2 Temmuz 2026 Perşembe

Şiir Sarnıcı (e-dergi), Temmuz 2026, Sayı 29

 

Şiir Sarnıcı (e-dergi) Sayı 29, Yaşar Özmen
















Şiir Sarnıcı (e-dergi) Sayı 29, Yaşar Özmen


















Şiir Sarnıcı (e-dergi) Sayı 29, Yaşar Özmen


YAYINCIDAN

Değerli Okurlarımız

Şiir Sarnıcı (e-dergi) 29. Sayıya ulaştı. Ne var ki bu sayıdan sonra derginin yayımını dondurma kararı aldım. Derginin yayımını ileriki zamanlarda kaldığı yerden sürdürür müyüm, bunu ben de bilmiyorum. Şiir Sarnıcı (e-dergi), çıkış bildirisinde de belirtildiği üzere dergi istenen hedefe ulaşamadı ve ulaşması da bu ortamda olası görünmüyor. Hem blok sayfalarından hem de WEB (siirsarnici.com) sitesinden istediğiniz her sayıya ulaşıp okuyabilir, paylaşabilir, indirip sayısal ortamda saklayabilirsiniz.

Okurlarımıza veda ederken En azından edebiyat Tarihçilerine kolaylık olsun düşüncesiyle bazı saptamalara yer vereceğim.

Şiir Sarnıcı, Kasım 2019’da yayıma başladığında büyük bir heves ve beklentilere sahipti.

Çıkış Bildirisinde de belirtildiği gibi;

Genç yazar şairleri, yazın dünyasına kazandırmak ilk beklentileri arasındaydı.

Temiz bir dil, dış dünyanın uydurmalarından arındırılmış çağdaş bir anlayışla yazın dünyasına katkı sağlamaktı umudu.

Dünya şiir severlerini, özellikle Türkçe’nin lehçe ve ağızlarını konuşan bütün toplum yazar şairlerini bir platformda buluşturup kaynaştırmaktı diğer bir hedefi.

Tanzimat Edebiyatının son zamanlarında olduğu gibi sanat ve şiir üzerine görüş alışverişi yapmak, bilimsel düzeyde tartışmak, sanatın özellikle şiirin felsefesini açıp yayarak bir ekol yaratabilmekti en son amacı.

Uluslararası yayın yapan hakemli bir dergi olabilmekti büyüdüğünde…  Ne var ki ülkemizdeki yazın ortamı bunlara izin vermeyecek kadar sıkıntılı dönemi yaşıyor.

Dergi, getiri kaygısından tamamen uzak, salt emek kapsamlı bir yayın olarak altı yıl yaşamını sürdürdü. Her şeyin bir sonu olduğu gibi bunca emeğin de bir sonu olmalıydı. Sonra gelecek kuşakların bayrağı devralması gerekiyordu ki bugün, çok sayıda e-dergi yayımlanıyor artık. Öyle sanıyorum ki Şiir Sarnıcı (e-dergi) sınıfında ilklerden biri olarak Edebiyat tarihinde yerini alacaktır.

Yapmak istediğim ve yapılmasının olası olmadığını açıklayabilmek için derginin çıkış bildirisini bu sayfadan bir kez daha aktarıyorum. Bundan sonra yayını neden dondurma kararı aldım daha kolay açıklayabilirim sanırım;

Şiir Sarnıcı (e-dergi) Çıkış Bildirisi

Amacımız, “sanat evrensel bir olgudur” düşüncesiyle, gençleri ve dünya insanlığını sanatsal değerlerle buluşturmak, onlara nitelikli sanatsal bilgi sunmak ve estetik kaygılarını güçlendirmektir. Sanatseverleri bir platformda buluşturarak daha nitelikli tartışma ortamı yaratmaktır. Gençler ve sanatseverlerin sanatsal donanımını güçlendirmek ve başvuru kaynağı olabilecek yapıtlarla onları desteklemektir. Edebiyatı, özellikle şiiri, biraz olsun yapay kaygılardan kurtararak, nitelikli yapıt üretmenin yollarını araştırmak, tıkanıklığın önünü açmaktır.

Hedefimiz; uluslararası düzeyde nitelikli bir yazın dergisi olmak ve sanatçılarımızın yapıtlarını ülkemiz ve bütün dünyaya duyurabilmektir. Yeni ve farkındalıklı bir sanat/şiir dünyasının önündeki sorunları görünür kılmaktır. Özellikle, tozlanmış bilgilerden, genellemelerden, yalan yanlış söylemlerden, hiçbir mantığa dayanmayan genel geçer kabullerden biraz olsun arındırmaktır Türk şiirini… Etik bir yazın/şiir dünyasının düzlemini hazırlamak ve estetik değer algısını, daha somut şeylerle törpülemektir.

Dergimiz; hiçbir algı güdülemesine boyun eğmeden; bilim ve sanatın olması gerektiği düzlemde yer almasına özen gösteren; öğrenilmişlik, alışılmışlık ve çarpıtılmışlıklara kulak asmadan; kendine özgü yaratıcılığı ve çağdaş sanatı temel alan; çağdaş bir anlayışla var olma çabası taşır. Dilsel şiddet içeren, ideolojik ve dinsel dayatmaya yol açan, propaganda, dinsel tebliğ ve misyonerlik amaçlı, bağıran, çağıran, hakaret eden ve kişiyi hedef alarak yazınsal eleştiri mantığını aşan metinler, sanat anlayışımıza sığmaz.

Sanat görüşümüz; ortalarda dolaşan, ayrıştırılmış, onun bunun öğretisinin kuklası olmuş ve sanat biliminden soyutlanmış bir anlayış değildir. Çağdaş sanat veya evrimsel sanat kavramlarıyla tanımladığımız; akla, bilgiye, bilime, sınırsızlığa, sonsuzluğa ve yaratıcılığa dayalı bir sanat anlayışıdır; ögesi insan olan, sevgiyi temel alan, insanda yaşam sevinci yaratarak aklın evrimini hızlandıran nitelikli sanattır.

Biliriz ki deneyim sanatta önemlidir. Deneyime yaslanarak yeni ve farkındalıklı yapıt üretilmelidir; çağı avucuna alan, günümüz bilgisiyle yoğrulmuş, çağdaş sanat anlayışıyla özdeş. Çağ değişiyor, sanatla insan arasındaki ilişki evrim geçiriyor. Sanat, çağının çocuğu olabilmesi için doğduğu çağdan ileride olmalıdır.

Dünyadaki tüm yazar ve şairler ile bizi izlemekte olan ülkemizin yazar/şairlerine çağrıda bulunuyoruz. Çevreye, insana, barışa, insanca yaşama ve sanatın itici gücüne karşı duyarlılığınız varsa; insanlığın içini acıtan olayları önlemeye yönelik söyleyecek bir şeyleriniz birikmişse, sanatın işleviyle ilgili evrensel olgu/olaylar çerçevesinde sorumluluk duyuyorsanız; kısacası sanat için bir şey yapmak istiyorsanız; işte bütün dünya yazar/şairlerinin buluşabileceği; uçsuz bucaksız, özgür ve sensiz-bensiz bir ortam. Söyleyecek sözü olan, paylaşılacak yapıtı olan, sanatın ve yazının niteliğine katkı vermek isteyen herkes gönüllülük esasına göre sayfalarımızda yer alabilir. Okunma oranımız, sistemin bize ilettiği bilgi ışığında; basılı ve en iyi dağıtım sistemine sahip dergilerin okunma oranından daha fazla olduğunu gösteriyor. Reklâm yapmıyoruz; çünkü ekonomik bir kaygımız yoktur. Çatışmıyoruz, dayatmıyoruz, bir şeyler kanıtlamak peşinde değiliz; çünkü biz sanatın işlevi ve amacını, bilimsel yöntemlerle ele alan bir yaklaşıma sahibiz.

Ayrıca derginin uluslararası düzeyde tanıtımı, paylaşımı ve yayınlanacak eser iş birliğini yapmak üzere Türkçenin akraba dillerini konuşan ülkeler başta olmak üzere her ülkeden dergi temsilcilikleri oluşturmak istiyoruz. Bu konuda istekli ve sanat bilgi düzeyi iyi olan diğer ülke sanatçılarının başvurularını bekliyoruz. Ayrıca il bazında temsilciliklerimiz olsun istiyoruz. Dergimizde gönüllülük esasına göre yer almak isteyenler, bizimle iletişime geçebilir.

Hiçbir kaygı, saplantı, ön kabul ve çıkar çatışmasına aldırmadan sizlerle büyümek için oluşturulmuş özgür ve özgün bir yazın evreniyiz. Hep birlikte ve elden ele büyütelim.

Sanat; barışa ve insanca yaşama giden yolda en etkin rehberdir.

Kasım 2019, Narlıdere

Bu hedeflerden sonra salt şiir taşıyıcılığı yapan, sanat ve şiir bağlamında felsefi tartışmaların, bilimsel yazı, deneme ve yorumların olmadığı bir derginin edebiyat dünyasına katkısı ne olabilir ki? İstedim ki söyleyecek sözü olan herkes, ünlüsü-ünsüzü, dergimizde kendi isteğiyle yer alsın biz de bu ortama sunulan bir platform görevi yapalım. Edebiyat dünyasında bu işler böyle yürümüyormuş, geç de olsa anladım.

‘Herkes bulunduğu yeri hak ettiği kadar haklıdır’ gerçeğinden yola çıkarak küçük bir saptamayla metni sonlandırayım:

Edebiyat Dünyası, daha genel söylersek sanat dünyası öyle sanıldığı gibi sütliman bir dünya değil; kurt ve kuzuların bir arada yaşadığı bir dünyadır. Belkemiğini de öğrenilmiş alışılmışlık oluşturuyor. Alkışı bir görüngü kabul ediyor. İşin içine bir de parasal kaygı girdi mi, fersah fersah kaçılacak bir ortam oluşuyor. Ben “Ekonomik ve Ben” kaygısından sıyrılarak bir şeyler yapmaya çalıştım, öğrenilmiş alışılmışlığı kırabilirim, alkıştan ziyade bilgiyi önceleyebilirim, diye düşündüm. Tabii ki gerçek daha başkaymış. Öylesine kaynaşık bir ortam ki sorunların tutkal gibi birbirini sıkı sıkıya tuttuğu, sarmal oluşturduğu bir yazın dünyası; çözmek için de bir çabanın olmadığını görmek ayrı bir sorun. Geçmişte üretilen yapıtları tarihsel sınıflandırma dışında eleştiri ve kuramsal alanda ezbercilikten öteye geçemeyen bir edebiyat bilimi; fakültelerden bireysel eğitim alanlarına kadar…  

Herkes her şeyi biliyor yazın dünyasında. Sanat bilimi su gibi akıyor damarlarda. Oysa derginin kapağında da yazdığım gibi “Aygır gibi kişneyen yalanlar önünde kısrak gibi gevşeyen aydınlar” var bu ortamda. Yüzyıllar önce ortaya atılmış kurguların sıkı âşıkları örneğin. Asıl ilginç olanıysa çoğunluğun onayını alıyor olmaları, milyonları aşan destekçileriyle şımartılan bilmiş gündelik konuklar. Ulaşılması gereken yer burası mı? Bence hayır. Edebiyat tarihini biliyor olmalısınız. Kimler ve neler kalmış hoş bir ses olarak?

Bilimsel temele oturmayan, felsefi derinliği olmayan, çağdaş düzeyi tutturamayan bir ortamı daha fazla zorlamak beni yoruyor artık. Söyleyecek çok sözüm olmasına karşın söylemenin yararı olmadığını anlamış bulunuyorum.

Küçük bir önerim olacak sözlerimi bitirirken;

Sanata gönül veren sanat yolcuları ve fakültelerde görev yapan akademisyen dostlar,

Madem edebiyat bilimini üç ana dala ayırdınız. Hiç olmazsa kuram ve eleştiri dalını ayakları yere basar bir düzeye çekiniz. Çünkü kuramsal bilgi ve eleştiri, sanat eğitimin kendisidir ve temelidir. Gördüğüm kadarıyla bu iki alan hırpalanmaya ve silkelenmeye muhtaç.

Bilgi, hiper-aktif bir karaktere sahiptir; yerinde duramaz. Edebiyat dünyasındaki perspektifi görebilecek altyapı ve uzagörüme sahip olduğumu ve bunu sürekli güncellediğimi söyleyebilirim.  Elbette sahip olduğum bilgiyi hiçbir karşılık beklemeden paylaşmayı sürdüreceğim.  

Dergimize katkıları ve karşılıksız emeklerinden dolayı Yayın Kurulumuz; Hidayet Karakuş, Dizdar Karaduman, Seval Arslan, Selami Karabulut, Nilüfer Açılan Yıldız, Özge Sönmez, Elif Burcu Özkan’a; Dergi Temsilcilerimiz; Dizdar Karaduman, Vildan Çalışkan, Filiz Kalkışım Çolak, Seval Arslan, Nermin Akkan, Seçkin Zengin, Elif Burcu Özkan, Hasan Çapik, Nimet Taner, Ömriye Karataş, Nilüfer Açılan Yıldız, Uğur Olgar, Ahmet Yılmaz Tuncer, Zaur Ustac, Cengiz Köse, Cihangir Nomozov’a; yapıtlarıyla dergimizi zenginleştiren yazar-şairlerimize; canı gönülden teşekkür ederim. Eğer dergiyi kaldığı yerden sürdürmeye karar verirsem aynı ekiple yola devam etmek isterim. Saygılarımla     

Mutlu ve esenlikli günlerde okumak, okunmak dileğiyle… Hoşça kalın sevgili okurlar.  

 

Nilüfer Uçar
SU EVİM

 

Sana nehirler verdim kundaklanmış yosun tende
ölümsüz yağmurlar, kusursuz abanoz ağaçları
göğün kalbini, toprağın sızısını verdim
iki mevsim arası dil burgacında
berrak yüzlü su evim
 
Barikatlar kurdum yürüdüğün yollara
arş ile su arası
sis ve ihtiras içinde
şarap sundum susuzluğuna
aşkın güliz ışıltısını dokudum ince ruhuna
cehennem ateşinde geçip de geldim sana
 
Eril kuş kanadında, özge bir çiçeğin alından
taşkın sulardan aldım imgesel gülüşünü
unutabilir miyim kadınsı endamını, sessiz sabrını
yakamoz zarafetinde süzülüşüne vuruldum serin tenlim
 
Yok… anlamam sensiz çıplak yorgunluğu
suyun intiharını
serçe telaşını
bir ömür geçti şahdamarında
anımsa yokluğun kıyısını anıların kokusunu
geçip gidiyor ömür gecenin meme uçlarında
anla beni su tomurcuğum
 
sığındın serseri bir poyrazın kollarına
adını sır gibi sakladın göğün bağrında
çiy damlasına düşen özün aşkın eski tortusuydu
kutsanan gömleğinden soylu emanetini alınca öğrendim
su yatağında ak zambak anla beni su evim.

 

Emirhan Koşar
EVE GEÇ KALDIM

Kapı önümdeydi, yol içimdeydi
Anahtar cebimde soğuk bir maden.
Eşiğe bastım da sesim eksildi
Ev açıldı; ben geçtim kendimden.


İçeri girdim; sesim çarpmadı
Ne cam irkildi, ne tahta sızdı.
Saatin içinde küçük bir vida
Ben yokken de yokluğumu saydı.


Duvarda bir çivi, çevresi aydın;
Demek bir resim çoktan inmişti.
O beyaz iz, alçıya sinmiş
Benden daha uslu beklemişti.


Masada ince bir çizik uzardı,
Bıçağın yarıda bıraktığı yol.
Parmağımı sürdüm; tahta sustu,
İnsandan eskiymiş evdeki soluk.


Mutfakta ocak külünü saklar
Dargın değildi, konuşmazdı da.
Yarı açık bir kibrit kutusu;
İçinde üç kısa kararma daha.


Çekmecede buldum kopuk bir düğme
Tuttuğu yer çoktan unutulmuştu.
Avucumda küçücük bir kapı oldu;
Açtım, içeriden ben çıkmadım.


Kalemi aldım; elim ürperdi
Kâğıt değil, susmuş bir eşik vardı.
İmzamı attım da anladım birden:
Adım içerdeydi; ben dışarda.

 

Fazilet Özkan Por
ADIM ADIM ANADOLU (SİVAS)

 

Sivas ellerinde sazım çalınır,
Çamlı beller bölük bölük bölünür,
Yardan ayrılmışam bağrım delinir,
Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle.

 

Yoldayız!

Son zamanlarda moda olan sosyetenin gözdesi yabancı bir ülkeye değil yolculuğumuz. Güzel ülkemin, daha önce gidemediğimiz diyarlarını görmek, tanımak için yollardayız.

“Oooooh yine trendeyim!” Kompartımana girer girmez dudaklarımdan dökülen sözlerime gülümseyen eşime bakıyorum. Yavaşça söylediğim sanısıyla duyulmasından kızaran yüzümle.

Yeni yerler göreceğim sevinci, yolculuğun coşkusuyla oturuyorum koltuğa.

Gardan; sessiz, dingin hareket ediyor yüksek hızlı tren.

Şaşırıyorum yine. Böyle değildi benim düşlerimin treni.

Karaydı! “Kara tren” denilmesini hak eden karalıkta. Sessizce değil, düdükle kalkardı. Hareket memurunun, “Yolcular bindi, haydi yolun açık ola!” makinistin de “Var olasın! Kal sağlıcakla!” diyen, istasyonu çınlatan o tiz düdüğünün ardından rayların tıkırtısı, lokomotifin çufçuflarıyla! Kalkarken koltuğa yapıştıran o sarsıntıyı, ninni gibi dinlediğim çufçuf sesini duyumsuyorum. Dumanından gelen isin kokusu genzimi yakıyor. Özlemle.

İstanbul başlangıçlı gezimize Ankara’dan katılıyoruz. Nereye mi yolculuk? Ohoooo!

Dostlarınızın olması ne güzeldir değil mi! Sevdiğiniz, sevildiğinizi bildiğiniz. Uzağınızda olsa da hep yanınızda, yüreğinizde duyumsadığınız. Onun da sizi düşündüğünü bildiğiniz, güven duyduğunuz dostlarınızdan söz ediyorum elbette. 

İşte böyle dostlarımızdandır Sudaay-Teoman Ilgın çifti. Yıllardır komşuluk ettiğimiz sevgili dostlarımız. Onların önerileriyle karar verdik bu geziye. Cennet ülkemizin her köşesini görmek mutluluktur bizim için. Ama tur ile geziyi düşünmemiştik bunca yıldır. Hem de on günden çok sürecek bir tur aklımızın ucundan geçmezdi. Oysa şimdi trendeyiz ve Doğu Anadolu gezimize başladık bile. Sudaay-Teoman çifti olmasa yine aklımıza getirmezdik sanırım. Eeee dostlarımızın sinemadan yazın sanatına, sanat tarihinden arkeolojiye ilgilerinin tanığıydık sıcak söyleşilerimizden. Bunun ötesinde, ülkemizin kültürel değerlerinin korunması için katkılarını, bu uğurda verdikleri uğraşlarını hep saygıyla izleriz. Eğitime, yöneticiliğe yıllarını vermiş mimar karı-koca dostlarımızla birlikteliğimiz her zaman keyiflidir. Doyumsuz söyleşilerimiz için bulunmaz bir olanak yakalayacak, güzellikler paylaşacaktık. Daha ne beklenebilir ki bir geziden? Karar vermek için düşünülür mü? Düşünmedik biz de! 

Düştük yollara, ilk ilimiz Sivas’a doğru. Sivaslı koca ozan Âşık Veysel’in türküsü dilimizde: “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece

Ankara-Sivas yolculuğu Yüksek Hızlı Tren ile planlanmıştı, nedendir bilinmez bir türlü hızlanamayan tren ile tarifede belirtilen saatten hayli geç ulaşabildik Sivas’a!

Trenden inen 24 kişiden oluşan grubumuzla çabucak toparlanıyor ve istasyonda bizi bekleyen otobüse biniyoruz. Kaptanımız Mehmet’i tanıştırıp kendi rehberlik geçmişi ile ilgili kısaca bilgi veriyor Suphi, kent meydanına doğru yol alırken. Ardından, trenin gecikmesi nedeniyle bu günlük programımızın aksayacağını, planlanan kimi yerlere gidemeyeceğimizi söylüyor üzüntüyle; üzüntümüzü paylaştığını da.

İtalyanlar bir sıfat yakıştırırlar kentlerine. Tarih kokan Roma’ya: Ölümsüz; Avrupa’nın en eski üniversitesine ev sahipliği yapan Bolonya’ya: Bilgili; Shakespeare’in ünlü oyunu Romeo ve Juliet’in yaşadığı Verona’ya: Aşk Şehri derler.

Sivas için ne yakıştırabileceğimizi düşünmeye gerek var mı? Biliyoruz elbette! 

Atatürk’ün; “Burada bir milletin kurtuluşunu hazırlayan kararlar verildi.” dediği, yabancı çizmelerin çiğnediği topraklarımızda yaşanan en acılı günlerinde Sivas Kongresi’yle Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı bu kente: Cumhuriyet yakıştırmasını çok severim.

Ve biz Cumhuriyet kenti Sivas’tayız. Kongre’nin yapıldığı bina olan, müzenin önündeyiz!

Ancak; Atatürk Kongre Müzesi ziyaretimiz, trenimizin gecikmesinden payını alıyor! Kapanış saatini kaçırıyoruz. Oysa Sivas’a gelipte görmeden geçilemeyecek bir tarih vardı bu müzede! Doğu Anadolu gezisini tamamladığımızda, dönüşümüzün Sivas’tan başlayacağını anımsatıp o gün için zaman ayırması sözü alıyoruz rehberimiz Suphi’den. Rahatlıyoruz!

Adı Cumhuriyetle birlikte anılan bu kentin bir unutulmazlığı daha var! Unutulamaz, unutturulamaz acı dolu bir geçmişi! Köktendinci İslamcı bir güruhun “Sivas lâiklere mezar olacak” sloganıyla olayları doruğa taşıdığı o kara gün unutulabilir mi?

Pir Sultan’ın katledildiğinden beri öksüzdür şiir Sivas’ta. Pir Sultan’ı anmaya gelen, sazını çalan, şiirle eylem yapan otuz yedi canın yakıldığı, türkülerin, yüreklerin yandığı yerdir Sivas. Madımak!

Kent merkezindeki otelin önüne geliyoruz Kongre Müzesi’nden; yürüyerek. 2 Temmuz 1993’den beri SÖNMEYEN ATEŞ’in yandığı yerdeyiz. Nefeslerimizi tutuyor, alevler içindeymiş gibi kocaman olmuş gözlerle bakıyoruz binaya.

Yangın sonrası kebapçı oluyor önce. Toplumdan gelen tepkilerden sonra da Sivas Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülüyor. Toplumsal barışın sağlanabilmesi için. Ne çare ki? 

Fazıl Say’ın, Madımak’ta yitirdiğimiz şair Metin Altıok için bestelediği, “Metin Altıok Ağıtı” oratoryosundan bir bölümü söylediğimin ayırdına varıyor, irkiliyorum. Ve ölümü hiçe sayan bakışlara, son anlarının o unutulmaz fotoğrafına bakıyorum. Otelin merdiveninde oturmuş üç şair görüyorum. Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar canlanıveriyor karşımda. Sonra Asım Bezirci hep gülümseyen yüzüyle karşılıyor bizi. Onu Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ile diğer canlar izliyor. Ardından, sağ kurtulan Aziz Nesin işaret parmağını sallayarak hesap soruyor çakmak çakmak gözleriyle: “Devlet nerede?”

Ve.

Sivas’93; oyununu izliyorum geçmişe dönüp! Genco Erkal’ın yazıp yönettiği belgesel oyunu. Sönmeyen ateş Madımak’ta yaşanan, otuz yedi canın ölümüyle sonuçlanan, şiddet olaylarının unutulmaması, aksine sorgulanması gerektiğini belgelerle anlattığı oyun. Yok yok anlattığı değil yaşattığı. Yürekleri dağlayan şiirler okuduğu unutulmaz oyun. Oyunun sonunda kolum kanadım kırılmış, koltuğumdan kalkacak gücü bulamadığım.

Düş ile gerçek arası gidip gelirken hep o anaç haliyle uyarıyor Sudaay Hanımcığım: “Rehberimizin verdiği serbest zaman dolmak üzere.” Evet, ayrılmalıydık! 

Can’ları yüreğimize alıp otelden ayrılırken; Sudaay, Teoman, Raşit ve ben Edip Akbayram’ın şarkısından bir bölümü söylemeye çalışıyoruz. Boğazımızda hıçkırık, gözlerimizde yaşlarla:

“Bilmez misin ki türküler yanmaz? / Dayanır kapına “Pir Sultan” ölmez.

Şu Sivas’ın elinde sazım çalınmaz / Güllerim yandı, yüreğim dayanmaz.

Yürüyoruz.

  

Bahri Loş
KANAMA

 

Mürekkebi kanıyor dünyanın
Satır aralarına saklanıyor zulüm
Çarmıha gerilmiş güzellikler
Parlak değil ışık aydın değil gün
Çocuk yüzlerini ev edindi ölüm.
 
Mürekkebi kanıyor dünyanın
Ateşe duruyor güzelden ne varsa
Bir dil sözcüklerini parçalıyor
Güpegündüz aralıyor kapısını gece
Semirmekte iblis ruhlu bir zaman.
 
Mürekkebin boynunu büküyor dünya
Ateş doğuran demiri emziriyor
Güneşte kurşuni bir gölge büyüyor
Evren ayaz yemiş çocuk gibi titriyor
Harfler intiharın eşiğini yokluyor.
 
Mürekkebi kanıyor dünyanın
Küsmüş de anlam sözlüklerden çekilmiş
Haritalar kirli bir hesaba gelmiş de yırtılmış
Oyuna gelmiş kitaplar, süngü ucuna
İnsanın sevgisi kanıyor.

 

Abdullah Karabağ
YASEMİN

 

Hayli evvel zaman sunağında yasemin
hikâyesi bir tanrı güneşle başlayan
ve hazin bitince ilk gönül yakışın sonu
 hep ağlarmış akşam ve geceleri.
 
Çalmış beyaz aşkı bir gülden yasemin
çekilmiş dağların yücesine dünyanın
güneşin yakasına yapışıp yeryüzünün
       mahzen karanlığına kapatmak için.
 
Ve bir pervane mecrasıdır kararmadan
iner geceler yasemin akşamlarına              
Her büyük aşkın kor yanar ateşi vardır
bir şeyler taşır, karar, bırakır gibi…
    sayar hesabına külün.
 
Göz kapaklarında yağmur yorgunluğu
Süzülmesi sarmal sanrı mahmurluğu
gözden yanağa ve yanaktan dudağa
                  azaben yasemin gözyaşları.
 
Ağlarken geceleri uyur uyanır uykuları
En güzel kokuları seher ve sabaha karşı
Tozar gider gökyüzüne yasemin düşleri.
 
Geceleri varırmış yasemin tanrı aşkına
Bir tanrısal varış, bir tanrı güneş aşkına
Ve zahiren cümlesi yasemin gözyaşları.
 
Kaş arası serabî yasemin yolculuğunda
Özlemin sapa sargın aşkın burgacından
avare seyri gibi serden pare yaramazlığı
                     kırar dağıtır iki kaş arasını.
 
Revan yorgunu akşam kırılganlığında
Zarar, ziyan, takı, cevher devşirmeleri
Ve gelin tacı nakışlı gerdan kuşamında.
 
Ağlarmış niceleri yasemin güneş aşkına
Bir bakış, bir tanrı, bir şavkı, göz aşkına
Söylenir işlenir cümle yasemin taçlarına.
 
Ve başım, gölgesinde hikâyesi yasemin
Beyaz gecelenir geceler yasemin dalına
Bir baş hece, bir baş akşam, bir baş gece
Ne hecesi, ne gecesi, ne başın bilmecesi
Bir yasemin dalına eğilir yaslanır başım.

 

Ahmet Yılmaz Tuncer
KELEBEK

 

Sokak lambasının titreyen
Işığı etrafında dönen
Bir kelebeğin aradığıdır
Bulamadığı aşk
Birazdan dönecektir
Gece sabahına kaybolacaktır
Kelebek sönen ışığın ardından
Ömrü onun zaten
Kısa bir zamana öykülenen
Döndü ışığın etrafında
Gece boyunca
Belki bir geceyi
Bir ömür saydı
Gecenin gelen günü bozdu
Kelebeğin tüm hayallerini
Yoksa aşk diye aradığı
Gözlerine vuran bir ışık mıydı
Ya da aradığı
Kısa bir ömür
İçinde kalan sorular mıydı
Geçtim aynanın önüne
Bakıyor oradan
Gözlerim gözlerime
O zaman anlıyorum ki
Benim için yaşam geriye
Kalan bir kelebek.

 

Gül Yıldız Ermiş
YAS

 

Sabah saçlarını taradım anne
Yüzüne yıldızları sürdüm
Uçuştu alaca kargalar
Dudakların aralandı
 
Uykunda sayıkladın anne
Rüzgâr kesik kesik soluklandı
Dağ çiçekleri açardı seni görünce
Kalbindeki dikenleri kopardım
 
Omzunda uyuyakaldım bu kış

 

Cemal Karsavran
Candan Sevgiler Bihaber

 

duydum ayak seslerini meltemin
bir tatlı melodi dinler gibi
dinledim, bekledim ve yaklaştı
duyduğum ayak sesleri bir meleğin
 
geldi durdu karşımda alımlı ve işveli
gülen gözleriyle öyle bakıyordu ki
sıcacıktı uzattı tuttu ellerimden
haydi gel dedi samimi ve içten
 
önümde meleğin ayak sesleri
arkasında benim ayak seslerim
o dimdik ben mahcup yürüdük
soracaklar o soruyu biz kimdik
 
ben karanlıktan korkmuyordum
onu kaybetmekten korktuğum kadar
yürüyordum neredeyim? ve bu yol nasıl
ilerisi görünmüyor ne sağ var ne de sol
 
az bakar mısın dedim döndü
geri dönüş yok dedi gözleri ama
sustuk ne bir ses ne de bir nefes
candan sevgiler bihaber

 

Güler Meriçkan Güleç
İNSAN DÖNENCESİ

 

kaç gül bıraktı sesimiz
dargın bakışlarına dünyanın
sıcak yağmurlarından
bir dilim ekmek daha koyalım sofraya
savaş postallarını bağlıyor çağ ardımızdan
 
başka yüzümüz
başka yüreğimiz mi
yedi iklim dört köşede
ölümü dağlara kaldıran
sonra ve şimdi
fabrika düdükleriyle gelemezse nisan
çoğalmazsa yaramıza tuz
bütün baharları toplarız dallarından
 
ey suskumuz
insan dönencesidir
sevi enlemimizde kalan

 

Nilüfer Uçar
AK GÜVERCİNİN İZİNDE BİR ŞAİR

                                                             

Şiir, edebiyatın afacan ve asi çocuğudur. Kim nasıl yazar o da şairin ustalığına kalmış. İncitmeye, fazla yük yüklemeye gelmez. Şair dizelerde soluklanırken; dertleşir, sevgisini, kaygısını, kızgınlığını, beklentisini incitmeden fısıldar, fısıltı imge olur şiir makamına. Şiir şairin günlüğü gibidir, aktarılanlar tarihe not düşer.   

Enheduanna ilk kadın şair olarak yaktığı şiir meşalesi sönmeden elden ele geçer ve günümüze ulaşır. “Ben Enheduanna, sana bir dua edeceğim./Sana kutsal inanna,/Gözyaşlarım özgürce dökülüp mey olsun!”/ Bu güzel dizeler Enheduanna’dan bize armağan gibidir.

Fakir Baykurt bir söyleşide şiir için şöyle der: “Eskiler ‘Asıl edebiyat nesir’ demişlerse de asıl edebiyat şiirdir bence. ‘Başlangıçta söz vardı.’ Sözü de ‘Başlangıçta şiir vardı’ anlamına gelir.” Çünkü şiir beyinde süzülüp gelen ve yaşamla kucaklaşan olağanüstü bir değerdir. Şiir hem duygusal hem asidir.”

Dil yalınlığı, söz ve içerik zenginliği, iç müzik ve ritim şiirde anlamı tamamlayan unsurlardır.  Cahit Sıtkı Tarancı bu bağlamda şiir için şöyle der: “Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır… Hangi sözcük, hangi sözcükle yan yana geldiğinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek.” Şiirin yüceliği, yaratıcılığı hayal gücüyle birleştirip sözcükleri resimleme sanatıdır bir bakıma. Hem soyut hem somuttur şiir.

Serzenişler,* Meral Tabakoğlu Toksoy’un 2024’de yayımlanan ilk şiir kitabıdır. Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleriyle zaten kendine yer açmasını başarmış bir şair. “Hamdım, piştim, yandım” sözünü kendine ilke edinircesine olgunluk çağını bekler kitap için. Bu bekleme şairin evet dediği andır.  Meral Toksoy kendi yaşamında kesitler alsa da toplumsal olayları içeren şiirler kitap içinde çokça yer edinmesi duyarlı bir şair olduğunu bize gösterir.

 “Ben yorgun bir savaşçı / En çok yirmi yaşımaydı öfkem / Onun alttan almasının esiriydim ben” (s: 64) Alttan alan öfkeye nasıl esir olunur? Şiir dille ancak böyle anlatılır. Şiir katmanlarını kaldırarak anlam derinliğine ulaşabilir okur. Haksızlıklara karşı susma hakkını kullanmaz şair. Bunları dizelerine taşımada çekincesi olmaz. Birey yaşadığı coğrafyanın toplumsal iklimini giyinirken salt sorunlara dokunmaz, merkeze alır. Kadını, çocukları, çocuk tacizleri, savaşlar. O bilir ki kadının yok sayıldığı bir yerde sorunlar yumağı büyümeye devam eder. Bu noktada sesini yükseltir. “Kadının adı yok” diyen Duygu Asena’ya destek olurcasına kadın gerçeğine dokunur. Kadına adlar kor.

 “Kadının adı nergis, menekşe, çiğdem olsun. / Dört yana yayılan mis kokusunu görsünler / Kadının adı gül, lale, papatya olsun.” (s: 28) Cumhuriyet dönemine kadar kadın şairlerimizin sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Hazırlanan antolojilerde bunu gözlemlemek daha kolaydır. 1969’da hazırlanan bir şiir antolojisinde seksen dört şair arasında yalnız Gülten Akın ismi yer alır. Daha sonraki yıllarda Melisa Gürpınar, Sennur Sezer, Türkan İldeniz şair kadınlar varlıklarıyla edebiyatta yer edinirler. 2000 yılında sayıları hızla artan kadın şairler dengeyi sağlayamasa da ara mesafeyi kısaltmak için sınırı zorladıkları görülür. Kadın-erkek şairlerin sayıca ve şiir kalıcılığıyla dengenin sağlanması edebiyat ve şiir için bir kazanımdır. Toplumun kadınlara aşırı yük yüklemesi, okur-yazar seviyesi ve özgürlük alanının kısıtlanması gibi etkenler, yazım alanlarını daraltsa da kardelenler gibi gün yüzüne çıkmak için olanakları dirençleriyle zorlayacak gücü kendilerinde bulmayı bilmişlerdir.

Şiir; şairin en yakın dostu, duygudaşıdır. Onun diliyle anlatacaklarını anlatmaya çalışır. Kimi zaman isyan eder kimi zaman serzenişte bulunur. Anneyedir serzenişi. “Anne beni de sev” der kız erkek ayırımına dikkat çekmek için:

“Beni de öyle sevdin mi, anne? / Yani, abimi sevdiğin gibi / Erkek kardeşime baktığın gibi / Hani, adlarını anarken / Gelincik tarlasına dönerdi yüzün / İşte tam da onu söylüyorum / Beni de öyle sevdin mi, anne?” (s: 23) Aslında bir anne dünyaya getirdiği evlatları arasında ayırım yapmaya yüreği elvermez, ama ataerkil toplumun erkek evlada verdiği değerden dolayı sevginin dengesi bozuluyor. Aslında buradaki serzeniş anneye değil kadını evlatlar arasında sevgi dengesini bozan toplumun değer yargılarınadır.

Meral. T. Toksoy şiir yolculuğunda savaş, kadın cinayetleri, sevda, korku, aşk, eğitim, deprem temel izleklerdir. Soraya’nın recmi, Masha olayı isyanı besleyen acılardan birkaçıdır. 

 “Ah Soraya / Masumum, şaşkınım / Yatağındaydı, senin koynundaydı düşmanın / Şehvet düşkünü o iblis! / Tüm mollalar yalancı şahidin / (….) / Celladın hâlâ yatağında” (s:15)

Meral Toksoy toplumun vicdanını yaralayan ve acıtan, eşitsizliği kamçılayan eylemlere karşı duruş ve duygularını dizelerine taşır. Çocuk tacizleri onarılmaz yara olarak bakar:

“İyi dinlesin erk sahipleri / Küçüğün rızası yokmuş bu defa / Bir kereye mahsus da değil / Defalarca…/ Kadınlar, çocuklar karışırken karanlığa / Sözleşmeler kaldırılırken raflara / Can evinden vuruluyor insanlar.” (s: 49)

Yazmak, üretmek yüreği yeniden kurgulamaktır. Dil; yüreğe, düşünceye, söze ve yazıya aracılık yapar. Yaşamın pek çok alanında işlevselliğini sürdüren dil; narin ve özge denile şiire imgesel olarak yansır. Şiirsel dil estetiksel yapısıyla diğer yazın türlerinden farklı bir konumdadır. Bir bakıma anlatının en tasarruflu halidir. Az söz çok anlam… Meral Toksoy “Deniz” şiirine bakılırsa:

“Yalan söyleyen sen / Şüphe eden / Gene sen” (s: 68) yalın ve fazlalıklardan arınık dizeler dil ustalığını estetik bir şekilde yazılmış. İyi kurgulanmış, sade bir dille yazılan şiir çağrışımlarla zenginleşir.

 “Ben seni nasıl sevdim / Bilir misin? / Annenin çocuğunu / Kucakladığı gibi” Sevginin yüceliğini anne sevgisine eş tutar şair. Hesapsız kitapsız sever:

“Ben seni çölün ortasında / Vahaya rastlamanın / Sevinci gibi / Karda, kışta / Yağmurda, boranda / Baharda, hazanda / Her halükârda / Sevdim, sevdim, sevdim…” diye devam eder dizeler. (s: 66-67) Şair isyankâr olsa da duygusal yanı hep ağır basar. 

Şairin dilinde sevgi, aşk bir başkadır. Yunus Emre aşkı: “Aşk aldı benden beni / Bana seni gerek seni / Ben yanarım dün ü günü / bana seni gerek seni” der. “Aşk” izleği şiirde önemli bir yer edinir. Aşk bir bütünlük içinde işlendiğinde şiiri anlamlı kılar. Meral Toksoy aşkı özgürlük olarak alır ve:

“Ben aşkı / Göklerde uçurmayı sevdim / Ben, sevdamla kanatlandım / Arşa yükseldim” (s:73)

Toksoy dünyayı ve hayatı bir bütün olarak ele alır. Çelişkileri, acıları, sevinçleri, yaşamda beklentileri, kendiyle yüzleşmeyi, geçmişe özlemlerini, annesinin ölümünü, düşlerini şiirle yansıtırken sorgular, bu sorgulamaya kendini de dâhil eder.  

“Kurşun gibi delip geçmişti / Ergen düşlerimi / Dün gibi desem yalan / Sönük, puslu, darmadumanım” (s: 76) Duygularını sorgulamak kişinin kendiyle yüzleşmesidir bir bakıma.

“Bin acı birikse ancak bir şiir doğurur,” der Ahmet Erhan şiirinde acıyı damıtırken estetiği olabildiğince elinde tutmaya çalışır. Acı hoyrat olsa da şiirin narin ve kırılgandır dilinde bir başka akar.  Meral Toksoy yaşamını da şiirine katan bir şairimizdir.

“Annem öldü baba” şiirinde: “Üzerini örtmüşlerdi bile / Açıp yüzüne baktım / Sıcacıktı inanamadım / Henüz on dördündeydim / Sonsuz ayrılışa / Aklımın ermediği / Ölümü tanıyamadığım bir yaşta” (s: 59-60)

O kalemiyle yaşamı birleştirir.

Fazıl Hüsnü Dağlarca: “En az sözcükle yazmalı şiiri,” der. Şiirin tanımı şairlere göre değişse de ortak noktada buluşurlar.  

“Kardeşlik, sevgi, adalet / Buymuş öğreti / Cömertçe hibe edilmiş / Yiyin, için, israf etmeyin / Ne büyük lütuf” (s:51) der Dünya Hali şiirinde…

Bir kitap hazırlamadaki amaç emek denilen değeri kalıcı kılmak, geleceğe ve edebiyata katkı sunmak içindir. Toksoy’un şiirleri uzun yıllardır farklı dergilerde yayımlandı, yayımlanmakta. Her şair ve yazarın arzusudur yazdıklarını kitaplaştırmak.

“Serzenişler” kitabı 2024’de okuyucusuyla buluştu.

Yazım konusunda desteğini esirgemeyen şair Bülent Güldal’a ithaf etmiş. Kitapta elli şiir var. Şiirlerinden bazıları: Oy Şubat, Yaşamın Şifresi, Köy Okulu, Darbeler Vatanı, Dünya Hâli, Salgın, Kral Çıplak, Can Yücel’e Cevap, Kader Utansın, Son Evre, Yenide Doğsam diye devam eder.  Şiirlerde imgesel dizeler az olsa da bütüncül ve duru şiirler. Severek okudum her bir şiiri. Şiir yolu açık ve umut dolu olsun. Kutluyorum şairimizi…

*Serzenişler, Meral Tabakoğlu Toksoy, İkinci Adam Yayınları, 1. baskı, 2024, 26 Aralık 2025

 

Nurbanu KABLAN
ANKARA

 

Yarım kalan aşklar kenti Ankara
Gordion düğümüsün boğazımda
ne günlerdi sürrealist resimlerdi
kalbimin duvarına astığım yaralı Frida
yüzüne benzerdi  çivi ile yazılmış şiirlerim
 geçmişi  nakşederdi şarkılarıma  Frigya
 
hatırla Karanfil’de bir kafede ağlamıştım
başımı gömüp omzuna yağmur kokusuyla
içimi çeke çeke ayrılık kahrı göğsümde
kalkıp yürümüştüm Yüksel caddesinde
senin hikayen, adın ile aşk arasında fibula
çektikçe yırtılan kanı iğnesinden boşalan
 
Durdun durdun turnayı kalbinden vurdun
kuytumda uyuyan anıları rüyayla uyandırdın
anlamın posta kutusuna gelen mektuplarda gizlenmiş
Büyülü Fener sinemasında izlenmiş büyülü aşklar
bütün sinemalarında duruyor mu hala sessiz izler
karanlığında kalmış en güzel filmlerdi bana yadigar
 
Zaman eski bir taş plak dönüyor içimde
her çizikte takılıyor çamlarına kar yağmış resme
Beytepe edebiyat fakültesi önü gençliğim
“Vadideki Zambak”tım, açardı yapraklarım
nerden bilirdim Madam Mortsauf gibi olacak kaderim.
 
Yarım kalan aşklar kenti Ankara
Gordion düğümüsün boğazımda
Midas’ın kulakları uzun, benim de sırlarım
derin bir kuyuydun bağıramadım hep sustum
gençliğimi sana verdim en güzel çağımı
Gima önünde arkadaş buluşmalarını özledim
küçük bir Avrupa kentindeyken pazar günü
ben gelemem sen gel göreyim yüzünü…                         
                                                                (Haziran 2026 Bellgarde)

 

Zehra ÖZTÜRK
GÖZ BAĞI

 

Düşle gerçek bana
Giydirilen gömleğin
Ayrı düşmüş iki yakası…
İlikledim, getiremedim bir araya.
Gerçek acı; hazır değilim kucaklamaya.
Gözümle, kulağımla
Göz göre göre aldattın beni dünya!
Su renksizmiş; daldım masmavi okyanuslara.
Gökyüzü yeryüzüyle birleşmiş;
Dokunabilirim uzansam kutup yıldızına.
Bana ne kara deliklerden, göremedikten sonra?
Ay dedenin çengeline salıncak kuramasam da,
Yıldızlı gökyüzü, mehtapla inmiş kucağıma.
Tek suçum inanmak…
Çok isterdim panayırda çocuk olmak.
İzin vermem; kimse bozamaz bu büyüyü,
Razıyım aldanmaya.
Yoksa nasıl katlanırım,
Kıran kırana birbirini yok etmeye
And içmiş acımasız egolara?
Bir avuç insanı mutlu etmek için
Çıkarılan savaşlara
Açta, açıkta kalan milyonlara
Oyuncağı olmayan çocuklara…
Çok zor oldu;
Gerçekle burun buruna uyurken
Düş tohumlarını silkeleyerek uyanmak
Tek suçum inanmak…
Çok isterdim panayırda çocuk olmak;
Gerçekle yüzleşmeden doyasıya oynamak.
Sihirbazın sopasını çalıp
El çabukluğuyla göz boyamak
Bir yanım düş, bir yanım gerçek; araftayım.
Payıma düşen mış gibi yaşamak
Çok isterdim panayırda çocuk olmak.

 

Yaşar Utku
ŞİİRİN ŞAİR AYAKLARI

 

ayaklarım bildiğinden beri yürümeyi
nereleri gezdi nereye vardı
bazı koşarak
bazı yorgun
tuhaflıklara tanık oldu gözlerim
tuhaflıklara alışmadan
ayaklarımın götürdüğü yerlerde
talan ve yıkıntı alanları
üst üste bindirilmiş sahte gerçeklerin pazarlanması
külden ve dumandan yükselen yeniden doğuş hikayeleri
 
yolunu bulamayan ışığın hazin çaresizliği
dilsiz cümlelere sığınan arayış
dehşete düşüren gizlerin ifşası
alnına kır çiçeklerini sürenlerin türküsü
elma kiraz mevsimlerinin tuvaldeki izi
hepsi hepsi bende var olan
bendeki izleri taşıyan beyazdaki renklerin ahengi
uzaklardaki dokununan hayat
şimdime sinen hikâyelerden öğrendim ki
yalanın ihanetin un kıvamındaki tozunun giremeyeceği eşik yoktur
 
şair ki seslenir o çağdan bu çağdan yettiği kadar nefesi
şairi besleyen süslü sözleri mi
yarına olan güvenin cesareti mi
yaşatılanlar yaşananlar mı yoksa
uykusuz gecelerin endişesi mi
 
ayaklarının götüremediği çocukların hasretleri
en çok da zamanı gelmemiş ölüler kanatır şiiri
ter ve ağlamanın beynindeki ıslaklığı
zamanın nabzı atar damarlarda
hangi damar sözdeki özü kanında dolaştırır
damarlarını ayakların götürdüğü yerlerin enerjisyle dolduran şair
bilirsin ki
zamanın farkında olanların damarlarında dolaşır
iyiliğin sıvısı
 
dile gelmeyi bekleyen el ele tutuşunca aklı uçuran
nice kelimeler boşlukta asılı kalır
bir şiire dizilene
bir şair buluncaya dek
şairin dimağından akar kanından süzülerek gelen özlek
 
aklım ayaklarıma rehber
ayaklarım aklıma muhtaç düştük bir ömürlük maceraya
anlam arayışı uğruna

 

Sophia Jamali Soufi
GÜNEŞ

 

2001 doğumlu, Reşt, İran

Mimar, Moda tasarımcısı ve Leo giyim markasının kurucusu

Farsça ana dili olan İranlı şair ve yazar

İran’da Farsça üç şiir kitabı yayımlanmıştır:

Yazıları: Veda ve  Asilik

 

Geceler, ışıksız
Gölge mazeret arar
Ve rüzgâr
Kayıp anıları haykırır
Pencerelerde
Seni hatırlarım
Sen benden uzakta
Ben senden uzağım
Dünyanın neresinde güldün?
Hüzün içinde oturmuş
Gülüşünü izlerim
Ellerim sana uzanır
Dudaklarım seni anarak sıcak…
Bir sır aramızda duvara dönmüş
Duvarların ötesinden sana bakarım
Ah, bir olsa
Işık köprüleriyle
Bu uçsuz bucaksız mesafeleri aşsak
Ah, bir olsa
Perdelerin ardından gelsek
Ve güneşle dans etsek

 

Yaşar Özmen
ÇAĞRIŞIM KATMANI

(Ç. Türk Dili Dergisinde Yayımlanmıştır)

 

Çağrışım; sadece söz, ezgi, olay veya olgulardan doğmaz. Koku, tat, renk, dokunma gibi bellekte iz yapmış her şey, çağrışım nedenidir; imgelemin tutamağıdır. 

 

GENEL

‘Şiir/Sanat Çözümleme Tekniği’ ve ‘Katman Edebiyat Eleştiri Sistemi’ adı altında iki yöntem önerdim yayımlanan bir kitabımda. Önerdiğim bu iki konu üzerinde çalışırken katman yöntemini uyguladım. Katman yöntemi; bir yapıtta var olan tüm nitelik ve nicelikleri ele alan, kendi alanlarını ilgili bilim verileriyle eşgüdümlü inceleyebilme olanağı sağlayan, aralarındaki ilişkiyi görünür kılmaya çalışan, kanıtsız yargıya izin vermeyen çözümleme algoritmasıdır. Örneğin bir şiiri çözümlerken şiirde var olan en az yedi katmanı ayrı ayrı incelemeliyiz. Eleştirirken de… Varsaydığımız katmanları,  ilgili bilimlerin rehberliğinde inceleyip çözümledikten sonra yapıtın sanat değeri ve estetik değeri konusunda yargıda bulunabiliriz. Örneğin Şiirde çözümlememiz gereken katmanlar;  Biçim, Anlam, Anlatım, Ses, Çağrışım, Coşum ve Estetik Değer’dir. Diğer sanat türlerinde de bu katmanlar üzerinden çözümleme ya da eleştiri yapabiliriz. Gerek duyulması halinde katmanlar arttırılabilir. Örneğin resim sanatı için perspektif katmanı eklenebilir…

Bu metinde Çağrışım Katmanının oluş, işleyiş ve işlevini açmaya çalışacağım. Çağrışım, sanatın öncelikli ve özellikli konularında biridir. Öyle olmasına karşın bu katman, bana göre yazınımızda sıradan değinmelerle geçiştirilmektedir. Salt sanata kafa yoran yazar ve şairlerimiz değil, aynı zamanda akademik çalışmalarda da üzerinde yeterince durulmayan bir konudur. Çağrışım; biçim, anlam, anlatım ve ses katmanlarının çarpanları ve bileşenleri olduğuna göre karşımıza ayrıca incelenmeye, araştırılmaya değer başat bir katman olarak çıkıyor. Çünkü sanatın, sanat olması için üzerinde yürünecek anayoludur.

Çağrışım katmanını, dört bölümde inceleyeceğim. İlk bölüm çağrışımın genel açıklaması; ikinci bölüm Çağrıştırma Tabaka[1]sı; üçüncü bölüm, Çağrışımsal İmgelem[2] Tabakası; dördüncü bölümse Rastlantısal İmgelem Tabakası’dır.

ÇAĞRIŞIM

Çağrışım; ses, anlam ve anlatımın verilerine dayanarak dağardaki izlere, yaşamsal ve duyusal belleğe, kayıtlı tüm bilgilere, izlerden yaşamsal birikimlere, oradan imge ve görüntüye, görüntüden keşfi bekleyen yeni imgeleme ulaşan insana özgü bir süreçtir. İnsanın düş ve düşünsel evreninin sınırsız etkinliğidir. Sanatsal ve bilimsel yaratıcılığın temelinde önemli bir zihinsel süreçtir. Bilinç dünyasında bir şey yalnız bir şeye bağlı değil, çok şeye bağlıdır; son derece karmaşıktır. Bir olay, olaylar zincirini, bir olasılık, çok olay ve olasılıklar zincirini doğurur.  Bilgi bütünlüğüne ulaşmış zihinde bir şey, o kadar çok şeyle bağıntılıdır ki bunun sınırı ve sonu yoktur.

Şiir açısından baktığımızda çağrışım; anlam, ezgi, söz, olgu veya olaya dayanarak okur belleğini dürten, okurun zihnindeki bağıntılar bileşkesini kurcalayan, anıştıran, tetikleyen ve devindiren, okuru imgelem dünyasına yönelten, yeni düşünme ve görme biçimine neden olan bir katmanın adıdır. Çağrışım sözcüğünün buradaki kullanımı sözlük anlamının dışında değildir. Çağrışımı şiir veya sanatsal bir uzamda ele aldığımızda, onun çıkış, oluş ve sonuçları açısından ayrıntılı incelenmesinin gereği doğar. Her sanat yapıtının üzerine yaslandığı görünmeyen bir varlık alanıdır. Uyarma, uyandırma, sezdirme, anıştırma, duyumsatma ve anımsatma gibi zincirleme tepkiler yanında yapıtın anlamsal derinliği ile coşum katmanına yeni boyut ekleyerek sanatta sınırsızlığı ve duygusallığı sağlar. Anlamın kaşağısı, zihnin karanlık bölgeleri için el feneridir. Anlamı kaşıdıkça daha yoğun imgeye, imgeden daha özgün imgeleme götürür. Bir anlamda bellekteki yerleşik izlerin uyaranı ve düş dünyasının başat erketesidir diyebiliriz.

Çağrışım; biçim, anlam, anlatım ve ses gibi fiziksel katmanlarla ilişkilidir. Tersinden söylersek, fiziksel katmanlar, sanat yapıtının özelliğine göre az veya çok etki gösteren çarpanlardır. Bunun yanında çağrışımla ilgili ele alınması gereken bir konu daha vardır; serbest çağrışım. Düşünsel bir süreçtir. Freud, “Serbest çağrışım sırasında kişide görülen hiçbir şeyin gelişigüzel ya da rastlantısal olmadığını ve kişinin bir seçimde bulunmadığını” vurgular. Bu yöntem genellikle psikanalitik terapide kullanılır. Bunun yanında gerçeküstü (sürrealizm) sanat anlayışındaki anlık yazma işlemi de serbest çağrışıma farklı bir örnektir. Serbest çağrışımda doğrusal bir düşünme örüntüsü ve bilinçli seçim aranmaz, kişinin doğal davranışları daha etkendir.

Okur, şiiri okurken veya bir yapıtı izlerken çocukluğundan bugüne kadar edindiği bilgi, deneyim, her tür yaşanmış duygu ve anılarıyla bir başınadır. Okur bire bir şiirle iletişime girdiği için çekince, baskı ve basınç altında değildir. İçinden geldiğince özgür düşünebilme, imgelem kurabilme, doğal davranabilme olanağına sahiptir. Serbest çağrışıma sonuna kadar açık bir konumdadır. Asla dışa vuramayacağı, kendince kutsal olan, değerli olan, utanç veren, sorun olan, kendisine bile itiraf etmeye çekindiği her tür duygu ve bilinçaltı bilgilerini, şiirle karşı karşıya geldiğinde kendine itiraf etmeye, üzerini açmaya, onlarla ilişkiye girmeye hazırdır. Okurun bu durumuna yaslanarak, okuru tetikleyecek, anıştıracak, duyumsatacak, anımsatacak, bilincine başka alanları çekecektir. Benzerlik, yakınlık ve çelişkiler arası bağıntı kurduracaktır. Bu durum, sanatın ayrı bir gerçeğidir. Oldukça kapsamlıdır.

Şiirde çağrışım, kısa değinmelerle geçiştirilemeyecek kadar önemlidir; sanatsallığa katkı yapar, imgeye yönelir, imgelem doğurur, coşumsallığı tetikler, çokanlamlılık ve rastlantısallığı doğurur. Doğuş, oluş, işleyiş ve sonuçlarını somutlaştırmak için ek tanımlamalara gereksinim vardır; “Çağrışım Çekirdeği, Çağrışım Yelpazesi, Çağrışım Saçağı” gibi…

Çağrışım çekirdeği, okurun kültür ve bilgi varlıklarını uyandıran, okuru daha geniş imgeleme taşıyan şiirdeki belirlenebilir söz varlıklarıdır. Yani şairin şiirini kurarken dikkat edeceği söz ve söz tamlamalarıdır.

Çağrışım yelpazesi, şairin okuru yönlendirdiği çağrışım alanıdır, olanaklarıdır; okurun imgelemine taşıyacağı görüntü açısıdır.

Çağrışım saçağı ise, okurun ulaştığı çağrıştırmadan doğan çoklu imge demetidir. Rastlantısal olacağı gibi tamamen okurun yaşamsal izlerine bağlı oluşan imgelem çeşitlenmesidir.

Çağrışımın anlamla ilişkisi diğer katmanlara oranla daha güçlüdür. Anlam, ne kadar derinliğe sahipse çağrışım da o kadar güç ve çeşitlilik kazanır. Sanatçının önümüze serdiği yol ve anlam derinliği, duygularımıza dokunur. Yoğunlaşma, farkındalıklı algı, görme, anlama ve düşünme biçimine neden olur. Kanımca, okurda çağrışımla oluşan/oluşturulan imge ve buna bağlı imgelem, şiiri şiir yapan önemli bir süreçtir.

Anlam derinliği; dünya, yaşam ve insan ile bunların aralarındaki ilişkiyi derinliğine anlatabilme ve okuyabilme sonucu oluşur. Aynı zamanda dilin çarpıcı kullanılmasıyla da yaratılabilir. Sapma, benzetme, imge ve bağdaştırma gibi dil teknikleri; çarpıcı, beklenmedik ama zengin çağrışıma neden olan söz dizimi, söz kaynaşmasıdır; bunlar hem yeni düşünme yöntemi hem yeni düşün alanları açması bakımından önemli kullanımlardır.

Çağrışım yaratabilmek, okurun ilgi alanı ve kültürel yapısı ile de ilgilidir. Diğer söyleyişle anlam ve anlayış biçimiyle koşuttur. Çok bilinen bir olay ya da kahramana, mitlere, simge ve sembollere, halka mal olmuş şahsiyetlere ilişkin atıf yapma, sezdirme veya açıkça işaret ederek başka bir olguyu anımsatmayı çağrışım için değişik yöntemler olarak düşünebiliriz. Bu yöntemler, okuru kahramanla ilgili bir olaya götürecek, o olay ile ilgili unutulmaz bir zamanın unutulmaz anlık olaylarını belleğinde anımsatacak, yeni çıkarımlara doğru gezintiye çıkaracak, okurun duygu durumunda olumlu ortam yaratacak ve haz doğuracaktır.

Çağrışımın, anlam katmanına yeni anlam ve görüntüler üretmek gibi bir geri dönüşümü söz konusudur. Okur, kendi yaşamsal varlık ve değerleri ile bilinç ve bilinçaltında yer etmiş olan bilgilere yaslanarak yeni görüntüler ve yeni duyusal alanlara ulaşır. Bu özellik, zincirleme etki yapan özel ve önemli bir hareket alanıdır. Bu nedenle şiirin kendi içinde var olan çağrışım gücü, okurun mantıksal yetenekleriyle de paralel olarak artacaktır. Anlam katmanının çağrışım ve buna bağlı görüntüyü eş zamanlı oluşturduğunu, çağrışımın da yeni olgu ve imgeler üretebildiğini bu çıkarımlardan sonra söyleyebiliriz.

Çağrışımı doğuran durumlar; sadece söz, ezgi, olay veya olgular değildir. Yaşamın içinde var olan, bunun yanında zihinde tasarlanabilmiş soyut kavramlar da çağrışımı doğurabilir. Bu konuya daha somut bir örnek verelim. Örneğin mevsimlerin, insanın yaşamsal örüntüleriyle bütünleşmiş algı ve duyularını biçimlendiren etkisi vardır. Bahar aylarının güneş rengi diğer aylara ve coğrafi konuma göre ışık açısından kendine özgü bir tona sahiptir. Bahar güneşinin renk tonu, çoğu insanda aşk olgusunu çağrıştırır ve duygular bu uyarıma göre biçimlenir. Demek ki renkten kokuya, işitsellikten tada, hareketten kas duyumlarına kadar duyularla algılanan her şey çağrışım için bir kaynak oluşturabilme gizilgücü taşır. Bu gizilgüce sahip ögeleri bulup şiire yedirmek de şairin işidir. Burada parantez içi bir bilgi daha aktarayım: Şairin çağrışıma kaynaklık eden ögeleri bulup şiirinde kullanması için; zihninde duygu, duyu, olgu, olay, bilgi ve bilinç arasındaki ilişkisel işlerliği biraz açıklığa kavuşturması gerekir.   

Şiir, dizelerinde anlattıklarıyla yetinmez. Okurdan, çağrışım gücüyle hiç değinilmemiş alanların, olay ve duyguların yaşanmasını ister. Satır aralarını okumak deyimi bir bakıma bunu karşılar diye düşünüyorum. Yapıtta hiç değinilmemiş görüntülerin oluşturulması, okuru yeni anlam dünyasının kapılarını aralamaya yöneltir. Bir anlamda çağrışım; anlamı güçlendirir, iletiyi keşfedilmemiş bölgeye taşır, coşumun doğumuna katkı sağlar, okuru estetik yaşantıya hazırlar. Başka bir deyişle, şiirde imge olarak adlandırdığımız oluşumun temel çıkış noktasıdır ve okur imgelemi ile koşut hareket eder. Zihinde kapsamlı düşünsel evreni yaratır.

‘Çağrışım katmanının kapsamı nedir, neden olan esaslar nedir, nasıl oluşur ve sonuçları nedir’ gibi sorulara yanıt aramalıyız. Bu sorulara yanıt bulmak için onu varlık düzleminde tanımlamamız ve isimlendirmemiz gerekir. Şiirde veya herhangi bir sanat yapıtında çağrışıma neden olan ve biçimini belirleyen düzleme “Çağrıştırma Tabakası” ismini verebiliriz. Tabaka, katman kavramının, daha özelleştirilmiş alt birimidir.

Buraya kadar şairin istediği ve şiirindeki söz varlıklarıyla ortaya koyduğu, okurda çağrışımı yaratacak gereçlerden söz ettik. Bu aşamadan sonra, ele almamız gereken konu, çağrışımın okurda oluşturduğu sonuçtur; imgelem boyutudur. İşte okurda oluşan bu eylemsel tabakaya “Çağrışımsal İmgelem Tabakası” diye isimlendirmenin uygun olacağını düşünüyorum.

Çağrışımsal imgelemin oluşum sürecini, iki farklı varlık düzleminde ele alabiliriz. Birincisi, şiirin söz varlıklarının okuru yönlendirdiği çağrışımsal imgelem tabakasıdır. İkincisi, okurun yaşamsal algısı ve bellekte yerleşik bilgileri, görme, sezme yetisi gibi kişisel etmenler ile şiirde çokanlamlılık gereği okurun kendince ulaştığı “Rastlantısal İmgelem Tabakası”dır. Çünkü sanatsal metinlerin doğasında var olan, sezdirme gücünün de etkisi ile okurun bilincinde üretilen anlam dünyasını ancak bu sınıflandırmayla tanımlayabiliriz. Her ne kadar sınıflandırma yapmış olsak da bunlar, eşzamanlı, eşgüdümlü ve birbirini bütünler biçimde oluşurlar.

Rastlantısal imgelem, rastlantısal anlam gibi ayrıca incelenmesi gereken sanatsal bir gerçektir. Metni sanatsal boyuta taşımanın altında yatan temel değerlerden biridir. Bugüne kadar farklı biçimlerde dillendirilmiş olmasına karşın sınıflandırılıp tanımlanmamıştır. Şu kadarını söylersek sanırım bu tabakaların önemi anlaşılabilir. Şiirin zamana karşı dinamizmini ve kalıcılığını sağlayan, şairin kurgusu ve okurun belleğine göre şekillenen, dönemlerin algı ve yargılarına göre yeni değerler üreten tabakalar olarak düşünebiliriz.

Çağrışım katmanına değindikten sonra, Çağrıştırma Tabakası, Çağrışımsal İmgelem Tabakası ve Rastlantısal İmgelem Tabakasını; gereci, gerekçesi, nedeni, nasılı, oluşumu, okurda yarattığı etki ve sonuçları açısından gelecek bölümde ele alalım.

ÇAĞRIŞTIRMA TABAKASI

 

Çağrışım çekirdeği, okurun kültür ve bilgi varlıklarını uyandıran, okuru daha geniş imgeleme taşıyan şiirdeki belirlenebilir söz varlıklarıdır.

 

Çağrışım katmanını daha anlaşılır kılmak için onu tabakalara ayırmamız gerektiğini bir önceki bölümde belirtmiştim. Tabakalara ayırarak parçadan bütüne doğru sistemli bir yol izlemek, konuyu daha anlaşılır kılabilir. Bu yüzden Çağrışım katmanını; Çağrıştırma Tabakası, Çağrışımsal İmgelem Tabakası ve Rastlantısal İmgelem Tabakası, diye üç ayrı bölümde inceleyeceğim. Bu metinde çağrıştırma tabakasını; gereci, gerekçesi, nasılı bakımından açıklamaya çalışacağım. 

Çağrıştırma tabakası; nesnel, öznel, soyut bir olgu veya olayı imleyen, bunlardan yola çıkarak anlamlandırılan, bu anlamın başka bir anlam ya da görüntüye yönelmesini sağlayan; ezgi, biçim, söz ve söz tamlamaları düzlemidir. Bir bakıma ezgi, biçim, sözcük, dize veya anlam öbekleri; okurun duygu durumunu etkileyen, belleğini silkeleyen ve belleğine tutunmuş olan izleri anımsatan, ilk çıkış noktasıdır. Bunu kurgulamak, tasarlamak, okurda istenen imgelemi yaratmak şairin işidir; yani sanatçının kişisel becerisidir, yeteneğidir. Şairin yeteneği metnimizin konusu değildir elbet; konumuz yapıtta çağrışımı güçlendirmek için daha nesnel ne yapılabiliriz sorusuna yanıt aramaktır. İmgenin algı ve anlaşılmasında önemli bir paya sahiptir bu tabaka. Aynı zamanda okurda çoğul ve rastlantısal imgelem yolunu açar. Ancak bunu açıklarken şairin şiirinde bilerek kullandığı gönderme, sezdirme ve anımsatma türü söz varlıkları üzerinde yoğunlaşmalıyız. Örneğin, çağrıştırma süreci nasıl tasarlanmalı, kurgulanmalı ki şiirimizin okurda etkisi yüksek olsun, estetik değeri yüksek olsun? 

Şiirin anlamsal, işitsel ve görsel olarak okurda doğuracağı uyaranlar, yönlendirenler ve bu uyaranların temel ilkelerinden oluşan varlıklar düzlemi, ucu açık bir uzaydır. İşte bu uzay, şiirde veya bir sanat yapıtındaki çağrışımı sağlayan bir alandır. Bir anlamda çağrışımı doğuran somut ve soyut veriler dizinidir. Şair, uyaranları nasıl kullanmalıdır ki şiiri yetkin olsun? Yeteneğin yanında teknik bilginin de gerekli olduğu bir durumdur bu.

Şiir anlatmaz, anlatılmak isteneni yansıtır, duyumsatır, sezdirir; bununla da yetinmez, istenen görüntüyü de kendine özel teknikle çağrıştırır. Bu sırada da düş dünyamıza yeni yeni ateşler yakar. İmgelem olanaklarımızı bilemeye başlar. Aynı zamanda, hem somut hem de görünmez ama gönderilerle yolu açılan soyut bir alana taşır bizi. İşte gerçek ve gerçek olmayan alanın ortaklaşa bilincimizde yarattığı toplam nesnel, duyusal ve sanal görüntü; bir yapıtın estetik değeri hakkında bilgi verir. Başka bir söyleyişle çağrıştırma tabakasının oluşturduğu bu düzlem, okur anlağında estetik algının önünü açan bir olanaktır. Bu olanak, şair tarafından etkin kullanılmalıdır. Söyleyiş şaşırtıcı dil kullanımıyla aklı tırmalamalıdır. Yani sezdirme, duyumsatma, anımsatma gibi eylemleri harekete geçirmelidir.

Olayın/duygunun/eylemin anımsatılması için kullanılan sözler ve söz öbeklerinin her birini, çağrışım çekirdeği olarak adlandırabiliriz. Çağrışım çekirdeklerinin, (olgu, olay, sapma, ad aktarması, deyim aktarması, benzetme, bağdaştırma, sözcük ve söz grupları gibi..) anlatım ve anlam niteliğine bağlı olarak, özgün ve etkin olması beklenir. Okura olay ve görüntüleri anımsatacak, imgeye yöneltecek, imgelemi başlatacak, okurun bilgi dağarcığına ve yaşamsal izlerine bağlı olarak olaylar zinciri ve görüntülerin oluşmasını sağlayacak biçimde kurgulamalıdır şair.

Çağrışım çekirdekleri, belleğimizi ve duygularımızı harekete geçirerek bilinç ve bilinçaltımızdaki uyuyan gizli odaların açılmasını sağlar. Duyguları tepkisel konuma sokar, algı uyarıcıları yönlendirir. Okurun zihinsel ve duyusal dünyasına belirgin izler çizer, okuru götürmek istediği imgeleme doğru yönlendirir. Bunun için şair, alışılmamış bağdaştırma, eğretileme, benzetme, değinmece, değişmece, yineleme, karşıtlık, aktarma gibi… söz ve anlam sanatlarına başvurmalıdır.

Çağrışımı etkin kılmak amacıyla, okurun kültürel, sosyolojik ve psikolojik dünyasını göz önünde bulundurmak gerekir. Şöyle ki insanın tutum ve davranışlarını belirleyen, onun hangi uyaran karşısında ne gibi bir tepki vereceğini az çok saptamamızı sağlayan, insan bilimleridir. Bu yüzden şair ya da sanatçı, sosyoloji ve psikoloji gibi insan bilimlerinin kavram ve terimlerine egemen olmalıdır. Salt çağrışım olanaklarının güçlendirilmesi için değil, bütün sanat alanlarında özne ile eylem arasındaki ilişkinin, tutum ve tepkilerinin çözümlenebilmesi, belirlenebilmesi için gereklidir bunlar. “Kuramsal bilgiyle iyi şiir yazılamaz” gibi bir inanış vardır. Doğrusunu söylemek gerekirse kuramsal bilgi, deneyimsel bilgidir. Bu bilgiyi ister usta çırak biçiminde ister bilimlerin ışığında edinin, sonuçta bu bilgi, şiir/sanat hakkında birikmiş, doğruluğu genellikle kabul görmüş bilgidir. Şiiri yazarken, eleştirirken, çözümlerken her aşamada kuramsal bilgiyi kullanmak zorundayız. Araba kullanırken önündeki arabayla arandaki uzaklığı korumak için ayırdında olmaksızın matematiği kullandığımız gibi…

Katman edebiyat Eleştiri Sistemi ve Şiir Çözümleme Tekniğinde, çağrıştırma tabakası nasıl kullanılmalı ve katkısı ne olmalı? Şiirdeki her dize tek tek incelenmeli mi? Metnin bütünlüğü dikkate alınarak genel bir değerlendirme mi yapılmalı? Şiirin şiir olma niteliğine katkısı oldukça fazla olduğundan bu tabakayı incelerken ayrıntıya girmemiz gerekir kanımca. Şiirdeki şaşırtıcı tasarım ve büyüleyici anlatımı, özellikle yeni, alışılmadık yapıları, duyusal dünyaya taşıyan söz ve anlam varlıklarını, bir bir saptamalıyız. Diğer bir deyişle çağrışım çekirdeklerini belirlemeliyiz. Çağdaş sanat yaklaşımı, sıradışı, vurucu ve ayrıksı düşünebilme yeteneğine yaslanır. Öyleyse çağrıştırma tabakasının sıra dışılığı ve söyleyiş güzelliği, bize somut bilgiler verecektir. Bu tabaka, asimetrik düşünebilmenin önünü açan bir olanak olması açısından da önemlidir. En azından yazarken özgün tamlama yapmamıza ve çağrışım çekirdeklerini daha bilinçli kurgulamamıza yönlendirir bizi. 

Öyleyse eleştiride, çağrıştırma tabakasını ve çağrışım tekniğini nesnel bir ölçüt olarak ele alabiliriz. Zaten önerdiğim şiir çözümleme tekniği ve edebiyat eleştiri sisteminin temel ilkesi, eleştirmenin/çözümleyicinin yapıt hakkındaki yargısını nesnel bir düzleme oturtmaktır; öznel yargıyı olabildiğince azaltmaktır. Ayrıca eleştiri sonuçları, yapıtın yetkinliğini ortaya koymanın yanında genç şiir severlere de şiir yazma tekniği açısından somut veriler sunabilir. Şiirde bilinçli kurulan her çağrışım çekirdeği, er ya da geç okur imgelemini yöneltme, olay ve olgu görüntüsünü açığa çıkarma görevini yüklenecektir. Hatta şiirde kullanılan bir sözcük veya sözcük öbeği bile, günün güncel ve iz bırakmış olayları ile bütünleşerek beklenmedik bir çağrışımı, görüntüyü, okurun zihninde canlandıracaktır.

Örneğin:

(…)
Sonra bakmışsın ki tek gözlü Avrasya korsanı
Yelken basıyor devinimi iri açık denizlere
Dalgalar devşiriyor tomar tomar tersi yüzü cebir
Ezberinde mumdan beyit, kuşağında evcil kurşun
Her vurgun vuruldukça bir daha bir daha vuruluyor
Her kırık kırıldıkça bir daha bin yerinden kırılıyor
Usun tekbirle kelepçeye vurulduğu yerde.
Haziran 2014, “Bir Damla Suda Halkalar” isimli şiir kitabından   

 (...)

 

Şair, şiirinin çağrıştırma özelliklerini güçlendirmek için ne yapmalıdır? Diğer yandan şairin kurguladığı çağrıştırma teknikleri, ne kadar özgün ve çarpıcıdır, sorgulayabiliriz. Bir eleştirmen bu tabakanın açığa çıkarılması için ne yapmalıdır? Bu tür sorulara yanıt aradığımızda biraz daha nesnel ölçütler karşımıza çıkacaktır. Şiiri yazarken, eleştirirken, çözümlerken bu sorulara vereceğimiz yanıtlar belirleyici olacaktır. 

Şimdi aşağıdaki şiiri yalnızca çağrıştırma tabakası açısından değerlendirelim. Ayrıca bu tabaka, Şiir Çözümleme ve Eleştirisi açısından ne işimize yarar?

 

KADIN
Topal bırakılmış insan cinsiyim, ne namus!
Kara örtüler altında öğreniyorum yaşamayı
Yemek yemeyi öğreniyorum örneğin
Dudaklarımın ıslaklığını göstermeden
Bacaklarıma usturuplu durmasını tembihliyorum
Saç tellerime bağlıyorum işlenmiş bütün günahları
Bütün geceler, bütün karalarla komşuyum
Fısıldıyorum kucağımdakine, işliyorum kulaklarına
Bir oya gibi işliyorum, bildiğim bu kadar
Ak sütüme bulaşmış yanık tütün kokusu…
Eksikli miyim yoksa primitif zekâ kurgusu mu
Hür müyüm, cariye, köle, eş, anne mi ya ben neyim
Ufkum hâlâ, adet gördüğüm kentin küflü sokakları…                                                                               
                           
Şubat 2020, Narlıdere/İZMİR, “Umut Bekler Bizi” isimli şiir kitabından 

 

Çağrıştırma tabakası hakkında bilgi edinmek için öncelikle ‘Kadın’ şiirindeki çağrışım çekirdeklerini saptamakla başlayabiliriz. Örneğin; Topal bırakılmış insan cinsi, Kara örtüler, Dudaklarımın ıslaklığı, Bütün karalarla komşuyum, Bacakların usturuplu durması, Saç tellerine bağlamak, bütün karalarla komşu, yanık tütün kokusu, primitif zekâ kurgusu…

 

ÇAĞRIŞIMSAL İMGELEM TABAKASI

Çağrışımsal imgelem tabakası, şairin şiirde kurduğu uyaranlar ile okurun kendi yaşamsal varlıkları, kültürel değerleri ve belleğinde kayıtlı görüntüler üzerine yaslanarak yeni görüntüler ve duyusal alanlar yaratma alanıdır.

İmgelem; bilgi birikimimiz ve bilincimizin zihinsel, düşsel ve duygusal olarak ortaya koyduğu tüm tasarılar, görüntüler, işlemler, yaratılardır. Bir anlamda düş ve düşünme gücünün ortaya çıkardığı eyleme dönüşmemiş düşünce bazında örüntüler evreni de diyebiliriz. Anlağın işleyiş ve imgenin bilinçte işlendiği düşsel bir süreçtir. Sanatçı ve alıcının, toplam düşünsel çıktısının süregiden bir akıntısıdır.

Çağrışımsal imgelem, okurda bilinçli oluşturduğumuz bir imgelem sürecidir. Zaten imgelem, bir sanat yapıtından ulaşılan düş uzayıdır; olağan ve gelişigüzel kurduğumuz düşten farklıdır. Çağrışım çekirdeği, okur üzerinde uyarı, sezdirme, anımsatma, dokunma ve değinmeler yapar.

Olgunluğa ulaşmış anlakta bir şey, o kadar çok şeyle bağıntılıdır ki hangi şeyin hangi bağıntıyı uyaracağı; bilgi varlıkları, belleğindeki izler ve anlık duygu durumu ile doğru orantılıdır. Neyin, neyi harekete geçireceğini; neyin, neyi nasıl bir imgeleme yönlendireceğini kestirmek zordur. Yani şair olarak sizin söylediğiniz değil; siz imgelem rotasını belirlemiş olsanız bile okurun nasıl anlamlandıracağı, nasıl bir imgelem dünyasına yöneleceği önemlidir. Şair, kendi anlayışına göre bir veya birkaç imgeyi hedeflemiş olabilir, ancak kurguladığı imgeler okur tarafından hiç algılanmayabilir, görüntülenmeyebilir. Bu biçim bir yönelme, rastlantısal imgelem tabakasında ayrıca incelenecektir. Bu metindeki konumuz, şairin yönettiği imgelem tabakasıdır ve her şair sözlerinin okuru nasıl bir imgeleme yönelteceğini az çok belirleyebilmelidir.

Şair; anlam, anlatım ve ses olanaklarına dayanarak çağrışımın amacı, yönü ve gücü konusunda belirleyicidir. Çağrıştırmak istediği konuyu, olguyu, olayı, özü, bağdaştırmayı, aktarma veya benzetmeyi; çarpıcı bir şekilde verir, duyumsatır ya da sezdirir; ancak okur konu hakkında bilgisiz ise anlatılmak istenen hedefine ulaşmaz. Bu, şair tarafından dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntıdır. Fin mitolojisinden bir simgenin kullanılması okur için bir anlam taşımayabilir. Şair, şiirinde çağrıştırma sorumluluğunu taşımak zorundadır; kalıcı şiir yazmak istiyorsa okurda yaratacağı imgelemi de dikkate almak zorundadır. Basit bir ayrıntı gibi geliyor; ancak bu konu şiir yazarken, çözümlerken ve eleştirirken, son derece önemlidir. Bir şiirin okurda yaratacağı etki ve şiirin okuru kavrayışı, bu ayrıntıyla güçlendirilebilir veya tam tersi zayıflatılabilir.

Şair, şiirin yayacağı ileti niteliğini ve iletilerin gelecekte alacağı anlamsal devinimi kurgulayabilme olanağına sahiptir. Kurgu niteliği, şairin düş gücü, sezgisi, bilgi altyapısı, olay ve olguları farklı görebilme becerisi, bunun yanında geleceği okuyabilme yetisiyle doğru orantılıdır. Aslında bir yapıtın gelecekteki anlamsal devinimi, bütün sanat alanları için özel olarak incelenmesi gereken çok boyutlu bir konudur. Yapıtın kalıcılığı, geleceğe de seslenebilmesi kurgunun içeriği ve yetkinliğiyle ilgilidir.

Yinelemek gerekirse çağrışımsal imgelem, şairin yönlendirdiği uyaranlar (imgelerle) ile okurun kendi yaşamsal varlıkları, kültürel değerleri ve belleğinde kaydedilmiş görüntüler üzerine yaslanarak yeni görüntüler ve yeni duyusal alanlar yaratma sürecidir. “Şair, okurun dünyasına göre söz söylemek zorunda değildir; içinden geleni olduğu gibi söyler” diye söylenir. Ancak şiirin, okurun dünyasına seslenmesi ve onda estetik kaygı uyandırması için öncelikle izleyicileri dikkate almak zorundadır.

Okur, çağrışımın doğurduğu imgeleri belleğinde kayıtlı düşlerle birleştirerek görüntülemeye çağırır. Bunlar, çoğunlukla çağrışımın tetiklediği anlamla özdeş görüntüye dönüşür. Düşünsel görüntüler, birbiriyle bağıntılı zihinsel olgulardır, yaşama ve evrene ilişkin çıkarımlardır. Sonuçta okur düşünsel görüntülerden, bilgiyi işleme ve yaşamı görme biçimine bağlı olarak daha içsel yeni anlam ve imgelem uzayına ulaşır. İşte bu uzay, kuramsal bir işleyişin sonucunda doğan imgelem evrenidir. 

Şimdi, kendi kendimize şiirin çağrıştırdığı konular üzerinden imgelem gücümüzü tanımlamaya çalışalım. 

 

(…)
Irgalamıyor beni masum gagalı güvercinleriniz
Barışı getirmekten uzaktılar ne zamandır
Tırtıl taşıdılar badem gagalarında
Tırtıklasın diye üstüme yağan güneşi
Hiç güvenmiyorum güvercinlerinizin sevdasına
Kaç kez sponsor olurlar yeraltı şehirlerine
Kaç kez takla atarlar minare gölgelerinde
Kaç bıçak vururlar sırtından timsale insafsız
Kaç kez dikerler zeytin dalını haydut inine
Hesapsız bir hasat yapar gibi hırçın
Başıbozuk bir bostan bozumu mevsimindeyiz…
                                                               Temmuz 2014 Narlıdere “Bir Damla Suda Halkalar” kitabından

 

Örneğin üç ve dördüncü dizeyi, çağrışımsal imgelem açısından inceleyelim. ‘Tırtıl taşıdılar badem gagalarında/Tırtıklasın diye üstüme yağan güneşi’ derken, bir güzelliğin/aydınlığın yok edilmesine ilişkin düşünce yapısı belirli insanların hastalıklı düşünce ve edimlerinden söz edilmektedir. Aslında güncel ve somut olaylara dayanan bağdaştırma söz konusudur burada. ‘Badem gagalarında’ alışılmamış bağdaştırması, aynı zamanda belirgin ve kalıplaşmış düşünce yapısını anlatan bir çağrışım çekirdeğidir. İki sözcük, zamanımızın bir olgusunu okurun önüne getirip koymuş ve okurda kocaman bir imgelem evreni yaratmıştır.

Ayrıca imge; hareket, biçim, renk veya sözle görünüşe taşınan düşünsel bir uyarandır, aynı zamanda yeni imgelem alanları yaratma gücüne sahiptir. Örneğin:

 

(…)
Zemzemle paklanan yamyam bir coğrafya
Kandaşlarıyla tutuşturulan
zümrüt başaklı harman[3]
(…)

 

Vahşete dönüştürülen ve birbirini yiyen bir coğrafyadan söz edilmektedir. Burada okur çoğunlukla; Irak, Suriye, Filistin ve İran’ın da dâhil olduğu coğrafyanın tarihsel bilgisine yaslanarak imgelem kuracaktır. Ayrıca dizelerde ayrıntılı bir imge çözümlemesine gidersek, tek başına “Zemzem” sözcüğünün bile imge ve arkasından bir imgelem süreci doğurma gizilgücü olduğunu anlarız.

Çağrışımsal imgelem tabakası, yapıtın etkisiyle insanda oluşan düşlemsel uzamdır. Bu uzam, gerek eğretilemeyle gerek doğrudan göndermelerle gerek imge gibi yöntemlerle yapılsın, incelenmesi ve tanımlanması gereken önemli bir süreçtir. Zihinsel olarak yaşanan düşlemsel olgu ve olaylar, çağrışımsal imgelem çıktılarıdır ve sanat açısından önemli bir bileşendir. Özellikle dil sanatlarında estetik değer ölçümlemesi için nesnel ölçütler sunacak gizilgüce sahiptir.

Dil sanatlarında, çağrışıma bağlı imgelem tabakası, kendine özgü bir biçimde ayrıca ele alınmalıdır. Çağrışımsal imgelem tabakası, yukarıda söz edildiği durumuyla bir kuram özelliği taşır mı? Oluş, işleyiş ve sonuçları bakımından incelediğimizde; genelliği, deneyselliği, izlenebilirliği ve sürekliliği sağladığını görüyoruz. Öyleyse Çağrışımsal İmgelem sürecini, sanat kuramı olarak ele alma gerekliliği doğar.

Ayrıca Çağrışımsal İmgelem Kuramının oluş-işleyiş süreci; Saussure’un Gösterge Kuramı, Collins ve Quillion’un saptadığı anlamsal ağlar kuramı, anlamsal özellikler kuramıyla eşzamanlı, eşgüdümlü ve koşuttur. Bu kuramlarla eşgüdümlü hareket ediyor ve belli sonuçları doğuruyorsa, durum biraz daha ayrıntı gerektiriyor. O zaman kuramın salt sanat bağlamında ele alınması yeterli olmaz; aynı zamanda dilbilimin konuları arasında da incelenmesi gerektirir.

Sonuçta benzer etkiden benzer sonuçlara yönelen; genellenebilir, izlenebilir ve tanımlanabilir bir süreci olan; özellikle denenebilir olup deneysel sonuçları çağrışım yelpazesi[4] içinde kalan bir işleyişi varsa, bu süreç bir kuram olarak tanımlanmalıdır. Kuram niteliklerini sağladığına göre bu süreci, ‘Çağrışımsal İmgelem Kuramı’ diye adlandırabiliriz.

Her ne kadar kuram niteliklerini taşıdığını söylesem de kuramın; deneyselliğine, izlenebilirliğine, genelliğine ayrıntılı bakılması; eylemsel sürecinin araştırılması; daha işlenebilir bilgiye dönüştürülmesi gerektiğini, bir kez daha vurgulamalıyım. İlk bakışta, bir olgunun, olayın, söylemin; insan zihnindeki yansımasını ve imgelem uzamını açıklamamıza katkı sağlayacak bir sürece sahip olduğunu görüyoruz. Ayrıca bir yapıtın anlamından çağrışımına kadar okurda yaratılmak istenen; algı, anlama, düşünme ve görmenin eylemsel düzlemini de tanımlamamızı sağlıyor. Bu nedenle çağrışımsal imgelem, gerek kuram olarak gerek süreç olarak düşünülsün, dil ve insan bilimleri uzmanları tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınmalıdır. Çünkü sanat bilimine, özellikle sanatın ölçümlemesine ilişkin yeni bir bakış açısı sunabilecek gizilgüce sahip olduğu kanısındayım.

Sonuç olarak, çağrışımsal imgelem kuramı; sanatın alıcıyla ilişkisinden doğan düşlemsel olayları oluş-işleyiş açısından görünür kılmaya yönelik bir süreçtir. Kısacası bu süreç; iletişimin olağan ilkelerinden doğan, zihnin olağan işleyişiyle oluşan, kavramsal olarak izlenebilen ve yaşanan bir oluştur. Yaptığım şey, bir keşif değil; zaten var olan bir süreci saptamak, tanımlamak ve adlandırmaktır. Yukarıda söz edildiği gibi dilbilimde saptanmış bazı kuramlarla da koşut bir işleyişe sahiptir.

Bu kuram, öngörebildiğim kadarıyla doktora tezlerine konu olabilecek ayrıntı, uygulama, sınama, araştırma ve inceleme gerektiriyor. Çünkü yapıtın; yaratılma sürecinden eleştiriye, çözümlemeden gelecekte alacağı anlamsal devinime kadar, sanatın zihinsel sürecini açıklamaya, ölçümlemeye, sanat bilgisini bir temele dayandırmaya adaydır.

 

RASTLANTISAL İMGELEM TABAKASI

 

Rastlantısal imgelem tabakası, çoğunlukla şefin bagetine aldırmayan sazlar topluluğu gibidir. Hangi sesi vereceği kendi tınısıyla, yani kendi iç sesiyle ilgilidir.

 

Şiir dili, çoğunlukla örtük ve geniş anlam alanı doğurmaya yatkın bir dildir. Sözcüğün birden çok anlamı olabilir, bunun yanında dizenin bağlamına göre sözlüksel anlamının dışına da taşabilir. Yani şiir dilinin, daha geniş anlamda söylersek sanat dilinin kemiği yoktur. Şiir dili, doğal dilin mantık, anlam ve söyleyiş kurallarını sevimlice kırar. Şiir/sanat bu yöntemi kullanırken okur ile iletişimi daha etkin ve duyusal olarak kurmayı hedefler. Kural kırıcı kullanım; çok anlamlılığa, çağrıştırmaya, sezdirmeye, anımsatmaya daha yatkın bir ortam sağlar. 

‘İnsan beyni, belleğinde yüklü verilerle ve o an algıladığı biçimiyle beklemeksizin bir olgu/olay/durumu anlamlandırmaya yönelir,’ der uzmanlar. Dil edincinin sıra dışı akıl yürütme yeteneğidir bu. Şiirde açıklayıcı bilgi olmasa bile, sözcükler çokanlamlılığa yönelecek biçimde kullanılmışsa, beynin şiiri nasıl anlamlandıracağı çoğu zaman rastlantısal olmak durumundadır. Anlamlandırma süreci, nerede, ne zaman, nereye yöneleceği ya da ne sonuç doğuracağı açık uçlu bir yolculuktur. Yani sanat dili, çok boyutludur ve sonuç akla gelmedik derinliğe, çokanlamlılığa uzanarak okurda rastlantısal bir imgelem süreci başlatır. Bu, yadırganacak bir durum değildir; hatta bilinçli yapılmak istenen sanatsal gerekliliktir. Çünkü çoğul anlam doğurmak ve çok yönlü çağrışım sağlayarak okurda güçlü bir imgelem dünyası yaratmak, bütün sanatların temel hedefidir.

Sanat dilini şiir açısından ele aldığımızda şunu görürüz: Şairin bilinçli kurguladığı söz ve anlam bağıntıları, okurun ruhsal ve bilgisel donanımına bağlı olarak beklenmeyen, diğer söyleyişle rastlantısal imgelem uzamı doğurabilir. İşte ben, şiirdeki söz varlıklarından esinle okur tarafından ulaşılan, beklenmeyen imgelem sürecine Rastlantısal İmgelem, bunu tanımlayan sürece de ‘Rastlantısal İmgelem Tabakası’ diyorum.

Anlam katmanını incelerken, ‘Rastlantısal Anlam Kuramı’ndan söz etmiştim[5]. Okurun şiirden ulaştığı rastlantısal anlam ile şiirin zamana bağlı uğrayacağı anlamsal devinimi, Rastlantısal Anlam Kuramı’ açıklar, diye belirtmiştim. İşte Rastlantısal İmgelem, rastlantısal anlam ve çağrışımsal imgelemle eşgüdümlü, eşzamanlı oluşan zihinsel süreçtir. Bu süreci tanımladığımızda, sanatın çoğul ve rastlantısal anlam uzayını ölçümlemeye katkı sunabilir. Yapıttaki çağrışım çekirdeklerine yaslanarak estetik değer konusundaki yargımıza daha nesnel kanıtlar sağlayabilir. Hatta yapıtı üretirken, çözümlerken ve eleştirirken kullanabileceğimiz nesnel ölçütler ortaya koymamıza olanak tanır. Örneğin;

Tanımamıştık şark yarası bu denli fütursuz

Bilmezdik yetki şımarıklığı melek gibi kusursuz…

Şark yarası ve yetki şımarıklığı tamlamaları, imlediği konuların dışında daha ne kadar faklı imgelem evreni yaratabilir? İşte bu, sizlerin dünya görüşüne bağlıdır. Rastlantısaldır. 

Şiirdeki anlamsal örüntü; okurun duygu, algı ve bilgi varlıklarına dokunarak imgeleme dönüşür. Ne var ki bu dönüşüm, kurguladığımız biçime koşut olmak zorunda değildir. Söylenenle anlaşılanın her zaman uyumlu olmayacağını, anlatı bilim de söyler. İşte bu uyumsuzluk, rastlantısal imgelemle sonuçlanır. Yani hangi sözün ve dizenin nasıl bir çağrışıma geçeceği, anlam ve anlatımın ne tür çağrışıma gireceği, bu çağrışımla okurun nasıl bir imgeleme yöneleceği konusunda kesin bir sonuç öngörülemez.

Örneğin, /Anlar yüzüyorum gözlerinden/Arabistan düşüyor her an/ dizelerini rastlantısal imgelem açısından ele alalım. Arabistan dediğimizde, istenmeyen, çağdışı, tutum ve siyasetiyle küçümsenen, şımarık bir ülke görüntüsü gelir aklımıza. Buna karşın Arabistan’a haç görevi nedeniyle kutsal bir değer yüklersek okurda imgelem çok daha farklı bir sonuca yönelir.

“Şair, okurun ruh ve imgelem dünyasını bilmek ve okura göre şiir yazmak zorunda değildir,” diye inanılır. Bu söylemin tersine, sanatta/şiirde kullanılan her teknik, verilen duygu değeri, yapılan söz sanatı ve kurulan anlam bağıntısının nasıl bir sonuca yöneleceğini de şair az çok kestirebilmelidir. Şairin gereci, yalnız kendi düşü olmamalı, kendi düş dünyası yanında okurun kültürel dünyası da olmalıdır.

Yapıtının içeriği ve kurgusu, ufkuyla doğru orantılıdır. Rastlantısal imgelem doğurabilme, yetenek ve yetkinliğiyle ilgilidir. Açıkçası şair rastlantısal imgeleme yönelten kurguyu yapabilir, yapmalıdır; bu sanatsal bir gerekliliktir. Yapıtın kalıcılık kazanması, bu tür ayrıntılarda saklıdır.

Aşağıdaki şiirde rastlantısal imgelem tabakasının nasıl doğduğunu örnekle anlatmaya çalışalım.

 
SOMA KARASI
 
Rast gelinmiş bir mesel, kuşluk zamanı
Mızrak boyu tünel içimde ağdalı
Yıkımlara ölümü örterdi üst üste alt alta
Beklenen gün müydü neydi o?
Ya da içselliğe övgü başka bir şey
Evrile çevrile varılmıştı nirengi noktasına.
Tozansız kalan sarı gülün rüzgâra yakarışı mıydı?
Örülü, örtülü ölçütler miydi us dışı?
Ya da bir Osman'ın Soma karasında ufalanışı!
 
Varılmazlığın adresi işte bir çift bekleyen göz
Biri sensizliğe diğeri bensizliğe yolcu şimdi
Tutulmazlık kulpu tutuşturulur avuçlarına
Galeriler, görünür rezerv ya da kritik cevher
Bakışımlı iki tünel arası atelli kırılma noktası
Oksit üstüne kurşun, vargel içinde bir çift el
Günsüz gündönümü kutsanır kendi karasına
Süpürülür gibi sürülüşü var tecim karasına.
             Mayıs 2015, (Bir Damla Suda Halkalar kitabından)

 

Bu şiir acı ve belirli bir olayın duygu durumunu ele alıyor olsa bile, rastlantısal imgeleme yönelecek o kadar söz ve söz bağıntısı var ki şiirin genel anlam yükünden bunu söyleyebiliriz. Örneğin “vargel içinde bir çift el” kömür ocağının iki yüz metre altında hareket eden bir vargel de olabilir, Karadeniz bölgesinin engebeli arazilerinde konutlara eşya taşıyan vargel de olabilir. Bu durum, kendi kendine ritmik iş yapmak zorunda olan bir ustanın elleri de olabilir. Ne var ki şiirin adı ile rastlantısal imgelem alanının sınırları biraz daha daraltılmıştır. 

“Osman'ın Soma karasında ufalanışı!” dizesine kadar şiirde Soma faciasını duyumsatan bir belirti yoktur. Örneğin “Tozansız kalan sarı gülün rüzgâra yakarışı mıydı?” dizesi kendi çekirdeğini oluşturmak için tozlaşmayı bekleyen bir gülün rüzgâra yalvarışı insanın iç dünyasını nerelere götürür? Çocuğu olmayan bir anne adayının bu dizeyi okuduğunu varsayın, nasıl bir duygu durumuna ulaşır ve neler yaşar içinde? Bu dizeden daha ne kadar çok yaşamsal imge ve imgelem üretebilir?

 SONUÇ

Çağrışım katmanı, yapıta sanatsal özellik kazandıran, diğer söyleyişle sanat değeri ve estetik değerine katkı yapan önemli değerler dizgesine sahiptir. Sınırları oldukça geniş, açık dokulu zihinsel bir evrendir. Çağdaş sanat anlayışı ve evrimsel sanat yaklaşımının üzerinde en çok düşüneceği araştırma alanlarından biri olarak karşımızda duruyor, kanımca. Felsefe, estetik, toplumbilim, ruhbilim gibi toplum ve sosyal bilimler ışığında ele alınmalıdır. Çünkü diğer katmanların da görevdeşliğiyle; sanat eğitiminde, üretiminde, çözümlemesinde ve eleştirisinde daha nesnel bilginin önünü açabilir; kanıtsız yargıyı önleyebilir; dahası sanatsal bilgi ve terim üretmek için farklı düşün alanlarını önümüze koyabilir. 

 

Uğur Olgar
MADRİGAL SU

 

Avare bir şarkı, lal dolaşıyor
Hintli bir suyun dilinde
 
Reenkarnasyonum
Ganj küllerinden olsun, söyleyin
çatanadan ayaklarını sarkıtan
yoksul tanrıya
 
Kaşlarını çatan adamlarla
aç karna yakılan o şarkı
ah, sabahlara dek sürüyor
nehre savrulmadan önce
 
Sangam
çok evvel yaşadığım bir aşkı hatırlatıyor bana
unutabilmek için
seddini aştığım düşkenceleri
Sonra yeni bir renk keşfetmek üzere
kaçıncı kez tırmanıyorum o dağa
 
Yağmurkuşağı
ebemden mi yadigâr kaldı
neden üşümenin saydam olduğunu bilemedim
neden anlatmadılar
Raj’ın çocukluğunun titrediğini
elleri başkaldırırken
 
Bu su
akarken ansızın durulaşan
deniz sözlü bir şey
 
Beni ortaçağ madrigallerine götürüyor
ne yapsam durduramıyorum
Venedik’in ıslak sokaklarında
gondol cefalarını
 
Çizgili bir zaman gömleği giyiyorum
günleri kısalmış bedenim uzun görünsün diye
eli kancalıya
bütün arkebüzleri boşaltıyorum
 
Yine de buharlaşıyor
bildiğim sular
 
Sessizce okşanıyorum
bir muson yelince

 

Musa Öz
ŞAPKAMI ATSAM, SEN ŞEHVETİNİ GİYİNSEN

 

Çöpçatan bir şiir yazdım, çöpçatan kuşların şarkılarıyla
 
Ağustos böceğinin ıslaklığıdır erotizm, ağustosta öpücük
Ben şapkamı atsam yerlere, sen şehvetini giyinsen
 
Bol donlu Meryem Ana kızları, hava kabarcıklı sutyenleri
 
Bir izdir o taze çıplaklığın tarla kuşlarından kalma
 
İnsem ivedilikle dinsiz bir beygirden, o dolunay gecesinde
Taraçada çırılçıplak ve kasıkların toynak köpüğü
O göksel farbalan, güneş kokulu bir yalnızlıktır şimdi
 
Mercan kayalığını çoğaltıyor kalçalarının kısrak sağrıları
 
Bir gündüz buketisin bin pencereli düşüncelerinle
Bakır sarısı göğüslerin, yaban böğürtleni içeren örtüsüyle
 
Dolgun gizli sözlerin, ince belin ve fırfırlı mini eteğin
 
Armağan etse şairler kederlerini billur bir kapta şimdi bana
 
Çöpçatan bir şiir yazdım, çöpçatan kuşların şarkılarıyla
Tüylü büyüsü sokulsa yastığıma bir gece meyvesinin
Kokulu memleketim benim, senin diz araların ve göğüs altların
 
Bol donlu Meryem Ana kızları, hava kabarcıklı sutyenleri
 
Pencereye düşen aslan payıdır sevinç, üzüntüyle yan yana
 
Buluşurduk ayan beyan, kapıları kırar, ters çevirirdik göğü
Bir sözcüğüm vardı, biri bir yatak odası, biri ayrılık
 
Çöpçatan bir şiir yazdım, çöpçatan kuşların şarkılarıyla

 

Eray KORKMAZER
MERHABA

 

devletler kurulur gelişir büyür ve yıkılır
kan karışır toprağın göğsüne artık adı vatan olur 
ateş yakar sevdalılar etrafında oturur
çapraz asarlar mavzerlerini omuzlarına marşlar okunur
allah allah diye bağırarak azrail’e selam durulur
yine de pes etmezler zulme
et kemik kan ve ruh bulaşır toprağa
toprak meydan okur kötüye
eninde sonunda “kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette”
mutlu da olan insandır mutsuz da olan
yeter ki adil okusun sınav kağıdını zaman
kırma be notumuzu her hatalı cevaptan ne olur hocam   
geçtikçe her sınıfı daha bir pişiyor yoğrularak acılarla insan
 
insan da doğar büyür yaşlanır ve ölür
sevda varken ölüm yoktur oysa ölüm varken de sevda vardır
ateştir sevdanın ilk harfi
ki yalnızlıktır son hecesi
yana yana ararsın da sevdiğini bulamazsın çünkü bu evren değildir yeri
bilmem anlatabildim mi?
boştan yere kandırma kendini
sevgiyle aşkla karıştırma ister sağdan oku ister soldan yaz
sevda bir başka dedim ya ateşe yazı yazılmaz
sevda olmasa insan insan olmazdı
her ölümlü sevdayı tatmalı
insanlar ölür zamanı gelince oysa sevda kavuşulmayınca kutsaldır
ölüm kapıya dayandığında geride kalır artık sevda
muazzam bir ışık kamaştırır gözlerini acılara elveda
anlamsızlaşır yaşam yaşama değil artık sonsuzluğa merhaba
 

Gıyasi Aydemir
TAŞINI ÖĞÜTEN DEĞİRMEN

 
Hoş baş idik hayalinde dünyanın 
Dura dura yaşıyorduk dingince
Vurulduk bir derin gaflet içinde
Yazdan kışa dönen eğirmen oldum 
 
Varlarımız dakikada yok oldu
Yatağımız yorganımız nicedir
Ayak yerden kesik ruh bedeni terk
Yere göğe değmez merdiven oldum
 
Can dayanmaz gördüğüne gözümün
Berk yapışmış ilimize acılar
Celladın eline düşmüş yakamız
Ağıdın diline çevirmen oldum
 
Ak erinci çöle sürdüm dönüşsüz
Haram saydı kalanlara ölümü
Gecemizde tavanımız gökyüzü
Yıldız sayıp derde serdümen oldum
 
Unuttuk nicedir içten gülmeyi
Yalanında talanında devranın
Görmeyince benden başka kimseyi
Sandım ki aldanan bir tek ben oldum
 
Ya susuzdu ya da sele kapılmış
Soframıza öğün veren tarlalar
Dökülen tahılın evini nerde
Taşını öğüten değirmen oldum
 
Yıkıntımda çiçek açmış bir bahar
Baharın dilini bilenler gelsin
Yurdumda yuvamda yad sayılınca
İşitmeyen söylemeyen bön oldum



[1] Tabaka, katmanın alt birimidir. Katman içyapısını daha özelleştirebilir birlikteliklerdir. Anlam katmanı altında; gerçek anlam tabakası, üst anlam tabakası gibi…  Tabakalar birleşerek yapıttaki bir katmanı oluştururlar.

[2] Çağrışımsal imgelem, oluş işleyiş ve sonuçları bakımından kuram özelliklerini taşımaktadır. Üçüncü bölümde açıklanacaktır.

[3] Dilhan Belgesel Nehir Şiir kitabı, E-Şiir Kitabı, Kasım 2025

[4] Çağrışım yelpazesi, şairin okuru yönlendirdiği çağrışım alanıdır, olanaklarıdır; okurun imgelemine taşıyacağı görüntü açısıdır.

[5] Şiir/Sanat Çözümlemesi (Denemeler-2), e-kitap, https://siirsarnici.com/contents/siir-sanat-cozumlemesi-denemeler-2