezlerimiz ‘Edebiyat Dergileri.’ Kitaplarımız kadar
okunmayı hak eden yayınlarımızdır onlar. Edebiyat elçisi de diyebiliriz onlar
için. Çünkü yazarlardan aldıklarını okuyucuya sunarak önemli bir görev
üstlenirler.
Tarihte ilk
yayınlanan dergi, İngiltere’de “The Gentleman’s Journal” olarak bilinmekte.
“Ülkedeki beylere; haber, tarih, felsefe, edebiyat, müzik ve çeviri mektup” alt
başlığıyla çıkan derginin ilk sayısı Ocak 1692’de basıldı.
Türk Edebiyatına
bakacak olursak; Mecmua-i Fünûn (1861), Servet-i Fünûn (1891), Genç Kalemler,
Türk Yurdu, Varlık (1932) gibi pek çok dergiyle başlayan ve günümüzde yayınları
devam eden çokça dergimiz var. Basılı ve internet ortamında çıkan dergiler.
Kültüre katkıları azımsanamayacak kadar çok. Genç yazarların, şairlerin öne
çıkmasını, eserlerin editör süzgecinden geçirmesine olanak sağlayan edebiyat
mutfağı gibidir. Yazın dünyasına ilk adım atılan yerdir dergiler. Günümüzün
usta yazarları, şairleri ilk nefeslendikleri edebiyat balkonudur aynı zamanda.
Dergiler hangi boşluğu dolduruyor, diye kendimize soralım: Belki de yeteri
kadar iyimser olmadan yanıtlamaya çalışırsak, diyebiliriz ki doldurdukları
boşluk, gördükleri ilgi kadardır.
Kitap ve dergilerde
yer alan yazılar bilgi terinin damladığı satırlar olduğunu varsayarsak,
okunmayı fazlasıyla hak ediyorlar.
“Okumadan geçen bir gün, yitirilmiş bir
gündür.” Paul Sartre
Bahane bulmadan, nedenler üretmeden okumaya zaman
ayırmayı alışkanlık edinmeliyiz.
Edebiyat, toplumların kültürel
şahdamarıdır…
Bilginin temiz hava soluması için
kitabın penceresini açmayı unutmayalım.
18 Mayıs
2022
Meriç
Aydın
UMUT
İLE ŞARKISI
I
Hiç
gecenin geç saatleridir
türküler söyler düşümde bir çocuk
başucumda cpap cihazı, yüzümde maskesi
ve dolaşır durur içimde atlılarıyla
yaşlı ve çirkin suratlı bir hüzün.
ben neredeyim hiç!
uzun gürültüler günün sonunda
klişe yalnızlığa yol açar
gerçek yalnızlar karanlığın içinde
yanıp sönen ateş böcekleri gibidir
bir tatlı söz bekler saksıda çiçeğim
çocuklar büyürken ilgi ister!
insan insanın içini görür gözlerine bakarken
kiminin gözleri kulaklarıdır, kiminin elleri
kiminin muhbir kuşları vardır kalabalıkta
kiminin kısık sesleri
insan insanın aynası değilse peki ya nedir?
dert değil olmaması hiç!
onlar toprağın değil, betonun
nem kokan yerlerinde yuva yapan
kalbi küflü, örümcek ağları gibidir
hep temizlenmeyi ister göz önünden
örümcek ağları da temizlenir, mat renklerde
senin sabahın güneşi doldurman yüreğine
şiir kocaman olacak sen büyüdüğünde!
II
umut
bazen kendi içine anlatır insan her şeyi
kendi derdine güler, kendi yarasına sarılarak büyür
kuşları tanıdığını söyler, doğayı tanımlar yeniden
insan büyürken kendine yalanlar söyler
sonra tekrar şarkısına döner…
gün biter, herkes kendi ıssızlığına çekilir
günün sonunda gideceği tek yer yalnızlığıdır.
bazen durur, biriyle bir şeyler paylaştığını sezer
oysa kendi içine dökülüyordur sözcükler
bir kara delik gibi, insanın içi hep kendini yutar
şiirlerden geçer, şarkılardan geçer
kendi içine dökülen bir nehir gibidir insan
denizi de içinde taşır göğü de
illa bir bahane bulur konuşmak için kendisiyle
kendisiyle konuşmayanlar zaten delidir.
III
şarkı
seni diyorum, o kadar çok öldürmüşler ki
şarkını bile tam anlayamamışsın
yağmurlar kaç defa vurmuş pencerene
rüzgârlar kaç defa çalmış kapını
kendi gürültünden başka hiçbir şey duyamamışsın.
o kadar çok öldürmüşler ki seni
yüreğinle söylediğini, dilin nereye koyacağını
bilmiyor
sadece seni değil, seninle birlikte
milyonları öldürmüşler sanki
ne savaşı bitiyor içinin ne yoksunluğu
kendi içine bile yabancı kalmışsın.
IV
olmak için
yenilmektir biraz
bir kenara çekilerek beklemek umutsuz.
unutmaktır bildiklerini
kendini korkarak seyretmek.
aynalara gülmektir
bir insanın en yalnız hali.
sevmeyen bir insana
gideceği hiçbir yer mutluluk vermez.
V
dövüşebilmektir her şartta*
herkes ve her şey için
doğru bulduğun ve inandığın ne varsa.
inanmaktır güzelliğine
tek başına açan bir çiçeğin
doğadaki inatçı mücadelesine.
tutunmaktır çünkü biraz da yaşam
gücün yetmiyor olsa bile
yalnız kaldığında umuda.
VI
sessiz oyun
hayatından çıkardığın
bütün fazlalıkların toplamı
şiir olabilir mi?
ruhu da yenilemektir
fazlalıklardan arındırmak biraz.
belki de zaman
yarım kalmış bir şiirden alıntıdır
hiç söylenmemiş
ya da vazgeçilmiş bir şarkıdan artakalan.
aşk sessiz bir oyun, sadece sevmek için var.
Mayıs 2022
*Nazım Hikmet,
Şaşıp Kalmak
Bedriye
Korkankorkmaz
THOMAS
STEARNS ELİOT İLE YAPITLARINA YANSIYAN KİŞİLİĞİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Thomas Stearns Eliot. 1888-1965 yılları arasında yaşadınız ve Amerika’nın
Yeni İngiltere bölgesinde, Missouri eyaletinin St. Louis kasabasında doğdunuz.
Hakkınızda yaptığım araştırmalardan tanıyorum sizi. Araştırmalarımdan
öğreniyorum; sizin 1906 yılında Harvard Üniversitesi’ne girdiğinizi ve
üniversitede salt Irving Babbitt’in etkisi altında kalmadığınızı onunla
birlikte Elizabeth Devri/James Devri edebiyatı ile İtalyan Rönesans’ı mistik
Hint felsefesinin de etkisi altında kaldığınızı.
İnsan öldükten sonra da mutlak kendi görüş açısına inanan
insanları arıyor. Ben her zaman insanın kendisine yetebilen, içinde yaşadığı
dış dünyanın ahlâkına dâhil olmayan, kendi hayatındaki değişken akışına bir
anlam ve düzen getiren kişi olduğunu düşünüyorum. Senin düşündüklerinin aksine
ben: İnsanın tecrübelerinden edindiği değerleri bu mantıki tutarlılık ölçüsünün
yardımıyla bağdaştırabilir ve kendi içinde tutarlı olan dış dünyada objektif
karşılığı bulunan bir sistem oluşturabileceğine inanıyorum. Tezimi
F.H.Bradley’in idealist felsefesi üzerinde hazırladım. Benim hayatıma yansıyan
sanat felsefemin içinden çıkmak zor olduğu için sana yardımcı olacağım.
Hayatıma yansıyan sanat anlayışımı tümüyle mercek altına almaktansa önemli
konuları karşılıklı olarak konuşursak benim gerçeğime daha kolay erişirsin. Zor
bir insan olduğum için sanatım da bu zorluktan payını aldı. Üniversitede
okurken hayatımı edebiyata adamaya karar vermiştim. Edebiyat bilgimi artırma
konusunda oldukça hırslıydım. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı çıktığında Fransa
ile Almanya’ya gittim. Orada zamanınım büyük çoğunluğunu felsefe ve edebiyat
üzerine çalışmakla geçirdim.
Şimdi anımsıyorum oradan da Yunan felsefesi hakkında bilgi edinmek
için İngiltere’ye gidiyorsun. Bir süre sonra da Londra’da öğretmenlik
yapıyorsun. 1925 yılına dek Lloyd Bank’ta çalıştıktan sonra Faber and Faber
adlı bir basımevinin müdürlüğünü üstleniyorsun. Yerleşmek için Londra’yı tercih
ediyorsun. Öğrendiklerini özümsedikten sonra şiirlerinin yayımlanacak olgunluğa
eriştiğine karar veriyorsun.
“J.A.Prufrock’un Aşk Şarkısı” adını verdiğin ilk şiirini kısa bir süre
sonra kapanan bir dergide yayımlıyorsun. Şiirlerini daha sonra bir kitapta
topluyorsun. Şiir konusunda oldukça üretkensin, hızına erişmek mümkün olmuyor.
1919-1920 yılları arasında iki ayrı şiir kitabı daha yayımlıyorsun. İki yıl
sonra “Çorak Toprak” adlı yapıtın İngiltere’de The Criterion’da, Amerika’da The
Dial’da basılıyor. 1909-1925 yıllarında ise yazdığın tüm şiirleri bir
kitapta topluyorsun. Yanılmıyorsam senin ününe ün katan edebi eleştirilerin
oluyor. Edebi eleştirilerini de 1920 yılında The Sacred Wood ve Homage to
John Dryden adlı eserlerinde topluyorsun.
“For Lancelot Andrews” ve “Selected Essays” daha sonraları kaleme aldığın yapıtların.
“Sevgili Bedriye, benimle ilgili bu bilgilere nasıl ulaştığını
merak ediyorum?”
Doç. Dr. Sevim Kantarcıoğlu’nun T.S. Eliot’ın Şiirlerinde İnsanın Kendisini Gerçekleştirme Teması
adlı yapıtından ulaştım. Ben sadece yapıtta yer alan bilgileri seninle
paylaşıyorum.
“Anlıyorum. Yazar benim şiirlerimde insanın kendisini
gerçekleştirme teması üzerinde yoğunlaştırmış yapıtını. Yapıtta da yazıldığı
gibi Hulme ve Ezra Pound ile birlikte romantizme karşı tavır aldık. Benim
şiirlerimde dönemin birçok şairinin şiirlerinin etkisi vardır. Bunlardan
bazıları XIX. Asır Fransız şairlerinden olan Jules Laforgue, Theophile Gautier
ile Charles Baudelaire’dir. Ayrıca Fransız sembolistlerinden Paul Verlaine,
Arthur Rimbaud ve Stephane Mallarme’nin derin izleri vardır şiirlerimde.
Şiirlerimin derinliğine ulaşman için şiirlerimi iki bölüm başlığı adı altında
toplaman gerekiyor.”
Biliyorum. Birinci bölümde yer alan şiirlerinde çağdaş batı
dünyasının manevi çöküntüsünü konu olarak işliyorsun. İkinci bölümde yer alan
şiirlerinse, Anglikan Kilisesi’ne girdikten sonra ruhsal huzur arayışında
olduğun devrenin ürünleridir. Öyle sanıyorum ki, birçok şiir üretmene rağmen
kendini inzivaya çekmeyi düşünüyor olmalısın ki Anglikan Kilisesi’ne
giriyorsun. O dönemde yazdığın şiirlerinde Dante’nin şiirleri/ İncil ve dini
edebiyat konuları belirleyici olmuş. Bir süre sonra dini sorgulamaların
başlıyor. Bu yüzden 1930 yılından sonraki şiirlerini dini şüphenin etkisi
altında kalarak yazıyorsun. “Dört Kuartet” adı ile 1943 yılında bastırdığın
yapıtında zaman ve ebediyet arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşıyorsun. Ününe ün
katan eleştirilerini bir şairin duyarlılığı göz önüne alınarak okunmalı, diye
düşünüyorum. Eleştiri yönündeki dehanı Milton/ J.Donne ile Tennyson’a karşı
Hopkins lehine kullanıyorsun. İngiliz edebiyatı tarihinde eleştirilerinle yeni
bir düzen kuruyorsun. Sen şiirlerinin temelini İngiliz şiirleri ile kendi
şiirlerindeki duygu ve düşünce birlikteliğini sağlamak amacı üzerine kurduğun
için, çağdaş şiir teorisinin en büyük
şairi unvanını alıyorsun. 1927 yılında ani bir kararla İngiliz vatandaşlığına
geçerek Anglikan mezhebini benimsiyorsun.
Edebiyatta klasik, politikada
krallık taraftarı, inançta ise Anglo–Katolik olmaktan büyük bir keyif
alıyorsun. Dini konuları işleyen şiir/eleştiri ve tiyatrolar yazıyorsun.
“Munder in the Cathedral (1935), “The Family Reunion”(1939) ile 1950 yılından
sonra yazdığın “The Coctail Party”, “The Confidential Clerk ve de “The Elder
Statesman” bunlar arasında yer alan yapıtlarındır. Senin şiir dilinde yaptığın yenilikler senden
sonra gelen birçok şairin ilgi alanı oluyor. Özellikle şiirde sınırlı temaları
işlemene rağmen eleştiri alanındaki başarılarından dolayı Nobel ödülü
alıyorsun. “Metafizik–sembolik bir şair olarak edebiyata ve Batı düşüncesine
getirdiğin sentez, sana edebiyat alanındaki hemen herkesin ulaşamayacağı yeri
kazandırıyor.” Sen gerek hayatının anlamını gerek şiirlerinin temasını insanın
kendisini gerçekleştirme teması üzerine oturtuyorsun. İçinde yaşadığın hümanist
çağın ürünü olan romantik bir edebiyatın temel kavramlarına karşı çıkarak
edebiyat kariyerini başlatıyorsun. Çağdaş bilincin geleneklerini şiirlerinde
yoğurarak kendi çağdaş klasik felsefeni kuruyorsun. Kimsenin etkisi altında Romantik şairlerin “Düşünüyorum
ve hissediyorum, öyle ise varım” biçimiyle özetledikleri felsefesine “Düşünüyorum
ve hissediyorum, öyle ise sadece görüntüyüm” diyerek karşı çıkıyorsun.
“Prufrock’un Aşk Şarkısı”, “Gerontion” ile “Çorak Toprak” da insanın ruh ve
bedeni arasındaki dengeyi yerli yerine oturtmadığı için tabiattan ve Tanrı’dan
kopuk yaşadığını belirtiyorsun. Hayat
felsefenin yanı sıra Tanrı/insan ve sanat kavramlarını Francis Herbert Bradley
ile Sören Kierkegaard’ın Hıristiyan egzistansiyalizmi arasındaki büyük
benzerlikten yararlanarak geliştiriyorsun. İnsanın hayatı hakkındaki
yapıtlarına yansıyan görüşlerini şöyle özetlemek gerekiyor: İnsanın Tanrı’sıyla
direk iletişime geçmesi için ruhunun mutlak görüş açısını oluşturan hiyerarşik
düzeni içinde kurması gerekiyor.
“Sevgili Bedriye, ben sadece bir insanın ruhundaki hiyerarşik
düzeni kurmasıyla kendini gerçekleştiremeyeceğini, kendisini tam anlamıyla
gerçekleştirmesi için de kendi yaratığı Tanrı’sıyla birebir ilişki içine
girmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yöndeki görüşlerimi, yazdığım bir şiir
dizesinde şöyle yansıttım: Ebediyetle zamanın kesiştiği anın şuuruna varabilmek
azize vergidir. Ben sadece şair değilim. Aynı zamanda oyun yazarı, eleştirmen
ve fikir adamıyım. “Bradley’in Görüntü ve Gerçek” yapıtı benim en çok etkisi
altında kaldığım yapıttır. Bu etkinin bendeki önemini “F.H.Bradley’in
Felsefesinde Bilgi ve Tecrübe” adını verdiğim tezde görebilirsin. Çağdaş
eleştirmenlerden olan Hilis Miller ve Hugh Kenner’e göre bu etki benim ilk
şiirlerimden son oyunum olan Eski Devlet Adamı’na kadar devam etmiştir. Ben
romantizmin ve hümanizmin sanat ve kültür içinde şaire verdiği yeri abartılı
buluyordum. Bu konu hakkındaki görüşlerimi şöyle dile getirdim: “Bir kişinin
veya bir sınıfın kültüründen bahsetmenin anlamsız olduğunu söylerken demek
istediğim şey, bir kişinin kültürünün, bir sınıfın kültüründen; bir sınıfın
kültürünün de bütün bir toplumun kültüründen soyutlanamayacağıdır. Kültürde
kusursuz olmaktan bahsederken, aynı anda kültürün üç anlamını da düşünmekteyiz.
Kültürde gelişmenin hangi derecesinde olursa olsun, bir toplumda kültürün
farklı dallarıyla uğraşan grupların birbirinden tamamen kopuk ve birbirleriyle
hiçbir ortak yanları olmadığını söylemek de istemiyoruz. Aksine kültürün farklı
dalları arasındaki ortak vasıflar, birbirinin sahasına taşmalar, karşılıklı
takdir ve hizmetler sayesindedir ki kültürün farklı dalları birbirinden
kopmadan yaşayabilirler” (s. 5)
Sevgili dostum. Sana göre din ve kültür bir paranın iki yüzü gibi
aynı şeyin farklı yönleridir. Kültür ve din arasındaki diyalektik çatışmanın
sürekli olduğunu savunuyorsun. Bir dinin sayısız kültürlere analık etmesi o
dinin o kadar çok kendisini geliştirmesine vesile olacağına inanıyorsun.
Batının yetiştirdiği büyük şairlerden birisisin. Sen, Tanrı merkezli dünya
görüşünü savunuyorsun. Hümanizmin insan odaklı dünya görüşüne karşı çıkarken
bir yanda da hem romantizmin hem hümanizmin hem de çağdaş ilimdeki gelişmeleri
yazdıklarında toplayarak kendi klasik dünya görüşünü sanat anlayışınla
birleştiriyorsun. Bu bakış açın sayesinde sadece sana özgü sentez üzerinde inşa
ediyorsun sanat yapıtlarını. Rousseau’dan sonra tanrılaştırdıkları insanın
üstünlüğünü yadsıyarak Tanrı’nın yüceliğini anımsatıyorsun. Sana göre insanlar
belli sınırlar içinde bir imanın gereklerini özünde yaşatarak yücelebilir
ancak. Sanatın amacı konusundaki düşünceni de şöyle açıklıyorsun: “Sanatın
amacı, didaktik olmaksızın insanın kendisini gerçekleştirmesine hizmet
etmektir. Sanat, en büyük meyli kendisinden kaçmak olan insana kendisini
tanıtarak zaman ve mekân içinde insanın ne ölçüde yücelebileceğini zevk vererek
öğretmektir.” Senin hakkında öğrendiklerimden yola çıkarak senin kendini
gerçekleştirdiğini anlıyorum. Yazdıkların ve yaşadıklarınla hayatın/hayatının
anlamını ifade ediyorsun. En çok da insanın tanrılaşamayacağı gerçeğine karşı
çıkıyorsun. Karşı çıktığın romantik ve hümanist hayat görüşünden pek de farklı
olmayan dinamik bir hayat felsefeni Hıristiyanlığın özüyle birleştiriyorsun.
İnsanın zaman ve mekândaki misyonunun gerçek bir arayış olduğunu sık sık
anımsatıyorsun. Hayatında belirsizliklerin olmaması kendi çizdiğin yolda
tutarlı bir biçimde ilerlemeni sağlıyor. İç huzuruna dine yönelerek
kavuşuyorsun. Senden önceki ve içinde yaşadığın çağın edebiyatlarını
inceleyerek elde ettiğin bilgileri kendi bakış açınla yeniden yaratarak sadece
sana özgü sanat anlayışına kavuşuyorsun. Kendine çizdiğin yolda ilerlediğini görünce
daha büyük bir heyecanla yeni yapıtlar üretiyorsun. Eleştirideki başarını da bu
bakış açısıyla yakalıyorsun. Sadece kendi dünya görüşünü kendine rehber olarak
alıyorsun. Sana göre inançlı insanlar Tanrı’ya daha yakındır. Bu bakış açında
bilimle insanı birbirine karıştırmıyorsun. Bilimin insan hayatındaki önemini
yadsımıyorsun. Senin insandan beklediğin şeyse insanın bilimin ötesine geçerek
arayışını gerçeğin fiziki boyutunu inkâr etmeksizin fizik ötesi bir boyutta
sürdürmesidir. Bu gerek arayışında fizik ötesi arayışı vurgulamakla çağın ihmal
ettiği bir noktayı su yüzüne çıkarmak istiyorsun. Tüm bunlara ek olarak inancın
mutlak görüş acısı içinde, çağın uzlaşma kabul etmeyen, nispeten geçerli olan
ideolojilerine hoşgörülü bir barışma zemini sağlıyorsun. (s. 75.) Yazdıklarında
kendi gerçeğini gerçekleştirdiğin için başkalarının yazdıkların hakkındaki
olumlu ve olumsuz görüşlerinden etkilenmiyorsun. Özünde insan sever olduğun
için yapıtlarında insanın kendi gerçekleştirmesi üzerinde yoğunlaşıyorsun. İnsanın
hayatında bilinmesi gereken şeylerle kendisini sınaması sana ne anımsatıyor
bilmiyorum ama yazdıkların kuşaklar boyunca bir kılavuz olma özelliğini
koruyor.
“Sevgili Bedriye, bana ayrılan süre doldu. Bir sonraki
söyleşimizde aile hayatıma dair gerçekleri karşılıklı konuşuruz. Seni sevgiyle
kucaklıyorum.”
Ben
de seni sevgiyle kucaklıyorum sevgili dostum.
Yaşar
Özmen
KÜL
KEDİSİ*
Bir zamandır sen öyle
Uzun bacaklarınla bembeyaz yatıyorsun ya
Seni şu tuvale koymadan edemiyorum Külkedisi
Bakışın törpü, suskunluğun bıçak
Kırmızı yakışıyor dudaklarına, bir o kadar gülüşüne
Renkli bir kuru kalem düşünde ince uçlu
Gözlerimi çiziyor tam oraya
Sol yanın vuruntulu bilirim ve şu mizansen
Ne var ne yok saklamışsın avuçlarına
Düşü düşe sarıp üstüme koşuyorsun…
İşte o an
Yalnızlığın tadını bir kez daha seviyorum…
Sen ne dersen de dillerine dolanayım
Salma atlarını üstüme bu kadar tez
Sevmenin bedeli ağırmış deyip geçelim
Susma öyle susturulmayı hak etmiş gibi
Bilirim yırtıcısın sen yüreğine karşı
Dibine tokmak vurmuşsun şu dünyanın
Kalçana takıp zillerini
Çarşıyı birbirine katmışsın durduk yerde
Avuca sığar panda yavrusu yumuşaklığı
Kumkuat tadı var ya o dudaklarında
Ellerim varmaz tombul yerlerini tutmaya
Zor zamanların açılmaz kapıları işte
Bir kilit daha kondurursun şu akıntıya
İşte o zaman ben bir kez daha kaybolurum…
Gurur mu duymalıyım senin bu susmalarından
Bilemedim nereye saklarım sessizliği
Bakışımı özgür mü bırakmalıyım üstüne
Her kentin kapıları bizim gibi örtük değil ki
Değme bana, sen yine de gezdir ellerini
Kaleminin ucundaki mürekkebe
Ansızın bulaşabilirim ben, sabahı bekle…
Biliyorum sen yüreği yeter bir ‘ay’sın
Üzümler senin için kararır bu akşamüstü
Pireye yorgan yakarsın, girilmez dengine
Var sakla kendini
Oyalan dünya işleriyle nefes nefese
Zordur bilirim gözlerini kaldırıp bakamamak
Karıncanın ağzındaki yüke
Ve üzerine düşmüş bir çift göz bebeğine
Pulla gitsin, sen bir zarfın içinde ipek kozasın
Ne o, parmak uçların bir boşluğu tarıyor
Bir görünür bir susarsın, susmaların karlı dağ
İlik gibi yatıyorsun şu tuvalde görüyorum
Düşlerini al götür yanında buraya sığmıyor
Saklama gözlerini öyle suçlu gibi Külkedisi
Her bakış, bazen insan yüreğinde acıya oturuyor…
Ocak 2020
Banu Elçi
DOĞA VE DİNGİNLİK
“Ormana gittim;
çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek
istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde
aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için.” Henry David Thoreau
Döngüsel bir
zamanın ve değişimin renkli, coşkun ve derinden algılandığı en büyük ortamdır
doğa. İnsanoğlu da zaman içerisinde elbette biçimsel olarak değişime uğrar.
Doğum, yaşam, ölüm süreçlerinde var olan insan, ilk benlik algısı ile birlikte
kendinin de farkına varmasıyla, toplumsal
yaşamın gerektirdiği bazen de insana zorla dayatılan basamaklardan geçerken
değişime uğrar. Ancak bu değişimler biçimsel değişimler olup, çoğunlukla dış
koşullar çerçevesinde şekillenir. Çocukluk dönemi, oyun süreci, eğitim süreci,
meslek ve diğer toplumsal roller girer insanın yaşamına ve böylece biçimsel
kavramlar yüklenir benliğine. Bu dönem, kişinin var olma sürecinde yapma
eylemleri üzerine odaklanır. Ancak insanın özü denilen şey tüm düzenlenmiş,
kuralları belirlenmiş, görevleri tanımlanmış bir biçimsellikten çok ötededir.
Yapılması gereken her şey yaşamın içerisinde bireysel ve daha çok da toplumsal
yönlendirmelerle şekil alır. Oysa ki insanın özü için biçimden daha öteye,
derine bakmak gerekir. İşte orada insanın doğaya, toprağa olan bağı daha içkin
hissedilebilir. Doğa insanın varsıllığını daha derinden hatırlatır ve var
oluşun aslında doğanın büyük bir parçası olduğu gerçeğini vurgular. İnsan ve
doğa birdir. Doğar, büyür, filizlenir, renklenir, bereketlenir ve yavaş yavaş
dönüşüme doğru yol alır ve en sonunda ise toprakla bütünleşip, evrensel
bilincin boşluğunda yerini alır.
Bir çiçeğin, bir
ağacın, toprağın ve suyun tüm varlığında insan kendisini bulur. Kendine
varacağı ve kendini tanıyacağı en berrak yoldur doğa. Orada ne büyük savaşlar,
ne ırksal ya da ulusal kavgalar ne de yıkım dolu bireysel çatışmalar vardır.
Bir ağaç var
olmaktan başka bir tanım içermez. Sadece var oluşu bile başlı başına doğaya
katkı, doğaya sevgi sunar. Doğanın kendisidir o çünkü.
Herman Hesse
“Ağaçlar” adlı kitabında şöyle der;
“Ağaçlar ibadethanelerdir.
Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilenler hakikati öğrenebilir. Talimat ya
da salık vermezler onlar, vaazları değişmeyen antik yaşam yasaları üzerinedir.
Bir ağaç şöyle
der; “Benim gücüm güvenden gelir. Atalarım hakkında hiçbir şey bilmem, her yıl
benden çıkan binlerce çocuğumu hiç tanımam. Tohumumun sırrını sonuna kadar
götürürüm ve daha fazlasını umursamam. İçimdeki Tanrı’ya güvenirim. Emeklerimin
kutsallığına güvenirim. Bu güven beni yaşatır.
Dağılma eşiğimizi
aştığımızda ağacın bize söyleyecekleri vardır. Dayan! Dayan! Bana bak! Hayat
kolay değil, hayat zor değil. İzin ver Tanrı içinde konuşsun, böylece
düşüncelerin susacak. Endişelisin çünkü yürüdüğün yol anadan ve evden
uzaklaşıyor. Ancak aslında her gün, her adım seni anaya geri götürüyor. Ev
senin ya içindedir ya da hiç bir yerde.”
Doğada da yaşam
döngüsü bir canlının geçirdiği değişikliklerle tekrar başladığı noktaya geri
döner.
Doğa insana kendi
özünü hatırlatır. Doğada yürüyüş yapmak
bile yalnızca ruhumuzu değil, bedenimizi de güçlendirir. Aslında genetik açıdan
bedenimiz doğa ile iç içe yaşamak için kurgulanmıştır. Onun içinde olup
ağaçlarla bütünleştiğinizde ve kuş seslerine kulak kesildiğinizde şehirlerdeki
insan aklıyla kurulan sistem içerisindeki tüm gürültülerden ve sıkıntılardan
uzaklaşır, kendinize doğru naif bir yolculuk yaparsınız.
“Ölü Ozanlar
Derneği” filminde Bay Keating (öğretmen) öğrencilerine şöyle bir cümle kurar; “Ormanda
yol ikiye ayrıldı ve ben hep daha az kullanılanı seçtim. Bu hayatımdaki tüm
farkı yarattı.” Ve yine der ki; “Carpe diem’i dinleyin, o size yol
gösterecektir.”
Yaşanılan her
günü duyumsamak, bir hayata sahip olmak değil, hayatın kendisi olmaktır.
İnsanın, yaşamın, varlığın ne olduğunu ve aslında ne olmadığının bilinci ile
yaşadığı uyanışı yine tüm okurları ile paylaşan Eckart Tolle şöyle seslenir
insanlara; “Doğada yürürken ya da dinlenirken, tam olarak orada bulunarak o
âlemi onurlandırın. Sessiz ve dingin
olun. Bakın. Dinleyin. Her hayvanın ve her bitkinin nasıl tamamen kendisi
olduğunu görün. İnsanlardan farklı olarak onlar kendilerini doğadan
ayırmamışlardır. Geyik kendisidir, Nergis kendisidir. Yaşamın ta kendisi.”
Kendinizi doğanın
sesine, suyun akışına, yaprakların hışırtısına, rüzgârın uğultusuna, kuşların
cıvıltısına tamamen verdiğinizde o seslerin ötesinde çok daha büyük bir şey
vardır. Düşünceyle anlaşılamayacak bir kutsallık.
Doğayı
düşünceyle, zihinle anlayamaz, onun varlığını derinden hissedemezsiniz. Bu durumda siz sadece biçimleri görür,
çiçekleri, ağaçları tanımlar, meyvelerini belki toplar, güzel olduklarını
söyler ve yolunuza devam edebilirsiniz. Ancak biçimin içinde yaşayan o özü, o
kutsallığı, varlığı zihin ve düşünce olmadan hissedebilirsiniz.
Kadim ağaç
bilgeliği, kesilecek ve kereste haline getirilecek bir araç, dağlar maden
olarak işlenecek toprak, su kirletilecek ya da kurutulacak kaynaklar değildir.
Doğayı tüm
özünüzle, derinden, düşünce olmaksızın dinlediğinizde, o da evrensel bilincin
gizeminde hislerinize olanca varsıllığı ile karşılık verecektir.
Bir bitkinin, bir
ağacın, bir hayvanın ne büyük bir masumiyet ve kutsallığa sahip olduğunu
görebilmek için herhangi bir tanımlama yapmaya ya da onu anlamlandırmaya
ihtiyaç yoktur. O içinize nüfuz eden ve
size asıl kendinizi, yaşamın kendisi olduğunuzu ve sizin içinizde bulunan o
uyum ve kutsallığın farkındalığını yaşatacaktır.
Ormandaki o
kutsal sesi duyduğunuzda size şöyle seslenecektir:
“Ben;
düşüncelerim, duygularım, duyusal algılarım, yargılarım, deneyimlerim
değilim. Ben, bir yaşamsal form, biçim
değilim. Ben içinde her şeyin olup bittiği alanım. Ben bilincin kendisiyim, ben
şu an’ım ve ben yaşamım.”
Heybet
Akdoğan
UMUDUM
KAPANMAYAN ÖLÜ GÖZLERİ
ateşi ıslatan terim
isyanı harlar yüzyılıma
zaman
mayası tuttukça canımda
dilim söyleşir bir kölenin yalvarışlarında
ecelimi parmaklarımda tutarcasına
kanayan tenim damlar toprağa
ele avuca sığmaz vatan
kırmızıya boyanır ülkem
ellerimde hâlâ ezdiğim çakıl taşlarının tozu
çatlamış avuçlarımla
tutunmak isterken yeryüzüne
nerede bir uçurum varsa
kıyısında başlar yazgım
bedenim savrulur yarınlara
ruhum artık talandır sonsuzluğa
şimdi yine duyulmaz sesim
kahrım dağ olup çöker üstüme
günün gölgesinde ağlarken çocukluğum
utanırım
bu yüzden gizlerim büyümüşlüğümü
pencereme konar göç kuşları
dikiş tutmaz sürgünlüğüm
yamanmayan düş kırıklarımla
ağır aksak yürürüm çıkmaz yolları
geri döner mi arşınlanmış ömrüm
umudum kapanmayan ölü gözleri
Nermin
Aşıcı
ŞEKER
MAŞASI
Yine mi çöpe gidiyorum? Yılda iki kez çöpe gitmekten bıktım artık. Önceleri oyun gibi geldi. Bahar temizliklerinde çöplerle bir araya atılmak, birkaç saat geçirmek eğlenceliydi. Kulpu kırık fincanlar, kopmuş kolyeler, bozulmuş rujlar, yüreğini döktüğün kâğıtlar, adresler. Narçiçeği, turuncu en sevdiğin renk, bozulan rujlardan biliyorum. Porselen fincanda çay içmeyi seviyorsun. Kısacık boyuna bakmadan iri kolyeler, küpeler kullanıyorsun. Ah hele o kâğıtlar yok mu? Yırtılan yerlerin bir araya gelmesi, anlamlı bütün oluşturması ne zor oluyor. Kızgınlıkların, öfkelerin, sevinçlerin, sevgilerin, özlemlerin… Yaşamının her anına tanıklık ettim neredeyse.
Yapma! Nasılsa gecenin bir yarısı gelip çöpten çıkaracaksın.
Yıkayıp kurulayacaksın, en görünür yere yerleştireceksin. Yalnızca bakışacağız,
sonraki temizliğe dek bana dokunmanı bekleyeceğim. Senden başka kimse dokunmadı
yıllardır. Sen de temizlikten temizliğe… Bir tek küp şekeri, şekerlikten alıp
bardağa bırakmadım. Kısacık bir an bile olsa çayı koklayamadım yakından.
Sıkıldım artık, işe yaramak istiyorum eskisi gibi.
Yıllar önce, kısacık akşamlarda elli kez şeker taşırdım birbirine
benzemez bardaklara. Çaydanlık sobanın üstünde kaynarken sıramın gelmesini
beklerdim. Kaç kişinin eli değerdi. Küçük odaya nasıl sığıştığınızı hâlâ
çözemedim. Gençtiniz, kocaman seslerle konuşur, tartışır, okurdunuz. Masanın
üstünde oturup izlemeyi severdim. Konuştuklarınızı yabancılardım, hele
okuduğunuz o küçük kitaplar çok aptalca, anlamsızdı bana göre. Bir sözcük
üzerine coşkuyla tartışırken kızaran yüzlerinize gülerdim. Severdim sizinle
geçirdiğim zamanı.
Tanıştığımız günü anımsıyorum. Aylarca dükkânın tozlu rafında,
beğenip alacak kişinin gelmesini bekledim. Adamın biri aldı beni ederimi ödedi,
sahibim oldu. Ceketinin sol göğüs cebine koydu. Yüreğinin üstünde üç gün
dolandım onunla. Arada bir beni okşadı, o kadar. Bir akşam “Şeker maşan yoktu senin”
diye çıkarıp avuçlarına koydu beni. Kalabalıktan, seslerden, yükselen
kahkahalardan ürktüm. Pırıl pırıl gözlerle bana baktın, yumuşacık dokundun.
Neden bu kadar sevindin anlamadım. Evinde çay bardağı yokken şeker maşası
armağan edilmesiyle çok eğlendiniz. Aranızda istenmediğimi düşündüm, üzüldüm.
Alıştık birbirimize, çay kokusunu, odadaki sıcaklığı,
şakalaşmalarınızı sevdim. Konukları dört gözle bekler oldum. Çay demleme
biçimini görünce çok güldüm, duymadın sesimi.
İki küçük demliği üst üste koymuş, çaydanlığın üstüne oturtmuştun.
Zavallı çaydanlık, iki demlik çay için pofurduyordu durmaksızın soba üstünde.
Küçük odadaki yoğun koku öyle güzeldi ki herkesin gelmesini beklerken
sabırsızlanırdım. Taze çay dolu bardaklara, şekerin düşerken çıkardığı sesi
duymak en büyük coşkumdu.
Her gün yeni bir yaşanmışlık yüklendik, bağlandık birbirimize.
Unutmuş olamazsın, hani beni sana getiren arkadaşın, Melek’i kaşlarını alırken
görmüştü. Onun geldiği gün beni eline alıp aynanın karşısına geçmiş, kaşını
alır gibi yapmıştı. Siz gülerken Melek kızmış, küçük yumruklar indirmişti
omuzlarınıza. Anımsa, Zafer kırmızı ip bağlamıştı beni süslemek için. Senin
değildim yalnız, hepinizin sevdiğiydim.
Bana sormadan taşındın oradan, yabancı yerlerde yalnız kaldım.
Müzede, bakılıp geçilen sanat eseri gibiydim. Biliyorum sen de yalnızdın.
Gülmüyordun, konuşmuyordun eskisi gibi. Bazı geceler ağladığını duydum, üzüldüm
senin için. Biliyorum, yaşadığın her günü özlüyordun. O güzelim dostlarından,
sevdandan neden vazgeçtiğini hiç anlamadım.
Tanımadığım bir erkek arkadaşın gelince sevinmiştim. Beni koyduğun
kaba seramik fincanın içinden aldı, şekerliğe daldıracaktı, elinden çekip
aldın, yerime koydun. Gümüşten yapılmış bir şeker maşası çıkarıp verdin.
Önemsizleştim ansızın kendi içimde.
Çok hızlı gelişti aranızdaki yakınlık, evlilik kararı çabuk geldi.
Birlikte yaşayacağınız eve taşınırken yine çöpe gittim, gece yarısı
gözyaşlarıyla çıkarıp temizledin. Sardın sarmaladın kutunun birine sakladın.
Yeni evinde bardakların dizildiği rafta aldım yerimi işlevsiz. Kocan birkaç kez
paslandığımı, kullanılmadığımı söyleyip atılmamı önerdi. Söylemedin ona, ilk
kalp çarpıntının, ilk sevda ateşinin tanığı olduğumu.
Saltanatım iki yıl sürdü bu
evde, kocanın sert bakışlarına karşın. Karnın hızla büyürken bana ilgini
yitirdin. Günlerce yüzüme bakmadığın oldu. Bir haftadır evi gelecek küçük
insana hazırlıyorsunuz. Her gün annen, kardeşlerin geliyor yardımına. Anneliğe
hazırlanırken birçok şeyi gözden çıkardın, yer açtın yeni gelene. Ben de
çöpteki yerimi aldım, nasılsa çıkaracaksın, aklım rahat.
Bugün kocan da evde, yardım ediyor işlere. Sana iş yaptırmak
istemiyor. Bakışların sönük, düşünmen yavaş, devinimlerin ağır. Daha hızlı
soluk alıyor, daha sık oturuyorsun. Sen salonda dinlenirken kocan küçük çöp
torbalarını daha büyük bir torbaya topladı. Götürüyor hepimizi, sokaktaki büyük
çöp kutusuna atacak. Kalk, durma, engel ol. Gece uyanıp ararsan bulamayacaksın,
çocuğuna anlatacağın bir şeker maşası kalmayacak. 2022
DİLEĞİN TONU
Gökyüzünün şansı üstüne
Toprak serptim
Ve kısırlaşmış bulutların gebeliğini beklemek için
Vücudumdaki doğayı
Ganimet verdim
Ta belki bir parça ekmek getireyim
Acizlerin sofrasına
Burada damla damla yağmur oldum
Ama mumlarım söndü
Fikirlerimi ucuzca satmak yüzünden
Bu noktaya yetiştim ki
Bazen taş olmak güzelmiş
Dayanıklı düşmek için
Günbatımının denizine
Ve bazen lale gülü olmak güzelmiş
Kan içine dalmak için
İşvenin nağmelerinde
Ben göz dikmişim zamana
Ta ki beni serseriliğe sevk etsin
Ya da haç olmak dileğine...
Ben rüzgârın kumarında bir tozum
Sona dek...
Ve dileğimin tonu bir serçedir
Pençeleri kartal
Uçmasıysa hükümdar olmuş sanki
Sessiz rüzgârın omuzlarına yaygın olmuş
Şafağın mavileriyle birlikteyim
Kâbus piyanosunu çalıyorum
Uyanık konik notalarla
Uygulananlarsız
Ferhadın meyhanesinin alma ağacından uzak
Ben hikâyenin
Şiriniyim
Yeri zamana kancalıyorum
Ekinlerin kenarından geçiyorum
Çince kaktüslere ilgim çok
O kaktüs ki geceleri kırılıyor
Ve gündüzleri çiçekleniyor
Benim bir altın madalyonum var
Hokkalığı bomboş
Ama yazıyor...
Kızıl tüyleri olan kumrulardan
Hamur gibi aşklardan...
Pişmanlığa buruşmuş
Burada çembere konuşandır
Ve biz konuşulmuş
Gariptir ki üçgenler işe yaramazlar
O an ki hayat benim tümüm
Ve ben hayatın tümüyüm.
Canan Gürtunca Sanlı
SABAHIN YÜZÜ
Sabahın yüzü asık, serçelerin gözleri yorgun
ağaçların yaprakları gülüyor sıcak güne
yaşlı kadın çekiyor ayaklarını güçsüz bedenine
gülümsemiyor gözleri. Selam vermiyor kedilere.
Çocuk ipin üzerinde düşünüyor
durup durup uçurtma uçuruyor
annesinin sesi sesinde çığlık!
Sokaklar hızlı herkes farklı yöne bakıyor
gürültülü kalabalık sessiz. Yaşam kavgalı kendiyle.
Balıkçı kahvesinde ‘Muhsin Bey’
yalnızlığını bölüşüyor martılarla…
Şehirli olmak farklı, kuytu köşeler akraba!
Mercanlar kayalara inat öpüşüyor denizin mavisinde
şarkıları kırıyor demir kapının kilidini.
Ressam yaşama karşı savuruyor renklerini.
Yanakları al al tonton 'Hüseyin'in kuşları uçuyor havada
elmas yüzük heyecanlandırıyor aşkı nikah masasında!
Yaşam bir masal! Her son baştan başlar
sözler aynalarda, hülyalar rüyalarda saklı.
Muhabbet kuşunun ıslığına eşlik et.
Kavra yaşamın anahtarını sımsıkı.
Temmuz 2019, Karşıyaka
Fazilet Özkan Por
SEVDA TEPESİ
Sonunda binebilmişti dolmuşa.
Şoförün hemen arkasındaki koltukta oturuyor, arada bir dikiz
aynasındaki görüntüsüne, kimseye fark ettirmemeye çalışarak göz ucuyla kaçamak
yapıyordu. Güzelliğinden hoşnut, “Beni beğenecek!” coşkusuyla hafiften
gülümsedi bir kez daha.
Onun için süslenmişti. İlk gördüğünde çok yakıştığını söylediği,
ince vücudunu saran çağla rengi mini eteğinin üzerine, bahar çiçekleriyle
bezenmiş, uçuk sarı kolsuz bluzunu giymişti. Çok hafif de makyaj yapmıştı,
abartısız; var yok arası.
Dersten sonra yemek bile yememiş, acele yatakhaneye koşmuştu yeni
şeyler giymek için. Sabah giydiklerinin neyi varsa! Günler öncesinden
planlamış, yalnız ona ve güne özel olsun istemişti. Daha çabuk hazırlanıp
azıcık erken çıkamadığına içten içe söylenip duruyordu. Ama bu denli uzun
bekleyeceğini hesaba katmamıştı ki! Hep dolu gelmiş, durmamışlardı bile. Bu
dolmuş da almasa, taksiye binecekti ki durdu.
Her cumartesi buluştuklarında, değişik yerlere gitmeyi severlerdi…
Mevsim yaza dönmüş, sıcaklar da iyiden iyiye bastırmışsa; ver elini Suadiye,
Bostancı, Moda plajları. Birinden birine gidip yüzmek, deniz keyfi yapmak
olmazsa olmazlarıydı.
Kalamış sahillerinin yeri de ayrıydı hani. Yazı da, kışı da bir
başka güzeldi…
Kalamış’ta, kıyıya yeni yanaşmış teknelerdeki balıkçıların,
ağlarını boşaltmasını izler, atılan balıkları kapışırken, “O benim” dercesine,
kendi payına düşeni, diğerine koklatmayan kedilerin kızgın miyavlamalarına
gülerlerdi. Kedilerden balık kapmaya çalışan martılara avuçlarından simit
yedirir, kumsalda yürürlerdi; bir uçtan
bir uca. Yürüyemez oluncaya dek. Sonra da denize karşı sıralanmış sahildeki çay
bahçelerinden birinde otururlardı. Balıkçı teknelerinin arasında da uçuşan
bembeyaz martıların çığlık çığlığa ok gibi denize dalıp avlanışına, dalgalarla
olan dansına bakarlardı uzaktan keyifle.
Yarattıkları dünya tozpembeydi! Birbirlerine güvenerek
besledikleri sevgiyle yüklü yüreklerinde, ipek örgülü kozadaydı yaşamları.
Kimseyi görmeden, başka ses duymadan yaratıp yaşadıkları bir dünya... Kalabalıklara
inat, yalnız ikisinin dünyası… Söyleşip suskunlaşırken, gülüşüp ufak
kaprislerin tuzu biberiyle hüzünlenirken, nasıl da hızlı akardı zaman su gibi.
Bir buluşmada daha gün akşama kayıverir, güneş; ateş topu gibi, sarının her
tonundan, bakırın kızılına renkten renge bürünürdü. El ele sessiz, tutkun, büyüsünü
bozmaktan çekinerek ağır ağır batan güneşin, ufuktan denize dalıp yok oluşunu
izlerlerdi. Gün batar, umut yeniden doğardı yüreklerinde. Mutluluğun hep
süreceği, ufacık gölge düşmeyeceği umudu.
Yolun kenarında, durması için el kaldıran delikanlıyı görünce
yüreği hopladı yine. Dolmuşun, yolcu almak ya da indirmek için kısacık
duraklamasından huzursuz oldu. Buluşma saati yaklaşırken, “Yolu uzatıyor”
diye... İnenlere de binenlere de kızıyordu taksideymiş gibi… Dolmuşta olduğunu
unutup!
Neyse, çabucak bindi, çok durmadılar.
Kış günlerinde de nerede güzel film ya da oyun varsa izlerlerdi.
İkisinin de tutkusuydu sinema ve tiyatro, öğrenci bütçelerinin kısıtlı olmasına
aldırmadan hiç birini kaçırmazlardı.
İki yıllık birlikteliklerinde, geçmişi günümüze taşıyan tarih
kokan yerleri, müzeleri gezmiş, İstanbul’un güzellikleriyle dolu, ne çok anı
biriktirmişlerdi…
Anılarını düşünürken, o günleri yaşamıştı yeniden. Genç kız yüreği
buruk, ama sevgiyle ılıdı...
Bugün gidecekleri yeri daha önce görmemişlerdi. Adı gibi güzel
miydi?
Saatine baktı bir kez daha; gecikme korkusuyla. İneceği son durak,
iyi ki iskeleye yakındı. Beş dakikalık yürüyüşle ulaşabilirdi. Çabuk yürürse o
kadar bile sürmezdi. Sonunda bitmişti upuzun gelen yolculuk. Hızla indi, koşarcasına
yürüdü bir an önce kavuşmak için.
Kadıköy iskelesine geldiğinde nefes nefeseydi. Karaköy’den, bir
buçuk vapuruyla gelecek, saat ikide buluşacaklardı. Vapur yeni yanaşmış,
günlerden cumartesi, bir de iş dönüşü olunca, yolcusu çoktu. Vapurdan inen yaşlılar
ağırdan ağırdan, gençler ardından kovalayan varmışçasına çabuk, çıkışa doğru
yürüyor, kapıda yığılıyorlardı. Çıkışın dışında bekliyor, gelen yolcu
kalabalığını tarıyordu arar gözlerle. Aralarında bulamayınca yüzü bulutlandı.
“Gelemeyecek mi?” diye düşünürken, arkasından belini kavradı birisi. Döndü. Onu
görünce yüzündeki bulut uçuverdi. Vapurdan ilk inenler arasındaymış. Dışarıda
bekliyormuş aratmamak için, ama görememiş o da. Sarıldılar hafifçe, yanağına,
dudağının kenarına yumuşacık bir öpücüğü konduruverdi. Ulu orta minicik
selamlaşmayla, ayakları yerden kesilirken, ayıplanıyormuş gibi utandı; yüzü
alevlendi.
Bir haftalık özlemle, elleri sımsıkı birbirine kenetli, iskeleden
ayrıldılar; yakındaki otobüs duraklarına doğru. Son görüşmelerinden beri, ne
çok şey vardı birbirine anlatacakları. En çok da kendisinin söyleyecekleri… Her
zamanki gibi. Durağa geldiler konuşa konuşa. Bekleyen Kadıköy-Rasathane
otobüsünün saatini sordular şoförüne, kalkmak üzereydi. Bindiler.
Bir arkadaşlarının, “Boğazın en güzel yerlerinden, kesinlikle
görmelisiniz, tam size göre.” dediği Küçüksu’daydı gidecekleri kır bahçesi.
Otobüsleri, göz kamaştıran
yalıları ve köşkleri ardında bırakarak Anadolu Kavağına doğru yol alıyordu...
Bu yakayı yalnızca uzaktan görmüşlerdi.
Boğazda tekneyle balığa
çıktıkları bir hafta sonunda Rumeli Kavağı’na kadar gezmişlerdi karşı yakayı.
İstanbul Boğazı’nın iki yakasına inci gerdanlık gibi dizilmişti
tarih kokan yalılar, köşkler... Birbiriyle yarışan, doyumsuz güzellikteki
mimarîsi, bakımlı bahçeleriyle geçmişin yorgun yaşanmışlığıyla bile dimdik
ayaktaydı yüzyıllardır… Ahşabın, oya gibi işlenerek sanat yapıtına dönüşümü
daha albenili, daha sıcak gelirdi oldum olası.
Çapkın delikanlıların, denizden sandalla geçerken; sazıyla
sözüyle, yalıda yaşayan sevdiği kıza aşkını ilan ettiği o dönemleri düşleyerek
izlemişlerdi görkemli sanat eserlerini.
Denizin, susonalar gibi sevgilisini kucaklarcasına yalılarla
oynaşmasının hazzını bozmak, güzellikleri kaçırmak korkusuyla, yalnızca
gördüklerini yorumluyor, başka söz etmiyorlardı. Otobüsten, biraz arkadan biraz
yandan değil denizden görmek gerek bu benzersiz yalıları.” diye düşündü.
Kimileri de, kale gibi duvarların ardında gizem doluydu. Her birinin ayrı
güvenlik kulübesi olduğuna göre korunacak çok şeyleri olmalıydı bu insanların.
“Bu denli parayı nasıl kazanıyor ve kimler saltanat sürüyor bu yalılarda, nasıl
bir yaşamdı buradaki?” ya da “Bu ne görkem.” diye soruyorlardı birbirlerine. Yanıtını
bilmeden, bulamadan!
Küçüksu Kasrı durağına gelmişlerdi.
İndiler.
Durağı geçince yolun sağında, bahçenin tabelasını gördüler,
gidecekleri yön işaretlenmişti. Sevindiler. Kimselere sormaya gerek kalmamıştı.
Asfalt ana caddeden ayrılır ayrılmaz, Arnavut kaldırım döşeli
yolda zikzaklarla, denize dik yokuşu tırmanmaya başladılar.
Gövdesinin kalınlığından yaşı okunan çınar ağaçları, yemyeşil
çamlar, daha yapraklanmamış ama pembeden mora çiçek açmış erguvanlar, akşamın
hafif esintisiyle mis kokularını yayacak leylaklar arasından yürüyorlardı.
Baharın kokusunu içlerine çekerek…
Baharın renkleriyle, kokusuyla tüm güzelliğini sunduğu, kış
yorgunluğundan silkinmiş yaşlı ağaçlarda ötüşen kuş cıvıltılarının
dinginliğiyle, doğanın mis kokusunu içlerine sindirircesine ağır ağır çıktılar
tepeye yürüyerek. Nefes nefese gelebildiler kır bahçesine.
Gökyüzüne uzanan yüzlerce servi ağacının süslediği Kıbrıslı
Yalısı’nın koruluğundaydı bahçe. Kış mevsiminde, dışarıda oturmak istemeyenler için kapalı bir
restoranı da vardı. Binanın girişindeki şık çerçeveli tabela çekti
dikkatlerini.
Sevda Tepesinin öyküsüydü…
Yaşadıkları büyük aşkın mutlu sonla taçlanmayacağını anlayınca; bu
korulukta, babasının tabancasıyla, önce güzeller güzeli Belkıs Hanım’ın sonra
da kendi canına kıyar yakışıklı Vahit Bey. Sonu hazin biten sevdalıların
anılarını yaşatmak üzere; Çamlıktepe adı Sevda Tepesi olarak değiştirilir.
“İşte böyle bir şey ölümüne sevmek!” dediler…
Buğulu gözleriyle, Belkıs Safter ile Teğmen Vahit Emin’in acıyla
son bulan büyük aşklarını saygıyla anarak…
Yoğun duygularla oturdular, doğayla uyumlu, eskitilmiş ahşap
masalardan birine.
Boğazın doyumsuz görünümüyle, sevda kokan tepede nefesleri kesildi
mutluluktan. “Daha önce nasıl duymadık, gelmedik.” diye yazıklandılar, ama
arkadaşlarına “teşekkür” etmeyi de unutmadılar.
Kalabalık değildi. Çevrelerine bakındılar, masalarda oturanlar
seçkin insanlardı. Çocuklu ya da
çocuksuz aile görünümündeydiler. Arabasında uyuklayan bebekleriyle, genç bir
çift oturuyordu yan masada.
“Karı kocanın; arkadaş, dost, sevgili, birbirlerine eş olabilmesi,
yaşamı her şeyiyle paylaşabilmesi ne güzel! Kocasına eşlik etmesi, içkilerini
birlikte yudumlayabilmeleri ne büyük keyif!” dedi. Sımsıcak sevgiyle, dostça
bakarken...
Şimdiye dek hiç içki içmeyen genç kıza, yan masada rakı içen çifti
anlatıyordu. Çağdaş bir ailede yetişmişti. Tutucu değillerdi, ama genç kızlar
içki içmezdi ailesinde. Oysa sevdiği erkek; arkadaş canlısı, gezmeyi,
eğlenmeyi, yemeyi, içmeyi çok seviyordu. Üniversiteyi yeni bitirmişti. İş
bulduğu bir Anadolu kentine gidecek, ayrılacaklardı yakında…
Seviyor muyum? Yaşamı paylaşmaya hazır mıyım? Yaşamı paylaşırken,
kişiliğimden ödün vermeden alışkanlıklarımı ne ölçüde değiştirebilirim? Bu bir
evlenme teklifi olabilir mi” diye düşünürken, sayılı günlerinin hüznüyle…
Garson geldi. Yiyecek ve
içeceklerini ısmarladılar…
15/11/2021
Habil
Yaşar (Azerbaycan)
Xazar
Bu gün sahilində dayanacağam,
Səninlə söhbətə gəlirəm, Xəzər.
Sirrimi tək sənə mən açacağam,
Səndə pənahımı gəzirəm, Xəzər.
Sən də dalğalısan illər boyunca,
Mənim ürəyim tək dayanmayırsan.
İnsan rahat olur həmdərd olunca,
Nədəndi dərdimə inanmayırsan?
Nəhəng olmağınla öyünmə, Xəzər,
Mənim dərdlərimdən böyük deyilsən.
Alarsan qoynuna o səni əzər,
Götür dərdlərimi götürə bilsən.
Sevin ki, başına dolanır quşlar,
Mənimsə başıma dolanan hanı?
Sənin üzərinə yağan yağışlar,
Mənim göz yaşımdır gəzir dünyanı.
Ulduzlar bərq vurur suyunun üstə,
Ləpələr şirin bir nəğmə söyləyir.
Mənsə dayanmışam ürəyi xəstə,
Dərdlərin əlindən içim inləyir.
Demə paxıllığım tutacaq sənə,
Paxıllıq deyilən o mənə yaddır.
Baxsan ürəyimin dərinliyinə,
Bir deyil min Xəzər sıxışacaqdır.
Saime Bircan Sak
BIÇAK
Ben tanığım hâkim bey. Her şeyi gördüm. Görmez olaydım, olmaz olaydım. Beni yapan usta yapmaz olaydı. Ustalığıyla ün yapmış Sürmeneli Ali Usta otuz yıllık emeğinin imzasını atmıştı çeliğime ve o imzaya kan bulaştı. Çok direndim ama yapamadım. Elinden kurtulamadım. Öyle bir öfkeyle kavramıştı ki sapımı, ormanın bütün ağaçları gelse çekip alamazdı elinden.
Yapma, etme diye yalvardım. Sesim beton duvarlara çarptı, camlarda
yankılandı, göğe yükseldi kuşların kanadına ulaştı. Sokaktan geçen arabaların
tekerleri ezip geçti feryatlarımı. Güneşin alazı kelebeğin kanadından geçti,
çelik gövdemden hızla yansıyıp öfke fışkıran göz bebeklerine oturdu adamın.
Rüzgâr, tozu dumana kattı, göz gözü görmez oldu. Koca bir yaprağı koparıp kim
bilir hangi ağaçtan, damarları çıkacak gibi gerilmiş kaba, hoyrat elin üstüne konup
“Vaz geç” dedi. Nafile…
Adam bütün kötülüklerin toplandığı bir mağara karanlığıyla açılmış
ağzından hırıltılar çıkarıyor, kadının imdat çığlıklarını bastırıyordu. Son bir
gayretle güneşin yakıcı ışınlarını kahvedeki tavlanın pullarına yansıttım,
pullar toplaşıp adamın başına yağsın da aklı başına gelsin diye…
Tavlacı gevrek gevrek gülerek iki pulu eline alıp sertçe koydu
kenara, kahraman edasıyla gerindi, göbeğini kaşıdı. Öteki zarları aldı eline
“Hadi koçum! Kemik!” Hırsla sallayıp attığı anda neşeyle bağırması bir oldu. “Düşeş…”
Kadının kalbine giden yol çok kısaydı, kısa bir an. Sonraki gidiş
gelişleri sayamadım. Ve çeliğe su yerine kan yürüdü. Kan, fışkırıp şımarık bir
cep telefonunun kamerasına sıçradı, çok uzaklara yayıldı. Kaldırım taşlarının
çatlağında ince bir sızı oluştu.
Adam tüm gücüyle koşarken kadının can çekişen bedeninin üstüne
gölgeler düşüyordu. Flaşlar patladı art arda.
Mehmet Bardakçı
YAĞMUR
Ne güzel yağıyor
yağmur, nasırlaşmış
tinimi arındırıyor
kararmışlığından
siliyor yunmayla ne
varsa kötücüllüğe
yenik gaipten gelen
cadılar kalıntılarını.
Çok derinden Daniel
Castro blues çalıyor
yanıtsız anlar
toplanıyor, unut diyor tuttuğun
dili geçmiş
zamanlardan kalma dileklerini
bir ırmak akıyor
söndürerek yangınlarımı
kaç kere saydım etekleri
açılan rüzgarı
uçan adamdım
Maharishi gibi, ikindi
vakti geldin
bembeyaz bir buluta sarılıp
kurak düşlerim
koşuyor bahara, seni soruyor
dudaklarım,
kanatlanıyor yine gizemlerim
isyanlarım susuyor,
kördüğümlerim çözülüyor
yağmur oluyorsun
kurak düşlerim ve sonra
gökkuşağı çıkıyor
görkemiyle, tüm renkleri sen
Nesrin
Z. İnankul
NEVAL
SAVAK'IN "ANNEYLE KIZI" (*)
Neval Savak, 2016 Yılında "Siyah Avuntu" şiir kitabıyla çıktı karşımıza. Sonra dört şiir kitabıyla buluşturdu bizi: Saklıçöl, Tenuçumu, Denize Doğru Gül, Bir Bıçak Reveransı. 2020 Yılında da iki romanıyla şaşırttı bizi: Anneyle Kızı, Gecenin İçinde Koşanlar ve Işığın Peşinde. 2021 yılında ise romanlarının devamını getiren Savak: “Bir Bozkır Öğleni” adlı romanını çıkararak bir kez daha şaşırttı. Kısaca karşımızda çok üretken bir yazar var.
Anneyle Kızı, tam olmasa da biyografik bir roman. Bunu romanın ilerleyen bölümlerinde yazar da onaylıyor: "(...) Derlediğim tüm hayatlardan bir demet haline getirdiğim bu romana kendimizden de kesitler koydum. Bütün kadınların acıları ortak değil mi bu coğrafyada? Hepimiz tek bir kadınız. (...)" (s.95) Yazarın böyle bir açıklama yapması doğru mu bilmiyorum. Buna okurun karar vermesinin daha iyi olacağını düşünüyorum. Bazı bölümlerde romanın kapısını nasıl çaldığının ipuçlarını da veriyor bize Neval Savak: "(...) Bir sözcük dokunur insana, sonra bir yerlerde yeşerir de kitap olarak döner sana. (...)"
Kitabın dili akıcı, neredeyse hiç yabancı sözcük kullanılmamış,
yazım yanlışı yapılmamış. İki yerde yazım yanlışı gördüm, bunların da baskı
yanlışı olduğunu düşünüyorum. Okumaya başladığınızda elinizden
bırakamıyorsunuz, ilgiyle, merakla bir solukta okuyup bitiriyorsunuz. Zaman
zaman şiire, şiir düşüncelerine, kendisini şiirle tanıştıran öğretmeni Muhittin
Bilgin’e rastlamak hiç şaşırtmadı beni: "(...)
Şiir sokağın ayak sesidir. Evlerin gölgesini düşürdüğü, gelen giden herkesin
bir yanından iz bıraktığı yaşam bahçesidir. (...) İşte benim şiir yolculuğum
kendi içimden başlayarak yaşamla beslenen gerçekliktir. (...) Şiir
pencerenizden bakarken sokaktan geçen insandan kalandır. (...) Sahi sence neydi
şiir?" (s. 51 - 52 - 53 - 54) Kızının ısrarıyla gittiği şiir
dinletisinde seslendirdiği, 12 Eylül için yazdığı "Şiirli İp" şiiri
ile kızı Neva'nın yazdığı bir şiir de konuk olmuş romana: "(...) hangi balıkçı duydu / kaç karga kaç
baykuş / uykuların bölündüğü yerde / gidenlerin şiirli ip sesi" (s.36)
Romanda sanatçıları da eleştirmeden yapamamış Neval Savak: "(...) Bu toplumda sanat yapmak da ayrı bir
meziyet istiyor. (...) Yazarlarımız da eleştiriye gelemiyor." (s.39)
Yazarın sokak betimlemelerinde çocuklar, yoksullar, kimsesizler, çöp
toplayanlar, sokak hayvanları, fahişeler, kadın satıcıları, işe ya da başka bir
yere yetişmeye çalışan telaşlı insanlar çok güzel gözlerimizin önünde
canlanıyor.
Yazar, zaman zaman okura sorular yöneltiyor: "(...) Gitmek deyince Şems... Neden Şems gelir aklıma, bilmem.
Senin ne geliyor aklına, peki?" (s.34) Gidenler de çok üzüyor onu:
"(...) Burada insanlar
kaybolmazlardı. Ya kendi istekleriyle gitmişler ya da çoktan ölmüşlerdi. (...)
Gidenden kalanlarmış en çok yaralayan. Geçmeyen... Anımsadıkça kanatan... (...)
Seni canlı canlı yeryüzüne gömen..." (s. 120 - 121) Geleneği yadsımayan, geleneğe saygılı biri
Neval Savak: "(...) Geçmişini
bilmeyen yeni bir gelecek oluşturamaz çünkü. (...)" (s.24) Her türlü
zorluğa, sıkıntıya rağmen okumak ve yazmak yaşamının temel direği. "Yazmak ve okumak ne kadar ikiz."
Roman, bir hayat kadını Nihan'ın bıçaklanmasıyla başlıyor. Romanın
başkahramanı Gülfem, bir roman yazmak uğruna ölümün üç dakikalık yasa
dönüşmesine tanık oluyor. Gülfem, kocası tarafından terk edilmiş, etrafındaki
kalabalığa rağmen yalnız, yorgun, işsiz bir kadın. Aynı zamanda oyuncu olmak
isteyen Neva'nın annesi. Kızı için yaşayan bir anne. Kızı olmasa çoktan ölümü
seçecek. Dünya, herkesin telaşıyla evli olduğu bir yer ona göre. Anneye benzemekten korkan, babasıyla arası
uçurum bir kız; kızının kendisine benzemesinden korkan bir annenin öyküsü…
Roman yazmayı düşünen Gülfem, söyleşi yapmak için yazarın
deyişiyle bir fahişeyle buluşmaya gidiyor. Söyleşi yapamadan bir cinayete tanık
oluyor. Vicdanının sesini dinleyerek polise ifade vermeye gittiğinde cinayet
şüphelisi, polise mukavemet, hakaret suçlarından tutuklanarak hapse giriyor.
Çünkü polisler gerçek suçluyla işbirliği halinde ve ondan başka olaya tanıklık
eden kimse yok. Hapishanede Nazi kampını, çalınmış bir yaşamı yaşıyor. Kızı
Neva'nın ziyaretine gelirken getirdiği şiir kitabını hapishanedeki kadınlara
dağıtıyor. Ne yazık ki daha çok olumsuz tepkilerle karşılanıyor: "Atın şu entelin kitabını! İçimizi
kirletmesin! Bozmasın façamızı!" (s.54) Burada tanıştığı Ayten'i çok
seviyor, kan bağını çürüten bir dostluk kuruyor onunla. Ayten, koca şiddetine
karşı koyan, kocasını felç bırakan bir kadın. Hapishaneden çıktıktan sonra ona
mektuplar yazıyor Gülfem. Bu mektuplar iç döküşler, hayatından kesitler.
Gülfem zaman zaman geçmişteki anılarına, ailesinin
yaşanmışlıklarına götürüyor bizi. IV. Bölümde annesi Cennet'le ve babaannesiyle
tanışıyoruz. Bunlar da ezilmiş, horlanmış, sessiz kadınlar, başka bir deyişle
Gülfem'le çok ortak yanları var. Bu bölümde romanın adına Anneler ve
Kızları'nın daha çok yakışacağını düşünüyorum. Babaanne, küçük yaşta anne ve
babasını kaybetmiş. Aile Selanik'ten Ayvalık'a zorunlu göçmüş. Yazar zorunlu
göçü "(...) insanın çiçekten farkı
var mı? Ait olduğu yerden koparılana kadar değil midir tazeliği?"
sözleriyle anlatıyor.
Gülfem, babasının baskılarına, sözlerine dayanamayacak hale
gelince kızını da yanına alarak baba evinden ayrılıyor. Kiralık ev, iş ararken
yine çaresizlik, tacizler yakasını bırakmıyor. Evlere gündelik işlere gitmeye
başlıyor. İnsanlara güvenini yitiriyor. Dünyanın çıkar ilişkileri üzerine
kurulduğuna inanıyor ezildikçe, haksızlıklara uğradıkça: "(...) Siz insanları memnun ettiğiniz sürece başkalarının
hayatında varsınız. Yoksa bir hiçsiniz, unutmayın. Yalnızsınız...
Yüzleşin!" Bu düşüncelerini arkadaşı
Erkan'a da açıyor bir keresinde. Erkan da Gülfem'e şaşırmamasını söylüyor: "(...) Bu ülkede hem yazar hem kadın
hem dul hem de temizlikçi olacaksın ha, şaşarım!" Gülfem, saçmalıklar
cumhuriyetinde saçmalıklar biriktiriyor. Hapse girmesine neden olan adamın onu
takip etmesi, işe gittiği evlerde erkeklerin onu taciz etmesi, sokak
hayvanlarına bazı insanların vicdansız davranması, onu çöp toplayıcılarından
başka kimselerin anlamaması, eski kocasının hâlâ devam eden yalanları, kızına
ilgisizliği...
Gülfem az da olsa güzel anlar yaşıyor hayatında. Ancak o kadar
alışmış ki üzünce, mutluluğa giderken bile kendisini eğreti hissediyor. Tam
aşka inanacakken, tam mutluluğu yakalayacakken mutluluk uçup gidiyor
avuçlarından. Ona göre devrim kanla, silahla, gırtlak gırtlağa kavgalarla
olmaz. Devrim, insanın yaşamından sağ salim çıkabilmesi, insanın kendini baştan
yaratabilmesidir. (s.137)
"Anneyle Kızı", şair olarak tanıdığımız Neval Savak'ın,
ilk romanından biri. Romanda geçenleri daha fazla sizlerle paylaşmak istemedim
ki sizler de merakla okuyun. Şunu söyleyebilirim, Neval Savak kitabın sonunda
bizleri şaşırtıyor. Yolun açık olsun Neval Savak... Ekim 2020
(*) Anneyle Kızı,
Neval Savak, Roman, Klaros Yayınları, Mart 2020, Ankara, 138 s.
Esat
Yavuztürk
DUVARIN
ÖTESİ
Değerli okurlar. Şiir Sarnıcı
özveride bulunarak şiir ağırlıklı ve her türlü edebiyat ürünlerine yer vererek
okurlara daha da faydalı olmaya çalışıyor. Sanki bu yetmez gibi bir de
yazarlara seslenerek: “Kitap tanıtımına da yer vereceğiz” diyor.
Sayın yönetmen, çağrısında bir de düzenleme yaparak: “Kitapla ilğili özet bilğileri, şiir ve öykü hakkında düşüncelerinizi ve kimliğinizin özetini de yazın,” diye uyarıyor. İzninizle bu çağrıya uyarak bir açıklamada bulunacağım:
Otuz beş yıl öğretmenlik, bunun on beş yılını da
müdürlük yapıp emekli olan, şimdi de eleştirmen ve köşe yazarı Hüseyin Erkan
Hoca’nın, Duvarın Ötesi isimli
kitabım ve benim için yazdığı yazıyı buraya aynen alıyorum:
“Ünlü romancımız Yaşar Kemal
gibi, kendi kendini yetiştirmiş değerli yazarlarımızdan biri de H. Esat
Yavuztürk’tür.”
İlk eseri Umut Peşinde adlı ‘Almanya anı romanını’ okuduktan sonra sevmiş,
taktir etmiştim kendisini. Daha sonra; Garip Hasan, Deli Veli, Sudaki Halkalar,
Bulanık Suyun Balıkları, Emekçinin El Kitabı ve Özgürlüğe Çağrı Destanı’nı da
beğenerek ve zevkle okudum.
“Şairlik iddiasında değilim”
diyen yazar; 258 sayfalık Duvarın Ötesi isimli
şiir kitabının, Birkaç Söz başlığı altında yazdığı önsözde şöyle diyor: “Ben halktan biri olarak, süse-sükseye
sarılmadan, deyiş ve manzum öykü şeklinde de olsa, düşünce ve gözlemlerimi
halkın anlayacağı dille halka sunmaya çalıştım. “Okuyunca sizde
göreceksiniz ki gerçeğin ta kendisi bu sözler.” (*)
Duvarın Ötesi isimli kitabın
arka sayfasında az ve öz tanıtım var. Edebiyatcı Hüseyin Erkan Hoca’nın
açıklamasını da yeterli bulup değerlendirmeyi okuyanlara bırakıyorum.
Şiir tanıtım ve düşüncemi de
istiyorlar. Hoşgörünüze sığınarak, kişisel görüş ve düşüncemi açıklayacağım.
‘Şiir, acı veya tatlı bir olayın duyguları depreştirip, yürekten titreyerek
gelen sesi ve de yazın türünün özetidir. İyi de, halkımız niçin şiir sevmiyor
ve okumuyor diyorlar? Kanımca, Neoliberalizmin taktik gereği ‘modern şiir’ diye
tanıttığı, halkın hiç anlamadığı bu şiiri nasıl sevsin ve okusun?
Örneğin, bilğisayarın 26 Eylül
2021 günü için verdiği rakama göre Türkiye’de günde 3.247.616 adet agazete
basılıyormuş. Düşünelim, 84 milyon insanımızdan kaç kişi bu gazeteleri okuyor?
Gazete bile okumayan insanımız bu ‘moderin şiiri’ nasıl sevip de okusun?
Halktan özür dilerim. Bu acı sorun, halkımızı ‘inanç bağımlısı ve mantık
tutsağı’ yapanlarındır. Şairlerimiz de kusura bakmasınlar, acaba halkımızı
ötelediklerinin farkındalar mı? Kararı kendilerine bırakıyorum.
Sonuç olarak kimliğim
isteniyor. Ben, Erzincan ili Kemaliye ilçesinin bir dağ köyünde 1933 yılında
doğmuşum. Köy ilokulundan sonra İstanbul’a geldim. Tutunamadığım için Almanya
sevdasına kapılarak 1959’da vasıfsız bir işçi olarak Almanya’ya gittim. Orada
görüp-yaşadıklarımdan faydalanarak kendimi bulup bu dünyalı olduğumu öğrendim.
Kendi kendimi yargılayarak, “Ben iki ayaklı hayvanım” dedim. Bu iki ayaklı
hayvanlıktan kurtulmak için okumaya karar verdim. Yurda dönüp 34 yaşımda okul
dışından sınavlara girip okullar bitirdim. Kitap okumayı da hiç ihmal etmedim.
Bununla da yetinmeyip kitaplar yazmaya da başladım. Dilerim ki okuyanlar ilham
alır ve faydalanıp bu dünyalı olduklarını kabul ederek ‘mantık tutsağı’
olmaktan kurtulurlar.
(*) Duvarın Ötesi, H. Esat
Yavuztürk, Dorlion Yayınları, 2022 e-post: dorlionyayininevi@gmail.com
Sayin Nezihe Altuğ yazisini okudum muhtesem çok etkileyici akıcı derginin amacı gayesi taktire şayan tüm emekçileri kutluyor saygıyla selamlıyorum bende bir siir işçisi olarak çok etkilendim
YanıtlaSilDerginin varlığından ilk defa kiymetli öğretmenim sevgili Hidayet karakuş un sayfasinda gezinirken gördüm inceleyince Çok büyük bir emek almadan çok şeyler vermemek bu olsa gerek Sizleride kutluyorum önünüzde saygıyla eğiliyorum sizlere portakal çiçeği kokulu Adanadan yazıyorum Add üyesiyim dergiye üye olmak siirlerimle katılım sağlamak gönüllük esasına dayanarak dergi için yapmam gereken verilecek gorevi en iyi şekilde yapmayana hazırım Ceyhun ipteş 0538 239 01 64
Teşekkür ederiz beğeniniz ve güzel dilekleriniz için. Dergimiz tüm okurlarımızın hizmetindedir. Üyelik sistemi yoktur; herkese açıktır. Mail adresinizi gönderirseniz dergi yayımlandıktan bir süre sonra PDF dosyasını da gönderebiliriz. Ayrıca şiir göndermek isterseniz siirsarnici@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Yayın Kurulumuzca değerlendirilecektir. Selam ve saygılar
Sil