![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi), Nisan 2023, Yaşar Özmen |
![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi), Nisan 2023, Ön Kapak, Yaşar Özmen |
![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi), İçindekiler, Yaşar Özmen |
,
YAYIMCIDAN
06 Şubat 2023 gecesi büyük bir deprem yaşadık. Ülkemizin
başı sağ olsun, aynı zamanda da geçmiş olsun. Acımız sözle anlatılamayacak
kadar büyük. Öfkemizse daha derin… Yaraların ivedilikle sarılması için hepimize
görev düşüyor. Deprem acılarının yaşandığı sürede daha fazlasını yapamamanın
aczi içinde evimizdeyken insan kendinden utanır mı; utanırmış meğer. Bir
taraftan göz göre göre görev alanları daraltılan kurumsal yapılara dövünürken
diğer taraftan aklımızı başımıza almayı dilemek, sığınağımız oldu. Ne yazık ki
dün yapmadığın iş için bugün dövünmek yarar getirmiyor. Sormadan edemiyorum:
Kurumsal yapıları önemsizleştirip yenileştirme adına yetersizler sürüsü
oluşturmak bugünün insanına yakışır mı? Artık şehir efsanelerini, din
ticaretini, kazanç kolaycılığını, siyasi ayrımcılığı ve kaderciliği bir yana
bırakıp biraz bilime ağırlık mı versek? İnsan gibi yaşamanın yollarını mı
arasak? Kurumsal yapıları ve sosyal toplum kuruluşlarını, kirli siyasetin hırslı
ellerinden çekip almanın bir yolu olmalıdır. Güvenini yitirmiş bir toplum,
tusunami gibidir. Bunca ölümlerden, bunca ağır bir bedelden sonra umarım her
birey elini başının arasına alıp şöyle bir düşünür. Halk, adalet ve bilimden
uzak beyinleri, karar mekanizmalarından uzak tutmanın yollarını araştırıp
öğrenmelidir bu toplum.
Şiir Sarnıcı (e-dergi), 01 Nisan 2023’te on altıncı
sayısıyla siz okurlarımızın karşısında. Yapıt seçiminden düzenlemesine, yayın kurulu değerlendirmesinden dergi
tasarımına kadar, yoğun bir edebiyat emeğinin olduğunu takdir edersiniz. Kaldı
ki ne ekonomik bir kazanç ne kişisel beklenti ne de yazınsal bir önceliğimiz
vardır. Yayın kurulumuz ve temsilcilerimiz dâhil herkes, hiçbir karşılık
beklemeden emek ortaya koyuyorlar.
Buna karşılık olarak, bizleri takip eden, takdir eden
veya etmeyen tüm sanatseverlerden, küçük bir beklentimiz vardır. Bilinir ki
yazınsal e-dergiler, imece yöntemiyle çıkarılan sınırlı yayınlardır. Geliri
olmadığı gibi yayımladığı yapıtlara ücret ödemek gibi bir uygulaması da yoktur.
Sanata gönül verenlerin emeğiyle yayımlanan bir dergidir. İsterim ki nitelikli
metin ve sanat değeri yüksek şiirler yayımlayabilelim, doyurucu işler
yapabilelim. Sözü ve düşüncesiyle kalabalık bir yazın ortamı oluşturup herkesin
tat aldığı bir dergiye dönüştürelim. Bu çaba, edebiyat adına kendimizce
duyduğumuz sorumluluktan doğar. Yazarı, şairi ve okuruyla aynı sorumluluğu
duyalım, isterim…
İyi metin ve şiirler yayımlayalım diye de konusunda
ün yapmış şair/yazarlarımızdan yapıt istemek dergimiz amacı gereği bana etik
gelmiyor. Şiir Sarnıcı, herkesin sözünü söyleyebileceği, şiirini
seslendirebileceği ortak edebiyat harmanıdır. Varsın ortalama bir dergi olsun.
Eğilip bükülecek işlerde gözü olmasın. Yayımcı olarak önemsediğim tek ölçüt,
dergide yayımlanacak metnin sanat değeridir; ne yazarının öğretisi ne tarafı ne
inancı ne de adı. Söyleyecek sözüm var diyen, okurla yapıtını paylaşmak
isteyen, edebiyat/sanat adına önerisi olan herkes; bu harmanda yer alabilir.
Buna karşın çalakalem yazılıp gönderilen metin ve şiirleri de yayımlamıyorum;
yayımlanması da beklenmemeli. “Benim şiirim neden yayımlanmadı” diye gönül
koymak yerine dönüp şiirini gözden geçirmeli şairlerimiz. Bize gönderilen tüm
yapıtlar, yeterli deneyim ve birikime sahip yayın kurulu üyelerimizin
değerlendirmesine sunulmaktadır. Hem akademik anlamda hem de sanatsal olgunluk
bakımından güçlü kalemlerin birlikteliğiyle yapıt seçimi yaptığımızı
düşünüyorum. Ayrıca, yayın yönetmeni olarak yayın kurulunun önüne gönderilecek
yapıtların seçiminde yanlış yapmayacak kadar sanatsal birikime sahip olduğum
kanısındayım. Yayımlanacak yapıtlarda gözetilmesi gereken ölçüt dergi çıkış
bildirisinde açıkça belirtilmiştir. Örneğin; anlamsal bütünlüğü olmayan, duru
bir dil kullanmayan, sanat değeri taşıdığına dair küçük bir belirti olmayan, Türkçenin
yazım ve imleme kurallarına uymayan bir metne; dergide yer veremeyiz.
Son zamanlarda kavramlar ve tamlamalarıyla
oynanmaya, isim değişikliğine, tanım geliştirmeye yönelik tartışma ve çabalar
yoğunlaştı. Özellikle Türk sözcüğünün ön-arkasında yer alan kavramsal
tanımlarda... Türkçe Edebiyat, Türkiye Mitolojisi gibi… “Asıl azmaz bal kokmaz”
diye bir atasözümüz olsa da bu durum karşısında sağlıklı bilgiyle konuya
açıklık getirmek gerekir. Somut doğrulukları tartışmak gereksiz olsa da, hatta
dikkate değer bir konu olarak görmesem de; göz göre göre koca koca insanların
böylesi bir yanlışı üretilmiş ek yanlışlarla kanıtlamaya çalışması, gerçekten
de sağduyu dediğimiz sürecin ve mantıksal düşüncenin nasıl böylesi yozlaştığını
gösteriyor bize. Bunun bir rastlantı olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu ülkenin
önemli kurumlarının isim, bağlantı ve sembollerinin değiştirildiğine,
işlevlerinin kısıtlandığına tanık olmadık mı? Bunların arkasının, başka biçim
ve modelde geleceğini görmek, zor olmasa gerek. Evrim ve değişim kaçınılmaz bir
sonuçtur; ne var ki bizler isim değişikliğiyle sorunun çözülebileceğini,
değişimin sağlanabileceğini düşünen, dört işlem mantığında düpedüz yürüyoruz.
Oysa gerçek, ne tanım değişikliğinde ne tamlama düzeltmesinde ne sembol
değiştirmede ne de dilsel doğruluk keşfindedir. Sorun, kafalarımıza ustaca
yerleştirilmiş dört köşe beton tuğlalardır. Bu yüzden ne ırk ne öğreti ne de
uyruk; insan olmanın, toplum olmanın, kültür birlikteliğinin ve karşılıklı
saygın bir biçimde yaşamanın önünde engeldir. Yüksek değer kabul edilen tanım
ve sembollerle oynamak, onları önemsizleştirme çabası; bir sonuç vermez… Yerleşik kültür varlıkları, siz öyle dediniz
diye anlamsal kapsamından ödün vermez. Bu yüzden, böylesi gereksiz bir çıkarımı
ve bakış biçimini dergimde tartışma konusu yapıp sayfalara gereksiz yük yapmak
istemiyorum. Buna karşın konuya ilişkin nitelikli çalışma önüme gelirse ve
doğruluk değeri ne olursa olsun, dergide yer verebilirim. Aksi görüş olsa bile
görüş, görüştür; zihin açar, en azından yozlaşmışlığın ve aidiyet duygu
çıkmazının derecesini gösterir.
Sanatı kaygılarımızla yoğurmak, yapıt değil kaygı
nesnesi üretir. Oysa sanatın her dalı, olumlu duygudan beslendikçe insan için
daha değerli, kalıcı ve daha estetik değer taşıyan ürünlere dönüşür. Daha
kalıcı ve daha geleceği kavrayıcı bir tutum geliştirir. Elbette 1900’lü yıların
başlarındaki çatışma kültüründen beslenenler, hâlâ bu kültür anlayışıyla
bodoslama yol almaya çalışanlar, sanatın olumlu duygulardan beslenip şekil
almasının yaratacağı derinliği kavrayamazlar. Kabul edelim ki geçmiş
dönemlerde; kaygı, savaş ve çatışmayı iliklerinde duyumsayarak yaşayanlar bu
duygularında haklıdırlar. Deneyimin acı birikintileri, çağı doğru okumalarına
daha özgür ve özgün bilince sahip olmalarına engeldir. Ne var ki zaman ve
insanlığın yönü, çatışmaya değil, barışa doğrudur; öyle de olmalıdır. Bu yüzden
dilsel şiddet içeren, bir diğerini öteleyen metinlere Şiir Sarnıcı’nda yer
vermemeye çalışıyorum. Diğer taraftan her düşünce, her metin ve her söz; yazarın
açıklama özgürlüğü kapsamında olduğundan ince eleyip sık dokumak zorunda
kalıyorum. Açıkçası metin veya şiir, okuruna ek bir değer katacaksa mutlaka
değerlendiriyorum.
Yurt dışından gönderilen metin ve şiirlerin çoğunu
yayımlayamıyorum. Ya çeviriden dolayı estetik değer yitiriyor ya da şiir
anlayışı bakımından bizim ölçütlerimize uygun durmuyor. Buna karşın yurt dışı
gönderilerine, biraz olsun şiir değeri ya da düşünce değeri taşıyorsa yer
vermeye çalışıyorum. Farklı dil konuşan okurlarımız, umarım beni yanlış
anlamazlar. Çağdaş sanatta daha açıkçası
çağımızın sanat anlayışında, dinsel tebliğ ve öğreti taşeronluğu geçerli ve
sanatsal bir yöntem değildir. Hangi ülke sanatçısı olursa olsun bu kaygı ile ön
yargıyı, bir an önce aşmalıdır ki evrensel ve estetik değeri olan yapıt
üretebilsin. Özellikle dinsel içerikli ve öğreti taşıyıcı metinlere
dergimizin kapsamı gereği yer veremiyorum. Yurt dışı temsilcisi arkadaşlarım,
bu bölümce (paragrafı)’nin anlamını bozmadan kendi diline çevirip ülkesinde
duyurursa yararlı bir iş yapmış olurlar.
Dergi yayımında amacım, ne bir şeye yön vermek ne
de bir şeyleri oldurmak ya da olgunlaştırmaktır. Hele hele sanat dergisinin,
bunun yanında sanatın, böyle bir hedefi ya da amacının olmadığını da pek
çoğumuz biliyor. Bu yüzden, yayımlanan şiir ve yazılardan dolayı Şiir
Sarnıcı’na ideolojik bir kılıf ya da önemsizleştirmek için örtü giydirmeye
çalışmak gereksiz bir tutumdur. Çıkış bildirisinde de belirttiğim gibi “Dilsel
şiddet içeren, ideolojik ve dinsel dayatmaya yol açan, propaganda, dinsel
tebliğ ve misyonerlik amaçlı, bağıran, çağıran, hakaret eden ve kişiyi hedef
alarak yazınsal eleştiri mantığını aşan metinler, sanat anlayışımız gereği…” dergide
yer alamaz. Şiir Sarnıcı aracılığıyla; kişisel ego ve hırsların törpülendiği, estetik
değeri hedef alan, şiirin şiir olduğu için yer aldığı, tartışılabilir,
ulaşılabilir, düşüncelerin özgürce ve kıskanmadan söylenebildiği bir yazın
ortamı oluşturmak tüm okur ve yazarlarımızdan beklentimizdir.
Sevgili Seçkin Zengin’in tasarısı olan sanal sokak
söyleşileri bu sayımızda sizlerle… Türk yazınında yapılan söyleşilerin, içeriği
ve yöntemine dikkat çekmek için bu sayımızda söyleşiye fazlaca yer verdim.
Yazar-şairi tanıtmanın yanında, söyleşi yöntemini öne çıkarmaktı öncelikli
amacım. Hatta farklı bir açıdan bakarak kendimle söyleşi yapıp bu sayıda
yayımladım. Kendimle söyleşi, nasıl bir sonuç ortaya koyacak, denemek istedim…
Mutlu ve esenlikli günlerde okunmak dileğiyle…
Nüket Hürmeriç
HUZURSUZ
Yar çekimi saksafon çekiciliğinde olsa da
Zaman eskiterek ilerler, bağımsız
Hüzünler serinler mi hızlı bir gülümsemeyle
Yaratılamaz kara mizahtan bir gün
Güneş iyi gelir mi yaşamın kıyısında da
Sonuçsuz direnişler hoşgörüyle karşılanmaz
Bitip tükenmeyen dil uzatmalar ve gerginlik
Sevgi çoktan gitmiş, fark edilmemiş
Çare aramak uçurur üzülsen de
Çok yönlü çözümsüz yardım istemleri
Arka plan söylenmeler, önde ağıtlar
Gerçekleri kucaklar boşa giden emekler
Yalnızlığı çalışmak öğrenilebilir
Bir şiir sevdası tadında…
Ocak 2023
Suat Gürbüz
BAŞAKLAR DA SARARACAK AMA
cesur bir şemsiyeye tutundu dizeleri
ışık saçan düşleri güneşte terlemiş
heybesinde yağmurun şarkısını getirmiş
iyi ki duldasını yıkılmaz sığınağı
bilmiş
[dil ağacından ürküp kaçan sözcük
kuşları
hoyrat ağızlardaki avcılara yakalanacak ama…]
şehrinden kovulmuş aşık, susuz köylere
hazırlan
yağmuruna yan
güneşine ağla
devrik cümlelerinle dayan
ilk gördüğün yerde kendine yaslan…
hırt rüzgârın ellerinde savruldu
bahaneleri
dik başları ile ordu gibi dizilmiş
tek sözle yaralı kalpleri yerinden etmiş
cihanda kendini evlatlık gibi hissetmiş
[tırpan ile cenge hazırlanmış şiir
tarlaları
imgeler diyarında başaklarda sararacak ama…]
şehrinden kovulmuş aşık, susuz köylere
hazırlan
yağmuruna yan
güneşine ağla
devrik cümlelerinle dayan
ilk gördüğün yerde kendine yaslan…
Yayına
Hazırlayan: Seçkin Zengin
SANAL
SOKAK SÖYLEŞİLERİ
Engin
Fırat
SEÇKİN ZENGİN: Kısaca özgeçmişinizi öğrenebilir miyiz?
ENGİN FIRAT: Sevgili
Seçkin Zengin, öncelikle bu güzel davetiniz için teşekkür ederim. Özgeçmişime
gelince şunları söyleyebilirim:
Adana, Seyhan
(29.02.1984) doğumlu. Lise öğrenimimi Adana'da tamamladım. 2007’de Erciyes
Üniversitesi Yozgat Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü
bitirdim. 2016’da Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Tezli Yüksek Lisansımı tamamladım. 2008’den
beri Millî Eğitim Bakanlığında Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev
yapmaktayım. Metin Cengiz Şiirini Derin Okumak (Eleştiri, 2021), Müesser Yeniay
Şiirini Kuramsal Okumak (Eleştiri, 2021), Celâl Soycan Şiirinin Ontolojik
Çözümlenmesi (Eleştiri, 2022), Metin Cengiz: Tanıklığın Odağında Bir Şair
(Derleme, 2022) adlı yayımlanmış çalışmalarım bulunmaktadır. Ayrıca Şiirden,
Sunak dergisinde ve Şairime Mektuplar-1 adlı eserde, şiirleri ve şiir üzerine
eleştiri yazılarıyla yer almıştır.
SEÇKİN ZENGİN: Metin Cengiz Şiirini Derin Okumak,
adlı kitabınızı okudum. Felsefe, sosyoloji, psikoloji ve metinlerarası
ilişkileri yöntem olarak belirlemişsiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
ENGİN FIRAT: Çağdaş
edebiyat eleştirisinde; göstergebilim, dilbilim, felsefe, psikoloji, sosyoloji,
tarih, antropoloji, ekonomi gibi disiplinlerarası, metinlerarası ve göstergelerarası
etkileşim öne çıkarılır. Bu yöntembilimsel yaklaşım, şiirsel metni eleştiri
nesnesi edinen eleştirmen ile metin arasında dinamik ve sağlıklı bir ilişkiyi
zorunlu kılar. Bu eleştirel bakışı önceleyen bir eleştirmen de metni örgütleyen
derin düşünceyi göz önünde tutarak uygun kuramsal okumalarını yapar.
SEÇKİN ZENGİN: J.
Lacan eleştiri yönteminizde önemli bir yer tutuyor. Neden Lacan?
ENGİN FIRAT: Şiir;
en başında bir dil, yapı ve o yapıyı bozma meselesidir. Verili dil içinde
psişik ve ontolojik olarak sıkışmış ve bunalmış olan şair, günlük dilin dışına
çıkarak çağrışıma açık imgesel ve metaforik dile yaslanır. Yani şair, dile
rağmen dille kendisine yeni bir dünya kurar. Bu çerçevede psikanalitik söylem
ile felsefî söylem arasına mesafe koymak istemeyen Lacan’ın “Bilinçdışı dil
gibi yapılanmıştır” ifadesi tam da yerindedir. Kısacası, psikanalizi
bilinçdışının bilimi olarak gören Lacan’ın özgün yanını psikanaliz, felsefe,
dilbilim, antropoloji arasında kurduğu ilişkide aramak gerek.
SEÇKİN ZENGİN: Sizi,
yazarlarımızla baş başa bırakıyorum. Engin Fırat’a sorularınızı
yöneltebilirsiniz. Teşekkür ederim katılımınızdan dolayı.
HASAN ÇAPİK: Merhaba
Seçkin Zengin ve Engin Fırat dostlar… Güzel emeğinize katkı için bir soru
yönelteyim Engin’e… Türk edebiyatı genel olarak düşünüldüğünde şair ve yazar
sayısı çok fazla; fakat eleştirmen sayısı ise çok düşük… Eleştirmen azlığının
nedeni konusunda ne düşünüyorsun?
ENGİN FIRAT: Sevgili
Hasan Çapik, Türk edebiyatının en sorunlu alanlarından birisi şiir
eleştirisidir. Sistematik/kavramsal bir metodolojiden uzak olan eleştiri
nesneleri genellikle ya içerik ve biçime odaklanmakta ya da beğendim/beğenmedim
gibi öznel yargılara tutsak edilmektedir. Oysaki sanat nesnesini yakın okumaya
alan çok boyutlu bir eleştiri yazısı metnin kör noktalarına ışık tutarak okuru
yeni bir metinselliğe, okumaya davet etmelidir. Yani şairin, metnin ve
alımlayıcının niyetine eleştirmenin niyetini de eklemek gerek. Eleştirmen,
kurmaca bir metin olan sanat nesnesini yöntembilimsel ve geniş bir zamanla
okumalıdır. Bu, zor ve kırılgan bir zemindir.
SEDAT AKINCI: Merhaba
Engin Fırat, Engels: “Bir metindeki ideoloji elmadaki şeker gibidir.”
demişti. Bu söylem elbette şiiri de
kapsar. Usta şairlerimizden Rıfat Ilgaz da “Ya ezenden ya da ezilenden yana olacaksın,
bunun az şekerlisi, çok şekerlisi olmaz.” demişti. Bu bağlamda şiirin
sınıfsallığı hakkında düşündüklerinizi paylaşır mısınız?
ENGİN FIRAT: Edebiyat
kuramları arasında yer alan Marksist eleştiri de bir yöntemdir ve değerlidir.
Kurmaca bir metin olan sanat nesnesi, özellikle bu bir şiir metniyse öznellik,
kendilik, hâkimdir. Çünkü bireyin biricikliği şiirsel yaratımı beslemektedir.
Şairin kaynağı eseri; eserin kaynağı ise şairidir. Varoluşu devam eden şair
için şiir, onun varoluş durumunu açığa çıkaran vazgeçilmezidir. Şair (birey),
dile (topluma) rağmen dille (toplumla) hakikate, özgürlüğe ulaşabilir. Bu,
yaratım edimi ve sürecindeki yıkma ve yapma diyalektiğine denk düşer. Yani
sanat nesnesi Marksist eleştirel yönteme açık bir metinse doğal olarak öyle
yaklaşmak gerekir.
SEDAT AKINCI: Engin
Fırat, şiir anlayışınız hakkında bir fikir edindim. Yanıt için teşekkür ederim.
ENGİN FIRAT: Sevgili
Sedat Akıncı, “Hayat politiktir”.
SEDAT AKINCI: “Hayat
politiktir” bu doğru, ancak politik olan öznel olandır, bu bağlamda politika
hayatın öznesidir. O öznenin nesnesi de Ekonomidir.
Diyalektik düşünme açısından bakıldığında ekonomi olmadan politika olmaz,
politika olmadan da ekonomi yolunu bulamaz. Toplumsal yaşamın içinde (şiir de
dâhil) hiçbir üretim ekonomi politiğinden bağımsız düşünülemez. Rıfat Ilgaz
“Ben sınıfın şairiyim” derken bunu anlatır, ya da ben öyle anlıyorum.
GÜLSÜM CENGİZ: Kutlarım.
ENGİN FIRAT: Sevgili
Gülsüm Cengiz, teşekkür ederim. Selamlar.
SEÇKİN ZENGİN: Teşekkür
ederim.
HİKMET IŞIK
CANKAT: Teşekkürler Sanal Sokak’tan çok şey
öğreneceğiz.
SEÇKİN ZENGİN: Teşekkür
ederim.
ENGİN FIRAT: Sevgili
Hikmet Işık Cankat, teşekkür ederim.
BÜLENT AKAY: Sevgili
Engin Fırat, şiirin niçinliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
ENGİN FIRAT: Sevgili
Bülent Akay, şiirin niçinliği sorusu şairin kendiliğine ve ötekine dair epey
geniş bir cevabı içerir. Yazınımız şiirin neliği ve nasıllığı konusunda uzun
süredir kafa yormaktadır; ancak bir o kadar hayatî olan niçinliğine içkin
tartışmalar ise yazınımızda yenidir. Aslında bu sorunun cevabını şiir örnekleri
üzerinden vermek isterim. Sina Akyol’un Salyangoz İlmi (Mayıs Yay., 2014) adlı
şiir kitabındaki “Ortadoğu” şiirinin, “Onca yavru,/ anasıyla üstelik../
babasıyla üstelik../ tekmil, ölüşürken../ ben niçin/ salyangoz ilmini/ yazmak
istiyorum?/ Çünkü çaresizim,/ çok.” (s.99) dizeleri şiirin niçinliğini alımlayıcıya
sezdiriyor. Şair, nesneler dünyasında epistemik olarak edindiği şeylerin
yarattığı duyguları, şiirle dışa vuruyor. Bu, sadece şairin psişik ve ontolojik
olarak hiçliği aşma, sıçrama çabasına içkin bir durum değil; ayrıca protest bir
tavır ya da itiraz. İşte tam da bu noktada metin bir sahneye dönüşür ve
sözcükler sahnede oynamaya başlar. Yine şiir ve eleştiri; şair ve eleştirmen
arasında bir diyalog başlar. Eleştirmen, metin üzerinde arkeolojik bir kazıya
girişir. Psikanalitik, ontolojik, felsefî ve Marksist okumalara açık olan
metinle şiirin niçinliği okunmaya çalışılır. Yine Orhan Veli’nin
“Anlatamıyorum” şiiri, Cemal Süreya’nın “Beni Öp Sonra Doğur Beni” şiiri, Müesser
Yeniay’ın “Ana Yas” şiiri, Metin Cengiz’in “Hayat Bir Düş” şiiri gibi daha
birçok örnek verilebilir.
MEHMET GİRGİN: Celâl
Soycan şiirinde ne var?
ENGİN FIRAT: Celâl
Soycan Şiirinin Ontolojik Çözümlenmesi (Şiirden Yay., 2022) adlı çalışmada
şairin “Beyhûde” şiiri eleştiri nesnesi edinilmiştir. İki makaleden oluşan bu
çalışma, “Beyhûde” şiirini yüzey ve derin yapıda çözümlemektedir. “Celâl
Soycan’ın ‘Beyhûde’ Adlı Şiirinin Ontolojik Eleştiri Kuramı Açısından
Çözümlenmesi” adlı makale, şiirin varlık tabakalarını önceleyen yüzeysel bir
bakışı içerir. Bu makale, metni daha çok ses, söyleyiş ve anlam açısından
çözümler. “Celâl Soycan’ın ‘Beyhûde’ Adlı Şiirini Lacan ve Heidegger Odağında
Okumak” adlı ikinci makalede ise eleştiri nesnesi edinilen metni psikanalitik,
varoluşsal, dilbilimsel, tarihsel ve antropolojik açıdan yakın okumaya alarak
metni örgütleyen derin düşünceye yaklaşılmaya çalışılmıştır.
MEHMET GİRGİN: Engin
Fırat, teşekkür ederim. Tadımlık bir şeyler yok mu? Şiirden dergisinde bazı
şiirlerini okumuştum.
ENGİN
FIRAT:
BEYHÛDE
ben tenimden
yürüdüm
seni saran zamanı
bölük pörçük
sesler mi?
hep erkendi; ve
hep geç
sözler şimdi: köz
ve kısır
kınında
kıstırıldı sır
dün nasıl
eksiktir! ah yarın
artık çok fazla…
bir hallaç
sopasında şimdiye
vura çarpa.
bu kimsesiz
kokulara
saklanan ıssız
korkular
…
(Celâl
Soycan, Beyhûde, İstanbul: Şiirden Yay., 2018, s. 14 -15.)
ENGİN
FIRAT: Şiirin bir kısmı…
Samet
Yurttaş
SIR
Muma can veren ateş
Ateşi harlayan su.
Bana yaklaş
Yaklaş...
Ve yak beni.
Savur küllerimi
Kalbime.
Yaklaş
Seni var edene.
Toprağı güldüren yağmur
Yağmuru öldüren bulut
Beni unut
Unut...
Ve hatırlat bana:
Her nefeste nasıl dirilir
Sükût?
Zamanı durduran sır
Sırrı saklayan sır.
Beni önüne katarak sürükleyen
Bu gölge sağır.
Dönüşüm
Yalnızca onadır.
Yayına
Hazırlayan: Seçkin Zengin
SANAL
SOKAK SÖYLEŞİLERİ
Semra Çağlı Fırat
SEÇKİN ZENGİN: Kısaca
özgeçmişinizi öğrenebilir miyiz?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Öncelikle söyleşi için teşekkür ederim.
Özgeçmişim için de şunları söyleyebilirim:
Kiğı doğumluyum. Orta öğrenimini Aydın Efeler Lisesi’nde tamamladım.
Pamukkale Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. Öykülerim
çeşitli dergi ve platformlarda yayımlandı. İki çocuğum var. Sığınak (öykü) ilk kitabımdır.
SEÇKİN ZENGİN: İlk kitabınız Sığınak ile ilgili neler söylemek istersiniz?
SEMRA ÇAĞLI FIRAT:
İlk kitabım Sığınak 2022 yılında Kanguru
Yayınlarından sevgili hocam, Aydın Şimşek tarafından yayımlandı.
Sığınak,
hayallerini ertelemeyen, birinin annesi, eşi, kızı olmadan var olmaya çalışan
bir kadının yolculuğu. Eril dile başkaldıran, kendi gücünün farkında,
toplumdaki rollerinin dışında var olan, dünya meselelerine karşı duyarlı,
canlıyı yaşamının odak noktası yapan birinin…
GİZEM KOTANOĞLU
BOZKURT: Merhaba Semra Hanım, sizi öykü yazmaya iten nedir?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Sait Faik Abasıyanık, beni etkileyen önemli
öykücülerden biridir. Onun insana, günlük sıradan hayata dair öykülerini hep
severek okumuşumdur. Öykü birçok şeyi, kişiyi, olayı anlatma imkânı sunar
yazara. Yazarken kısa, net cümlelerle içindekini anlatıp kenara geçme hâli beni
çekiyor.
HASAN ÇAPİK: Merhaba,
kitabını büyük bir mutlulukla okudum. Sormak isterim: Öykülerini nasıl
kurguluyorsun? Günlük yaşam, siyaset, ekonomi vb. ögeler bu kurguyu nasıl
etkiliyor veya katılıyor?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Merhaba, bazen bir cümle bazen bir kitabın
satır aralarından fırlayan bir sözcük, bazen izlediğim bir haber bazen de
günlük hayatta karşılaştığım bir olay ya da durum, öykünün temel izleğini
oluşturur. Birkaç gün bir kelebeğin kozasını örmesi gibi öykü zihnimde şekillenir.
Kurgu yerine oturdukça günceli de içermeye başlar. Burada dikkat ettiğim şey
kurgu güncele hapsolmadan, onu üst anlatılarla ilişkilendirip okurun hayal
dünyasına bırakmak.
YELİZ YOLCU: Merhaba
Semra Hanım, yazma süreciniz nasıl
başladı?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Merhaba, yazma sürecime okul yıllarımda
başladım. Özellikle öğretmenlerimin teşvik etmeleri beni cesaretlendirdi.
ÜLKÜ BABACAN: Merhaba,
kadın sorunlarına bakış açınız nedir ve öykülerinizde bu sorun ne kadar yer
alıyor?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Merhaba, Sığınak’ta
feminen bir duyarlılık olmakla beraber kadın karakterlerin kuşatıcılığı var.
Kadın izleği öykülerimin temelini oluşturuyor. Kadın sorunsalı benim için
yaşadığım çevre ya da ülke ile sınırlı değil uluslararası boyutta tartışılması
gereken bir sorun. Yine kendi özgünlüğüyle kadın mücadelesi, emek ve demokrasi
mücadelesine eklemlenerek yol almalı.
BÜLENT AKAY: Semra
Çağlı Fırat Hocam, dünya görüşünüz ya da cinsiyetiniz öykülerinizi etkiliyor
mu?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Merhaba, “Coğrafya kaderdir” sözü önümüzde
dururken bir kadının bundan bağımsız yazabileceğini düşünmüyorum.
SEÇKİN ZENGİN: Öyküde
doğa ve insan ilişkisi nasıl olmalı?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Doğa ile insan arasındaki ilişki, çok çeşitli
dürtülerle bir rekabet ilişkisi olmamalı. Birbirini tamamlayan, birbirinden
beslenen bir ilişki olmalı. Öyküde doğanın tahribatı ya da insanı doğanın
hâkimi gibi göstermek bu ilişkiye verilen bir zarar değil de nedir? Günümüzde doğanın
bilinçsiz bir şekilde talan edilmesi gelecek kuşaklara bırakılacak mirastan
çalmak değil mi? Doğa büyük bir resim ise insan bunun parçası sadece ve bu
unutulmadan öyküde insan ve doğa ilişkisi kurulmamalı, diye düşünüyorum. Tabii
ki bunun yaparken de yazar, kurgunun alt metin okumalarında bunu verebilmeli.
SEÇKİN ZENGİN: Kahramanlarınıza
günlük hayatta rastlayabilir miyiz?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Öykülerimdeki kahramanların illaki günlük
yaşamda karşılaşabileceğimiz kişiler olması için uğraşmıyorum ama beslendiğim
kaynak hayatın kendisi olunca kahramanlar da tanıdık geliyor. Özellikle
“Kırmızı Top”, “Yaza Düğün”, “Arsız Kadın” öykülerini, “Bir Diyetzedenin
Günlüğü” serisini okuyanlardan bu konuda çok dönüt aldım. “Sanki beni
anlatıyorsun” ya da “Bu kesin benim tanıdığım…” gibi cümlelerin beni mutlu
ettiğini belirtmeden geçemeyeceğim.
RESUL KÖYLÜ: Yazmaya
çalışan edebiyatseverlere bir tavsiyeniz olur mu?
SEMRA ÇAĞLI
FIRAT: Umberto Eco’nun yazmak üzerine bir sözü var,
beni çok etkilemişti. Yazıp çalışma masama asmıştım. “Çocuklarım büyümüştü ve
artık kime öykü anlatacağımı bilemiyordum.” Bu sözün üzerine çok düşünmemin
sebebi aynı durumda olmam değil zira çocuklarım hâlâ çok küçük. Yazmanın benim
için uzun yıllar boyunca gerçekleştirmeyi düşündüğüm ama sürekli ertelediğim
bir hayal olması, bu söz üzerine bu kadar düşünmeme neden oldu. Kendime “Daha
ne kadar bekleyeceksin, çocuklarının büyüyüp evden ayrılmalarını mı?” diye
sordum ve yazmaya başladım.
SEÇKİN ZENGİN: Söyleşiye
katıldığınız için teşekkür ederim.
SEMRA ÇAĞLI FIRAT: Ben de teşekkür ederim.
Zeynep Mengü Yıldız
MAYA TUTMUŞ PİŞMANLIKLAR
Sökül artık
Saç diplerime yuva yapan
Örgülü pişmanlığım
Bak şu keşkelere!
Avuçlarımın kırıntılı serzenişine
Mazinin çatlaklarına nasıl da sızıyor
Sızdırıyorsun
Peş peşe pes etmediğin gecelere
Bırak! Yürek ağrısı
bozgun pişmanlığı
Ritmi bozuk gamı
Berduş ıssızlığımın çığlık yaşımı
Sal beni , İt, silkele!
Yeniden ana rahmine
Güleç yüzlü kuşluk vakti yola koyulsun
Yola koysun ağırlaşan benleri
Narkozsuz diş ağrısı çektirme
dünüme, genzime yapışan keşkeme,
Bucaksız yaralarım
Yurtsuz
Dumansız gitmelerimi
Çıkmaz sokaklara yolcu etme.
Nicedir, vatansızım,
Barksız, kendime yalvarışlarım çaylak bir dilenci
Yak !! Beni ve bendeki yürek kesiği buz
sözlerimi
Gamzeli hentari giydir yeni ümitlere
Yeniden ağaracak şafağa,
Kimin gönül perdesini aralasan
Bir sevda yükü cebinde,
Gölgesinde kirpikleri nemli aşk
Kırpılmış
Saklanmış bir keşkeler silsilesi
Düş !
yakası kirli geçmişin yar kokan hırkasından,
yağmalanmış dünün tövbeli sevmelerini
Kaldır at Arnavut kaldırımlarına,
Bırak!
Sürme peşini yılgın geçmişin ayak izlerini
Herkes, içinde maya tutmuş pişmanlıkların
Esir
kampında
Birer
YILGIN SAVAŞÇI...
Yayına
Hazırlayan: Seçkin Zengin
SANAL
SOKAK SÖYLEŞİLERİ
Neriman Çelik
Seçkin Zengin: Merhaba Neriman Hanım
Neriman
Çelik:
Merhaba hocam.
S.Z: Kısaca
özgeçmişinizi öğrenebilir miyiz?
N.Ç:1970 Elazığ doğumluyum.
Aslen Dersim'liyim. 12 yaşımdan beri İstanbul'dayım. Geçim ücreti için uzun
yıllar muhasebe-finans gibi berbat bir kolda çalıştım ve emekli oldum. Ama
çocukluğumdan beri dünyam kitaplar oldu. Hep sessiz ve yalnız bir çocuktum,
kendi dünyamdaydım. Kitaplarla yaşadım ve büyüdüm. Hâlâ büyümeyi sürdürüyorum.
Edebiyat, felsefe, şiir, estetik, resim ilgi alanım.
S.Z: Çocukluk insanın
yönünü belirler. Kimine göre cennet kimine göre cehennem. Nasıl bir çocukluk
geçirdiniz?
N.Ç: Yaşam diyalektik, her şey
karşıtıyla var. "Cennet" (yeryüzündeki anlamıyla) anlarım da cehennem
zamanlarım da vardı. Cehennem yanı daha cömertti. Ama saptamanıza
katılıyorum, çocukluk yönümüzü belirliyor. Kimi zaman bu kadar acıya gerek
yoktu derim kimi zamansa iyi ki yaşadım ve o acılar bugünkü beni yarattı,
diyorum. Çünkü baskı altındayken insanın potansiyelinin en fazla açığa
çıktığına inanıyorum.
S.Z:
Babaannenizin sizin üzerinizde etkisi büyük. Yazılarınızda özlemle anıyorsunuz.
Babaannenizi nasıl tanımlarsınız?
N.Ç: Ben alevi kültüründen
geliyorum. Çocukluğumda bu kültürü en çok babaannemden edindim. Bu coğrafyada
alevi olmak bence büyük bir şanstır. Zihniniz inanç baskısından, dogmatizmden
uzak yetişebiliyorsunuz. Babaannemle büyüdüm. Tam bir Anadolu kadınıydı.
Cesurdu, güçlüydü olmazı olur kılacak kadar. Sevgi, şefkat, güven doluydu.
Şekerli su ve ekmeği en lezzetli yemek olarak bize sunabiliyordu. Kış
geceleri, gaz lambası eşliğinde, mangal başında, onun öğretici uzun
masallarıyla büyüdük. İnsanlığı, insanı sevmenin temellerinde onun harcı var.
Zaten kültürümüzde; Tanrı sevendir, insan da onu sever, ceza korkusu yoktur,
sevgi vardır. Doğaya büyük minnettarlık vardır, kurt-kuş-ağaç, tüm canlıların
yaşam hakkına saygı, sevgi duyulur. İyiliği ondan öğrendim. Bugünkü ben olmamda
onun değerli kadim öğretilerinin etkisi büyüktür. .
S.Z:
Çocukluğumuzda kendi oyuncağımızı kendimiz yapardık. Sizin oyuncağınız oldu mu?
N.Ç: Hiç oyuncağım
olmadı. Kıyafetlerimizin içini doldurup bebek yapardık. Çamurdan bebekler
yapardık. Beştaşlar, ip atlamalar, istoplar, saklambaçlar... Ama en çok çeyiz
diye dayatılan angarya işlemeler vardı.
S.Z:
Yazınsal anlamda mektup türünde başarılısınız. Bu konuda özel bir çalışmanız
var mı? Adnan Öztel ile mektuplaşmalarınız ne zaman kitaplaşacak?
N.Ç: Teşekkür ederim. Mektupları öncelikle sizin
yapıtlarınıza yazarken denedim. Bu konuda bir çalışmam yok. Ama Adnan Öztel'le
on bir yıllık, oldukça derinlikli mektuplarımız var ve hala sürüyor. Şimdi
önümde iki kitap çalışması var. Sonrasında bu mektupları kitaplaştırmak
istiyoruz. Ama bir sorun var bu konuda. Adnan Öztel benim mektuplarımı, o
hücreden çıkmadan bana vermeye yanaşmıyor. Geriye dönüşlerle okuyor
onları. Onun dışarıdaki gözü, kulağı, akışta olan yaşamı bu mektuplar. İki
kitap bitince önce onun mektuplarını kitaplaştırmak için çalışmaya başlamayı
düşünüyorum. Özgürlüğe on yılı kaldı. Belki bir sürpriz olur erken çıkar ve
dışarıda birlikte kitaplaştırırız. Öncelikli dileğim bu.
S.Z:
Disiplinli olarak edebiyatla ne zaman tanıştınız? İnsancıl atölyesi size ne
kazandırdı?
N.Ç: Ben okuma-yazmayı
öğrendiğimden beri daima edebiyat-şiir-resimleydim. Ama yazmayı hiç
düşünmemiştim. Yirmi yıldan fazla bir süre önce, İnsancıl Dergisi Atölyesi’yle
tanışınca, Berrin Taş ve Cengiz Gündoğdu hocalarımın teşvikiyle öykü-deneme-şiire
adım attım. İnsancıl Atölyesi bana kocaman bir dünya kazandırdı. Ufkumu açtı.
Yaşamımda hocalarımdan daha fazla emeği olan kimse yoktur. İnsancıl Atölyesi;
ne kadar bilgi edinirsek edinelim, daima cahil kalacağımızın bilgisini, küçük
burjuva kırılganlıklarımızı yok etmemiz gerektiğini, bilginin değil bilgeliğin
önemini, omurgamızın sağlam kurulması gerektiğini, gelecekte yaşanılacak
acılara karşı hazırlıklı olmamızı, daha birçok şeyi kazandırdı. Cengiz Hoca’mızın felsefe dersine ilk
başladığımızda bize öğüdüyle özetleyeceğim; Enginar ekilince üzerine taş konur.
Eğer gelişip büyürseniz taşı üzerinizden atar ve filizlenirseniz. Atamazsanız
çürürsünüz.
S.Z: Yazarlarla ilgili inceleme yazılarınız var. Bu konu ile
ilgili hangi yöntemi kullanıyorsunuz?
N.Ç: Açıkçası yazarlar
hakkında inceleme yazmak amacıyla değil, ilgimi çeken yazarları bütünüyle
(yapıtları, yaşamları, anıları, onların
hakkında yazılan yazıları...) anlamak amacıyla tüm yapıtlarını okuyorum. Yarım
yamalak, dağınık okumayı verimli bulmuyorum. Genelde yöntemim; Öncelikle,
Rus edebiyatı, İngiliz edebiyatı, Alman edebiyatı gibi kümelendirip içlerinde
yazarları belirleyip, belirlediğim yazarların tüm yapıtlarını sırayla okuyup,
inceliyorum.
S.Z: Şiir kitabınız var. Şiir anlayışınızı nasıl tanımlarsınız?
N.Ç: Henüz şiir hakkında konuşabilecek yetkinlikte bulmuyorum kendimi. Bunun
için yürünecek uzun bir yolum var. Yalnızca şunu söyleyebilirim, toplumcu
gerçekçi şiirin izindeyim. Güzel sözleri yan yana getirme olarak bakmıyorum
şiire. İçinde insana, canlıya dair ne varsa barındıran, toplumsal sorumlulukla,
yine insana sesleniş olarak düşünüyorum.
S.Z: Katılımınızdan
dolayı teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın.
N.Ç: Teşekkür ederim.
Elif Burcu Özkan
DÜNYANIN SAHTEKÂR
BOŞLUĞU
Büyümüyorum son
zamanlarda
Çağ çağ geriliyorum
Dünyanın sahtekâr
boşluğu genişliyor dilimde
Kader hep sağır
çaputlara iliştirdiğime
Acım büyüdükçe kuduruyor içimde sanat
İzi, anısı eksilmiyor dönülen yolların
Sahi, ben kimim böyle saf kan/ı içinde
Kendi rızamla
delirsem iyi gelir mi travmalara
Gözlerime çakal,
gözlerime bilge
Elekli geçitler
yapsam
Kanar mı yine olgun ‘ama’lara,
Yüzsüz ‘bir daha’lara
Ne kadar hüsran,
o kadar kedi gerek bana
Beynime
üç-beş mendilli teskin
Tarihimin
üretim hatası açıklıklarına iki yama
Çocukken
giydiğim ebeveyn bağışlandı
İçimdeki çocukları büyüttüğüm yurda
Geri dönüp izlerimi toplayan yetişkin sargı
Yolunu
şaşırmayan anne, tok bir çocuk düşü
Hafta
sonları baba kokmasa
Yaşar Özmen
KENDİMLE SÖYLEŞİ
“Kendimle
söyleşi” mi? Doğrudan yazmak yerine kendimle neden söyleşiyorum ki?
Türk yazınındaki
çoğu söyleşi, standart soruların farklı iletişim kanallarıyla sorulması ve
söyleşenin de uygun bir zamanda yanıtlayıp iletişim olanaklarıyla geri göndermesi
biçimindedir. Buna, sayısal teknolojinin kolaylığı diyelim. Günümüz
söyleşileri, bazı yayın kuruluşları dışında genellikle böyle yapılıyor. Bu
söyleşide farklı bir yöntem deneyeceğim. Bunu, kendimi öne çıkarmak gibi bir
amaç için değil; gerekli bilgilerin ilk ağızdan ortaya konulması ve önemli bir
yönteme dikkat çekmek için yapıyorum. Neden? Bana göre söyleşi, ilk giriş
sorusundan sonra verilen yanıtların ve özellikle sorulmak istenen soruların
şekillendirdiği, yönlendirdiği bir süreç olmalıdır. Yani zamana ve sanatçının
yarattığı değere tanıklık etmek üzere kullanılan bir yöntem olmalıdır. Söyleşi
yapan da söyleşen de açığa çıkması gereken bilgiyi bulmaya yönelmelidir. Çünkü
söyleşi, bir test ya da sorgulama yöntemi değil; konuyu en iyi bilen kişiden en
doğru, en tutarlı ve ders değerine sahip bilgiyi açığa çıkarmak üzere
yapılmalıdır. Özellikle edebiyat alanında elime geçen söyleşileri zaman zaman
okuyorum; ne var ki çoğu, ağızda kalması gereken tadı duyumsatmıyor. Aslında
sanatçının yaşam öyküsü okur için o kadar da gerekli bir bilgi değildir, onun
bilincinin ve düş dünyasının kurguladığı öyküdür okurda değer yaratacak olan.
Bunu açığa çıkarmanın yolu, önemli bir eğitim sürecinin peşinden gelebilir
ancak. Bu yüzden söyleşi yapan, söyleşenden daha ayrıntılı bilgiye sahip
olmalıdır… Şimdi bu söyleşide durum,
bire birdir; soran da yanıtlayan da aynı altyapıya sahiptir. Kırma, çekinme ve
üzme gibi endişeden dolayı sözün ölçülüp tartılmasına gerek yoktur. Bu yüzden
sorular, kısa, yalın, içten bazen de alaysama biçimindedir. Yanıtlarsa
sorulardan daha fazlasıdır…
‘Soran sen,
yanıtlayan sen, bu söyleşi mantığına aykırı bir durum değil mi,’ diye
yadırgayabilirsiniz. Yazında aykırılıklara da yer vermek gerekir. İşte bu
yüzden aykırı bir durumu, sayfalara taşımak istedim.
Bana göre,
“Doğal ve bilgi açığa çıkarıcı söyleşi biçimi, kendi kendinizle yaptığınız
söyleşidir.” Çünkü içtenliklidir. Soruya göre değil, gerekli olana göre şekil
aldığı için daha bilgilendirme temelli olacaktır. Örneği var mı, görmedim ama
deneyelim ne olur ki? Ben böyle bir yöntem deniyor ve kendimle söyleşiyorum;
her ne kadar kalıplaşmış söyleşi yöntemine uyum sağlamadıysam da “İlk elin
günahı olmaz” derler. Öyle diyorum da benim görmediğim bilmediğim birileri
denemiş olabilir bu yöntemi. Bilinir ki edebiyat alanı çok geniştir ve her bir
metni takip olanağımız yoktur.
Edebiyat
tarihinde Şiir Sarnıcı adında bir dergi yer alacaktır mutlaka. Araştırma konusu
olursa ya da kaynak gerekliliği duyulursa, birinci ağızdan bu derginin tarih
doğrusunu çizmek gerekir, değil mi? Amacım, magazinsel olana değil, gerçek ve
yaşanabilir olanla yüz yüze gelip gelecek kuşaklara doğru bilgi
aktarabilmektir. “Bırakın bunu edebiyat tarihçiler araştırıp bulsun” diyorsanız
bu yanlış bir tutumdur. Millet olarak arşive ve kayda yeterince değer
vermediğimiz için tarihimizin ilk zamanları hatta yakın tarih belleklerimizde
eksiktir. Bunun için, hem kurumsal yapılar hem de bireysel çalışmalar, geleceğe
ışık tutacak şekilde bugünden düşünülüp ona göre kurgulanmalıdır.
İkincisi,
özellikle şiir konusunda yazılıp çizilenlerin dışında farklı bir şeyler
saptadım ve bunu kitaplarımda açıkladım. Sıradan şeyler değil; sanatın/şiirin
tanımı, çözümü ve ölçümü için önemli konular. Eskiye hayranlığımız yeni bilgiye
yatkınlığımızdan kat kat üstün olduğu için, bu bilgileri inceleyip, anlayıp
kabullenebilen yeterince olmadı kanısındayım.
Bunları, gelecek kuşakların belleğinde doğru konumlanması için söyleşi
aracılığıyla belirtmem gerektiğini düşündüm.
Özetle kendimle
söyleşi amacımın en duru anlatımı şudur: Sanata, özellikle Türk şiirine, yeni
bir bakış açısı kazandırmak için saptadığım konuları bir kez daha dillendirme
ve geleceğin belleğinde doğru konumlanma çabasıdır.
Ben kimim ki kendi kendimle söyleşi yapıyorum?
Adımın ve kim
olduğumun bir önemi var mı? Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın kurucusu, yöneticisi ve
yayımcısıyım. Birkaç şiir kitabım birkaç da deneme kitabım var. Ben adıma,
yaptıklarıma ya da bulunduğum ortama hiç takılmadım. Kendime ilişkin sorun
yaşamadım. Çünkü evren ve toplam yaşamı düşündüğümüzde bir nokta kadar bile
değiliz; bunun bilincindeyim. Nasıl ve ne yapabilirim ki insanlığa bir yararım
dokunur, gelecekte de anımsanacak bir değer yaratabilirim, sorusuyla yaşadım
bunca yıl. Bilinmesini ve yazılı kaynak olarak kalmasını istediğim birkaç konu
var ki o da, Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın edebiyat tarihine doğru geçirilmesidir.
İkincisi ise sanatla ilgili bazı önerilerim ve kuram saptamalarım oldu.
Bunların, araştırma konusu olarak geleceğe aktarılmasıdır. Ayrıca bugüne kadar
aldığım eğitim ve kişisel çabalarım, yeterince birikim sağlayıp ürüne
dönüşmüşse neden gelecek kuşaklara aktarmayayım? Tüm bunlar bireysel bir
çabadır ve sorumluluk duygusundan kaynaklanıyor olmalıdır.
Günlük cerideler
ve resmi kayıtlar olmasına karşın bu ülkenin kurtuluş mücadelesi bile
çarpıtılabiliyorsa, bir takım kitlelerin belleğinde başka biçimde yer
alabiliyorsa, oturup yazdığımız her metnin gelecekte alacağı değeri hesaplamak
zorundayız. Çağdaş insanın ortak tutumunun böyle olması gerektiğini
düşünüyorum. İşte bu yüzden ortaya konan bilginin ilk ağızdan aktarılması için
kendimle söyleşi yapma gereği duyuyorum.
Şiir Sarnıcı’nın doğuşuyla ilgili düşüncelerimi biraz olsun açalım mı?
Sancısız, basit,
tek kişilik bir düşüncenin doğumudur Şiir Sarnıcı (e-dergi). WEB tasarımı
üzerinde çalışırken tasarladığım sayfalara bir şeyler yazma gereği duydum. Önce
sanat sitesi olarak tasarlamaya çalıştım, daha sonra blok sayfasına
yöneldim. Ah bir bilseniz, bilgisunar (internet)
bu konuda ne çok olanaklara sahip; özellikle yayımcılar için. “Bilgisunar
ortamında önemli olan WEB sayfası hazırlamak değil, sayfanın içeriğidir.” derdi
WEB tasarım hocam. Bunun yanında aklımda okunabilirliği, güvenirliği ve
tarafsızlığı yüksek bir yazın dergisinin düşü hep vardı. Küçük bir araştırmadan
sonra, tek başıma yürütebileceğim bir iş gibi geldi. Sayısal teknoloji
olanaklarının sonuna kadar kullanılabileceği, emek dışında maliyeti olmayan,
maliyeti olmayınca da popülist tutumun bertaraf edilebileceği bir yayın ortamı
oluşturmak istedim. Şiir Sarnıcı’nı ilk olarak, 30 Kasım 2019 tarihinde aylık olarak
blokta, arkasından PDF dosya olarak yayımladım. 01 Ocak 2020 tarihinden
itibaren de, üç aylık süreli yayına dönüştürdüm. Ocak, Nisan, Temmuz, Ekim
aylarında yılda dört sayı olarak yayımlanmaktadır. Nisan 2021’de, Milli Kütüphane
Elektronik Yayın Derleme Sistemine kayıt olarak derginin ISSN (2757-8682)
numarasını aldım. Yani derginin künyesi resmiyet kazanmış oldu. Her sayı Milli
Kütüphane arşivine kaydedilip onaylanmaktadır. Ayrıca burada şunu
belirtmeliyim: Yıllarca yöneticilik yaptım; yani insanla birebir uğraştım.
İnsanı çalıştırmanın, işleri düşündüğün/tasarladığın biçimde yürütmenin
zorluğunu bilirim. Bu yüzden, teknik ve deneyimsel bilgi dışında,
insanın/insanların söz hakkı ve karışmasına olanak tanımayan bir yayın sistemi
oluşturdum. Dergi güvenirliğinin ve niteliğinin yüksek olması için,
temsilcilikler ve yetkin kalemlerden yayın kurulu oluşturdum. Derginin genel
durumu için yön gösteren ve yorumlarını bizden kıskanmayan, yayın kurulumuzun
en kıdemli üyesi Hidayet Karakuş’a teşekkür ederim. Bu arada temsilcilerimize
ve yayın kurulu üyelerimiz; Dizdar Karaduman, Seval Arslan, Nilüfer Açılan
yıldız, Selami Karabulut, Özge Sönmez, Elif Burcu Özkan’a teşekkür ederim.
Özellikle yayımlanacak şiirleri, oldukça ince eleyip sık dokuyorlar. Bu konuda
Özge Sönmez ve Elif Burcu Özkan’a ayrıca teşekkür etmeliyim.
Aslında sanatın
her hangi bir dalıyla uğraşan her insanın zevkle çalışabileceği bir iş
dergicilik… Yazınımızda dergicilik, her aklına esenin yapabileceği bir uğraş
gibi duruyor. Bu konuda ders almak istedim;
kaynak araştırması da yaptım ama dergiciliğin süreciyle ilgili doyurucu şeyler
bulamadım. Çoğu alanda olduğu gibi dergicilikte de güvenilir, üzerinde çalışılmış, deneyimlerin ders
niteliğinde toplanmış bir kaydına ulaşamadım.
Dergi yayımlamak
fazlaca emek gerektiren bir uğraş;
motive edici ögeler ön sıradadır. Basit bir yorum, yararlı olduğuna
ilişkin küçük bir tebessüm bile itici güç oluşturmaktadır. Bizim
şair-yazarlarımızın dünyası öyle sanıldığı gibi sıradan bir dünya değildir.
Bırakın güzel çalışmaların bir ucundan tutmayı, daha doğmadan nasıl
öldürebilirim düşüncesi daha coşkundur. Çağımızın ve ülkemiz insanının genel
bir tutumudur deyip geçelim. Türkçenin akraba dillerini konuşan çoğu ülkede
artık okunuyor dergimiz. Derginin ilk sayılarıyla temsilcilerimiz, arkasından
yayın kurulumuz oluştu ve bugün on altıncı sayıya geldik. Tabii ki düşüncesi,
görüşü ve deneyimini benimle paylaşıp yol gösteren, destek veren
yazar-şairlerimiz oldu. Bu söyleşi aracılığıyla Şiir Sarnıcı’na düşünce bazında
bile olsa emeği geçen herkese teşekkür ederim. Biliyoruz ki yazın dergileri,
imece yöntemiyle çıkarılır. Sanatçılarımızın katkısı olmazsa yürütülemez.
Su, yaşamın
kendidir. Onu gelecek için biriktirmek ve daha kullanılabilir halde tutmak için
sarnıçlar kullanılırdı; özellikle yağmur sularının boşa akıp gitmesini önlemeye
yönelik. Yaşamın en önemli kaynağını biriktiriyorsunuz. Şiir, dahası sanat da
yaşamın bir yüzüdür ve bir yerlerde biriktirilmelidir. İşte yaşamın içinden
doğagelen değerlerin bir yerlerde toplanıp, biriktirilip gelecek için
saklanması düşüncesinden çıkmıştır Şiir Sarnıcı ismi. Derginin ismine Şiir
Sarnıcı demiş olmam, onun salt şiir dergisi olduğu anlamına gelmez. Şiir, çoğu
sanat dalının ögelerini içinde barındırır. Sanat yerine şiir dememdeki kasıt
budur. Çıkış bildirisinde de yer aldığı gibi Şiir Sarnıcı, sanat ve yazın
dergisidir.
Dergiye bunca emek veriyorum; bunca emek ve buna katlanma kararlılığı nereden geliyor?
Aslında derginin
ortaya çıkışından bugüne kadar yazın dünyasından beklediğim desteği aldım
diyemem. Örneğin gönderdiği şiir ya da metin, dergide yer almayınca hemen bu
ortamı terk eden çok yazar ve okurumuz oldu. Dergiye gönderilen şiir ya da
metni yayımlamama gerekçemi ilettiğimde aşırı derecede tepkiler aldım. Bunlar
dergiyi sürdürme kararlılığıma etkisi olmaz elbet. Ancak şunu açıkça kendimize
fısıldamalıyız; ister şiir yazalım ister deneme ister öykü, yazının hangi dalı
olursa olsun, olması gerektiği gibi işimizi yapmadığımıza tanık oldum. Yapmış
gibi görünenlerin çoğu da, iç yüzüne baktığımızda doyurucu, olması gereken
çıtayı aşan şeyler ortaya koymadığını gördüm. Amacım eleştiri değil elbet,
kendimizi tanımak zorundayız; tanıyormuş gibi yapmadan… Denemelerimde çok kez
dile getirmeye çalışmışımdır: İşin aslının değil, magazinsel bilginin ve
yalandan övgünün kahramanlarıyız çoğunluk olarak. Bu yüzden gerçek bilgi,
alışkanlıkları yıktığı için dokuz köyden kovulur durumda…
Şiir Sarnıcı’na
verilen bunca emeğin altında yatan ana neden; tarafsız, nitelikli, magazinsel
bilgi yerine sanatsal bilginin öne çıkarılmasına yönelik bir edebiyat harmanı
oluşturma isteğidir. Bunu başarabilir ve sürdürebilir miyim? Gerçekten emin
değilim. Öyle metin ve şiirler geliyor ki şaşırmamak elde değil. Öyle
denemeler, öyle kitaplar, öyle çeviriler, öyle dergiler okudum ki bunlar için
neden sayfa harcanmış diye sormadan edemedim çoğu zaman. Bunlar, okurlarımı
karamsarlığa itmesin isterim. Her şeye karşın sanat ve onun alt dalı olan
edebiyat ülkemizde gelişiyor ve dönüşüyor. Küllerinden yeniden doğan toplumların
sanatı da edebiyatı da bu evrimi yaşamak zorundadır. Çok iyi yapıt ve metinler
var elbet edebiyatımızda; ne var ki evrensel boyuta ulaşacak yapıtımız
yeterince olmadığı kanısındayım; benim açgözlülüğümden kaynaklanan bir
değerlendirme de olabilir tabii.
Şiir Sarnıcı’nın hedefi nedir?
Büyünce adam
olup dünyayı değiştirmek değil tabii ki. Derginin çıkış bildirisinde:
“Uluslararası düzeyde nitelikli bir yazın dergisi olmak ve sanatçılarımızın
yapıtlarını ülkemiz ve bütün dünyaya duyurabilmektir. Yeni ve farkındalıklı bir
sanat/şiir dünyasının önündeki sorunları görünür kılmaktır. Özellikle,
tozlanmış bilgilerden, genellemelerden, yalan yanlış söylemlerden, hiçbir
mantığa dayanmayan genel geçer kabullerden biraz olsun arındırmaktır Türk
şiirini… Etik bir yazın/şiir dünyasının düzlemini hazırlamak ve estetik değer
algısını, daha somut şeylerle törpülemektir.” diye bir hedef belirlemiştim.
Ayrıca hakemli dergi düzeyine gelebilmekti kafamda tasarladığım. Ancak hakemli
dergi olma tasarısı, ülkemiz sanat anlayışında çok olası görünmüyor. Dil
sanatları, daha doğrusu edebiyatın her dalı, usta çırak biçiminde yön bulduğu
için bu işin; felsefesi, estetiği, çözümü ve ölçümüyle çok az kişi
uğraşmaktadır. Bir kere sanatta çözüm ve ölçümü, belli bir düzeye çıkarmadan yapılacak
her şey havada kalır. Bugün bile, yapılmışın tekrarı ya da irdelemesi olan
çalışmasını hakemli dergide yayımlattım diye ortalarda dolaşan akademisyenler
olduğuna göre, hakemli dergi aşamasına daha çok yolumuz var kanısındayım. Nasıl
bu kanıya vardım, onu da açayım. Bugüne kadar hakemli dergilerde, uluslararası
dergilerde yayımlananlardan, sanat fakültelerinin seminer bildirilerinden ya da
çalışmalarından Türk sanatı için ortaya çıkarılmış yeni bir şey, keşif ya da
kuram saptandığını gösterin, ben de inanayım. Açık çağrı yapıyorum; sanatla
ilgili yeni bir şeyler saptandığını bilenler bizleri aydınlatsınlar; sözlerimi
geri almaya hazırım. Sanat fakültelerinde bu işlerle uğraşan çok sayıda
akademik personel var; ortalarda dünya sanat alanında kaynak gösterilecek kaç
yapıtları vardır sizce? Şapkamızı önümüze koyup sağduyu çerçevesinde düşünmek
zorundayız. Bana göre en önemli soru da şu olmalıdır: Biz bu işin neresinde ne
kadarız? Bulunduğu yeri bilmeyenin
gideceği yerde bezi olmaz…
Aslında Şiir
Sarnıcı’nın çıkış gerekçelerinden biri, dünya yazar/şairlerini bir platformda
buluşturup tartıştırmak ve birbirleriyle sağlıklı, sanatsal içerikli iletişim
kurulmasına ön ayak olmaktı. Zaman zaman ülkemiz yazar/şairlerini dergi
aracılığıyla tartışma zeminine çekmeye çalıştım. Ne yazık ki ülkemiz
edebiyatçıları; tartışmaktan, eleştirilmekten, karşı düşünceden öyle
korkuyorlar ki bu nasıl kırılır, bilemiyorum. Görüşüne, sanat hakkındaki
bilgisine, küçük bir eleştiri getirdiğinizde dünyanın en kötü ve en ukala insanı
oluveriyorsunuz. İletişimi anında kesiyorlar. Eleştirilmek, bir sanatçı için
bulunmaz bir değerdir; tabii anlayana… Elbette Şiir Sarnıcı, zamanla kendi
kurumsal kültürünü oluşturacak ve herkesin etrafında yer almak isteyeceği bir
konuma gelecektir. Bu konuda ümitliyim. Çünkü doğru bilgi, dokuz köyden kovulsa
da o, gelecekte bu harmanda mutlaka başköşeye oturur.
Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın, Nisan 2023’te 16. Sayısı yayımlanacak. Derginin yayın ortamı, okunma durumu, beğeni durumu nedir?
Elimden geldiğince
renkli, tarafsız ve güvenilir bir dergi yayın ortamı oluşturmaya çalışıyorum.
Ne var ki dergicilikte nitelikli yayın ortamı oluşturmak önemli değil; ne kadar
popülist davrandığın, birilerinin nazını ne kadar çektiğinle ilgilidir. Şair ya
da yazarın ününe değil, ortaya koyduğu ürüne baktığımdan biraz zorlanıyorum.
“Söyleyecek sözü olan, yapıtını okurla paylaşmak isteyen şiir/metin/yorumuyla
katkısını yapar.” İlkemiz gereği, bazı özel konular dışında yazarlardan yazı ya
da şiir istemiyorum. 16. Sayıya gelmemize karşın, halkın gözünde yer edinmiş
pek çok adı bilinen şairimiz, bir şiiriyle ya da yorumuyla katkı yapmamıştır.
“Ne kadar ekmek o kadar köfte” mantığı her alanda geçerli olduğu gibi bu
sofrada daha yoğundur. İyi şeylerin ucundan tutmak yerine nasıl öldürürüm
coşkusu, fazlasıyla pirim yapan sanat endüstri gerecidir. Yani görmezden
gelmek, en ağır yaptırımdır. Ayrıca yeni bir şeyler ortaya çıktığında o şey,
kanaat önderlerinin kucağına sığmıyorsa uzun süre sıkıntı yaşamak
kaçınılmazdır. İyi ki Şiir Sarnıcı’nın ekonomik ve birilerine bağımlı kalmak
gibi bir kaygısı yoktur. Burada başka bir sıkıntının olduğunu da anlıyorum.
Şiir Sarnıcı’nın yönünü, düşüncesini anlayıp bir dizgeye henüz oturtamadı çoğu
dostumuz. Magazinsel prestij kaybı korkusundan dolayı uzak duranlar
çoğunlukta... Biliyorsunuz ki yazınımızda asıl olan edebi yetkinlik değildir;
birilerinin tarafındaysan ve yardakçılığın güçlüyse etrafında o yolun yolcuları
hemen toplanır. Buna da dik duruş gibi bir öykü uydurulur. Şiir Sarnıcı, yazın
ve sanat dergisidir. Üstünlük öykülerine, ayrılmışlık, bölünmüşlük ve aidiyeti
ödünç kişiliklere kulak asmaz. Açık bir söylemle, Şiir Sarnıcı yapay öykülerin
içerisinde olmamak üzere yola çıkmıştır. Dergide aradığım ölçüt, güvenirlik;
yayımlanan metinlerde aradığım ölçüt ise yapıtın estetik değeri ya da sanat
değeridir. Çoğu okurumuz soracak; sanat değeri ya da estetik değer, iyi de bu
göreceli bir şey nasıl böyle bir ölçüt koyuyorsun? Evrende ölçülemeyecek hiçbir
şey yoktur; yeter ki ölçü aygıtınız ve ölçü biriminiz uygun olsun. İşte ben, bu
aygıtı ve ölçü birimini oluşturmaya çalışan bir yazın yolcusuyum.
Derginin okunma
durumu hakkında net bir şey söyleyemem ama tıklanma oranı Türkiye’de yayınlanan
edebiyat dergilerinden en az on kat fazladır. Ayrıca salt ülkemizde değil, tüm
dünya ülkelerinden tıklanıyor… Bunların ne kadarı okunuyor ya da tıklanıp
geçiliyor bilemem. Ayrıca dergi 104 dile çevrilebiliyor. Ne var ki ne kadar
çevrilip okunduğunu izleyemiyorum. Bunun dışında derginin PDF dosyası sosyal
medya hesaplarımdan ücretsiz indirilebilir. Sosyal medyada yazın dostlarının
olduğu gruplara PDF dosyasını yüklüyorum. Dahası iletişim adresi bende kayıtlı
olan (1500 kadar) tüm e-posta adreslerine derginin her sayısını gönderiyorum.
Yazar-çizer-şair çevresinin pek çoğuna dergi ulaşıyor; ne var ki birkaç
teşekkürden başka sessiz bir kabullenişin boşluğunda kayboluyorum. Görmezden
gelmenin dayanılmaz hoşluğu deyip geçelim. Sayısal teknoloji ve sayısal dergiye
uzak duran oldukça fazla şair-yazar var hâlâ. Okunma oranında, biraz da sayısal
teknolojiye uzak durmanın etkisi var görünüyor. Başka bir şey daha var ki ben
burada bunu dillendirmek istemiyorum.
Beğeni durumunu
sormuştum kendime… Bunu ben de bilmiyorum. Tıklanma oranı yüksek ama yorum
sayısı oldukça düşüktür. Bugüne kadar ki deneyimimden biraz da sanat
çözümlemesi ve ölçümü bilgime dayanarak şöyle diyebilirim: İyi iş yapıyoruz
ekip olarak ve bir asır sonra bile dergimiz isteyen okura ulaşacak biçimde
sayısal teknolojide kayıtlıdır. Biz ticari bir dergi olmadığımız için beğeni
değildir asıl olan, beğeni değeri olan yapıtlarla yol almaktır. Edebiyat tarih
kütüğüne çakılacak çivinin kalıcılığıdır.
Dergide yayımlanacak şiir, metin ve görselleri neye göre seçiyorum?
Doğrusunu
söylemek gerekirse çok fazla seçeneğim olmuyor. Yüzlerce yazı ya da şiir
gönderilmiyor dergiye. Gelen metin ya da şiirlerin büyük çoğunluğu daha ilk
bölümce/biriminde dergide yayımlanıp yayımlanması gerektiği anlaşılıyor.
Bilgisayar yazı programlarını kullanım eksikliğinden olacak ki çoğu metin, fazlaca
düzeltme istiyor. Sanat/şiir çözümlemesine yönelik oldukça ayrıntılı
çalışmalarım var. İleride söz edeceğim. Sanat çözümleme tekniğine egemen olan
bir kişi, neyin şiir neyin şiir olmadığını, hangi yazının gerçekle veya
alanıyla çelişip çelişmediğini, daha ilk bakışta anlar. Tabii ki ben her metne
ve şiire, ayrıntılı bakıyorum, düşünce geçerliliği ve estetik değeri konusunda
az çok bir sonuca varabiliyorum. O zaman, biraz da olsa şiir değeri ya da
metnin düşünce değeri varsa yayın kuruluna yayımlanması için öneriyorum. Çıkış bildirimizde “Dilsel şiddet
içeren, ideolojik ve dinsel dayatmaya yol açan, propaganda, dinsel tebliğ ve
misyonerlik amaçlı, bağıran, çağıran, hakaret eden ve kişiyi hedef alarak
yazınsal eleştiri mantığını aşan metinler, sanat anlayışımıza sığmaz” diye
belirttim. Bu, önemli bir ölçüttür benim için. Bu tümce, başta göreceli gibi
anlaşılabilir ama son derece işe yarıyor ve somut çözümlere ulaştırıyor beni.
Bu ölçütlere uymaya çalıştığım zaman estetik değer olgusu öne çıkıyor. Yayımlanacak
metinleri, yazım ve noktalama açısından inceleyip, varsa sıkıntıları düzeltip
yayın kuruluna gönderiyorum. Yayın
kurulundan bir üye bile “Bu yazı dergide yer almamalı” diyorsa o metni
yayımlamıyorum.
Dergide sanat
felsefesine yönelik nitelikli yazılar yayımlamak istiyorum. Ne var ki bu konuda
çok az yazı geliyor. Dahası, genellemelere boğulmuş bir şiir düşünce dünyamız
var. Her birey en iyisini yazdığını sanıyor, ne var ki gönderilen yazılara veya
şiirlere baktığımda dergiyi dolduracak nitelikli metin zor buluyorum. Yapıtın
organlarından hücre bileşenlerine kadar her ayrıntıyı çözümlemeden sanat
üretmeye yönelmiş bir anlayış bu. Başka bir söylemle, şiirin organlarını, organların içeriğini çözümlemeden şiir nasıl
yazılır diye sayısız kitap ve ders notu dolaşıyor ortalarda. Önce şiirin
organları, hücre bileşenleri çözülür ondan sonra şiirin nasıl yazılacağına
geçilir. Eğer öyle olmazsa öykünmeden öte geçilemez. Bunu sanata çözümlemeli
bakış kitabımda açıklamaya çalıştım ama ne kadar ilgi görür, bilemiyorum;
dahası ümitsizim. Bu ortamda alışılmış bir tutumumuz var; “Üzüm üzüme bakarak
kararır.” İşte bu sanatın hiçbir dalında geçerli bir yöntem değildir. Özgünlük
ilkesine aykırıdır.
Şiir Sarnıcı’nın
yayımcısı olarak, emek dışında maliyet gerektiren bir durum olmadığından
popülist söylemlere gerek duymuyorum. Derginin çok okuru olmuş olmamış ya da
dergi yayın yaşamını sürdürmüş sürdürememiş çok bir önemi yok. Nitelikli,
tarafsız, sanat etiği çerçevesinde, ağırbaşlı, sanatsal ve yazınsal bir harman
oluşturmaktır amacım. Bu yüzden bazı konuları açıkça konuşup kendi düzeyimizin
resmini gerçekçi bir şekilde çizmeliyiz. Öyküyü, ben en iyisini yaparım
gazelini, bir yana bırakıp konuya biraz bilimsel normlarla bakmanın zamanı
gelmiştir, çağımız gereği… Güzel Sanat ve Edebiyat Fakültelerindeki
akademisyenlerimiz alınmasınlar. Hazırlıkları ne aşamada bilmiyorum ama az çok
tahmin edebiliyorum. Sanat ve edebiyat tarihçiliğinden sıyrılıp çağın sanata
yükleyeceği değişkenlere hazırlık yapmak gerekir diye düşünüyorum. Bu tümceden
okurlarım ne anlar bilemem. Öyle bir çağ geliyor ki henüz düşlerimize
sığmayacak kadar karmaşık. Sanatın ilkelerini tam ortasından yarıp yere serecek
biçimde…
Dergi okurlarından geri bildirim alıyor muyum?
Şiir Sarnıcı’nın
sıkı okurları var. Zaman zaman not, yorum veya mektup gönderiyorlar. Ancak ben
yapım gereği övgü içerikli mektup, yazı, not gibi iletileri yayımlamıyorum.
Zahmet edip geri bildirimde bulunan okurlar, lütfen alınmasınlar; eleştiri
olmadığı sürece övgü türündeki iletiler, okurla aramda özel bir iletişimdir.
Eleştiri olursa hem bana hem okura bir bakış açısı sunacağı için onlara dergide
yer veririm. Çoğu şair/yazar dostlarımız, her nasıl olursa olsun gönderdiği
ürün yayımlanacak gözüyle bakıyorlar, yayımlanmayınca da sitem ediyorlar ya da
dergiyi izlemeyi bırakıyorlar. Her yayın kuruluşu gibi Şiir Sarnıcı’nın da
dikkate aldığı ölçütler var ve çıtayı geçmeyen metinler yer almamalı dergide.
Doğrusu, geri bildirimlerin büyük bir çoğunluğu neden şiirinin/metninin
yayımlanmadığına dairdir.
Söyleşinin en önemli sorusunu soruyorum şimdi kendime. Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın geleceği konusunda ne düşünüyorum?
Beklenti,
umuttur. Ucunda görünen bazı veriler vardır ki beklenti oluşmuştur. Bu nedenle
diyorum ki derginin yayın yaşamını sürdürememesi ya da durdurması için üç
olasılık vardır: Birincisi, hukuki veya resmi bir zorlamayla yayın yaşamının
sona erdirilmesi ki ben bu olasılığı az görüyorum. Düşünce suçundan dolayı
dergi kapatmak her anlayışa kısmet olmayacak kadar uç bir konudur. Bundan sonra
öyle bir anlayışın baskın olamayacağı bir ortama doğru gidiyoruz. Çünkü bu
konuda genç kuşaklara güveniyorum; saçmalamayacak kadar ayakları yere basan bir
kuşak yolda, bunu görüyorum.
İkincisi, bu
dergi, ben emek vermek istediğim sürece yayın yaşamını sürdürebilir. Çünkü
çoksesli olmak isteği olsa da tek ses olarak da yoluna devam edecek birikime
sahiptir. Yani tek kişi olarak bile bu dergiyi sürdürme gücüne ve birikimine
sahip olduğumu söylüyorum. Ayrıca, ekonomik kaygısı, okur sayısı, sürdürümcü sayısı
gibi sorunu yoktur. Tek kaygısı estetik değer üretebilmesi ve okurun güvenini
kazanacak işlerin altına imza atabilmesidir. Yayımcı olarak emek vermeyi göze
aldığım sürece bu dergi yayın yaşamını sürdürebilir.
Üçüncüsü ise
daha farklı bir boyuttur. Şiir Sarnıcı, hedeflediği konuları gerçekleştiremeyip
atıl kaldığını duyumsadığında yayım yaşamını kendiliğinden durdurabilir. Yani
ötenazi yapabilme hakkı saklıdır. Ancak şunu biliyorum ve gözlüyorum. Bir
derginin hak ettiği yere gelebilmesi için en az yirmi yıl yayım yaşamını
sürdürmesi gerekir. Çünkü çağdaşım olan şair ve yazarlar, derginin ucundan
tutma konusunda çok nazlı davranıyorlar. Derginin nostalji değeri oluşuncaya
kadar uzunca bir zaman gereklidir. Bu demek ki yeni bir şair-yazar kuşağının
egemenliği… Bu süre için fırsat olur mu bilmem ama ben bu dergiyi tek başıma da
olsa yıllarca sürdürebilecek olanağa sahip olduğumu okurlarıma bir kez daha
anımsatmak isterim.
Ben emek vermek
istemediğimde ya da benden sonra dergiyi sürdürebilecek kişiyi/kişileri
hazırlamam gerekir. Bu konuda kafamda bazı tasarılar var ama kendime bile
söylemek istemiyorum şu anda… Süreklilik
esastır. Yani, benden sonra bu dergiyi sürdürecek birilerini yetiştirmek, benim
diğer bir sorumluluğum olduğunu biliyorum.
Söyleşiyi çok uzattım. Biraz da diğer çalışmalarımdan söz etsem nasıl olur? “ Örneğin Şiir Çözümleme Tekniği”ni konuşalım.
Söyleşi uzun
olsun, zaman alsın ama ortaya çıkarılmış yeni bilgi yitip gitmesin. Bu söyleşi,
tarihi bir belge olacağı için merak edenler okuyabilir, tersi durumda arşivde
yıllarca araştırmacılarını bekleyebilir. Araştıran olmazsa da ceninde uykusunu
sürdürür. Birileri uyandıracaktır mutlaka onu güzellik uykusundan, eminim.
Çünkü sanata/şiire yönelik ortaya koymaya çalıştığım şeyler, bugüne dek söylenmiş
konular değildir. Birincisi, yapıtın iç ve dış organları dâhil hücre ile
DNA’sını çözmeye yöneliktir. Öyle olunca yapıt nasıl üretilirden nasıl okunura,
izleyicide yarattığı etkiden gelecekte alacağı anlamsal değere kadar ister
istemez bir süreci kapsar… Örneğin yazınımızda çoğu şiir yazıları, şiir nedir
ve nasıl yazılıra yöneliktir. Oysa şiirin DNA’sını ve her organın birbiriyle
olan ilişkisini çözümlemeden şiir nedir ve nasıl yazılır sorusuna verilecek
yanıtlar havada kalır. İşte ben yapıtı oluşturan ögelerde ve ögelerin
birlikteliğinde var olan etkileşimi ve onun yarattığı estetik değeri çözmeye
çalışıyorum. Bu az bir şey değil. Prof. Dr. İsmail Tunalı’nın, “Sanat eserini
ontik bir bütün ve integral bir varlık olarak kavramak.[1]”
sözü böyle yapmamızı gerektiriyor. Sanat/Şiir Çözümleme Tekniği, bu düşünceden
yola çıkarak oluşmuş bir sistemdir. Burada ayrıntılarını vermeyeceğim. Bunları
kitaplarımda bulabilirsiniz.
Ayrıca bütün
kitaplarım herkesin ulaşabileceği şekilde sosyal medya hesaplarımda PDF dosya
olarak yüklüdür. Ayrıca, Milli kütüphane Elektronik Yayın Derleme Sistemi’ne
kayıtlıdır. Bilgiyi, yapıtı, kıskanmak
gibi bir anlayışım yoktur; isteyen istediği şekilde indirip okuyabilir
paylaşabilir, alıntı yapabilir. Herkesin yakındığı yayınevi ve telif hakkı
sorununu, kökten çözmüş bulunmaktayım.
Şiir Çözümleme
Tekniği, sanat yapıtının ontik bütünlüğü ve integral yapısı gereği öne sürülen
yeni bir şiir inceleme tekniğidir. Ayrıca
şiir eğitimi ve öğretimi yöntemidir. Şiirin varlık katmanlarını inceleme
esasına dayanır. Bu teknik, şairin imgelem sürecinden şiiri yaratışına, şiirin
okurda yarattığı etkiden gelecekteki anlamsal devinime kadar toplam şiirsel
süreci kapsar. Şiirin bütün organlarının varlığı ya da yokluğu ile işlevsellik
ve işlerlik durumunu ortaya koymaya çalışır. Şiirin ön ve derin yapısını,
kapalı-açık alanlarını ve iletilerini açığa çıkarmaya yöneliktir. Bunun
yanında, şiirin kurgusu, şiir dili tekniklerini ve şiirin okurla karşı karşıya
gelmesinde ortaya çıkan etkiyi açıklamaya ve daha nesnel sonuçlara ulaşmaya
çalışır. Diğer taraftan bir şiirin ne olup olmadığı, nasıl yazıldığı gibi
sorulara ayrıntılı artalan bilgisi sunar.
Sanat/Şiir
Çözümleme Tekniği, üzerinde çalışılması gereken bir konudur. Her sanat türü
için kullanılabilecek dinamik bir süreci ve ayrıntıları barındırır. Örneğin bu
tekniğin sürecini incelerken iki ayrı kurama ulaştım. Öyle sanıyorum ki burada
daha başka kuramlar da saptanabilir. Şimdilik benim görüş açım ve yetkinliğim
bu kadardır. Daha ötesini görebilen gözler mutlaka olacak ve o saklı kuramları
bulup çıkaracaklardır. Sanatın çözümü ve ölçümü için daha nesnel sonuçlar elde
edilecektir, umarım.
Bu konuda
söylemem gereken özel bir konu vardır: Sanat/şiir Çözümleme Tekniği, adından da
anlaşılacağı gibi bir tekniktir. Bunun sınırlayıcı bir bağlamı olamaz. Teknik,
bilginin mevcut bilince göre en kullanılabilir şeklidir. Bu yüzden bu tekniği,
sınırlayıcı ya da kuralcı bir mantık açısından görmeyiniz. Var olan bilginin en
kullanılabilir biçimini önünüze koyacak bir dinamizme ve esnekliğe sahiptir.
Akademisyenin, sanatseverin ve okurun, sanat kültürüne bakış açısını ve
yaklaşımını az çok kestirebildiğim için özellikle belirtmek istedim. Çünkü bu
teknik, salt çözümleme tekniği değildir; aynı zamanda şiiri anlama ve öğrenme yöntemidir.
Kuram nedir? Kuram saptadığımı söylüyorum, bunlar nedir ve işlevlerini nasıl tanımlıyorum? Rastlantısal anlam kuramını anlatsam mı?
Öncelikle
şunu belirtmeliyim: “Kuramsal bilgiyle iyi şiir yazılamaz” efsanesiyle yetişmiş
bir şiir yolcusuna; kuramdan, kuram saptamış olmaktan, ya da kuramsal bilgiden
söz etmenin etkili bir durum olmadığının farkındayım. Ne var ki kuramsal bilgi,
herhangi bir sanat dalının hamuru ve çamurudur. Elinizde hamur yeterince
değilse ya da kıvamlı değilse ne yaparsanız yapın öykünme aşamasından özgünlüğe
geçemezsiniz.
Konumuz
edebiyata dönelim. Edebiyatla ilgili kuramı nasıl tanımlamalıyız? Örneğin
yerçekimi yasası gibi var olan; soyut yaşanan ancak nicel değişkeni ve etkeni
daha fazla olan; bilimsel verilerle bizim saptadığımız genellenebilir,
gözlenebilir, denenebilir ve doğrulanabilir sonuçlara yönelen olgu ve
süreçlerdir. Yani olay/olgu ilişkilerinde zaten var olan ve yaşanan, benzer her
etkinin özdeş sonuçlara yöneldiği, gözlenebilir çıktılara neden olan ilkeler
bütünüdür. Daha kısa anlatımla, herhangi bir etkinin benzer sonuçlar verdiği
ilkeler bütünüdür. Bu açıklamadan sonra, Rastlantısal Anlam kuramından söz
edeceğim. Ancak bazı aşamaları açayım ki anlaşılması kolay olsun.
Sanat/Şiir
Çözümleme Tekniğini araştırırken, özellikle yapıttaki anlam katmanını ayrıntılı
ve alabileceği tüm değişkenleri düşünerek incelemek zorunda kaldım. Anlam tek
başına bir katman değil elbet, onun türev katmanları vardır: Örneğin çağrışım
ve coşum katmanları gibi… Neden türev katman diyorum? Çağrışım ve coşum
katmanı, anlam katmanının derinliğiyle doğrudan ilgilidir. Yapıttaki anlam,
insan üzerinde çağrışım, coşum etkisi ve estetik tavır yaratacağı için anlam
katmanını aşamalara ayırmak zorunda kaldım. Bunlardan ilki Gerçek Anlam Tabakasıdır.
Anlambilimin incelediği tüm olası söz tekniklerini (değişmece, değinmece,
benzetme, aktarma anlam gibi) bu tabakada ele aldım. Yapıtın görünen ve
ulaşılan anlamını tanımlayan tüm değişkenleri bir çıta altında toplayınca anlam
sorunu çözümlenmiyor. Çünkü yapıtın sanat değerini arıyorum. Estetik değer
yaratan varlıkları arıyorum. Yapıtın anlamsal değerinin insan üzerindeki
etkisini arıyorum. Bir anlamda yapıtla insan arasındaki ilişkiyi çözmeye
çalışıyorum. Bu ilişki, bilindiği gibi estetik biliminin temel konusudur. İşi
daha estetik bilimine vardırmadan başka bir şeylerin olması gerekir. İşte
burada insan bilimleri ve beynimizin çalışma sistemi devreye giriyor. Gerçek
anlamdan sonra bir anlam tabakası daha olmalı. Ben buna, Rastlantısal Anlam Tabakası, dedim.
Bu tabaka da yeterli değil; yapıtın estetik değerine ulaşmak için bir
tabaka daha ele alınmalı; o da Üst Anlam
Tabakası. Bu bölümcede konumuz Rastlantısal Anlam Kuramı olduğundan konuyu
daha fazla dağıtmayayım.
Okuduğunuz
bir şiir, öykü, roman ya da izlediğiniz bir tablo karşısında okur, gerçek
anlamın etkisiyle, uyarılarıyla, anımsatmasıyla belleğindeki bilgi, görüntü ve
yaşamsal izler ile halen yaşamakta olduğu düş ve gerçekler toplamından gerçek
anlamın dışında bir takım ilgili ilgisiz olay ve olgular içinde düşsel
yaşantıya girer. Birincisi, işte burada ana konudan bağımsız düşsel anlama ben
“Rastlantısal Anlam” dedim. Gerçeküstücülükte açıklanan ve bizim ileri
gelenlerimizin ezber ettiği rastlantısal anlam bilgisinden sıyrılmak
gerektiğini anımsatmak isterim. Burada söz ettiğim durum farklıdır.
Rastlantısal
anlamı incelediğimizde, yapıtla okur karşı karşıya geldiğinde mutlak oluşan ve
yaşanan, belleğindeki izlere göre şekil alan genellenebilir, izlenebilir ve
denenebilir bir durum ortaya çıkıyor. İşte bu da Rastlantısal Anlam Kuramının
varlığını açıklar. Tabii ki üzerinde çalışılmalı, farklı değişkenler ve farklı
disiplinler altında incelenip sonuca gidilmelidir. Kuram oldu da ne oldu yani,
diyebilirsiniz. Birincisi, yapıtın sanat değerini belirlemek için önemli bir
ölçüttür. İkincisi ise yapıtı üretirken yapıta giydirilecek elbise ile makyaj
gereçlerini seçmek için aydınlatıcı pencere açar. Yani yapıtta doğurmak
istediğiniz anlamı uyarıcı ögeleri bulup koymanız için bir ışık olur. Üçüncüsü,
bir yapıtın geçmişteki anlamsal alanı ile gelecekte alacağı anlamsal değeri
tanımlamaya çalışır. Ayrıca, bugün
saptayamadığımız daha pek çok işlevinin olduğunu da dikkate almamız gerekir.
Rastlantısal
anlam kuramında ikinci bir konu var ki bu üzerinde çok durulan bir durum
değildir. Yapıtın gelecekte anlamsal genişlemesi veya anlamın dönüşmesi olağan
bir durumdur. Bunu çoğu eleştirmenimiz ya da sanatçımız önemsiz gibi görür. Ne
var ki yapıtın kalıcılığı ve geleceğe açılan penceresi, rastlantısal anlamın ne
kadar geniş bir çağrışım yelpazesine sahip olduğuyla ilgilidir. Zamanla insan
algısında ve yargısında değişimler olacağı, olay ve kavramlar anlam ve şekil
değiştirebileceği için, gelecekte
yapıtınızın anlam genişlemesi veya dönüşümü olasılığı yüksektir. İşte bu
genişleme ya da dönüşüm, Rastlantısal anlam kuramıyla açıklanabilecek bir
durumdur. Örneğin bugün yazılan bir şiirinizde anlatmak istediğiniz durum, gelecekte olacak bir olayla birlikte daha
vurucu bir değere, daha estetik değer yaratacak duruma dönüşebilir ya da tam
tersi olabilir. Şu açıdan önemlidir bu: Şair, şiirini yazarken gelecekte
olabilecek olayları öngörüp ona göre şiirini kurgular. Diğer sanat dalları için
de geçerli bir durumdur. Bu bilinçüstü yetenek, çoğu sanatçıda az ya da çok
vardır. Ayrıca şiirin kalıcılığıyla ilgili bir yargıya varırken, eleştirirken veya çözümlerken şair, gelecekte
olabilecek olası olayları öngörüp ona göre kurgulamış mıdır şiirini? Bu konu,
sıradan gibi durmasına karşın beş yüz yıl önce yazılmış şiirleri bugün
çözümlemeye çalıştığımızda karşımıza önemli bir ölçüt olarak çıkacaktır.
Özetlersem:
Okurun/alıcının; algı, anlama, bellek, bilgi birikimi, düşünme biçimi ve yaşamsal
değerlerine göre şiirden/yapıttan ulaşacağı uzak anlam ile zamanın getirilerine
bağımlı olarak şiirin uğrayacağı anlamsal genişlemeye, “rastlantısal anlam”
diyorum.
İkinci bir kuramdan söz ettim kitaplarımda: Çağrışımsal İmgelem Kuramı. Bunu biraz açmalıyım ki anlaşılma güçlüğü yaşanmasın.
Aslında bu kuramın, yapıtın estetik değerini
belirlemede önemli bir ölçüt olacağını başlangıçta düşünememiştim. Uygulama
sonuçlarına baktığımda bir yapıtın sanat değeri hakkında karar vermek için
önemli bir nesnel ölçüt olarak karşımıza çıkıyor. Bunu nasıl açıklayabilirim?
Zor bir soru ve yanıtı oldukça karmaşık. Bazı konularla paralellik gösteriyor.
Bu da, yanılma payını yükseltiyor.
İmgelemi
düşten ayıran şey, bir yapıtın uyaranlarıyla ulaşılan düş durumu olmasıdır. Düş
ise dış etkiden tamamen bağımsızdır; herhangi bir etki/uyaran gerektirmez.
İkincisi, yapıttın anlamıyla yapıttan doğan imgelemin arasındaki ayrımı
yapmamız gerek. Yapıtın anlamı belli sınırlar içerisindeyken, anlamın yarattığı
çağrışımsal imgelem sonsuzdur. Gerçek anlam, rastlantısal anlam ve üst anlam;
bize bir yapıtın toplam anlam değerini verir. Çağrışımsal imgelemle, yapıtın
uyaranlarına paralel, izleyicinin içine girdiği düşsel yaşantıdan yani imgelem
sürecinden söz ediyoruz demektir. Rastlantısal anlam ile çağrışımsal imgelem
arasındaki ayrım buradadır. Kısaca, Çağrışımsal İmgelem nedir? Yapıtta var olan
değinmece, bağdaştırma, benzetme, değişmece gibi söz sanatlarından doğan
imgenin insan üzerinde yarattığı düşsel dünyadır. Salt bu değil elbet,
yapıttaki ışık, renk, sözcük, tamlama, aktarma gibi her bir ögenin okur
üzerinde yarattığı etkinin toplamıdır. Çağrışımsal imgelem, şairin şiirde
kurduğu uyaranlar, duygu değeri ile okurun kendi yaşamsal varlıkları, kültürel
değerleri ve belleğinde kayıtlı görüntüler üzerine yaslanarak yeni görüntüler
ve duyusal alanlar yaratma sürecidir. Örneğin şiirin söz değerinin, anlam
değerinin, estetik değerinin; okur üzerinde yarattığı toplam düşsel
süreçtir. Toplam düşsel sürecin kısa
ismi, imgelemdir.
Çağrışımsal imgelem kuramı; yapıtın
okurla ilişkisinden doğan imgelemin niteliğini ve kapsamını tanımlayan bir
süreçtir. Çağdaş sanat anlayışının “hareket” olgusuna dayanır. Okurla yapıt
arasındaki ilişkinin zihinsel sürecini açıklamaya çalışır. Yapıtın anlamının
okurun bilgi ve yaşam izleri ile belleğine göre şekil alması, anlamlandırılması
üzerine kurulu, uygulamalarla kanıtlanabilir bir görüngüdür. Bilimler arası
eşgüdümle denenebilirliği, izlenebilirliği ve genellenebilirliği
araştırılmalıdır. Bir sanat yapıtının yaratılmasında, çözümlenmesinde ve
eleştirisinde önemli işlevinin olduğunu kendi uygulamalarımdan görebiliyorum.
Şiir
sanatı üzerinden konuşursak şair, okuru imgeleme götürecek gereçleri şiirinde
kurarken dayanacağı ilkeler bu kuramın altında saklıdır. Diğer taraftan
eleştirmen, şairin şiirinde kurduğu imgelem gereçlerini bu kuramın ilkeleriyle
sorgulayabilir.
Çağrışımsal imgelem, üzerinde epeyce
çalışılması gereken bir konudur. Yapıtın sanat değerini oluşturan ögeler,
çağrışımsal imgelem kuramı ilkelerine dayanarak belirlenebilir, çözümlenebilir,
ölçümlenebilir. Çünkü bu konu, yapıta giydirilen anlamın derinliği ve
kapsamıyla da ilgilidir. Rastlantısal anlam kuramı ve çağrışımsal imgelem
kuramı; bütünlük içerisinde, eşzamanlı, eşgüdümlü çalışan
olgulardır/süreçlerdir.
Rastlantısal anlam, aynı zamanda
rastlantısal çağrışım da yaratır doğal olarak. Hem rastlantısal anlamın hem
gerçek anlamın okurda yarattığı toplam çağrışımsal imgelem; çözmemiz,
tanımlamamız ve ilkelerini saptamamız gereken bir düşsel alandır. İşte bu
düşsel alan, önemli bir araştırma konusudur. Umarım gelecekte, sanat bilimini
bir bilim alanı olarak ele alıp araştıran düşünürler çıkar. Çünkü sanatın
alıcıyla olan ilişkisini, salt estetik bilimiyle çözmek olası değildir. Bu
ilişki, çok değişkenli ve karmaşık bir ilişkidir. Değişik disiplin ve
sistemlerin gözünden de ele alınmalıdır. Örneğin beynin çalışma ilkeleriyle…
Burada bir konuya dikkat çekmek
istiyorum. Sanat, çağrışım, imgelem vs. gibi, sanatsal terimlerden sıkça söz
ettim. Ancak söyleşi boyunca sanatın ana ögesi imge sözcüğü, çok seyrek geçmiştir.
Dikkatli okurlarımız bunun ayırdına varmış olmalı. İmge ya da imge yaratmak,
yazar/şairin işidir. Bu söyleşide üzerinde durduğum konu, yapıtla okur
arasındaki ilişkidir. Yani ok şairden çıktıktan sonrasıdır. İmge, uyarandır,
çağrışıma sokandır. Söz ettiğimiz kuramlar, imgeden sonra ya da imgenin
etkisiyle işleyen süreçlerdir. Kavramlar arası dizilimden söz etmişimdir çoğu
yerde. Yani kavramların anlamsal ve konumsal hiyeraşisinden... Sanat üretme
kaygısı olan bir sanatsever, bu hiyerarşiyi çok iyi bilmelidir. İmge teriminin
söyleşide çok kullanılmaması bundandır.
Katman Edebiyat Eleştiri Sisteminden söz ediyorum. Bu nedir?
Saf sanattan
İnsana Şiir Çözümleme Tekniği isimli kitabım ve daha sonra kaleme aldığım
deneme kitaplarımda, Katman Edebiyat Eleştiri Kuramı diye yazmıştım. Anladım ki
bu tip uygulama, yöntem ya da sistemler, kuram[2]
olmuyor. Ben de yazınımızdaki akademisyenlerin yorumlarına uydum “kuram” demiş
bulundum. Örneğin yöntem olan ancak eleştiri kuramı diye anılan bilgi
kirliliğinden etkilendim. Katman Edebiyat Eleştiri Kuramı, aslında Katman
Edebiyat Eleştiri Sistemi olmalıdır. Bu
söyleşi fırsatıyla isimlendirmeyi düzeltiyorum. Şimdi bu sistem nedir, ondan
söz edelim.
Katman Edebiyat Eleştirisi, Sanat/Şiir
Çözümleme Tekniğini kullanarak, diğer söylemle katman yöntemini uygulayarak
daha nesnel, daha tarafsız, bilimsel ve sanatsal bir eleştiri yöntemidir. Üretilmiş bir sanat yapıtının, örneğin
şiirin, öykünün romanın ya da tablonun; katman yöntemiyle incelenmesidir.
İnceleme; iyi, olumsuz ve geliştirilmesi gereken yanları ile kapalı yanların
açığa çıkarılmasına, dolayısıyla yapıtın sanat değerinin ortaya çıkarılmasına
yöneliktir. Bir anlamda inceleme sonuçlarına göre estetik yargıya varma
yöntemidir. Yani eleştirmenin öznel tutumunu en aza indirerek daha nesnel ve
daha bilimsel olana yönlendiren, dahası zorunlu kılan bir algoritmadır. Ne
yazık ki yazınımızda eleştiri konusunu sıradan bir iş gibi gören, en iyi şairin
en iyi eleştirmen olabileceğini düşünen bir toplumuz. Eleştirmen, farklı
disiplinlere egemen olması yanında deneyimi de yeterli olmalıdır. Bu sistemde
önerdiğim algoritmik süreci çalıştırabilmek için alanında deneyimli ve yetkin
olmak gerekiyor. Bir anlamda sadece edebiyat bilgisiyle sonuçlandırılacak bir
iş değildir. Örneğin insan bilimleri en başta gerekli olan disiplinlerdir. Daha
anlaşılır bir anlatımla belirteyim: Yapıt hakkında öykücülüğe ve dedikoduya
izin vermeyen, yapıtın içeriği, kapalı yanları ve okurda bulduğu değer ile
sanat değerini ortaya koymaya yönelik bir süreçtir Katman Edebiyat Eleştirisi…
Bugün bu konuya yönelik bir ilgi yoksa bana göre, henüz yazınımızda eleştiri
amacı ve içeriğinin ilgili disiplinler nezdinde ele alınmamasından kaynaklanır.
Akademik ortamda edebiyat eleştirisi nasıl ele alınıyor, üzerinde çalışmalar ne
aşamada, ayrıntısıyla bilmiyorum. Edebiyata ilişkin herhangi bir yapıt
hakkında, bu güne kadar altı dolu doyurucu bir eleştirel denemeyle
karşılaşmadığıma göre bu konuda önemli bir sıkıntının olduğunu peşinen
söyleyebilirim. Ya da ben çıtayı çok yüksek tutuyorum…
Okurlarımla paylaşmak istediğim diğer konular nelerdir?
Çabam, kişisel
bir beklentiden doğmuyor elbet. Öngörebildiğim ya da saptadığım bazı yazınsal
sorunların çözümüne yönelik bir uğraştır benimkisi. Dil sanatlarında, özellikle
şiir sanatında yaptığım araştırmalar sonunda; geçmişe, öğreti bağnazlığına, özellikle
yabancı kaynağa öykünme, taklit ve hayranlık tehdidi altında yönlendirilen bir
şiir düşünce dünyasıyla iç içe olduğumuzu gördüm. Dahası şiir yazın dünyasının,
var olanı yinelemekten, gördüğü yuvayı yapmaktan öteye geçemediğini
düşünüyorum. Geçmiş yapıtlar, bilimsel ya da dilimizde henüz anlamı oturmamış
ithal yabancı terimler başlığı altında inceleniyor, değerlendiriliyormuş gibi
sunuluyor okura… Ayrıntısına
girdiğimizde, yineleme, öykünme, övgü ve dedikodudan öte yararlı bir çıkarım
bulamıyoruz. Şiir düşünce dünyasını ben böyle okuyorum. Bu yüzden özellikle dil
sanatlarında, yeni bir bakış açısı geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Bunun
yolu, sanata çözümlemeli (analitik) yaklaşmaktır; bilimlerle eşgüdümlü
yürütmektir. Çoğu sanat alanı, bilim ve teknikle eşzamanlı kendini
geliştiriyor; sinema gibi… Dil sanatları, neden atadan kalma yöntemlerle ve
genelleme yorumlarla kendine yön bulmak zorunda kalıyor, bunu henüz anlamış
değilim. Bir sanat dalının güvenilir bir ödül sistemi ve eleştiri sistemi yoksa
söyleyecek geriye ne kalır? Lütfen bakınız bugüne değin peyderpey yayımlanan dünya
şiir günü bildirilerine: Şiirin sanat yönüne, dahası şiirin gerçek anlamına
değinen kaç tane tümce bulabileceksiniz? Bir örnek daha vereyim: Seçici
kurullar tarafından açıklanan şiir ödülü gerekçeli kararlarını lütfen birkaç
kez okuyunuz. Kaç tanesinde şiirin sanat değeriyle ya da estetik değeriyle
ilgili bir tümce bulabileceksiniz? Yineliyorum; dil sanatlarına yeni bir bakış
açısı ve çözümlemeli yaklaşım… İşte ben, şiire yeni bir yaklaşım için bir çığır
açmaya, beyin fırtınası için bir temel oluşturmaya çalıştım. Yaratıcılığın
çıkış basamaklarına, düş tekniğine ve düşünüş biçimine; yeni ve ayrıksı bir
ufuk açmayı denedim. Elbette yeterli değil ama en azından ivme kazandırır, diye
umuyorum. Ayrıca üzerinde durduğum gereklilikler, bugün çoğu kalemdaşımız için
bir anlam içermiyor olabilir. Ne var ki bu gereklilikler, imgelem dünyamızın
uzamı genişledikçe yerli yerine oturacak, sanat ve onun felsefesi vazgeçilemez
bir araştırma alanı olacaktır.
Şiiri,
öğrenilmiş kaygılarını bir başkasına aktarmak için güzel söz söyleme becerisi
gören bir anlayışa sahip değilseniz; onu, bir sanat alanı olarak ele
alıyorsanız; iç ve dış dinamiklerine dolayısıyla felsefesine ulaşmak
zorundasınızdır. Sanat felsefesi, uğraştığınız sanat dalının arka yüzüdür, daha
doğrusu temelidir. Bilgisayarın çalışma
ilkelerine benzetirsek şiir sanatını, onun felsefesi, bilgisayar işletim
sisteminin donanımsal ve yazılımsal gücüdür. Öncelikle sanat terimleri ve
anlamsal kapsamlarına, özellikle estetik bilimi terimlerine egemen olmanız işinizi
kolaylaştırır. Sanat, hangi dalı olursa olsun bütünlüklü bir bilgi dünyasıdır.
Bu dünyanın içine girebilmek için ona karşı bilgi üstünlüğü kurmanız gerekir.
Bilgi, beceri ve özgüven kazanmanızı sağlar. Sanat bilgisiyle üstünlük kurmak
çoğu zaman sanat tekniğine egemen olmaktan çok daha iyidir, kanısındayım.
Naçizane
önerimdir genç kuşaklara… Dünya edebiyatındaki sanatla ilgili söylenmiş
genellemeleri, özellikle bizim şiir düşünce dünyamızdaki havalı yorumları, akıl
ve mantık süzgecinden geçirmeden kaynak kabul etmeyiniz. Sayılamayacak kadar
altı doldurulamayacak genelleme dolaşıyor ortalıkta. “Şiir sözcükle yazılır…”
gibi… Bugün, fizik kuramları bile yanlışlanabiliyorsa, en iyi kaynak gösterilen
sanat düşünürlerinin söyledikleri de yanlışlanabilir. Bu tür durumlarda başvurulacak yer, bilimsel
veri ve çıktılarıdır; estetik bilimidir. Ayrıca en iyi kaynak olarak gösterilen şairin
söylediklerini, sorgulamadan kabul ediyorsanız işte burada öykünme dediğimiz
olay başlamış demektir. Sanatta öykünmeden korunma yolları çok fazla değildir;
öykünmeye düşmek ise çok çok kolaydır. Hayranlığınızın kurbanı olmamak, körü
körüne izleyici olmamak için sağduyunuzu kullanmalısınız. Sanatta sağduyu,
bilimde olduğundan daha fazla gereklidir. Sağduyu, mizah ve yaratıcılık için
temel basamaktır. Mantıklısını öngörmeden mizahta aklı şaşırtacak ters
ilişkileri kurmanız olası değildir. Bu nedenle, sanat felsefesini kavramak,
sanat bilgisine egemen olmak, olmazsa olmazdır. Kısacası, izleyen değil; izlenen olmak için
sanatın arka yüzüne egemen olmak zorundasınızdır.
Ayrıca sanata
yönelik; teknik, sistem ve kuram yanında yeni terimler tanımladım. Bunlardan
bir kaçını burada paylaşayım sizlerle… Ayrıntıları için ayrıca kitaplarıma[3] bakmak
gerekir. Durumsal Estetik Değer, Çağrışımsal İmgelem, Çağrışım Çekirdeği, Şiirsel
Ezgi, Çağrışım Saçağı, Çağrışım Yelpazesi gibi…
Şiir, zamanla
ciddi bir sanat alanı olarak görülecek, bunun da bir felsefesinin olduğunun
ayırdına varılacaktır. Şiirin de katmanlardan oluştuğunu, her ögenin diğer
ögeleri harekete geçiren bütünlüklü bir sistem olduğunun ayırdına varılacaktır.
İşte o zaman bu bilgiler, başvuru kaynağı olarak karşımıza çıkacaktır. Çünkü çalışmalarım;
şiir nasıl öğrenilirden nasıl yazılıra, nasıl eleştirilirden nasıl ölçülüre
kadar tüm şiirsel süreci kapsar.
Üzerinde
özellikle durduğum konu, şiir düşünce dünyasında ezber edilmiş sığ bilgilerin sürekli
yineleniyor olmasıdır. Hayranlık ve ulaşılmazlık temeline oturtulmuş bir
izleyicilik söz konusudur. Deneyim önemli bir bilgidir, söylenmiş her söz
içinde bir şeyler saklar. Ne var ki sayısal ve teknolojik bir sanat dünyasına
evrildiğimiz göz önüne alınırsa, bu ezber bilgiler çok işe yaramayacaktır. Yeni
bir açı ve ayrıksı bir yaklaşımla ivme kazandırmak zorundayız Türk sanatına/şiirine…
İnsanoğlunun en
güzel özelliği, ne bilmediğini bilmemesidir. Sanatla/şiirle ilgili neyi
bilmiyoruz, işte onu bilmiyoruz. Bu yüzden, disiplinler arası ilkelerin
gözünden bakmak gerekir bazı noktaların ayırdına varmak için. Neyi
bilmediğimizin saptanabilmesi için. Yaratıcılığa yönelmek, asıl amaç olmalıdır.
Çünkü geçmişi yinelemek ya da geçmişten ders çıkarmaya çalışmak, sanat alanında
temel bilgidir ne var ki çok geçerli bir yöntem değildir. Bugün gördüklerinizle
gelecekte olabilecekleri görebilmeniz arasındadır yaratıcılık…
Neyse. Açıklamaya
çalıştığım konular, anlaşılır olsun diye olabildiğince çaba gösterdim; ne var
ki bunlar yeni, karmaşık ve düşünsel çaba gerektirdiği için ancak bu kadar
yalınlaştırılabiliyor. Sanat ve yazın adına küçük bir katkım olmuşsa ne güzel…
Söyleşimi, okuyup zaman harcadığınız için teşekkür ederim. Okunma eşiğini
aştığımı biliyorum. Araştırma yapanlar okusa bile benim için yeterlidir. En
azından bir şeyler katabilmişsem dağarcığınıza ne mutlu bana. Esenlikler…
1-İsmail Tunalı, Estetik
Beğeni, Remzi Kitabevi, 2016
2-Kuramla ilgili
ayrıntılı açıklamayı Sanata Çözümlemeli Bakış kitabımdan ulaşabilirsiniz.
3-Kitaplarım ticari değildir. Bilgisunar ortamından,
sosyal medya hesaplarımdan ya da Milli Kütüphane EYDES’ten
ulaşabilirsiniz. Maliyet gerektirmediği
için kitaplarıma rahatlıkla yönlendirebiliyorum. Ulaşılabileceğiniz kitaplarım:
Saf Sanattan İnsana,
Şiir Çözümleme Tekniği
İmgelem-İmge-İmgelem
(Denemeler-1)
Şiir/Sanat
Çözümlemesi (Denemeler-2)
Sanatsal
Denemeler (Denemeler-3)
Sanata
Çözümlemeli Bakış (Sanatsal Denemeler-4)
Heybet Akdoğan
BU ŞİİR BİZİMDİR
kanat göğsündeki uğrun yarayı
mevsim güze çalıyor
zaman yaprak savrumu
suskunluklar içinden kayıyor söyleyemediklerimiz
gözlerimizden süzülen onca damla
dönüşmez artık yağmura
vuslat kazılmış mezardır sevdamıza
bu şiir bizimdir
ayrılık değerken kıyıya
en ince acıyı saklıyor damlalar
suyun teninden incedir yüzümüz
gülsek
gamzelerimizde zambaklar kurur
ben böyle kırılgan değildim her acıya
saçlarını tararken bahar yelinde
sen böyle mutsuz değildin
gözlerimizden başlıyor gece
kirpiklerimizde yakamoz sürgünü
ay düşüyor hasretimizin üstüne
Nilüfer Uçar
SESSİZ İSYAN/SUSKU
Temel kavrama baktığımızda toplumsal olayların birey üzerindeki
etkilerini görürüz. Tabuların yıkılmadığı, sağduyunun ötelendiği ve kültürel
iklimde zaman kavramının çözümsüzlüğünü görmekteyiz.
Köydeki adı Sevcan olan kız çocuğu; annesinin erkek çocuk doğurmak için
art arda yaptığı bir doğum sırasında ölür. Baba ikinci evliliğini yapar. Evdeki
çocukların çokluğu ve Sevcan’ın zeki olduğunu düşünen baba onu şehirde bir
aileye evlâtlık verir. Okula başladığında adının Elif olduğunu öğrenen Sevcan
kimlik sorunu yaşar.
“Adımı soran müdüre; Sevcan dedim. ‘Kızım senin adın Elif yazıyor
burada.’ İlk kez öğrendim adımın Elif, yaşımın altı değil yedi olduğunu.”
Bunu kabullenmesi zor olur. Elif, ölen kardeşinin kimliğidir. Gittiği evde
kendini hep emanet görse de okuyacağı için mutlu olmaya çalışır.
Ergenlik, gençlik ve ileri yaşta kesintisiz yol alan sorunlar yumağına
karşın, okuyup öğretmen olması yüreklendirici bir aşama olarak yer alır roman
örgüsü içinde.
“Kimimiz
kör, kimimiz topal, kimimiz kimsesiz…” derken bedensel yoksunlukları imlese de, özde
toplumun bireyi yargılaması, bakış açısı ve verdiği değerin içsel yansımasıdır
bir bakıma. Feodal toplum eşiğini aşamadığımız içindir ki değer yargılarımız o
günün değerlerini günümüzde yaşatır. “Ben de yakın duramadım. Sustum, içime döndüm.”
“Evlilik bağımın gücüne inanarak iyi bildiğim,
güvendiğim, adamdan beklediğim, salt küçücük gönül alıcı bir sözdü. Buna
karşın, ailesine de ona da direndim, konuşmadım uzun süre.”
“Köy kadınları
bile o zamanlar başlarına yemeni ve tülbent taktığı halde babasının “Örtünsen
iyi olur” dediğini duymazdan geldim. İlk suskun direnişimdi.”
“Ölümün kokusunu
duyumsamış gibi suskun, umarsız duruşlar daha bir koymuştu içime.” Alıntıladığım
“susku/suskun” cümlelerinden bir kaçı.
Bu eşikte kendimize soralım. Neden susarız? Susmak; dilsiz isyandır,
kabullenmemenin kısılan sesidir, iç savaşın yorgunluğudur. Elbette birçok
nedende dolayı susar, suskuya gömülürüz.
Hatice
Sönmez Kaya romanında; Sevcan / Elif’in çocukluğu, annesinin erkek çocuk
doğurmak için art arda hamile kalışını, doğumdan ölümünü, ölümün yarattığı ağır
yalnızlığı, ilgisiz ve baskıcı bir babanın sevgisizliği, ölen kardeşinin
kimliğiyle kimliksiz kalışı, evlâtlık verildiği evdeki iç ezikliği, bir yere
dâhil olmama burukluğu, öğretmenliği, kocasının ilgisizliği, aile bireylerine
bakmak zorunda bırakılan kadının yaşadığı zorlukları ve toplumsal yargıları
mercek altına alırken abartıya yer vermeden, çağrışımlar yoluyla olaylar
sezdirir. Evlilik ve anneliğin yüklediği sorumluluğa, toplumun zorunlu dayatmaları
eklenince; dar çembere sıkıştırılan bir yaşam görürüz romanın akışı içinde.
Hatice Sönmez Kaya’nın yapıtlarının ana teması; yaşamın kendidir. Bizden
olan, hepimizin özünde var olan, tanık olduğumuz, duyduğumuz, yaşadığımız,
toplumun olumlu/olumsuz olaylarından aldıklarını işler, okuyucusuna sunar. O
nedenle sıkılmadan, yorulmadan ama sorgulayarak, görünürlükten uzak olanı
yakınlaştırarak, olayları görüş alanımıza alarak, isyanın susku olduğunu
duyumsayarak okuruz. Sanılmasın ki susku bir teslimiyettir.
Kimliksizliğin yarattığı ağır iç sorgulama, çocuk yaşta yaşanılan
sorunların psikolojisine etkisi, kırılgan bir kişilik, duygu dalgalanmalar ince
ince işlenmiş.
Kimim ben, sorusu bir çocuk için yanıtlanması zor bir soru. Sevcan ile Elif arasında kör düğüm olan
kişilik sorunu ve yarattığı tahribatı okuyucusunun değerlendirmesine bırakır.
Elif büyümüş olsa da; “Babam (evlâtlık
verildiği evdeki babası) koruyup gözeten
bir büyüktü gözümde. Bu bilgece yaklaşımında boynuna sarılıp öpmek istesem de
geride duruşu bu duygumu engelledi. Kimlik arayışım o nedenle bugün bile
sürüyor.” kimliğini arayan kızdır.
Susku’da olayların akışı, Elif’in (Sevcan) gözlemleriyle aktarılıyor.
Karakterler; ailesi, akrabaları, okul ve iş arkadaşları, yeni ailesi ve onların
akrabaları arasında gelişiyor.
Toplumumuzda var olan ama görünürde olmayan ya da görmekten
kaçındığımız, kırsal kesimde yaygın olsa da genelde yaşanılan erkek evlâda
sahip olma isteği… Kırsal kesimde bağ, bahçe, tarla işlerinde babaya yardımcı
olma düşüncesi olsa da sorun o kadar da basit değil. Soy devamı, erkek adamın
erkek çocuğu olur (ego tatmini), bırakıt paylaşımı gibi etkenlerin varlığı
unutulmamalı. Hatice Sönmez Kaya; erkek çocuk uğruna sık doğumla yaşamlarını
kaybeden kadınları ve geride kalan çocukların yaşadığı dramı da gözler önüne
seriyor.
“Dört çocuklu olmasına karşın, onları nasıl
doyuracağını umursamadan önlem almayı aklına getirmeyen, ille de oğlan olmalı
ivmesinde bir adam. Düşünceleri: Yıllardır insanoğlu, insan kızından istenenler
odaklı, hayatı dar açıdan bakanlardan biri…”
“İlle oğlan olsun
ısrarıyla üstünde tepindiği, gözlerinin ışığını sonsuza değin yitirmiş
gepegenç, eski bir çarşaf altında, kanlar içindeki kadın…” Bir çocuğun haklı
isyanıdır.
Toplumumuzda kadına yüklenicidir; kutsal kadın, iyi kadın, becerikli
kadın, itaat eden kadın, iyi eş, fedakâr anne ve suskun kadın gibi sıfatlar
yakıştırılırken özgürlüğünden ödün vermeye zorlanır aslında. Bu gizli
yönlendirme, kadını pasif ve özgüven yoksunluğuna iter. Bir bakıma örtülü bir baskıdır
bu. Sevcan da eşine bağlı olmaktan öte bağımlı bir kişilik geliştirmiştir.
Bireyin üstlendiği sorumluluk arttıkça yükümlülüğü de artar. Bu da düşün,
güven, var olma, kendi kimliğini yaşayabilme olanaklarını kısıtlar. İşte tüm bu
olumsuzlukları düşün süzgecinden geçirerek okuruna sunuyor Hatice Sönmez Kaya.
Bir çocuğun, kadının, öğretmenin anlatımıyla; duygu deltasında, yaşamın
ağır yükü altında akıp giden günleri insanca yaşama olanağını elinden kayıp
gittiğini, nicesinin yaşamından kesitler aktarıyor okuruna.
SUSKU, ilk romanı olmasına karşın; kurgusu,
kullanılan yetkin dil, duru anlatım, olayların iç içe geçişi, gözlemler, zaman
kavramı, olayların örgüsü toplumsal sorunları görünür kılarken, okuyucusunu
sıkmadan, yormadan ama ana temayı merkeze alarak işlenmiş.
“Bir roman, insanın hayat görüşüne
hiçbir şey ilave etmiyorsa, iyi bir eser değildir. / Virginia Woolf” Hatice Sönmez Kaya bu görüşü
doğrularcasına romanını kaleme almış. Emeğine sağlık… 14 Kasım 2022
Hatice Sönmez Kaya, SUSKU, İzan Yayıncılık, 2021
Yaşar Özmen
MASAL DAĞI
Biraz mavi koysaydın ya avuçlarıma gözlerin gibi
Neresinden tutup aklımı asayım saçlarına
Benim suçum niye bu kadar büyük, insanı sevdimse
Yaşamak nasıl güzel olur, bunca ölüme karşın
Yoldaş olsun diye mi doğurdun beni, acılardan anne
Dünyanın bütün gecelerini toplasam
Gündüzlere yer açabilir miyiz hiç gölgesiz
Pişirmiş zaman gözlerimi, kirpiklerim dağınık
Bakışlarım kavruk bak
Gökyüzünü üstüme örtsem sığmıyorum
Niye gökyüzünü bu kadar dar diktin anne
Gözlerimden çiğdem gibi saçılan şu acılar
Nerede boynunu büküp bir aşka tanık olacaklar
Öyle derdin ya, yaşanacak aşkları acılar doğurur
Asır hırsızlığına soyunmuş şu haydutlar
Düşlerime göz dikmişler durduk yerde anne
Artık son gece olsun bu, toplayıp kaldıralım masal dağına
Ellerin gibi sıcak, bakışın gibi kendinden menevişli
Rastlantıya bırakılmaz derdin güzel günler, yinelerdin
Alnından öpelim sabahların, bir kez daha, bir kez daha öpelim
Elden ele verelim bütün ışıkları,
birlikte yürüyelim anne
Varınca hani oraya,
Gülüşünü neresinden bölsem de
Alsan kalanlarımı yumuşacık kucağına
Üşüyorum, uymuyor en küçük parçalarım, sığmıyor işte
Düşüyorum tut elimden, düşüyorum işte
Ben toprak oldumsa olacağım kadar
Sözleştiğimiz gibi masal dağında
Son kez emzirip yeniden rahmine koy beni anne
Şubat 2020
“Umut Bekler Bizi” isimli Görsel Sayısal e-şiir kitabından
Fazilet
Özkan Por
ELVEDA
Uçuşu 14.30’daydı. İki saat önce alanda olmak gerekiyordu yurt
dışı uçuşlarında.
Leyla ile kocası Tuncer, bırakacaklardı havaalanına.
Önceden kararlaştırmışlardı evden çıkış saatini ama... Mart
ayında, havanın böyle kötü olacağını hesaplamamışlardı ki! Sabah on diye
konuşmuşlar, bembeyaz karla uyanmışlardı. ‘Yol kapanabilir erken çıkalım’ diyerek;
yarım saat önce gelmişlerdi. İnce düşünceli komşularını çok bekletmemek için
hazırlıklarını hızla tamamladı. Odaları tek tek dolaşıp, girip çıkarken
telaştan açık unuttuğu lambaları söndürdü. En son da girişteki alarmı kurup,
hızla kapıyı kilitledi. Geç kalıp alarm çalmasın, tüm mahalle ayaklanmasın
diyeydi acelesi.
Günlerdir şurup gibiydi hava. Rüzgârsız, ılık, yumuşacık… ‘Oh, ne
güzel! Bahar geldi!’ diye sevinirken; birden soğumuştu. Dondurucu bir soğuktu
üstelik. Tam hasta olunacak havaydı. Sabah duşunu aldıktan sonra saçlarını da
iyi kurutamamıştı. Neyse ki beresi korumalıydı. İyice sarıyordu başını;
omuzlarını da. Dışarı çıkar çıkmaz, sabahın ayazında, yüzüne çarpıp eriyen
karları eliyle silerken; “Üşümem” diye düşündü.
Gece boyu yağan kar, masumiyetin rengi bembeyaz örtüsüyle
süslemişti doğayı. Bahçesindeki ağaçların dalları da öbek öbekti kardan.
Üşümüş, birbirine iyice sokulmuş bir çift ‘gülen kumru’ ilişti gözüne, tarçın
rengi başıyla. Ayva ağacının yüksekçe bir dalına tünemişlerdi. “Her koşula uyum sağlayan, asla eş
değiştirmeyen ‘sevgi kuşu’ kumrular… Ah keşke, insanlar da sizler gibi
olabilse…” dedi içinden. Hüzünle, sevgisiyle ısıtırcasına bakıp…
Arabasında bekleyen Tuncer, evin kapısını kilitlerken yetişti. Her
zamanki yardımseverliğiyle, bavulunu elinden alıp bagaja yerleştirirken; “Ne
olur ne olmaz!” diyerek, su saatini kapattı. Bahçe kapısının anahtarını
çevirirken de zorlandı. “Her iş de bana kaldı! Yağlanmak istiyor, paslanmış
yine.” dedi bezgin… İçinden... Açık kalmasından çekinerek, evin panjurlarına da
göz gezdirdi çabucak. Karların kayganlaştırdığı kayrak taşlı yolda düşmekten
korkarak; ayağının altında yumurta varmış gibi yürüdü arabaya doğru.
Arabanın kapısını açar açmaz, radyodan yayılan müzik sesiyle
irkildi… İçten, güleç yüzüyle, oturduğu ön koltuktan arkaya dönerek;
‘Günaydın!’ dedi Leyla olan bitenden habersiz…
Timur Selçuk’un en güzel bestelerinden biriydi çalan. O benzersiz
sesiyle, duyarak, yaşayarak yorumluyordu şarkısını:
Yollarımız burada ayrılıyor,
Artık birbirimize iki yabancıyız.
Ne kadar acı olsa ne kadar güç olsa
Her şeyi, evet her şeyi unutmalıyız.
Hiç yaşamamışçasına hiç sevmemişçesine… (*)
Müzikle; küllendi sandığı içindeki kor yeniden alevlenmiş, alt üst
olmasına yetmişti. Yüreğinde esen fırtınayı dindirmeye, duygularını gizlemeye
çalışırken gülümsedi; “Günaydın!” dedi Leyla’ya. Derinden bir iç geçirdi;
sessiz, duyulmasından çekinik.
Sürücü koltuğuna oturup, “Hazır mısınız?” der gibi baktı dikiz
aynasından Tuncer; yola koyulmadan. Soğuk nedeniyle zaten çalışır durumdaki
araba hareket etti. Karlı yolda, ardında derin izler bırakarak ilerliyor, evden
ağır ağır uzaklaşıyorlardı.
Son kez dönüp baktı. İçi buruk, gözleri buğulu… Issızlaşmış,
yalnızlığın hüznü çökmüş adeta küçülüvermişti iki katlı evi... Onca güzel
yaşanmışlığı ardında bırakarak gidiyordu. Yıllardır biriktirdiği anıları
yanındaydı yalnızca… Ve yüreği; çağıl çağıl…
Kararını verirken, her şeyi düşünmüştü uzun uzun… Bu burukluk da
neyin nesiydi? Bilemiyor, kendi kendine kızıyordu!..
Değişik bir sesle irkildi. Leyla’nın telefonuydu çalan. Uzaktaki
babası arıyordu. Akıllarına bile gelmeyen bu yağış nedeniyle, arabanın üstünde
biriken karı temizlemiş, lastiklere zincir takmışlardı; kocasıyla
birlikte. Arayamamıştı her günkü
saatinde. Yalnız yaşayan babası, neden aranmadığının merakı içindeydi… İyi
olduklarına inandırmaya çalışıyordu Leyla da…
Üniversitede kimya profesörü Tuncer ve hat sanatçısı Leyla ile
birlikte olmak her zaman keyifliydi. Sanattan edebiyata, sinemadan ilginç yemek
tariflerine, doyumsuz söyleşiler yapar, zamanın nasıl geçtiğini anlamazlardı.
Telefon konuşması uzayacak gibi görünüyordu Leyla’nın.
Susuyorlardı…
Kendi içine, geçmişine döndü…
Kocasının, yurt dışı bağlantısı olan şirkette, yeni bir işe başlamasıyla
alt üst olmuştu yaşamları. Önce günü geceye ulayan çalışma saatleri, giderek
sıklaşan uzun iş yemekleri... Sonra da yalnızlığının tuzu biberi, sıklıkla
gittiği yurt dışı iş gezileri… Yirmi beş yıl evlilikten sonra kocasından ayrı
olmaktan hoşlanmıyordu. Ev bomboştu hanidir. Artık mutluluk kokmuyordu odalar.
Yalnız geçen gündüzlerin akşamları, daha da bunaltıyor, dayanılmaz oluyordu…
Ona sarılmadan, teninin sıcaklığını duyumsamadan yalnız yatmak, simsiyah
gecelerin, olmayan sabahlarını uykusuz beklemek kahrediyordu.
Bambaşkaydı her şey bir zamanlar!..
Öylesine başlayıvermişti arkadaşlıkları. Güzel mi güzel, yıllar
süren doğal bir arkadaşlıktı... Ne zaman, nasıl olduğunu anlayamadan, ikisinin
de duyguları değişivermişti. O duygunun ne olduğunu bilemeden; aşkın büyülü
taşları döşenmişti yüreklerine. Titrek, ürkek sevgiydi yaşadıkları. Sevdiğini
incitmeden, kırmadan… Doyumsuz, kana kana yaşadıkları bir sevgi… Ömür boyu
süreceğine inandıkları incelikli, yumuşacık bir sevgi... Dostluk tohumlarıyla
yeşeren bir sevgiydi. Mutluydular evleninceye dek; sonrasında da… Herkesin
dilindeydi sevdaları. “Kimse birbirine sizin gibi bakamaz, kimsenin gözlerinde,
böylesi sevda ateşi yanmaz.” derlerdi arkadaşları…
Çocuklukları da birlikte geçmişti. İki ev vardı aralarında. Kimin
önce taşındığını bilemedikleri sokakta, hep birlikte oturduklarını,
yaşadıklarını sanacak kadar eskiydi komşulukları.
Aynı sınıftaydılar hem ilkokulda hem ortaokulda. Aynı lisede
okumuş, sınıflarının ayrılığı ayıramamış, daha da yakınlaşmışlardı.
Üniversitede bile bölümleri ayrıydı yalnızca. O inşaat mühendisliği, kendisi
seramik okumuştu.
Okulları bitince de evlenme
teklifi etmemişti. Hani, her kızın beklediği türden bir teklif… Güne özel,
seçkin bir yerde; mum ışığı aydınlığında, elleri ellerinde, gözlerinin içine
bakıp ‘Benimle evlenir misin?’ dememişti. Bir gün, çay bahçesinde; ‘Çay içer
misin?’ der gibi: ‘Pazar günü annemler size gelecek!’ demişti yalnızca...
Sonunda herkesin beklediği şey olmuş, sade bir törenle evcilik
oynar gibi evlenivermişlerdi...
Hala telefonla konuşuyordu Leyla.
-Babacığım yoldayız göz gözü görmüyor kardan, tipiden. Silecekler
bile yetişmiyor, öyle bir kar işte... Temizleme araçları önümüzde. Bir yandan
kar temizlerken, bir yandan da tuzlama yapıyorlar. Merak etme!
Leyla; yalnızlığının umarı gördüğü kızıyla konuşmak için sözü
uzatan, her şeyi bilmek isteyen babasıyla baş etmeye çalışıyordu ki!..
Havaalanına geldiler.
Bavullarını arabadan indirdi Tuncer. Dış hatlar terminaline kadar
taşımasına izin vermedi; onu yormamak için…
Leyla ve Tuncer ile esenleşip, el salladılar birbirlerine
ayrılırken. Dünyayı ölüm kıskacı altında tutan, ‘korona salgını’ nedeniyle
sarılamıyor, tokalaşamıyorlardı bile ne yazık ki!
Yoğun tipide hızla yürüdü dış hatlar terminaline doğru. Soğuk havadan
sonra sıcacık geldi içerisi. Komşularının geri dönüşlerindeki güçlüğü düşündü;
böyle bir havada yorduğu için üzülerek.
***
Yirmi dört saat önceden almıştı yer numarasını; internetten.
Bavullarını verecekti bagaja yalnızca. Bavul teslim sırasına girdi; erken
gelmesine karşın, upuzun olmasına şaşırarak... Bekleyecekti…
Kızlarını düşündü özlemle... Hiçbir şey söylememişti. Gittikten,
arkadaşının kiraladığı eve yerleştikten sonra arayacaktı; ikisini de.
İtalya’ya bir kez giden, ‘mutlaka yeniden gider’ derlerdi de
inanmazdı. Ancak, üçüncü kez gidişinin böyle olacağını düşünemezdi; iki ay
öncesine dek…
***
Kızları üniversiteyi bitirmiş başka kentte iş bulmuştu. İkisi de
kendi yaşamını sürdürüyor; öyle yoğun çalışıyorlardı ki! Anneleriyle konuşacak
zamanları bile yoktu. Yine de arar sorar gönül alırlardı. Ne zaman ‘babalarının
evde çok az zaman geçirdiğini’ söylese karşı çıkarlar: “Ama anne çok çalışıyor,
kendine bir hobi ayarla, seramik atölyeni yeniden canlandır.” Ya da “Babamın
hala sana sevgi dolu bakışlarını görmezden gelme.” der; babalarına laf
söyletmezlerdi! Çocukluklarından beri…
Yakınmayı sevmiyordu. Ezik, güçsüz bir kadın değildi… Yıkılmış da
değildi... Kırgındı!.. Yalnızdı!.. Mutsuzdu!.. Evliliğinin eski günlerini
özlüyor. Sevgi dolu kocasını, uyumlu evliliğini geri istiyordu. Yaşamını
paylaşması, sevdiğine zaman ayırmasıydı tek beklediği kocasından… Eskiden
olduğu gibi… Hepsi buydu!
Aralarına girmişse boşluk, korunamamışsa mutlu birliktelik…
Zorlamak gerekmiyordu... Gidişi bu yüzdendi…
Unutursun
o günlerimizi, gecelerimizi
O günlerce gecelerce
sevişmelerimizi… (*)
Yıllarca arkadaş, dost, sevgili olan kocası, kendine başka bir
yaşam kurmuştu. Adına ‘”İş değişikliği” dese de alt üst olmuştu evlilikleri.
Ayaklarının altından kayıp gidiyordu mutlu yaşam günden güne…
Geçmişin mutlu yaşanmışlığını anlatan sararmış fotoğraflara
bakamıyordu. Mutluluk saçan ışıl ışıl gözleriyle gülen o güzel kız da o sevdiği
adam da canını acıtıyor, içini yakıyordu artık… Düşlerinde bile solmuştu o
güzelim fotoğraflardaki yüzler, renkler…
Bagajını teslim etmek üzereydi. Birkaç kişi kalmıştı önünde.
Sonrasında, uçuş öncesi kahve içebilecek zamanı bile kalıyordu.
Arkasındaki genç çift de ne güzel cıvıldaşıyorlardı. Öyle sevgi
dolu, öyle mutluydular ki kendi dünyalarında. Aşklarının herkesçe duyulmasını
ister gibi konuşuyorlardı yüksek sesle. Çekinmeden. İki gün önce evlenmişler.
İtalya’ya balayına gidiyorlardı. Venedik’ten başlıyordu gezileri…
“Bizim gibi” dedi içi burkularak…
İlk kez gittiğinde öğrenciydi. Dil öğrenecekti Floransa’da.
Rönesans’ın beşiği, açık hava heykel müzesini andıran; Floransa…
Tarihi merkezinin, UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edildiğini
okumuştu gitmeden önce. Ancak görünce hayran kalmıştı; Floransa’ya, İtalyanların
gürültücü, neşeli, dolu dolu yaşamalarına ve şen kahkahalarına da. Yüreğini
İstanbul’da bırakıp gitmiş; yalnız, buruk gezdiği yerlerde sevdiğinin
yoksunluğunu duyumsamıştı. O nedenle istemişti İtalya’da balayını.
Su üstünde, yüzer görünümlü kanallarıyla ünlü, romantik kent; Venedik…
Venedik’te, gondolcuların, ‘barkarol’ denilen doğaçlama söylediği
duygusal şarkılar eşliğinde Dünya Mirası ödüllü benzersiz kentte kanal turu…
Tarihi geçmişiyle, antik kalıntılarıyla tarihin yazıldığı yer;
Roma…
Roma’da; dünyanın en ünlü çeşmelerinden Aşk Çeşmesi’nin havuzuna
para atarak; “Ömür boyu mutlu birliktelik” diye tuttukları dilek... Avrupa’nın
en geniş basamaklarına sahip İspanyol Merdivenleri’ni tırmanmak… Hem de
durmadan, dinlenmeden 135 basamağı çıkıp kazanma ödülü olarak heyecanla nefes nefese
upuzun tutkuyla öpüşmeleri…
Özgür düşünce ya da düşünce özgürlüğü ve cesaret denilince akla
ilk gelen isimlerden; “Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi
insanları kullanır, yeryüzündeki kötü insanlar ise iradelerini hâkim kılmak
için Tanrıyı kullanır.” diyen Rönesans döneminin büyük İtalyan düşünürü
Giordano Bruno; görülmeden gelinir miydi? Dini duyguları incittiği savıyla
hakkında açılan dava sonunda, önce; Kutsal Melek Kalesi’nde (Castel
Sant’Angelo) hapsedildiği daracık, buz gibi hücresini; kanları donarak ziyaret
etmeleri… Katolik Kilisesinin Engizisyon mahkemesinde sapkın ilan edilerek;
cesur, davasına inanan Bruno’nun diri diri yakıldığı Çiçek Tarlası (Campo de
Fiori) meydanı... Yüzyıllar sonra, onların da aynı yerde o ateşte yandıklarını
duyumsamaları… Diğer turistlerin inanamaz bakışlarını görmezden gelerek, Türkiye’den götürdükleri, anıtına saygıyla
bıraktıkları çiçekler…
Dünya Mirası, Mucizeler Şehri Pisa’da, düştü düşecek yapısıyla
çıkılan kule, ‘düşmesin!’ diye tutar gibi pozlar verip çektirilen fotoğraflar…
Floransa’da, Roma’da, Venedik’te, Pisa’da; gün boyu binlerce
yıllık geçmiş çağları yaşamış, tarih koklamışlardı. Yorgunluk bilmeden, akşamın
ayrımına varamadan dolu dolu on gün…
Küçücük yüreklerine, çağlar
öncesinin dünyalarını sığdırdıkları, mutluluktan coştukları bir balayıydı.
Floransa, Venedik, Pisa ve Roma’daki günler…
Bulutların üzerinde uçtukları, düşler kurarak yaşadıkları ne
unutulmaz günlerdi?..
“Aşkımızı anlatıyor!” diyerek, yıllarca dillerinden
düşürmedikleri; gözleri gözlerinde birbirlerine okudukları şiir dökülüverdi
dudaklarından:
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
………
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin. (**)
Hemen çıktı sıradan.
Çantasından güçlükle bulabildi telefonu; heyecandan. Yaşlı gözlerle numarayı
çevirdi… Titreyen, nefes nefese duyulur duyulmaz sesiyle…
-Leyla’cığım; çok mu uzaklaştınız? Ben… dedi.
Beklemeye başladı. Mutlulukla…
27/03/2022
(*) Ümit Yaşar OĞUZCAN
(**) Attilâ İLHAN
Canan Gürtunca Sanlı
ÇIPLAK RUH
Kırılgan taş yerinde ağır
bakma sarsılan havaya
gergin elleri pamuk yüreğinde.
Gözler takip eder uçuşan serçeleri
telaşlı kalabalık ovada
ağaçların yelpazesi genişler
toplanır sürüler her baş ayrı yolda.
Aydınlık mı, karanlık mı yönler / bilinmez
sezgim yanıltır bazen/ doğruyu seçemem
aynadır yüreğim / yansır yanlış duvara
duvar küt / geri teper / çözemem.
Umarsız rüzgâr kırar dalı / aldırmaz
burnu havada yüzü yerde
etrafı kalabalık elleri yalnız
bakar sorgulamadığı yazıya
aldanır usuna!
Haydi/ herkes girsin kol kola
geniş yollar dar soluklu
benim ellerim kendimde
sımsıkı sarılır çıplak ruhuma
sonsuzluğun rüyasında/nereye kadar!
Ağustos
2022/ Ayvalık
Esat Yavuztürk
ŞİİR
Değerli
okurlarım, Şiir Sarnıcı Sayın Yaşar Özmen Bey’in özverili çalışması ile ücretsiz
olarak yayımlanıyor. Geniş kadronun katkısı; değerli yazarların güzel yazıları
ve şairlerimizin çeşitli şiirleri ile 15’inci sayıya kadar yayımlandı. Eli
kalem tutan, varını ortaya koyan sayın yazar ve şairlere saygılı olmak gerekir.
Ben şiir seven biri olarak şiir hakkındaki görüş ve düşüncemi bu küçük yazı ile
sizlere sunmak istedim. Umarım beni hoş karşılarsınız?
Şiir,
Dil Derneği Türkçe Sözlüğünde şöyle tarif ediliyor: “Zengin imgelerle, ritimli
sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan yazınsal biçim.” Büyük şair
Nazım Hikmet, şiiri yorumlarken şöyle diyor: “İlkönce muhteva (öz), sonra
şekil; şeklin nasıl olacağını tayin eden muhtevadır.” Değerli düşünür İsmet
Zeki Eyüboğlu da aynı dergide konuyu daha açık olarak dile getiriyor. “Şiirde
anlamsıza kayma, sorundan kaçınma, kolay söyleyişe kaymadır. Şiir açıklıktan
kaçındığı sürece başarısızdır.”[4]
Bu özlü
açıklamalardan sonra dönüp geriye bakalım. Padişahlık döneminde Arapça ve
Farsçanın karışımıyla yaratılan Osmanlıcanın kullanıldığı saray edebiyatını
işleyen şairler; zamanın aydınları olarak kabul edilir ve o günkü modaya uyarak
şiirler yazarlarmış. Ağırlıklı olarak “Divan Edebiyatı” üzerinde çalışmaları
ile halktan uzak kalıp, süslü sözler söyleyip hoşa gitmeye çalışarak gönül
eğlendirirlermiş. Padişahlığın son dönemlerinde, özellikle Selanik’te
çalışmalarını sürdüren gençler, Divan Edebiyatı’na karşı çıkarak: “Halktan
uzak, süs ve sükseden ibaret,” diyerek halkın anlayacağı şekilde yenilik
istemişler. Cumhuriyet döneminde halk diliyle şiirler yazılmış. Batılı şairler
de kendi sistemlerine uyarak şiirler üretmişler.
Bu güzel
çalışmalar vahşi kapitalizmin hoşuna gitmediği için Liberalizm (yeni
kapitalizm) adını öne çıkarıp bulamaç şeklindeki anlamsız şiiri “modern” şiir
diye öne sürmüşler diye düşünüyorum. Son dönemde bizim bazı yenilikçi
şairlerimiz de onların etkisinde kalıp; “modern” şiirler yazmaya başladılar.
Savunurken de; “imgeli, anlam yüklü olan bu sözcükleri, okuyan kendine göre
yorumlayıp beyin jimnastiği yapmış olacak,” diyorlar. Modern şiir yazdığını
düşünerek, kendinin de anlamını bilmediği kelimelere “modern” dediği kapalı
kutuyu açamayan 80 milyon halk, elindeki kitabı (şiiri) yabancı dilde azılmış
bir kitap gibi görüp, anlayamadan kapatıyor ve kitaptan (okumaktan) uzaklaşıyor.
Şair Hilmi Yavuz, bu tür şiirler için durumu şöyle açıklıyor: “Kavramlara
yanlış değerler yüklemek, onları kendi isteğimizce yorumlamak, sağduyumuzu
gereğince kullanmamaktan ileri gelir. Kavramları, düşünce özünden yoksun bir
slogan biçimine dönüştüren de bu yanlış algı değil mi?”[5] (2) Evet,
şiirde imgeye karşı değilim; ama ne demek istediği anlaşılmayan sözcüklere de
imge demeye dilim varmıyor. Tüm dünyanın büyük şair diye kabul ettiği Nazım
Hikmet de imgeli şiirler yazıyordu ama anlam yüklüydü:
“Yaşamak bir ağaç
gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi kardeşçesine / bu hasret bizim.”
İmge yüklü bu
şiirdeki anlam, duygu ve açıklığa kim ne diyebilir? Şiirde, resimle müzik dans
etmeli ve insan ruhuna gülücükler göndererek çiçekler açtırmalı. Toplumdan uzak
kalıp, anlamsız şiirlerin rüzgâra kapılmış yaprak gibi savrulup gittiğini
görmek gerekir. Büyük şair burada “yaşamak bir ağaç gibi” diyerek yaşamın
resmini çiziyor. “tek ve hür” diyerek “hürriyet türküsü söylüyor, “Orman gibi
kardeşçesine” diyerek birlik, bütünlük çağrısı yapıyor ve “bu hasret bizim”
diyerek yüreğindeki insancıl duygu ve özlemi dile getiriyor. Böyle duyarlı bir
şiir, ne dediği anlaşılmayan şiirle kıyaslanamaz!
Ben şairlik
iddiasında değilim ama bir şiiri okurken; ne demek istiyor, niçin ve kime
yazılmış diye yorumlama ihtiyacını duyuyorum? Şunu belirtmek isterim. Köksüz
ağaç meyve vermez. Toplumdan uzak kalıp, kişisel mutluluk için yazılmış
şiirlerin buz üstüne yazılan yazı gibi eriyip kayıp olacağını görmek gerekir.
Büyük şairlerin kalıcılığı, insanların yüreğinde çiçekler açarak onları
kucakladığı için ki ölümsüzdür.
Şimdi biraz
düşünelim! “Modern” dediğimiz şiir; anlaşılmadığı için benimsenmeyen Divan
Şiiri durumuna düşüyor dersem, acaba yanılmış olur muyum? Şiir, sükseye
sarılmadan, anlamsız imgeye sığınmadan; gerçekçi, anlam yüklü olmalı. Şiir,
sözün özü, ruhun gıdası ve yaşamın aynasıdır diye düşünüyorum.
4-Yansıma
Dergisi, Haziran 1973 sayı 18
5-Emin
Özdemir, “Düşüncenin Toprağı”
Bahri Loş
ACIYA TUFAN
Suskunluğuna sırt çevirmiş duvarlar
Doğsa utanca boğulacak güneş
Ağlamaklı izler içinde bir şerit
Işığı moloz arasına sıkışmış bir sabah
Ölüm ile acı arasında gidip gelen zaman
İnce yalanların sızdığı damla
Bir kimsesizliğin kalbindeki sürgün
Ucuz hesaplarda büyüyen yangın
Konuğu kendine ağrı kentler
Esaretin elinde çırpınan ışık
Yıkıntılar arasında yaralı bir mutluluk
Görünenin ardındaki ürkütücü gerçeklik
Rahat tavırlar; dertsiz, kibirli doğrular
Matem ikliminden geçmiş ölü yazılar
Ve acıya tufan derin bir çaresizlik
Yıldızların sönümlendiği bir gece
Rahatı kaçmış bir halkın biriktiği yol
Nokta nokta genişleyen çember
Bir çocuğun kalbi, gözü ve elleri
Tomurcuğuna sığmayan saf sevgi seli
Mehmet Kuvvet
SENİ SENSİZLİKLERDE…
Dışarı çıkıp saatlerce yürümek, kendimle baş başa kalmak istedim.
Olmadı. Pencereden karanlığı izledim. Işıldayan yıldızlar, içimde huzur veren
tuhaf bir duygu. Ayrı kentlerde ayrı hayatlar yaşayan iki kişi nasıl yaşar
aşkı?
Bu yaşımda âşık olsam ne yaparım? İçimde fırtınalar... ‘Zor’ diyordum. Sıkılır karşımdaki.
Erken yaşın esnekliği yok artık, ama taşlar oturmuş yerine…
Dalgın bir halde eve gidiyordum. Hazırlıksız yakalandım yağmura. Gök
gürültüsü, şimşek, ardından bir sağanak... Kalakaldım caddede öylece,
savunmasız…
Yağmurla geldin… Yıldırım gibi düştün tam yüreğime. İflahı yok bunun. Ya
yaşayacaksın ya öleceksin kederden. Adı aşk mı bunun?
Yanlış düşünecek yaşta değilim. Çok kırılgan, duygusal, naif bir
kadınım. İlk aşkıyla evlenmiş, aşkta sınıfta kalmış, yenisini hiç düşünmemiş…
İçimdeki gözü kara militan kız, aşk hariç hiç korkmadı yaşamdan. Yaslanmadı
kimsenin omzuna. Sen en zayıf anımda geldin. Kalbime can suyu verdin. Öylece
kaldım. Kaç kez karşılaşır insan ya da kaç kez o anı ıskalar? Hep suya yazdım
bugüne değin... İlk kez bir yüreğe yazıyorum.
Kabulümsün…
Şaka mı bunlar? Olmamasını umut etmekten başka yapacağım bir şey yok.
Parmaklarımı ısırıyorum. Gözlerimde bir pırıltı, bakınca seni görecekler diye
korkuyorum. Yüreğim, kayırıyor seni.
Sabah, seni düşünerek uyandım güne. Aklımda olduğun anlar amansız bir
ivme kazanıyor durağanlaşan zaman. Böyle uyanacağım törensel tutkuya kadar. Bir
sabah sana uyanmak düşüyle…
Hava güzel, bulutsuz gökyüzü… Hep kuzeye bakıyorum, olduğun yöne. Sarı
solgun bir güneş, açık olan balkon kapısından içeri bıraktı kendini.
Kollarımda, bacaklarımda sonbaharın fazla üşütmeyen tanıdık serinliği. Sana
üşüyorum belki de. Çaresi düşünülemeyecek kadar ince bir sınırda olmanın
karmaşası içine düşmek… Ruhumla dokunabilmek, bir kalp atımı mesafede yüreğini
hissetmek… Özlemin çoğalıyor içimde.
Yoldayım. Sokakta genç bir kadınla dört beş yaşlarında bir erkek
çocuk... Yaklaştım. Anne, oğluna bir çift yeni, pırıl pırıl lastik çizme almış
ve giydirmeye çalışıyor. Bir an çocukla
göz göze geldim. Kocaman, kara gözlerinde
sevinç ışıltısı... Gülen bir çift göz… Yanlarında durdum. Bakışıyoruz. Çömeldim: ‘Oooo! Bunlar ne muhteşem çizmeler! Güle
güle giy küçük adam.’ dedim. Boynuma atıldı, yuvarlanacaktık, zor tutundum.
Sarıldık, öptüm donmuş yanaklarından… Anneye ‘ Hadi gelin, şurada sıcak bir şeyler içelim.’ dedim. Kadın tedirgin ama çocuk elimi bırakmadı.
Ayağında lastik çizmeler, gözlerimde yüzümü ıslatan yaşlar, gittik. İlk kez
salep içmiş. Tadını çok beğendi. Ağzı yandı, heyecanlandı. Köye gideceklerdi
fazla oturmadık. Adı Mehmet’di… En az onun kadar heyecanlıyım sana gelirken.
Yaklaşık bir saattir evindeyim. Pırıl pırıl bir gün, tüm panjurları
açtım. Rüzgâr dans ediyor saçlarımda. Ev, güneşin ve doğanın içimi bayıltan
kokuları ile doldu. Odaya sinmiş kokun, her şeyin üzerinde güzel.
Heyecanla beklerken amofte kokulu bir duş aldım. Dudaklarımda şarkımız.
Gölü izledim. Balıkçıl kuşlar vardı, uçuşup cilveleşen. Odamızı hazırladım.
Mumlar yaktım köşedeki komodinin üzerine. Sonra kır çiçekleri kokan tütsüler…
Siyah, diz üstü, askılı bir elbise ve dantel çamaşırlarım… Buğulu kokular
yayılırken hazırdım. Saçlarım toplu,
gelince çözersin diye…
Ya gelmezsen? Başım döndü, titredi ellerim. Kifayetsiz her şey, zaman
ötesi…
Birine dokunmak, onu deli gibi istemek, yüreğimde büyük bir aşkın
ardından gelir? Önce yüreğini sevdim. Dokunuşlarının asilliği ve tutkusu… ''Kurban olurum.'' demiştin ya,
ayaklarının altında ölebilirdim. Böyle şey yaşamadım. Biriyle yanılgılı bir
hayat… Ama ne duydum, ne aradım. Dokunmadan, sevmeden, kimseye açıklama yapma
zahmetine girmemek adına yürütülen bir hayat. Gurur ve onur yapıp bomboş geçen
hayatımı sorgulattın bana. Sil baştan başlıyorum her şeyi göze alarak… Kalbimde
kırık dökük bir aşk hikâyesiyle, raflarda sessiz bir öykü kahramanı olarak
kalmadan... İçimden bir şeyler kopmadan... Aşka, direnci ve inancı
yitirmeden... Hüzünlü bir aşk hikâyesi olmadan… Ağlamadan…
Umutlu döngülerdeyim. Güzel, gerçek aşkları okudum imrenerek. Hayyam’la
Gülistan; Tahir ile Zühre; Nazım ile Piraye; Hasan Hüseyin ile Azime… Nasıl da
imbiklerden süzülüp gelmişler, dupduru… Acıtan, ama mutlu eden aşklar yaşanmış.
Umutsuzluğa düşmeden, yüreğimi aydınlatan ışığına tutunuyorum sevgiyle. Mesele
Tahir ile Zühre olmakta sanırım. Aramızdaki bu gizi özenle saklayacağım içimde.
Senin de bende olmanı umarak delice… Seni bana
saklaman, kalbimi sana vermeme yeter. Ben sana sakladım her şeyimi. Keskin bir
yol ayrımı. Geçmiş yaşantımda, yüreğimde unuttuğum coşkunun sahibisin artık…
Olmazsan, tekrar eski anlamsız hayatı nasıl yaşarım bilmem.
Annem olsaydı gidip dizlerine yatıp: “Anne
ben âşık oldum. Ne yapabilirim, sen söyle?” diyebilmeyi, dizlerinde bir
güzel ağlamayı isterdim. Yüreğim çok dolu... Bu coşkuyu sende gördüm. Olgun
yaşımda zorlu bir aşk seçtim. Keskin bir bıçak… Her koşulda kanatan… Bahtsız
bedeviyim ben…
Bazen hayat kötü oyunlar oynar. Hiç bilmediğimiz, anlamadığımız kadar
kötü. Sadece karşısında onurumuzu ve ruhumuzu korumak değil midir aslolan?
Karşılaşmamızı sağlayıp yüreğime bu sevdayı düşüren güç, umarım mutlu bir son
yazmıştır. İnanılmaz arzulu bu kadın, hayal etmekten yorgun düşmez diye umut
ediyor seni…
Şimdiye dek hiç bir iltifat yüreğimin kapısını açamadı. Denize atmıştım
anahtarını, buldun. Tek gecelik, ne olduğu belirsiz, en ilkel duyguya aşk
denilmesine gönlüm hiç razı gelmedi şimdiye dek. Her şeyimi sana sakladım. Uzun
zamandır içimden gelmeyen dokunma arzusu, sana ait. Tüm vücudum unuttuklarını
yaşamak için sarsıntıyla sana hazır…
Bir erkeği yeniden sevebilmeyi sevdim sende. Yeniden arzu etmeyi… Ruhumu
bedenimi vermeyi hatırlattın, öğrettin… Sana gelirken yüreğimde tek bir aşk
kırıntısı bile yok geçmişe dair. Silkelenmiş, arınmış, bomboş bir yürekle
geliyorum. Çırılçıplak bir yürekle karşılaşmayı dileyerek…
Ve geldin. Kalbime düşen yıldırım, düş evimizde gelinindim.
Gözlerini sevdim, yüreğin gibi aydınlık… En çok da dudaklarını… Yüreklendir
beni, koşullara inat... Kutsal bir şeye dokunur gibi dokunmak istiyorum
bedenine… Sarıl bana. Yüreğimde tortu kalmasın. Aşkta sınıfta kalmışken, seni
sensizliklerde sevmek istemiyorum… Koşullar böyleyken bir daha sınıfta kalmam.
Sadece ölürüm…
Aklımda, nefesimde, dokunduğum her şeydesin. Üzerimde kaldı kokun...
Dokunduğun her yerde sen... Saçlarımda parmak izlerin… Alıp götürdün bilmediğim
bir gezegene. Mutluyum. Başka biri oldum. İçimde sana âşık bir kız, dışımda her
şeye karşı duran güçlü bir kadın.
Aşk binlerce parçaya bölünmek mi? Aşk içinde bir sürü senler yaratmak mı
sana karşı? Senden gelen her şey içime akarken, yeniden hayat bulurken kalbim,
‘Sonra ne olacak?’ diye
düşünmeyeceğim. İçimi acıtmayacağım bunları yaşarken…
Sende takılı kaldım, ikincil oldu dostlar...
Uğur Olgar
HIRSIZ ÖLÜM
Son cemre düştüğünde
damlarda gezinirken kedi kılığında mart,
ben gelmişim dünyaya, yüzüne vurmak için
yalanlarını var oluşun.
Nevruza çıkmadan önceki son çarşamba
adını koyacağım geç gelip tez giden
terli çiçek açma töre[n]lerinin,
kendime narh konulmasını öteleyeceğim
ölüm kapımı çalana dek, hırsızın böylesine
tanrı bile şapka çıkaracak.
Güzün düşmeyi unutmuş bir yaprağı
ilk tomurcuklar açana dek avutacağım
sonra da, göbek bağımı ilkyazla kesecek tabiat ana
depremlerle sarsarken uykularımı
haram zıkkım ederek.
Bu şiiri okuyup da yaralanan varsa
bir gün yolları düşsün kitap aralarına
yitirsinler kendilerini artçı sözcüklerde
ve kuyruğunu çeksinler, denize koşmayı
marifet sayan yorulmaz ırmağın.
Islak bir kuzey şehrini de gördüm
yangınlardan mal kaçıran tanrıların cirit attığı
güney şehirlerini de...
Şimdilerde is bulaştırıyor
ayak izi olmayan kaldırımlarından öpenleri, köz
depremlerin nasırlaştırdığı ellerde
bir çift ölgün bakan göz...
Nermin Akkan
TEKMELENMEDEN
Eril gök
Tekmeyi yiyeli beri yerden
Bir dirhem eksilmeden umudu
Eser tozar yağar ağar yere doğru
Bildiği tek şey çiftleşmek çiftlenmeden
Ecinni döllemek işi gücü
İblise mekândı hörgücü
Toprak ana
Son kertesinde sabrının
Azgın göğü arşa serdi
Kösnül saltanatına
Tek tekmeyle son verdi
Alışmaya görsün gök
Sırt üstüne yerin
Yer serilmeye görsün
Önüne göğün
Bilincinde yiğitliğinin
Dölünü beleyecek döşüne
Gök öğrenecek yiğitliğinin yerdenliğini ki
Çiftleyecek çiftleşmeden
Yükselecek arşa tekmelenmeden
Fazilet Özkan Por
SALİH
KOÇ’A KİTAPLARIYLA BİR SELAM
“Tanrım bana kitap
dolu bir evle, çiçek dolu bir bahçe ver.”
Konfüçyüs
Her köşesi değişik çiçeklerle süslü bahçesi olan kitaplar dolusu
bir evde yaşamak… Ne güzel bir yakarı değil mi? Ekmek gibi hava gibi su gibi
yaşamımızda vazgeçilmezimiz olan kitapların önemini ne de güzel vurguluyor Konfüçyüs.
Ben de bu yazımda bir yazar ve kitaplarını tanıtmak istiyorum
sizlere. Yeni Adana gazetemiz yazarlarından bir arkadaşımızın kitapları,
yabancımız değil. İncelikli sözlerle adıma imzalayarak göndermişti sevgili
arkadaşım kitaplarını. Uzun zamandır masamda birlikteyiz. Okuyup beğendiğim
ancak bir türlü düşüncelerimi sizlerle paylaşamadığım dört kitap. ‘Yazar kim’
diye mi sordunuz?
Salih Koç ve
kitaplarından söz ediyorum. Salih Koç çalışkan ve üretken bir yazar.
Yazın sanatına hem yetişkinler hem de çocuklar için yapıtlar kazandıran bir
yazarımız:
“İlkelerim vardı benim, / Üretmek, eğitmek gibi, / Bölüşmek
paylaşmak gibi, / Yurduma faydalı olmak gibi…” diyerek tanımlıyor kendini.
Bu düşünce ve duygularla çıkıyor yola… Başlıyor yazmaya…
Bir Yolunu Bulmuştuk ve
Anadolu’da Eğitim Güneşi adlı kitapları; Genç Türkiye Cumhuriyetinin en
büyük kazanımlarından olan Köy Enstitülerinin tanıtıldığı, karanlığa terk edilmiş
köy ve köylünün aydınlanmasındaki öneminin vurgulandığı, kapatılmasının
ardındaki gerçeklerin anlatıldığı didaktik şiirlerden oluşuyor. Örneklerle
tanımaya çalışalım bu okunası kitapları:
BİR YOLUNU BULMUŞTUK…
Şiirsel dille yazılan bu kitap; aynı adı taşıyan şiirden örnek
dizelerle başlıyor:
“Ayırarak ülkeyi, yirmi bir bölgeye,
Enstitüleri kurarak köy gibi yerlere,
Yoksul köy çocuklarını eğitmenin,
Bir yolunu bulmuştuk.
Adını da;
Köy enstitüleri koymuştuk…”
Bir başka şiiriyle de Köy Enstitülerinin; kızların okutulmasında,
aydınlanmasındaki öneminin altını çiziyor.
Enstitülü Köylü Kızları
“Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar,
Karma eğitimle görülse de
kıpırdanmalar,
Şehirlilerle sınırlı kalmıştı, okumuş
kadınlar.
…….
Hey sen! Enstitülü köylü kızı.
Ak eyledin, kara yazını…
Hizmet ederek bu güzel vatana
Örnek oldun dünya kadınlarına….
Yazar Koç; bu kitabını “Köy Enstitüleri davasına gönül
verenlere ve Köy Enstitülü Çınarlarına” ithaf ediyor.
ANADULU’DA EĞİTİM GÜNEŞİ
Umutlandık
Kursak da Cumhuriyeti
Olsak da;
Ümmet iken millet,
Bir türlü yakamızı bırakmadı,
Yoksulluk ve cehalet…
….
Hizmet sırası gelmiş köylere,
Yoksulluktan, cahillikten
Kurtulacağız bu şekilde.
Sonra da teşekkür edeceğiz
Enstitülerin fikir babası,
Başöğretmen Atatürk’ümüze…
Ve Nihayet
……
Çeşitli yollar aranır;
Köy Eğitmen Kursları,
Köy Öğretmen Okulları açılır,
Ve nihayet;
Köy Enstitülerinde karar kılınır…
Köy Enstitüleriyle birlikte;
Yurdumun birçok yerinde,
Başlanır hızlı bir şekilde,
“Üretirken eğitmeye,
Eğitirken üretmeye”…
Köyden Aldılar Köye Verdiler
….
“Yaparak, yaşayarak” öğrenme,
Bir başka deyişle;
“İş içinde, işte öğrenme”
Köy Enstitüleriyle birlikte,
Eğitimde oldu, vazgeçilmez ilke…
Kısa alıntılarla yalnızca birkaç örnek sundum sizlere. Kitapların
son bölümünde de ulaşabildiği Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerimizin anı ve
söyleşilerine yer veriliyor. Köy Enstitülerinin tüm gerçeğini bir de şiirsel
dille okumak istiyorsanız Salih Koç’un bu iki kitabını kaçırmamalısınız.
“İyi bir kitap, iyi
bir arkadaştır.” Bernardin de Saint
Pierre
Tilki Osman; uzun
bir öykü. Meşe Ağacının Hikayesi; yirmi üç kısa öyküden oluşuyor.
Her iki çocuk kitabı da çocuklarınıza iyi bir arkadaş olabilecek nitelikte.
Öyküleriyle; öğreten, düşündüren, eğiten kitaplar hazırlamış değerli yazarımız.
Tüm kitapları Tunç Yayıncılık tarafından yayımlanan, Salih Koç kimdir
derseniz?
SİNOP ili, Erfelek
ilçesi, İnesökü köyünde 1956 yılında dünyaya gelen;
Anadolu’da Eğitim Ateşi,
Bir Yolunu Bulmuştuk, Meşe Ağacının Hikayesi, Tilki Osman, Çakır Dedem,
Ağaçkakan, Ekmeğin Masalı basılı kitapların yazarıdır. Değerli eğitimci,
şair, yazar Salih Koç’un emeğine, kalemine sağlık.
Nice kitaplarını okumak dileğiyle…
04.02.2023
Nurkan Gökdemir
SUSUN VE DUYUN
‘Susun ey durmadan
konuşanlar!’