![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi) Sayı 19, Yaşar Özmen |
![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi) Ocak 2024, sayı 19 Yaşar Özmen![]() |
YAYIMCIDAN
Şiir Sarnıcı (e-dergi) 19. Sayısında
yayımlanmak üzere çok fazla metin ve şiir aldım. Her ne kadar derginin sayfa
sınırı olmasa da nitelik bakımından gözettiğim bazı ölçütler var. Bu ölçütler,
çıkış bildirisinde yer aldığı gibi zaman zaman da giriş yazılarında
belirtiliyor. Hak vermelisiniz ki her gelen metin dergide yer alırsa, şiir olan
şiirle şiir olmayan metni, aynı kefeye koymuşum gibi bir durum ortaya çıkar. Şiir
Sarnıcı (e-dergi), bu sayıdan sonra biraz daha ince eleyip sık dokuyarak yayım
yaşamını sürdürecektir. Türkçenin kullanımı ve yazım kuralları konusunda
dikkatli olunması, olgunlaşmamış metinlerin ya da şiirlerin gönderilmemesini
yazar ve şairlerimizden özellikle rica ediyorum. Yayımcı olarak, eğitimim ve diğer konular
nedeniyle dergiye daha az zaman ayırmak durumundayım; yayın kurulumuz da kendi
alanlarında oldukça yoğun. Bu yüzden dergide, görsel konuları ötelerken içeriği
biraz daha nitelikli duruma dönüştürmek, zaman gerektiren işlemleri azaltmak
zorundayım.
Türk Edebiyatı, elleri ayakları
gelişigüzel gelişmiş kocaman bir dünyadır, dersem haksızlık etmiş olur muyum;
Namık Kemal’e, Nâzım Hikmet Ran’a, Tevfik Fikret’e, Fuat Köprülü’ye, Ziya
Gökalp’e, Cemal Süreya’ya… daha adını sayamadığım nice edebiyat kahramanlarına?
Edebiyat biliminin bir ayağı da eleştiri değil mi? Altını doldurmak koşuluyla
eleştiri hakkımı kullansam çok testi kırmış olur muyum? Yaşayan edebiyat,
edebiyat bilimiyle uğraşanların ilerisinde hareket ediyor dersem bunun
kanıtlayabilir miyim? ‘Elleri ayakları
gelişigüzel gelişmiş edebiyat’ tanımlamasında haksız sayılır mıyım? Halihazır
altyapıma dayanarak şöyle bakıyorum edebiyatın görünümüne, özellikle edebiyat biliminin kuram ve
eleştiri ayağına ilişkin deli sorular kafamda bir bir yankılanıyor.
Bu sorulara yanıt bulmak için Türk Dili
ve Edebiyatı Lisans bölümünde öğrenime başladım. Sorularıma yanıt bulabilir
miyim bilmem ama aradığım yanıtların, büyük bir bölümüne akademik eğitimden
ulaşamayacağım daha şimdiden belli oldu gibi. Örneğin Yeni Türk Edebiyatı ders
kitabının bir ünitesini şiire ayırmışlar. Ne var ki şiirin temel kavramı olan
imgeyi kullanmaktan kaçınıp imaj diye söz etmiş hocalarımız. İmge teriminin
bilimsel açılımını burada görmek isterdim; ne yazık ki kavram ismi olarak bile
daha çok gerilerde ve açılımı hiç tatmin edici değil. İmgelem terimi zaten hiç
geçmiyor. Alışılmadık bağdaştırma, sapma gibi şiir tekniklerine hiç girilmemiş.
Öğrencinin güncel Türk Edebiyatının hiçbir yerinde karşılaşmayacağı metonomi
tanımlanıyor şiirin yapısına alt başlık olarak… Ayrıca şiirin yapısında
anlamsızlaşma diye bir durum da varmış. Eksiltili anlatım diye bir tanımlama
biliyorum ama anlamsızlaştırma diye bir şiirsel yaklaşım duymamıştım. Özellikle
kuramla ilgili söylemler ve şiir konusunda öğrencinin sorumlu tutulduğu konular,
lisans düzeyinde olması nedeniyle bana çok tuhaf geldi. Kısacası güncel
edebiyatın gerisinden gelen bir lisans programı içinde olduğumu daha şimdiden
görebiliyorum. Umarım zaman, beni önyargılı olmakla suçlamaz…
Edebiyat biliminin ikinci ayağı olan
Edebiyat Eleştirisinin; yaşayan edebiyatın içindeki yerinin sağlam, güvenilir
ve bilimsel olduğunu söyleyebilir miyiz? Sanırım bu soruya yanıtımız,
‘hayır’dır. Yaşayan edebiyatın içinde eleştiriye ve ödül sistemine karşı yoğun
bir tepkinin olduğunu biliyorum. Dergi giriş yazısında bu konulara şimdilik girmeyeceğim;
özellikle konuyla ilgili dersleri aldıktan sonra ayrıntılı bir araştırma
yapmayı düşünüyorum. Bana göre edebiyat eleştirisi, son derece önemli, işlevsel
ve etkili bir sistem olmalıdır. Bilimin bir alt dalı olma özelliklerine yakışır
bir yaklaşım gerektirmektedir. Bir şeyin varlığı ve güvenirliğine ikna olmuşsak
o alanda gelişmenin olmayacağını baştan kabul etmişiz demektir. Edebiyatımızda
bu tarz bir yaklaşımın varlığını göz önünden uzak tutmamak gerek… Verilen
bilgiyi sorgulamadan kabullenmek gibi bir alışkanlığımız var sanırım. Akademik
eğitim bile olsa sanat gibi özellikle edebiyat gibi bir alanda, çok çelişkili
durumların varlığını, eğitimcilerin öngörüsünün yetersiz ve sığ olabileceğini
dikkate almalıyız.
Edebiyat biliminin üçüncü ve asıl ayağı
olan kuram konusu… Kuram, üzerinde özellikle tartışılması gereken bilimsel
terimdir ve son derece önemli bir konudur. Fen bilimleri lisans eğitimi almış
birisi olarak, edebiyat kuramı diye öne sürülen çoğu konunun, ne yazık ki
yöntemden veya yaklaşım biçiminden öte bir şey olmadığını düşünüyorum. Bu
konuyla ilgili ‘Kuram Nedir’ başlıklı bir deneme kaleme aldım ve deneme, Ç.Türk
Dili Dergisi Kasım 2023, Sayı 429’da yayımlandı. Aynı deneme, Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nın bu sayısında da
yer alacak; okuyabilirsiniz. Edebiyat sanatına
aynı zamanda edebiyat bilimi diyorsak ki öyle olması gerekir, kuram konusu
bilimsel ve ayrıntılı ele alınmalıdır. Bu kavramın anlamsal alanı, hiyerarşik
yapısı ve kavramlar arası ilişkisi doğru tanımlanmalıdır. Çünkü kuram, ister
fen bilimlerinde olsun ister sosyal bilimlerde olsun her ağzımızda sözcük
boşluğu doğduğunda sıradan kullanabileceğimiz bir kavram değildir. Kuramlar,
bir bilim dalının doğal var olan ve mutlakiyet taşıyan ana yollarıdır. Varsayım
olarak ortaya konur, varlığı saptanır ve kanıtlanırsa yasa niteliği taşır; çoğu
yerde söylendiği gibi yapılamaz, doğurulamaz, kurgulanamaz. Akademik eğitimim
biraz daha pekiştikten sonra kuramla ilgili makale düzeyinde bir araştırma
kaleme alacağım. Bu, bir bilim dalının gelişimi için son derece önemli bir
konudur ve kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anlamsal alanı ve kapsamının
tanımlanması gerekir. Ders kitaplarında yerli yersiz kullanılan bir kavram
olmaktan çıkarmak gerekir; yerli yersiz kullanılan yerlere tanık olduğum için özellikle
belirtiyorum. Akımdır, ekoldür, tarzdır,
unvan sahibidir gibi bir mantığa yaslanarak bilimsel verileri bir yana bırakıp
birilerinin söylediğine kuram diye yaslanmak, bunlara doğruymuş süsü vermek
için bir takım söz oyunlarına girmek bilimin kaldırabileceği bir durum
değildir.
Açıkça söylemek gerekirse, Türk Dili ve
Edebiyatı lisans eğitimine kafamda çözümüne ulaşamadığım sorularıma yanıt
bulmak umuduyla başlamıştım. Ne kadar ve nasıl kullanılabilir bilgiyle
karşılaşırım şimdilik kestiremiyorum ama güncel edebiyat ile akademik eğitimin
bazı noktalarının sağlıklı kesişmediğini, örtüşmediğini ayrıntıya girmeden
şimdiden söyleyebilirim.
Yeni yılın ilk günlerinde bu kadar ağır
ve derin konulara girmek doğru mudur, bilmem? Bu tür konular, Şiir Sarnıcı’nda tartışılsın,
yanlış da olsa görülen görülemeyen noktalar ortaya konsun istiyorum. Bilindiği
gibi sanatta “doğru” diye bir kavramın geçerliliği yoktur. Bir anlamda sanatla doğruluk
değeri yüzde yüze yakın bilimleri aynı potada kullanabilecek, ilişikliğini
çözümleyip geleceğe daha yaratıcı bakabilecek anlayışın güçlenmesinden yanadır isteğim.
Ne var ki edebiyat sanatının çeşitliliği, özgünlüğü, gelişmişliği, yaratıcılığı
ve insanı kavrayıcılığı; toplumsal bilinçle koşuttur; bütün sanatlarda olduğu
gibi.
Günceli zaman zaman izlemeye çalışıyorum.
Aklımla dalga geçilmesini geçtim; aklı zapturapt altına alma temelleri, göz
göre göre törenle her bir yana atılıyor. Bunların ayırdında olmak için akıl ve
mantığa başvurmak gerek. Önemli olan da burası ya… Akıl ve mantığa başvurulsa
da, sağlıklı, çağdaş bir donanıma sahip değilseniz iyiyle kötü arasındaki ayrım
görülemez.
Zaman sıkışıklığı nedeniyle bu sayıda; dil, yazım ve noktalama yanlışlarını gözden kaçırmışsam affola… Mutlu ve esenlikli günlerde okunmak dileğiyle.
F.
Kadri Gül
ÖZLEMLERCE
---
Öreyim diyorum
akşamın siyah saçlarını
tel tel dökülsün diplerindeki hüzün
İpin ucu kaçsa da, özlemlerce
bir sevi yalımı yakalanır belki
karışır denizin sesine gönül sızısı.
Suat
Gürbüz
(K)ÖRDÜĞÜM
DUVARLAR
doğru ya bu işin ustası bendim
taş üstüne taş koymakta iyiydim
kuşattım düşümdeki şehrin her çıkışını
dilime doladım tabuların şarkısını
ve her günün sonunda
öve öve göğe çıkardım ördüğüm duvarları
dallar sallanırken ağaçlar yürüyecek
sandım
bu sebepten ötürü içimdeki ormanı yaktım
tutukladım başkaldıran yaprakların
savruluşlarını
bir çuvala doldurdum örgütlenen
hışırtıları
ve her günün sonunda
kafamdaki zindana gardiyan yaptım
kördüğüm olmuş duvarları
yarattığım problemleri çözmek için
uğraşmadım
tek kişilik ordunun yıkılmaz sultanıyım
sandım
kurduğum devlette öğrendim haddimi aşmamayı
isyan eden düşüncelerimi arkasından
vurmayı
ve her günün sonunda
özgürlüğün balyozundan kaçırdım
(k)ördüğüm duvarları
Nurbanu Kablan
RHONE-ALP VE BİR KALP
Ağaçlar akar Rhone Süzgün durur
uzanır vagon penceresinden köprüleri
çocukluğun
gittiğin yönün tersine düşer sürgün
masallar
fısıldar kulağına bir zamanlar, ah bir
zamanlar
dere tepe dümdüz gitmiştin düşlerinde.
Kitap sayfasındaydı Alpler, başında beyaz şapka
selam dururdu Heidi’nin çıplak ayaklarına
ta uzaktan duyduk çanlarını keçilerin
şenlendi ruhumuz tenha kasabamızda
Heidi’nin nikbin halleriyle iyileşti
kalbimiz
ne bilirdik yoksa biz Alpler’i
olmasa öksüz köle kızın hikayesi…
Maienfeld kulübesinin çatı penceresinden
görünen dağlar karşımda şimdi
kıvrılıp gidiyor arasından mavi tren
içinde ben, kim derdi ki bir gün
geçecegim Heidi’nin memleketinden
Kızıldağ ile Beyazdağ* arasına
kurulmuş mor salıncakta sallanacağım
rayların titreşiminden yayılan ses
dalgalarından
sarhoş olup şiirler yazacağım.
Nasıl da sana benzer Rhon’un durgun yüzü
duvağını açarsın derinliklere dalarsın
baş aşağı düşer ağaçlar, zaman baş aşağı
gözyaşını silersin kıyının, yosun tutar
anılar
alır başını gidersin o vakit başka
nehirlere
başka masalların dağlarındaki çiçeklere…
*Montblanc, 25-30 Nisan 2023 (Rhone-Alp Bölgesi, Bellegarde)
Hülya Lebibe
BaşağaçATATÜRK VE ŞİİR
Falih Rıfkı Atay, Çankaya romanının önsözünde Atatürk’ün iç
dünyasını şöyle tanımlıyor:
“Herkes gibi Atatürk’ün insanlığı; iştahlardan, hırslardan,
heyecanlardan, gurur ve öfkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın
düzlerinden, iniş ve çıkışlarından yoğrulmuştur. Eseri; bu insanlığın
derinliklerinden gelme, kaynaklarından doğmadır. Atatürk’ü ayıklayarak değil,
bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıdır.”
Küçük yaşta babasını ve kız kardeşini yitirmesi, ailesinden ve
sevdiklerinden ayrı geçen çetin savaş yılları, savaş meydanlarında kaybettiği
arkadaşları ve yurttaşları onun duygu dünyasında fırtınalar yaratmaz mı?
Mustafa Kemal’in şiir dünyasının kapısını aralaması, kendisinden
üç yaş büyük olan arkadaşı Ömer Naci’yle tanışmasından sonra başlar.
Manastır Askeri İdadisi’ndeki gelişmeleri Mustafa Kemal şöyle
anlatır:
“Merhum Ömer Naci, Bursa İdadisi’nden kovulmuş, bizim sınıfa
gelmişti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman anladım. Şiir bana
cazip göründü. Fakat hitabet hocası diye yeni gelen bir zat, şiirle iştigalden
men etti. “Bu tarz-ı iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.” dedi. Mahaza güzel
yazmak hevesi bende bâki kaldı.”
Namık Kemal’i tanıması ve fikirlerini benimsemesi de burada olur.
Ömer Naci’nin, Mustafa Kemal’e okuması için verdiği kitapta şu mısraları
vardır:
“Vücudun
kim hamir-i mâyesi hâk-i vatandandır.
Ne gam rah-ı vatanda hâk
olursa cevr-u mihnetten.”
(Vücudun mayasının hamuru, vatan toprağındandır; onun için, vatan
yolunda eziyet ve sıkıntılarla toprak olursa, bunda üzülecek ne var.)
Kazım Özalp’in anlatımına göre; akademi yıllarında gizlice
edinilen Namık Kemal ve Abdülhak Hamit şiirleri aralarında dolaşmaktadır.
Mustafa Kemal, Namık Kemal’in tüm şiirlerini yazdığı bir defter tutmaktadır.
Trablusgarp yolculuğuna da Ömer Naci ile çıkar.
Mehmet Emin Yurdakul’un; “Unutmayın ki şairleri haykırmayan bir
millet, sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” dediği gibi Mustafa Kemal
de 1905 yılında (Asım Gündüz’ün anılarına göre) şiir konusundaki düşüncelerini
şöyle açıklar:
“Tarihte devrimler önce aydınların kafasında fikir halinde doğmuş,
zamanla toplumu sarmıştır. Bakınız, dünkü ilimiz Bulgaristan’ın bir ulusal
şairi vardır.
Tüm ulusların böylesine çırpınan, ulusunu uyandırmak isteyen
ulusal şairleri vardır. Başka ulusların şairleri, aydınları böyle çalışıp
ulusları uyarırken nerede bizim düşünürlerimiz? Nerede bizim şairlerimiz? Bizim
bir Namık Kemal’imiz var. O, Türk ulusunun yüzyıllardan beri beklediği sesi verdi.”
Atatürk’e tesir eden “Vatan Yahut Silistre” piyesindeki şarkı
sözleri de şöyledir:
“Yâre nişandır tenine erlerin
Mevt ise son rütbesidir
askerin.”
Hatıra defterine göre; Doğu
Anadolu’da 16. Kolordu Komutanı iken 10 Aralık 1916’da Namık Kemal’in Siyasi ve
Edebi Makalelerini okur. Kırk dokuz günde Namık Kemal’in “Osmanlı Tarihini
bitirir.
Atatürk: “Benim bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın
babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.” der.
Atatürk’ün değer verdiği; vatan, milliyet, hürriyet, medeniyet,
aile, hukuk gibi kavramlar üzerinde yaptığı çalışmaların bir zamanlar Namık
Kemal’in üzerinde durduğu fikirler olduğu açıkça görülmektedir.
“Vatanın bağrına düşman dayadı
hançerini
Yoğ imiş kurtaracak bahtı kara maderini”
diye seslenen şaire:
24 Aralık 1919’da Kırşehir Gençler
Derneği’nde, 13 Ocak 1921’de 1. TBMM’nde Mustafa Kemal:
“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini”
mısraları ile cevap verir.
10 Nisan 1921’de Atatürk’ün, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem
Bolayır’ın 2. İnönü Zaferi’ni kutlama telgrafına cevabı bunun kanıtlarındandır:
“Anadolu’nun ruhu, bütün direnme feyzini tarihindeki büyüklerinden almıştır.
Bize bu mukaddes feyzi veren ecdat ruhları arasında muhterem babanızın pek
büyük yeri vardır. Yaralı vatanın kurtuluş ve bağımsızlığı için ölmek yolunda
bugünkü kuşağa fedakârlığı öğreten büyük Kemal hakkında saygıların tekrarına
vesile olan telgrafınıza özel teşekkürlerimi arz ederim.”
Atatürk’ün konuşmalarında
ve yazışmalarında şiire yer verdiği görülür.
1897’de Selanik Askeri Rüştiyesi’nde okuyan Mustafa Kemal, Selanik
Merkez Komutanı Şevki Paşa’nın kızı Emine’ye aşıktır. İlk aşkın duygu yoğunluğu
içinde sıkça şair olası da gelir.
İstanbul’a giderken veda notunda şöyle yazar:
“Bu dakikada vapura gidiyorum. Bu ân-ı meşum bize kan ağlatacak.
Bendeniz, sizi unutmayacağıma vicdanen yemin eder, sizden de aynı vefayı
beklerim. Allahaısmarladık.”
Yıllar sonra arkadaşlarına “Herkesin gönlünde bir Emine yatar.”
diyecektir.
1903-1904 yıllarına ait 2 Numaralı not defteri şu dizelerle
başlar:
“Cevher’i
ruhumsun sen ey melek
Hüsnünün meclûbuyum şahid felek
Çok değil bir kalbi mesmur
eylemek”
31 Ekim 1914’de Salih Bozok’a yazdığı mektupta, Fuat’a evlilik
hayatında mutluluk dilerken bir Fransız şairinden alıntı yapar:
“Hayat
kısadır
Biraz hayal
Biraz aşk
Ve sonra günaydın.
Hayat boştur
Biraz kin
Biraz ümit
Ve sonra iyi akşamlar.”
11 Ekim 1915’te Salih Bozok’a mektubunda terfisinin gecikmesi
konusunda Enderun-i Arif’in sözleri ile yanıt verir:
“Kim
olur zor ile maksuduna rehyâb-ı zafer
Gelir
elbette zuhura ne ise hükm-ü kader”
(Kimse amacına zorla ulaşamaz/ Kaderin hükmü
ne ise o olur.)
2 Aralık 1916’da Bitlis’te yetiştirmek için yanına aldığı yetim
çocuklar İhsan ve Ömer’e çadırında Mehmet Emin Yurdakul’un “Yaşamak Kavgası”
şiirinin bir bölümünü ezberletir.
Yine o günlerde “Mehmet Emin Yurdakul’un Türkçe Şiiriyle Fikret’in
“Rubab-ı Şikeste’sinden aynı zeminde bazı parçalarını okuyarak bir
karşılaştırma yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel.” diye not eder.
Bu zengin ruh, düşünce ve duygularını yalın bir şiirle anlatmış
olabilir mi?
10 Kasım 1995’te Milliyet gazetesinde yayınlanan Doç.Dr. Saim
Sakaoğlu’nun araştırmasına göre; Atatürk’ün bu yönüyle ilgili bulgulara
rastlanmıştır.
Atatürk’ün yazdığı ileri sürülen şiir, dil teorisi ve tarih tezi
bakımından Atatürk’ün düşünceleriyle paralellik göstermektedir:
“Gafil, hangi üç asır, hangi on asır?
Tuna
ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu.
Kalkıyor
örtüler; örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı; karanlıkta şafak,
Yalan
tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya’nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa’nın Alpleri’nde Oğuz torunları,
Doğu’dan çıkan biz; Batı’da yine biz,
Nerde
olsa kendimizi biliriz.
Hep
insanlar kendileri bilseler,
Silinir o zaman ki; hep biliriz.
Ey
birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey
yığın yığın insan gafletleri,
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde;
Dünya
o zaman görecek hakikat nerde?
Hakikat nerde?”
19 Mayıs 1922 günü Ankara’da İzmir’in işgalini kınamak amacıyla
“İzmir Gecesi” düzenlenir. Muhabir İzzet Ulvi Bey’in altı yaşındaki oğlu
Gültekin babasının yazdığı “Hın町iirini okur. O kadar güzel ve canlı söyler ki
salonun ısrarıyla şiiri bir daha okur.
Gazi Mustafa Kemal de okuyuşundan çok duygulanmıştır. Şiiri bitince yavruyu
yanına çağırır ve sever. Kullanmakta olduğu altın saati Gültekin’e armağan
eder.
Gültekin’den sonra Vasıf Çınar’ın yeğeni dokuz yaşındaki İzmirli
Neriman da heyecanla Kemalettin
Kamu’nun “İzmir’e Taassür” şiirini okur.
“Bir
çetin bilmece sorsam Paşadan
Söylemem memleket
bağışlamadan
Mutlaka İzmir’i isterim anne!” dizeleriyle biten şiir güçlü
alkışlarla karşılanır ve gözler Gazi’ye çevrilir. Gazi, küçük kızın saçlarını
okşayarak der ki: “Sen burada bekle kızım! Ben İzmir’i alıp geleceğim.”
9 Eylül 1922 sonrası Atatürk Ankara’da coşkuyla karşılanır. Onu
karşılayanlar arasındaki Neriman’ı da görür ve şöyle der: “İzmir, İzmir deyip
durdun. İşte sana İzmir’i alıp geldim. Sen de artık buralarda fazla durma.
Şehrine dön!”
20 Mart 1923’te Konya Türk Ocağı’nda karşı duvarda yazan Emin
Bülent Serdaroğlu’nun şu dizesini göstererek konuşur: “Türküm ve düşmanım sana,
kalsam da bir kişi!” diyelim.
30 Ağustos 1925’te Kastamonu CHP binasında Mithat Cemal Kutay’ın
dizeleri ile seslenir:
“Ölmez
bu vatan, farz-I mahal ölse de hatta,
Çekmez kürenin sırtı bu tabut-u cesimi.”
Atatürk’ün sofrasına çocukluk arkadaşlarının yanısıra, belli bir
süre sıklıkla katılanlar arasında Behçet Kemal Çağlar da vardır. Atatürk, genç
şairi öğrenimini tamamlaması için İngiltere’ye ve Fransa’ya göndermiştir. Bir
gece yemek sonrasında şaire şöyle der: “Behçet, yan odaya geç ve beni
tanımlayan bir şiir yaz, getir. Sana yarım saat mühlet veriyorum.” Sevinerek
yan odaya geçen şair süre dolmadan şiiriyle gelir ve Gazi’nin izniyle okumaya
başlar. Gerçekten Ata’yı her yönüyle eksiksiz anlatan güzel bir şiirdir.
Atatürk “Olmamış.” der. Şair “Niçin Paşam?” diye sorar.
“Ben herşeyden önce milletime öğretmen olmaya çalıştım. Benim bu
vasfımdan hiç bahsetmemişsin.” der.
Mükemmel İngilizce, Fransızca ve Rumca bilen Latife Hanım da,
sofrabaşı toplantılarında rica edildiği zaman ezbere Lord Byron’dan, Victor
Hugo’dan, Shakespeare’den şiirler okumaktadır.
Atatürk, bir akşam Nazım Hikmet’i de sofrasına davet eder. Yemek
sırasında bir şiirini okumasını ister ama şair: “Ben hanende (alaturka şarkıcı)
değilim.” diyerek sofradan kalkıp gider. Atatürk bu davranışa bile kızmaz,
sadece üzülür. Çünkü sanatını yakından öğrenmek istemiştir. Atatürk’ün meşhur sofrasında konuklarına
sıkça tekrarladığı;
“İçelim
her muhabbetin mutlak
Ölmiyen
bir hayatı vardır ki
Ana
mevcat-ı mehasin-i alem
Kehvare-i
terennüm olur”
Kıtasından başka yine çok sevip sıkça tekrar ettiği bir beyit de
şudur:
“İç
bade güzel sev var ise aklı şuurun
Dünya var imiş ya ki yoğ olmuş ne umurun”
Faruk Nafiz Çamlıbel’in:
“Yeşil
hem de!
Ben
bu rengi taşırım can köşemde.
Yeşilde
ne arar da bulamaz insan oğlu?
Yeşil
bu…varlık dolu, gök dolu umman dolu.
Bir
ucu gözlerinde, bir ucu engindedir,
Meyve
veren ağaçlar, bu çini rengindedir.
Bu
çini rengindedir bahar, deniz, kır, orman,
Bana
Tanrım gözükür, yeşil dediğim zaman.”
Şiirindeki bu dizeleri sık sık tekrarlaması Mustafa Kemal’in doğa
sevgisini ortaya koyması açısından dikkat çekicidir. Atatürk iç yaşayışı çok
zengin bir insandır. Zaman zaman bu varlığı dışa taşırır, coşkunluklar meydana
getirir.
Hasan İzzettin Dinamo’nun anlatımına göre; Termal Otelin
arkasındaki inşaat işçilerinden birinin yanık gür sesle söylediği “Nedimem”
türküsü bir sel gibi açık pencereden salona döküldü. İçinde uzun göçlerin,
umutların, özlemlerin, yenilgilerin lirizmi kaynıyordu. Rumeli’nin korkunç
şiirini, rüzgarını sürükleyerek geliyordu.
“Ah,
Nedime’min kaşları kare,
Ah yüreğime düştü yare,
Kavuşmaya bulsam çare,
Nedime’m, Nedime’m, Nazlı Nedime’m
Gerdanı beyaz, zülüflü Nedime’m”
Paşa’nın uzun kirpikleri üzerinde ince yaş damlaları belirir.
Yılların özlemiyle, kaybedilen toprakların acısıyla yüklü bu yüce insan,
kaçınılmaz sona adım adım yaklaştığını da hissetmektedir. Derin bir sessizlik
sonrası ‘Yüzellilikler’i affettiğini açıklar ve ekler:
“Ben onları affederim, çünkü benim kalbim vardır. Onlar beni
affetmezler, çünkü kalpsizdirler!”
1937 yılında Mark Twain Cemiyeti tarafından Atatürk’e “Türk
milletine neşe içinde yaşama yolunu açtığı ve rehberlik ettiği” gerekçesiyle
madalya verilmiştir.
“Yaşamımda işittiğim en büyük kompliman budur. Benim insan
tarafımı övüyorlar.” demiştir. Atatürk’ün gönül dünyasına akan ırmaklar;
havasını soluduğu, suyunu içip ekmeğini yediği, sevincine acısına ortaklık
ettiği coğrafyadan beslendi. Kimi zaman şiir oldu, kimi zaman da şarkı,
türkü... Şiir sanatının gelişmesine
yaptığı katkılar, şairlerimize gösterdiği ilgi nedeniyle Cumhuriyetimizin 100.
Yılında Atatürk’ü bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.
Kaynaklar:
Falih
Rıfkı Atay, Çankaya, sy:13.
Atatürk’ün
Bütün Eserleri, Cilt :1-2(1903-1919)
Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri 1, sy:150.
Muvaffak
İhsan Garan, Milletlerin Sevgilisi Atatürk, sy: 116,131.
Az
Bilinen Yönleriyle Atatürk, sy: 46,182,189.
Ahmet Yılmaz TUNCER
DİRENSE
Gecenin içinden bir başka gece çıkıp
gelse
Gözlerin olsa onun içinde
Susar kalırdı geride kalan tüm geceler
Ve arşı ispat telâşına düşerdi
başımızdaki dağlar
Son bir gecemiz olsa seninle
Su içer gibi ama susuz
Sevdalı bir deniz olsa ve içinde
Akıncılar gibi ikimiz
Söylense güne dair ne varsa
Günahlarımız ve ellerimiz
Selam dursa tüm ölümlere
Ama ağlamasa ölüler
Zaten ağlayamaz ki ölüler
Bir geyik su içse bir pınardan
Biz seyre dalsak seninle
Bir geyiği gözler gibi
Bir geyiği düşler gibi
O anda başlasa hayat bir çocuğun
İlk defa konuşmaya başlaması gibi
Ve aniden duysak o sesi görmek gibi
Bir telâşımız olmasa çocuğun yüzünü
Kırklar uyansa ve dolsa gözlerimizin
içine
Seninle olmak istediğimiz yerde
Olsak ölümü ölümle geçtiğimiz
Tüm yanlarımız kanasa
Bir tek kalbimiz kanamasa
Bu kaçıncı asrı kalbimizin kanadığı
İlk biz başlasak gözlerimizle zamanı
yakmaya
Bedenlerimiz bıraktığımız toprakta
Su verir gibi çeliğe
Zamana karşı dirense
Cihangir
Nomozov (Özbekistan)
YİNE ESKİ
KAYGILARA
Yine eski kaygılara bağlanırım
Yine ıstıraptan çıkmadı başım.
Başka ağlamam diye söz verdim
Yağmur olup yağar gözümde yaşım.
Bugün gözlerimde kaygılar resmi
Eski kitap gibi toz oldu gönlüm.
Beyhude hazan oldu umut çiçekleri
Serseri rüzgâr gibi delidir ömrüm.
Uykusuz yaşıyorum uykularımda
İltica edeceğim hatta düşümde.
Nerede kaybettım ahir özümü
Duyumda değilim duyumda.
Gökteki yıldızlar - kaygı hasretim
Bir siyah dün benim en sadık dostum.
Özümden özüme gelir nefretim
Ne yazık sevilmedin, sevmedin, göğsüm.
Hafızamda beni ettiler meşgul
Elimde buruşuk bir toplam resim.
Yine bana tekrar dönse idi o
Yazık resimlerde kaldı baht sesim.
Göğsümde ilahi dert çiçeklendi
O - ünlü muhabbet, o şiirdir, o - aşkı.
Kalplerde ebadı, bengü çınlanır
Benim yüreğimden doğan şarkı.
Ruhum teslim olma böyle dertlere
Her an hazır ol güreşe, savaşa.
Kalpte
bir alem arzular ile
Karşılaşacağımız taze ışıyan tana.
Yüreğim, temiz ol bir kağıt gibi
Arzular başkaca - maksatlar türlü.
Bunda arzulara asla bir yer yok
Senin adın baht olur, yine de ünlü.
Onur Bilir
KÜP
Dökülen yapraklar gibi
Dağılan hayatın küpleri içindeyiz
Birleştirmek için yollar aradık
Kimi zaman bulutlara sorduk
Kimi zaman da yılları harcadık
Bunca bitmek bilmeyen kırgınlıkların
Gün yüzüne çıkmamış yılgınlıkların
Hesabı çözülmeyen sevdaların
Mağlup içine düşülen odaların
Sessice yok olan bu küplerin
Saatlerce beklemenin uğruna
Heba olunmuş denizler
Çizmişiz muradımıza
Ne yollar kalmış
Ne beklentiler geri gelmiş
Kulanılmayan limanlar bırakmışız
Yaşar Özmen
KURAM NEDİR?
Ç. Türk Dili Dergisi Kasım 2023 Sayı:
429’da yayımlandı.
Anadolu Üniversitesi AÖF Yeni Türk Edebiyatına Giriş-1 ders kitabındaki edebiyat kuramı tanımı[1]; anladığım kadarıyla, kuramın nitelikleri ve nicelikleri gereği bilimine uygun olmayan, eksik ve zorlama bir tanım görünüyor. Adı geçen kitaptaki edebiyat ve eleştiri kuramı diye yapılan isimlendirmeler de bana göre salt birer yöntemdir ya da konuya yaklaşım biçimidir. Kuram, yöntem, teknik, sistem gibi kavramların; anlamsal alanını ve hiyerarşik bağlantılarını bilimsel olarak tanımlamadığımız sürece fen bilimleri eğitimi almış kişilerle sosyal bilimler eğitimi almış kişiler birbirlerini anlayamazlar. Öyle görünüyor ki edebiyat dünyasında kuram; belirlenmiş, sınırları çizilmiş ya da yöntemler üst üste konmuş bir algoritmik akış olarak bilinmektedir. İlginç olanıysa bugüne kadar bilim adamı kimliğine sahip akademisyen/ akademisyenler tarafından bunlar bir kuram mı yoksa yöntem mi diye kuşkuya düşülüp hiç tartışılmamış. Tartışılsaydı bunların, yöntemden öte bir içerik taşımadığı kolaylıkla anlaşılırdı. Yol, yöntem ve işleyiş biçimlerine baktığımızda bunlar, yaklaşım biçimi, yöntem daha ileri düzeyi belki teknik olabilir.
Estetik değeri,
nesnel olarak saptamaya yönelik bir sanat çözümleme tekniği geliştirdim, iki
tane sanat/şiir kuramı saptadım, bir kişi bile ne işe yaradığını ya da ne
olduğunu sormadı. Anadolu Üniversitesi AÖF Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne
öğrenci olarak kaydımı yaptırdığımda neden anlaşılamadığımı çözdüm. Ders
kitaplarından ve önceki yıllarda kayıt edilmiş canlı derslerden gördüm ki kuram
kavramı, halk arasında konuşulduğu biçimiyle bilimsel gerçeklikten uzak,
sınırları belirlenebilir bir yöntem ya da yöntemler topluluğu olarak
açıklanmaktadır. Bir anlamda yaklaşım biçimlerine/yöntemlerine kuram
denmektedir. Kısacası, edebiyat alanındaki akademisyenlerin önbilgisiyle
örtüşmeyen bu nedenle de ne demek istediğim anlaşılmayan bir durum olduğunu
gördüm. Hatta ünlü bir eleştirmenimizin kuram hakkında söylediklerinin
tamamıyla yanlış olduğunu, açıklamasını da gerekçeleriyle birlikte deneme
tarzında ortaya koyup Sanata Çözümlemeli Bakış
(Sanatsal Denemeler-4) isimli kitabımda yayımladım. Aynı deneme[2], Çağdaş
Türk Dili Dergisi ile Şiir Sarnıcı (e-dergi)’nda da yayımlandı. Yine bir
kişiden bile ses çıkmadı. Kuram kavramı, halk arasında konuşulduğu gibi test
edilmemiş bir önsezi veya kanıtları desteklemeyen bir tahmin, yaklaşım biçimi,
yöntem, sınırları belirlenebilir bir yol, teknik vs. anlamında akademik
seviyede kullanılamaz. Çünkü kuramın; oluş, işleyiş, sonuç kısmı mutlaklık
taşır; belli yöntem veya teknikleri birleştirerek yapılabilecek bir şey
değildir. Ayrıca kuram zaten doğal işleyişi olan bir süreçtir; kuram yapılmaz
sadece varlığı saptanabilir. Örneğin adı geçen kitapta, “Okur odaklı eleştiri
kuramı” denen yöntemin neresinde kuram vardır ya da kuram tanımına uyan ne gibi
bir özelliği vardır? Bunu bana açıklayabilecek bir akademisyen var mıdır? Ders
kitaplarında bile kurama örnek verildiğine göre benim göremediğim bir şeyler
olmalı.
Kuram,
kanıtlandığında yasa niteliğinde bir süreçtir, olgudur ya da harekettir. Hem
sosyal hem fen alandaki saptanmış kuramlarda; etki dışında, tepki, oluş,
işleyiş ve sonuç kısmına müdahale edilemez. Yani sadece etki parametreleri
değiştirilebilir. Sosyal kuramlarda sonuçların doğruluk değeri, belli bir
yelpaze içerisinde kalır; fen kuramları gibi matematiksel hesabı yapılamasa
bile sonuçlar izlenebilir, sınanabilir, genellenebilir niteliktedir. Açıkçası,
kuram tanımındaki ve işleyiş tarzındaki genel akademik görüş; bilimsel verilere
dayandırılmıyor, edebiyatçılar incelediği alanı yüceltmek uğruna kavramın adını
kullanıyor hatta kulaktan kulağa öğrenilmiş bir alışılmışlık, bilimsellikten
uzak bir söylem olarak bugüne kadar sürdürülmüş görünüyor. Bu nedenle, eğer
edebiyat bir bilim dalı olarak görülüyorsa o zaman akademik seviyede kuram;
insan bilimleri, sosyal bilimler ve fen bilimlerinin eşgüdümü altında yeniden
sorgulanıp bilimsel bir nitelik şemsiyesi altına sokulmalıdır. Çünkü kuram diye
ortaya atılan şeyler, yöntemden daha ötesi değildir. Ayrıca yönteme kuram deyip
kuramları saptamak yerine halının altına süpürürseniz işte edebiyat bilimini
olduğu yere mıh gibi çakarsınız.
Katman Edebiyat
Eleştiri Kuramı diye bir sistem geliştirdim. Berna Moran ve akademik kariyer
sahibi hocaların söylemlerine bilimseldir diye inanıp bu sistemin adına kuram
dedim. Sonradan anladım ki ben de öğrenilmiş alışkanlıkların kurbanı olmuşum.
Bunun, kuram değil bir yöntemler bütünü olduğunu araştırınca anladım. Daha
sonraki denemelerimde ve kitabın sanal ortamdaki nüshasında, eleştiri kuramı
yerine eleştiri sistemi dedim; kitaptaki bölüm basılı olduğu için değiştirmek
mümkün olmadı… Sürekli yinelediğim bir söz vardır: Bir bilim alanında
kavramları, daha doğrusu o alandaki terimlerin, anlamsal alanını ve
hiyerarşisini doğru tanımlamazsanız her şey birbirine karışır. Kaldı ki kuram;
evrensel bir terim. Bazı bilimsel terimler arasında, sezgiyle bile ayırt
edilmesi zor olan ayırtı diye adlandırdığımız çok küçük ayrıntı/farklılıklar
vardır. Bu yüzden, eğitimin, değişimin, gelişimin başarısı ve yeniliğin temel
taşı; bu ayrıntıları ayırt edebilmek, bilimine uygun tutum
geliştirebilmektir.
Çoğu denememde
sormuşumdur: Bu ülkede edebiyat kuramı saptayan var mı, diye. “Her zaman
tekrarladığım gibi, yapıtlar kavramlardan, kurallardan değil; kuramlar,
kavramlar yapıtlardan doğar.” diyebilen bir mantığa ve bu mantığa itiraz
etmeyen akademik camiadan nasıl kuram saptamasını bekleyebilirsiniz ki?
Yöntemleri üst üste koyup edebiyat kuramı diye altına imza atan bununla da
akademik unvan kazanılan bir ortamda, neyin doğru ya da yanlış olduğunu
saptamak kolay mı? Diğer kültürlerde saptanmış kuramları, her defasında kaynak
gösterip yanına üç beş yorum ekleyerek çok önemli akademik çalışma yaptığını
sanan dostlarımızdan daha ötesini beklemek bir düştür kanımca. Bunların, kurum
kültürünün ve oturmuş akademik sistemin bir sorunu olduğunu, bu sistemden
bilimsel ve yenilikçi bir yaklaşım geliştirilmesinin çok kolay olmayacağını
şimdiden söyleyebiliriz. Bunca yıl, öğretmenler dâhil tüm akademik personelin
kafasında oluşmuş içi boş kuram kavramının anlamsal alanı ve hiyerarşisini,
çöpe atıp yerine anlaşılması daha zor bilimsel bir tanımı getirmek elbette
zordur. Her şeyden önce bu işleri çekip çeviren orta yaş üstü kemikleşmiş
kişilerin öğrenilmiş alışkanlıklarını yıkıp yerine yenisini koymanın başarılı
olamayacağı açıktır. Ayrıca sosyal alan kuramları, genellikle soyut
durumlardır/olgulardır. Anlaşılması, bilimler arası eşgüdümü ve disiplinler
arası egemenliği gerektirir. Diğer taraftan bilimsel gerçeklikler, er ya da geç
kendi yatağını bulur ve sizi oraya çeker.
Edebiyat bir
bilim dalıysa, bunun ilkelerinin doğru tanımlanması, sınırları dinamik bir şekilde
belirlenmesi, bilgi bütünlüğünü sağlayacak sistemin tesis edilmesi, geri
beslemeye yönelik ölçütlerin belirlenmesi gerekir. Bilgi disiplini ve
bütünlüğünün sağlanması, gelişim için gerekli ön adımdır. Edebiyat
fakültelerinden mezun olan binlerce öğrenci vardır. Şair yazarlardan, az çok
tanıdığımız kadarıyla, çok azı edebiyat bölümü mezunudur. Aslında fakülteler,
bunları araştırıp istatistiki bilgi olarak ortaya koyacak bilgi ve dokümana
sahipler. Böyle bir çalışmaları var mı, bilmiyorum. Fakülteler bilim yuvasıysa
sistemde geri besleme yapabilmesi için bunların araştırılması bilimin
gerektirdiği bir zorunluluktur. Arkasına dönüp biz ne yaptık diye sormayan bir
kuruma, bilimsellikten ve bilim alanı temsil ettiğinden söz edilemez. Sanat,
her ne kadar yeteneğe bağlıysa da, bu işin eğitimini alanlardan edebiyat
sanatına yönelik bir verim alınamıyorsa önemli bir sorun olduğu ortada değil
midir? Daha doğrusu başarısızlık değil midir? Edebiyat biliminden sorumlu
yöneticiler; başarısızlığın hesabını, bilimsel gerekliliği bir kenara itsek
bile vicdanen kendilerine sormayacaklar mı? Yoksa böyle bir sorgu, akıllarının
ucundan bile geçmeyen anlamsız bir öneri midir?
Kuramın;
sınırlarının, anlamsal alanının ve oturduğu dizgenin doğru belirlenmesi
bilimsel çalışmaların bu açı altında yapılması gerekliliktir. Gerek fiziki
gerek sosyal gerek soyut olgu ve olaylar; kuramların dikte ettiği açı altında
ya da dikte ettiği yelpaze içerisinde hareket eder. Kuramı, içi boş bir terim
olarak edebiyat bilimi alanında kullanırsak, bu bilime yön verecek gerçek
kuramlar saptanamaz. O bilim alanında kuram saptanmadan yenilik, dönüşüm ve
gelişim olmaz. Kolay anlaşılabilir diye
iyi bilinen ve herkesin deneyebileceği bir kuramdan örnek vereyim. Bir taşı,
yerçekimi kuramının izin verdiği oranda daha yükseğe atabilirsiniz. Sanırım bu
eylemi, formülize etmeye gerek yoktur.
Kuramın gerektirdiği koşulları sağlamadığınız sürece başarılı olamazsınız.
Sosyal alandaki kuramlar da buna benzer özellikleri barındırır. Örneğin ‘Nesnel
Bağlılaşık Kuramı’nı önünüze koyup düşünebilirsiniz. Ancak sosyal kuramların
saptanması, ölçümü, kanıtlanması, örneklemlerde aynı sonucu vermesi daha
zordur, tolere açısı daha yüksektir.
Çünkü girdisi ve değişkeni çok fazladır, çoğunlukla açık dokulu
konulardır ya da soyuttur.
Sonuç olarak kuramı, bilimlerin öngördüğü şekilde tanımlayıp alanınızda var olan kuramları saptamaya yönelmezseniz bilimden ya da bilimsel gelişmeden söz etmek boş bir söylem olarak kalır. Böyle bir durumda var olanla yetinmek dışında gelişim ve yeni bir şeyler ortaya koymak, mümkün olmaz. Edebiyat alanında saptanmamış belki de yüzlerce kuram vardır. Örneğin sanatın en önemli katmanlarından birisi olan çağrışımda… Bu katman, sanatta olduğu kadar edebiyat alanında da başat hatta temel taşı olan bir konudur. Ayrıca edebi metin ve sanat çözümlemesinde de temel alınması gereken bir alt alan. Yüzlerce edebiyat fakültesi ve güzel sanatlar fakültesi olmasına karşın, Türk yazın dünyasında çağrışımla ilgili; araştırma, inceleme ve denenerek raporlanmış kaç çalışma ya da istatistiki bilgi vardır, isterseniz bir araştırın. Artık yapay zekâ çağına ulaştık. Yapay zekâ, sanal ortamda yayımlanmış tüm dokümanlara ulaşıp bir saniye içinde ayrıntıları önünüze koyabiliyor. Artık bilimlerin amacı, özelde edebiyat biliminin hedefi; Anadolu Üniversitesi, Yeni Türk Edebiyatına Giriş-1, ders kitabında açıklandığı gibi bilgiye ulaşmak ve yöntemler altında tarihsel bilgiyle boğuşmak değildir; bilginin kullanılmasını, bilgiden bilginin nasıl üretileceğinin yollarını bulmaktır. Anlaşılması için kısa anlatımla yazayım: Var olan bilgiden henüz bilinçlerde uyanmamış uyur bilgiyi saptamaktır; saptamayı yapabilecek beyinleri yetiştirmektir. Lisans düzeyindeki edebiyat fakültesinin derslerinden buna yönelik ben bir açıklık, saptama, hedef belirleme görmedim. Umarım yanılırım. 17 Ekim 2023, Narlıdere
Dilber
Haydarova (Özbekistan)
YANDIM BEN
Kaşlarının karasına yandım ben
İki kapı arasında kaldım ben.
Deniz-i Aşk fırtınası rastladı
Senden yine aşk dersini aldım ben.
Firuze renk sema döktü gözyaşın
Aşkın dertli sularına daldım ben.
Al lalemi, kızıl gülümü sardığım
Gülden sarhoş aşk kapısın çaldım ben.
Hicranından kararım yok, neredesin
Sevdan sebep dünyaya nam saldım ben.
İki cihan dilberiyim, ferdiyim
Kaşlarının karasına yandım ben.
Çeviri ve yayına
hazırlayan:
Cihangir Nomozov
Uğur Olgar
KİTAP BIRAKMA UYGULAMASI DENEYİMİ
Elinde çok sayıda eski basım tarihli kitap
birikmişti. Kimi şair ve yazarların yaptığı gibi eski kitapları reddedip ne
kadar kaldıysa kaldırıp çöpe ya da ırmağa atamıyordu. Ne de olsa ilk göz
ağrılarıydı ve şimdi çok beğenilen kitaplarının öncüleri, şiirlerinin karalama
defterleriydi. Şiirinin nereden geldiğini göstermesi açısından da önemliydi.
Öyleyse ne yapmalıydı? Çalışma odasında,
kitaplıklarda yer kalmamıştı, bir yandan yeni kitapları basılıyordu.
Telefon kabinlerine, parklardaki oturma yerlerine
kitap bırakma uygulaması aklına geldi. Her gün üç tane kitap bıraksa, bir yıl
içinde 1095 kitabı elinden çıkarmış olacaktı. Bulanlar okusundu, şiirler hiç de
fena değildi.
Geçen haftanın başında, güzel bir pazartesi günü
uygulamayı başlattı. Üç ayrı banka birer tane kitap bıraktı. Bir tane de
postanenin merkez şubesine bıraktı ya da unutmuş göründü. İçinde bir sevinç
vardı, nasıl olmasındı, ne güzel, bulanlar kesin bakacaklardı kitaba, bir şiir
okusalar o bile iyi olacaktı.
Sonra, kitabı bıraktığı bankın karşısındaki banka
oturup beklemeye başladı. Kitabın âkibetini merak ediyordu. Bakalım ilgi
gösteren olacak mıydı?
Bir köylü kadın geldi elinden tuttuğu küçük kız
çocuğuyla birlikte. Banka oturdu, kenarında sığıntı gibi duran kitabı gördü,
umursamaz bir tavırla birkaç dakika süzdü, adını okumaya çalıştı, ama eline
bile almadı. O gece iyi yağmur yağmış, her yerde ufak gölcükler oluşmuştu.
Köylü kadının oturduğu bankın arkasında da böyle bir gölcük oluşmuştu. Kız
çocuğu annesinin elini çekiştirerek:
"Anne, şu suda kayık yüzdürelim mi, n'olur
n'olur." dedi.
Anne "Tamam kuzum" diyerek, bankın ucunda
utana sıkıla oturan kitabı eline aldı, tam ortasından iki sayfayı cart diye yırtarak
iki tane kayık yaptı.
"Biri senin, biri benim" dedi.
Şair şaşkınlıkla seyrediyordu olup bitenleri.
Kitabı okunmamış ama farklı bir şekilde bir işe
yaramış, bir çocuğu sevindirmiş, çocuğunun gönlünü yapma konusunda
kadına olanak sağlamıştı. Hayatın içinden bir şeydi bu, belki de şiirin ta
kendisiydi.
Köylü kadın ve çocuğu kalkıp gittikten sonra, kolu
kanadı kırık, kalbi yaralı kitabın olduğu banka ikisi kız, biri erkek üç
öğrenci geldi, oturdu. Ellerinde kolalar, cipsler vardı, çok gürültü yapıyorlar,
birbirleriyle küfürlü ve haykırarak konuşuyorlardı. Kızın biri bağırdı:
"Lan, salağın biri kitabını unutmuş
bankta"
"Yok ya", dedi ikinci kız. "Bir
bakayım." dedikten sonra, kitabı karıştırdı karıştırdı iyice ve oğlum,
zaten kitabın iki sayfası eksik. Yırtılmış. Zaten tam olsa ya da iyi bir kitap
olsa koyar mıydı buraya?"
Erkek öğrenci kıza dönerek: "Ne kitabıymış.
Ben de görebilir miyim? Şiir kitabıysa siktir et. Ben şiirden hiç anlamıyorum
ve sevmiyorum. Yoruluyorum şiir okurken."
Birinci kız öğrenci dalga geçercesine ve
kahkahalarla gülerek:
"Şansına küs lan. Şiir kitabıymış. Polisiye
romanı olmasını isterdin değil mi?"
"Haydi git Göksu'ya fırlat gitsin. Balıklar,
kurbağalar şiir severler belki. Bize roman bırakacaksın arkadaş, hem de
polisiye."
Nefesini tutmuş gençleri izliyordu. Ama muhatap
olmamaya, bir şey dememeye kararlıydı. Banklara kitap bırakma uygulamasından
pişman olmuş gibiydi.
Sonra, kitabın sayfalarını karıştırırken erkek
öğrenci:
"Yav, bizim salak dediğimiz şair Silifke'de
yaşıyormuş. Öyle yazıyor burada. Özgeçmişi başarılarla dolu. Biraz ayıp ettik
galiba kızlar. Adam babamız yaşında. Kitabını burada düşürmüş ya da unutmuş
anlaşılan. Biz de neler neler söyledik yokluğunda.
Bu da bir şeydi. Özeleştiri yaparak yanlış
yaptıklarını anlamışlardı. Ama buna karşın ortaya çıkmadı yine de. Deli
gençlere laf anlatamayacağını biliyordu.
Yalnız şunu yaptı şair, gençlerin yanına giderek:
"Kitabı bana verebilir misiniz? Siz zahmet etmeyin, ben sizin yerinize ırmağa seve seve atabilirim."
Muhammet
Baran Aslan
AKIL
KITLIĞI
Ceza mıdır ki suçun cinsinden gayrı
ceza?
Biz çekelim cefasın eller de sürsün
sefa!
Hangi çağda görülmüş böylesi han-ı
yağma?
Gül, bülbül bir yansa ya şu cihanda bir
defa.
Kim ördü bu ağları, kim yazdı bu kanunu?
Kimine bir pay düşmez, kimi yutar
kamuyu.
Cüz cüz tırtıklayanlar hakikat kamusunu;
Şah diye başımıza geçirir bir tavuğu.
Ama kızma birader sırtlan huyu böyledir.
Tilki, çakal kaynayan bu yer bir
meyhanedir.
Sanki ülkem yüz yıldır mahpus,
tımarhanedir.
Dünya bu, huyu batsın! Günyüzü
efsanedir.
Nicesi geldi geçti, edemedi kimse kâr.
Saltanat şöyle dursun, yüzümüze kim
bakar?
Olsa dahi ak kara, gece gündüz aşikâr.
İnsan bu arar, bulur; açık yola taş
koyar.
Sarartıp da soldurur bu asır her çiçeği.
Kulu sabana vurur, tutup sırtlar eşeği.
Akıl kıtlığı mıdır, kalpsizlik mi
menşei?
Bilinmez de cümlesi tekmeler bu gerçeği.
Hele birisi hesap sorsa çatıp kaşını.
Günü gelir eline verirler o başını.
Ne kurusu arkadaş, kim ne bilsin yaşını?
Aynı tefe koyarlar avâm û havasını.
Derler: "Karga diliyle oku, yaz,
öğren, çalış."
Ne kökünü bil ne de göğe uzan bir karış.
Ne yana dönsen hased, kime baksan bir
yarış.
Kimseler hatırlamaz nereyedir son varış!
İşte budur ömrümün hulasası arkadaş.
Ne yaşadım bilmem ki; kim kime oldu
yoldaş?
Ayyaşlar ordusunda iki geri bir kez
arş...
İki iki dört etmez bu hesapla be kardaş.
Vildan Çalışkan
ÜŞÜMEM
Kırık ve dökük zaman
Kirli sözler
Misafire ihanet
Oysa adettendir misafire hürmet
Neden bu arsızlık
Kime dönsem
Neyi sorsam zamansız
Yazdığımdan çizdiğimden
Uzaktakiler yakındakiler
Kusura baksınlar
Ölürsem sağ olanlar sussunlar
Çiçekli köprüler kursunlar
Belki üzerinden geçer çocuklar
Buz kesse de beyaz mermerler
Üç beş güvercin su içsin oluğundan
Söyleyin bizimkilere papatya eksinler
Karıncalara arkadaş
Ve uğur böcekleri dizilsin gün ağarınca
Gece olunca cırcır böcekleri
Şarkılar söylesin rüzgârla
Söyleyin
Ağlamasınlar şimdi ağlamayanlar
Üşümem ki!..
Siz de üzülmeyin
Cansızım
Kimsesiz...
Seval
Arslan
NEOLİTİK
ÇAĞDAN MİRAS GÖBEKLİTEPE
Neolitik dönemde avcı-toplayıcı (bitki toplayan ve hayvan avlayan)
insanlar yerleşime geçmeden önce küçük (30-40 kişilik) gruplar halinde
yaşıyorlardı, aralarında gelişmiş iş bölümü yoktu. Tarımı öğrenerek yerleşik
hayata geçtiler. Cilalı taş devri (MÖ 8.000-5.500) taşın taşla işlendiği
çağdır. Çakmak taşı ile kireç taşının işlemek için kalabalık, hünerli
insanların gücüne ihtiyaç vardı.
Tarihin ana akım sürümüne göre, yaklaşık MÖ. 6.000 yıl önce
güneydeki Basra Körfezi’ne kadar uzanan Mezopotamya denilen bu bölge ilk uygarlık
olduğu düşünülen Sümerler’e ev sahipliği yapmıştır. Bilim adamları tarafından
Sümerlerin icat ettiği (MÖ. 3.500, bazı kaynaklarda MÖ. 3.200) çivi yazısı
Tarihin Başlangıcı kabul edilmiştir. İnsanlık tarihi hakkında çok az şey
biliniyor. Bu belirsizliğin nedeni yeterli belge, kanıt olmamasıydı.
Bilim insanları, Etiyopya'da bulunan, ilk insanlardan birine ait
olduğunu düşündükleri bir çene kemiği fosilinin 2.800.000 yıllık olduğunu
belirtiyor. İlk insan türünün 2.350.000 yıl önce ortaya çıktığı düşünülüyordu.
Uzmanlara göre bu tarihten 450.000 yıl öncesine ait bir kemiğinin bulunması
iklim değişikliğinin ilk insanların ağaçlardan inip ayakta durma sürecini
hızlandırdığına işaret ediyor. Araştırma ekibinin başkanı, Las Vegas'taki
Nevada Üniversitesi'nden Prof. Brian Villmoare, BBC'ye yaptığı açıklamada bu
keşfin “İnsan evrimindeki en önemli geçiş sürecine dair ilk ipuçlarını
verdiğini” söyledi.1
![]() |
Fotoğraf: Nurten İrgen |
Geleneksel bakış açısı ile çelişkili tarihi değiştirecek ipuçları sıra dışı ve çok şaşırtıcı. Tarih öncesi bilinmeyen bir uygarlığın izlerini sürmek heyecan verici.
Bu yazımızda, tarih öncesi devrin sis perdesini aralayan, yeni
keşiflerle tarihin seyrini değiştiren Göbeklitepe’yi ele alacağız.
Türkiye’nin Güneydoğusunda, Şanlıurfa’nın 20 km kuzeydoğusunda
bulunan Örencik köyü yakınlarındaki Göbeklitepe, 1963 yılında İstanbul
Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi'nin İlk Türk Arkeolog Halet Çambel’le
birlikte yürüttüğü Güneydoğu Anadolu Tarih Öncesi Araştırmaları Projesi
kapsamında tespit edildi. En somut bulgular 1986 yılında Şanlıurfa’nın Örencik
Köyünde bir çiftçinin tarlasını sürerken bulduğu heykelle ortaya çıktı.
Hilvan'daki Nevali Çori'de kazı yapmak için kente gelen ve müzede
buluntuları gören Heidelberg Üniversitesi'nden Alman Prof. Dr. Klaus Schmidt,
bu heykellerin çok önemli olduğunu düşünerek 1994 yılında detaylı bir çalışma
yapmaya başladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel
Müdürlüğünden alınan izinle Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa
Müzesi tarafından Prof. Dr. Klaus Schmidt başkanlığında 1995'te bölgede kazı
çalışmalarına başlandı. Arkeologlar yerden çıkan garip şekilde oyulmuş,
bazıları devasa boyutta taşlar gördüler, ezber bozan keşiflerde bulundular.
“Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa Müzesi tarafından
1995'ten beri ortaklaşa yürütülen çalışmalarda, neolitik döneme ait boyları 3-6
m, ağırlıkları 40-60 ton olan kireçtaşından yapılan yabani hayvan figürlü
"T" biçimli dikili taşların 8-30 m. çapında dairesel ve dikdörtgen
şekilli dünyanın en eski tapınak kalıntıları, çok sayıda yabani hayvan figürü,
insan heykeli ve yaklaşık 12 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen 65 cm.
uzunluğunda insan heykeli gibi tarihi eserler gün yüzüne çıkarıldı.” 2
Göbeklitepe’de yapılan kazı çalışmalarında gün yüzüne çıkarılan
kült yapıların, yerleşik hayata geçen son avcı toplayıcı atalarımız tarafından
inşa edildiği, üzeri açık yapıların yerleşim amaçlı kullanılmadığı, dini amaçlı
yapıldığı anlaşılmıştır.
Göbeklitepe'deki araştırmalar, avcı toplayıcı insanların yerleşik
düzene geçmelerinin tarım (çiftçilik) olduğu yönündeki tarihi bilgiyi tamamen
değiştirdi. Arkeolog Klaus Schmidt, bölgede yaptığı araştırmaların sonucunda;
“Avcı ve toplayıcı toplulukların Göbeklitepe gibi dini merkezlerde sürekli
olarak bir araya gelerek yerleşik hayata geçti. İnsanoğlunu yerleşik hayata
iten şey, dini mabetlerin etrafında kalma arzusudur.” yorumunu yapmıştır.
Dünyanın ilk inanç merkezi olduğu düşünülen bu tapınak için büyük sütunlar ve ağır taşlar kaldırılıp, iki km uzaktaki kayalık bölgelerden buraya nasıl taşındı ve yerleştirildi? Tarih öncesi öğretilen bilgilere göre böyle bir yer olmamalıydı. Uygarlığın bilinmeyen kökeninin izleri Göbeklitepe’de…
Göbeklitepe’nin hikâyesini anlamak için kutsalın hikâyesini de
anlamak gerek. Antropolog Prof. Dr. Mehmet Bayraktar: “Klasik teori
insanoğlunun kutsalını önce yeryüzünde aradığını, doğanın kutsallığına
inandığını, sonra en parlak yıldızların arasında aradığını...” söylüyor. O
nedenle Göbeklitepe’deki sütunların üçer derecelik açı farkıyla Sirus
yıldızının gökyüzünde yer değiştirmesini simgelediğini, ancak burada bilinen
hiçbir gökcismini referans almadığını…” belirtiyor. Anlam evrenimizi değiştirse
de, insanın kutsalla ilişkisi değişmedi.
Arkeologlar buranın yaklaşık MÖ. 11.600 yıl öncesine dayanan ve dünyanın en eski anıtsal yapı olduğunu kabul ediyor. Burası son derece sofistike ve gelişmiş bir megalitik alan. İngiltere’deki tarih öncesi Stonehenge Anıtı’ndan, Mısır’da bulunan Gize Piramitleri’nden (Keops, Kefren, Mikerinos) yaklaşık 7500 yıl daha eski deniliyor. MÖ. 11.600 yıl önce dünyada bu tür yapıları yapabilecek hiçbir kültürün olmadığı düşüncesi de çürütülmüş oldu.
![]() |
Fotoğraf: Nurten İrgen |
Avcı-toplayıcı atalarımız yaşadığı bu yerde bu denli devasa
yapıları tasarlayıp yapacak kadar gelişmiş değillerse burayı kim ya da kimler
neden inşa etti? Göbeklitepe incelendiğinde, dönemin en iddialı ve etkileyici
bir yapı olduğu anlaşıldı.
Yer bilimciler, çevresinde az sayıda insan yerleşimine dair birkaç
iz taşıyan, benzer planlara sahip dört dairesel (oval) etrafı çevrili alan
olduğunu söylüyorlar. Her birinin ortasında T şeklinde büyük megalit 10 ton
ağırlığında cilalı bir zemine oturtulmuş. Bazılarının elleri ve kolları olan,
başları yana yatık ikiz dev figürler kayaya oyulmuş. Etrafında daha küçük T
şeklinde taşlarla çevrelenmiş. Taşlardaki oymalar titizlikle oyulmuş,
süslenmiş. Sütunlarda Nuh’un gemisi taşa oyulmuş gibi en fazla yabanıl hayvan
motifleri görülüyor. Motiflerde yer alan hayvanlar dönemin faunasıyla uyum
içinde. Hayvan figürleri tek ve kabartma olarak işlenmiş; taşların üzerindeyse
akrep, tilki, yılan, yaban domuzu, aslan, turna, yaban ördeği gibi birçok
hayvan motifi düzenli bir şekilde sembolik olarak tasarlanmış. Dikilitaşlar ilk
günkü gibi ayakta…
“Yapılan araştırmalar, önemli bir kültür bitkisi olan buğdayın
atasının bu bölgede yetiştiğini gösteriyor. Göbeklitepe toprağında bulunan ve
yabani bir buğday türü olan einkorn taneleri, bunun en büyük göstergesi.
Bölgede tespit edilen diğer bitki kalıntıları ise badem ve yer fıstığının
yabani türleri.”
Neolitik dönemde mimari kapısızdır, yapıların üzeri açıktır. D
oval yapının MÖ. 11.600 yıl önce, A oval yapının MÖ. 10.500 yıl önce yapıldığı
anlaşılır. C oval odanın görkemli bir girişi vardır, kapısı yoktur, girilemez.
Kutsallar kutsalı bir oda ya da öte âleme açılan bir yerdi. 1.100 yıl boyunca
yeni odalar eklenmiş, her seferinde yönü biraz daha değişmiştir. En eski D oval
odanın en büyük ve en detaylı süslemelerinin olması ilginçtir. Yapının çatısı
olmadığından tüm odalarda su geçirmez zemin oluşturulmuştur. Genelde pratik
yaptıkça gelişiriz, ancak bu düşünce Göbeklitepe’de tersine çevrilmiş durumda.
Bu megalitik yapının sıra dışı özelliği: Arkeologların karbon
tarihlemesinde, bu dört oval yapının aynı dönemde yapılmadığı, her odanın
yüzlerce yıl sonra diğerinden daha küçük ve ortasında T şekilli sütunların inşa
edildiği ve birbirine geçitlerle bağlandığı anlaşılmıştır. T sütunlar belki de
o dönemin inancını temsil ediyordu.
Avcı-toplayıcılar megalit bir yapı yapmayı nasıl başardılar?
Gazeteci Graham Hancock Göbeklitepe’deki yapıların mucizevi bir icat olmadığını,
özellikle tarih öncesinin “Erken gelişmiş kayıp bir uygarlığın mirası”
olabileceğini, Göbeklitepe’yi inşa edenlerin sıradan avcı-toplayıcılardan çok
daha gelişmiş olduğunu söylüyor. 3
2003’de yürütülen jeolojik araştırmada, tepenin içinde 20 taş oval
yapının, 200’den fazla sütunun olduğu, 9 hektardan büyük alana yayılan devasa
büyüklükte bir megalitik kompleks yapı tespit edilir. Bu alanların çoğu henüz
kazılmamıştır.
Taşlarla çalışma (teknoloji, bilgi, beceri) deneyimi olmayan
insanlar Göbeklitepe gibi bir yeri inşa edemezdi. Arkasında uzun bir tarih
olmalı ve bu tarihi hiç bilmiyoruz. Bu da bize geçmişte kayıp, gelişmiş bir
uygarlığın varlığını düşündürüyor.
Göbeklitepe buzul çağının sonuna yakın bir zamana denk gelen
dönemde yapılan tek yapı değil. 2019’da Türk Arkeologlar doğuya doğru bir
saatlik mesafede bir çeşit ritüel için toplanma alanı gibi olan Karahan Tepe’yi
keşfederler. Baş Arkeolog Profesör Necmi Karul, “T sütunlar Göbeklitepe ile
aynı yaşta, ancak oymalar başarılı değil.” diyor.
Gökyüzüne bakan taş duvarlarla çevrili yapı, Malta’da bulunan en
eski megalitik yapı Ggantija tapınaklarına benziyor. Maltalı Arkeolog Lenie
Reedijk, antik megalitik tapınakların farklı hizaları aracılığıyla yönlerinin
tek bir yıldızın Sirius’un değişen yükselme noktaların binlerce yıl boyunca
doğduğu yerin değiştiğini söyler. Bu durum Göbeklitepe’de üç odanın da Sirius
yıldızına bakacak şekilde konumlanması şaşırtıcıdır.
“Göbeklitepe’nin gökyüzü
ile ilgili olduğunu işaret eden iki ana iddia bulunmaktadır. Bir iddia,
bölgenin gece gökyüzüyle özellikle de Sirius yıldızı ile aynı hizada olduğunu
öne sürüyor çünkü yerel halk, bölgedeki diğer kültürlerin binlerce yıl sonra
yaptığı gibi bu yıldıza tapıyordu. Diğer iddiaya göre ise Göbeklitepe’de
bulunan oymalar, Buz Devri’nin sonlarında Dünya’ya çarpan bir kuyruklu yıldızın
kayıtlarıydı.” İnsanlığın en eski tapınağı Göbeklitepe dünyanın ilk astronomik
gözlemevi olabilir mi?
Malta ve Türkiye’deki antik mimarların Sirius’un ortak noktada hem
Gök Bilimi (Astronomi) hem de megalitik mimari bilgiden ve hayvan figürlerinden
yararlandığını göstermektedir.
Gökbilimci Prof. Dr. Adnan Ökten ise; bu teoriyi MÖ. 12.000 yıl
geriye giderek incelediğini, Sirus yıldızının görülmediğini açıklıyor.
Astronomiyle ilgili bilim insanı Arkeolog Dr. Martin Sweatman,
Göbeklitepe’de bulunan dünyadaki en önemli eserlerden biri olan 43. sütunun
Rosetta taşı olduğunu belirtir ve üzerindeki sembolleri (akrep, akbaba, yılan,
başsız insan, kuşlar, çeşitli figürler) inceler. MÖ. 10.900 ile 10.800’lere
işaret ettiği anlaşılır. Gece göğünün haritası… “Astronominin evrensel dilinde
taşa işlenmiş bir tarih.”
Bizim “Antik Kıyamet” dediğimize bilim insanları “Erken (Younger)
Dryas Devri” adını veriyor. “Erken Dryas Devri” (MÖ. 12.800-11.800) olarak
bilinen dönemde; dünya büyük çaplı coğrafi değişimlere neden olan felaketler
yaşadı. 1000 yıl süren dondurucu soğukların ardından sıcaklıktaki ani artış
buzulları eriterek okyanus seviyesinin yükselmesine yol açtı, dev bir sel ile
son buldu. Yaşamı temelinden değiştirdi. Kılıç dişli kaplanların, Mamutların
soyu tükendi, ama insanlık hayatta kaldı.
Kuzey Avrupa’yı 75.000 ile 18.000 yıl önce kasıp kavuran son buzul
çağı, tıpkı Kostenki’deki yapının inşa edildiği zaman olan 23.000 ile 18.000
yıl önce en soğuk ve en şiddetli aşamasına ulaştı. Orta Avrasya’da 25.000 yıl
kadar önce tümüyle mamut kemiklerinden çatılan dairesel yapılar mimarinin
ulaşabildiği boyutları göstermekte. Rus Ovalarında araştırılan bölgede bulunan
kemiklerin çoğunluğu mamutlardan oluşuyordu. 9 x 9 m. boyutlarındaki yapının
duvarlarını inşa etmek için ve iç kısmına dağıtmak için toplam 51 alt çene ve
64 mamut kafatası kullanılmıştı. Bölgedeki kemiklerin 20.000 yıldan daha eski
olduğunu gösteriyor ve bu da onu bölgede keşfedilmiş inşa edilen en eski
dairesel yapı haline getiriyor. Böylesi “konut olmayan - anıtsal/kamusal”
yapıların yalnız genel hatlarıyla değil, yap(tır)ılma ve kullanma şekil ve
amacıyla da Göbeklitepe’ye benzediği söylenebilir.
Ayrıca Moskova’nın yaklaşık 500 km güneyinde, modern Kostenki
köyünün hemen dışında bulunan dairesel yapının içinde, kömürleşmiş odun
kalıntıları ve diğer yumuşak odunsu olmayan bitki kalıntıları ortaya çıktı. Bu,
insanların odunların yanı sıra yakıt için kemikleri yaktığını ve orada yaşayan
toplulukların, Buz Devri boyunca yenilebilir bitkiler için nereleri arayacağını
öğrendiğini gösteriyor.” Araştırmayı yürüten Dr. Alexander Pryor: “Kostenki, bu
zorlu ortamda yaşayan Paleolitik avcı-toplayıcıların nadir bir örneğini temsil
ediyor.” diyor. 4
Tüm bunlar Göbeklitepe’nin on binlerce yıllık yoldan gelen
avcı-toplayıcı kültürün bir ürünü olduğunu göstermekte. Öte yandan, avcı-toplayıcıların
yerleşikleşme sürecinin en önemli duraklarından olan Göbeklitepe’nin Holosen’in
başlangıçlarında yapıldığı, dolayısıyla oluşmakta olan yeni bir yaşam, üretim
ve örgütlenme biçiminin habercisi olduğu da açık. Klaus Schmidt’in de
benimsediği gibi Göbeklitepe’de tümüyle yeni bir olgu ya da kurumun inşa
edilmediği, geçmişten taşınan bir sürekliliğin yeni bir biçime kavuşturulduğu
söylenebilir. 5
En eski mitler antik kültürler aracılığı ile bize ulaşıyor. “Sel
Miti” Sümerlerden Babillilere, Antik Yunanlardan Çinlilere kadar benzer
efsaneler vardır. Örneğin Sümer efsanelerinden olan “Nuh’un gemisi” Gılgamış
destanındaki benzer “Gerçek olay anlatısı” Kutsal kitaplarda Tevrat'ın Tekvin
bölümü ve Kuran’da da yer almaktadır.
Göbeklitepe, büyük bir felaketle yok olan gelişmiş bir uygarlığın
yeniden başladığı yer olarak görülmektedir. Bazı uzmanlar 43. sütunun MÖ.
11.600 yıllık olması ve çok iyi korunması nedeniyle buranın yalnızca ritüeller
için inşa edilmediği, dünyayı değiştiren bir olayı anmak için yapıldığını da
belirtiyorlar.
2017 yılında kazı alanından çıkarılan yaşları 20 ile 50 arasında
değişen, 3 farklı insana ait kafatası parçalarında “kafatası kültü” ile
bağdaştırılabilecek kasıtlı yapılmış izler bulundu. Kemiklerin mikroskobik
analizine göre; kemiklerin üzerindeki derin oyuklar, delikler ve aşı boyası
izlerinin ölümden kısa bir süre sonra taş aletlerle yapıldığı anlaşıldı.
“Prof. Dr. Mehmet Önal, yaptığı açıklamada, Science Advances
dergisinde yer alan makaledeki bilgilere göre; “Göbeklitepe'deki D tapınağının
dikili taşında akbaba figürünün yanında başı kesilmiş insan gövdesi kabartması
ve bazı dikili taşlarda gövdesinden ayrılmış baş olarak yorumlanan yuvarlak
şekiller, Göbeklitepe'de kafatası ayini olabileceği düşüncesini yıllar önceden
vermişti. Çanak çömleksiz neolitik yerleşimlerde görülen bu gelenek ölüme
ilişkin olası ritüellerin 'ataya tapınma' ve 'dini kutsama ayini' de
olabileceği uzmanlar tarafından ifade edilmektedir.”
Araştırmacıların görüşleri kesin olmamakla birlikte kemiklerin
üzerindeki bu izlerin, kafatasını asmak için yapılmış olabileceği üzerinde
yoğunlaşıyor. Bulunan kalıntılar kafataslarının intikam amaçlı parçalanmaması,
özenli ve sistemli şekilde üzerine delikler açılması, figürler çizilmesi düşman
ya da kurban edilme değil, daha çok ‘Ataya tapınma’ olduğu yönünde…
Arkeologlar, alandaki taşların yaşını tayin ettiklerinde şaşırtıcı
bir sonuçla karşılaşırlar. Yaklaşık MÖ. 10.000 yıl önce (inşa edildikten
yaklaşık bin yıl sonra) tüm yapılar hızlı bir şekilde bilinçli gömülmüş hem de
aynı anda. Yalnızca gömmek değil, alanın üstüne insan yapımı bir tepe yapılmış.
Bunun için kovalarına çakıl taşı doldurup odaların üzerine döken yüzlerce
insanı hayal edebiliriz. Bunu neden
yaptılar? Burası terk edilmedi, gömüldü, saklandı, korundu keşfedilene kadar…
Göbeklitepe’yi inşa eden, teknolojik açıdan hiç de ilkel olmayan
bu insanlar, sonraki kuşaklara çözmesi gereken önemli bir mesaj bırakmış
olabilir mi?
Dünyanın en eski tapınak merkezi olarak kabul edilen Göbeklitepe
arkeolojik alanı, 2011 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklendi.
Çünkü bu özel bölgenin keşfi insanlık tarihi, dinler tarihi ve insanların
yerleşik hayata geçmesi gibi konularla ilgili bilinen tüm anlayışı değiştirdi.
Neolitik çağdan miras kalan
Göbeklitepe, dünyanın bilinmeyen uzak geçmişine, insanlık tarihine ışık tutmaya
devam edecek…7
Manisa, 3 Kasım 2023
Kaynaklar:
3. Erman Ertuğrul, “Mamut Kemiklerinden Yapılmış 25.000 Yıllık Yapı Bulundu” https://arkeofili.com/mamut-kemiklerinden-yapilmis-25-000-yillik-yapi-bulundu/ 18 Mart 2020.
5. Farah Yurdözü, Göbeklitepe'nin Çözülemeyen Sırları @Tv100bilimtarih https://www.youtube.com/watch?v=t2hdrWAqc4I&t=1047s
6. Göbeklitepe ile ilgili belgeseller, çeşitli yazılı-görsel kaynaklar.
7. Göbeklitepe Fotoğrafları, Nurten İrgen'in objektifinden.
Cüneyt Ahmet Eker
İKİ AĞAÇ ARDINDA
Düş
kırıklarıyla çarpıyor deniz,
Köpürmüş
dalgalarıyla kıyıya.
Dalganın
böylesi zarif ve temiz.
Bekliyorum
iki ağaç ardında.
Ben ise tüm
kinimle oradayım,
Yerim yok
asla o nazik ortamda.
Bir dost için
duruyordum sanırım,
Bekliyorum
iki ağaç ardında.
Karahan Yılmaz
ÖRSELENMİŞ GRİ GÜNLER
I
Örselenmiş gri günlerin ıssız koylarında dolaşıyorum
Karşımda dilsiz bir sabah,
Başımın üstünde lacivert ve yorgun bir gökyüzü
Yürüyorum hayallerimin öte yakasına doğru
Ve ikinci el kitapçı dükkanlarının tozlu raflarında,
Tedavülden kalkmış eski şiir kitaplarına bakıyorum
Gözlerimde bir şimşek gibi çakıyor okuduğum her mısra
Ve sürrealist bir şiir kitabının adında soluklanıyor yalnızlığım
Nedense her adımda hayata geç kaldığımı düşünüyorum
Terkediyorum tüm ezberlerimi günün gün olma bilinciyle.
Hemen her meydanda çıplak kadın heykellerine rastlıyorum
Büyük bir merakla okuyorum kısa otobiyografilerini
Dudaklarında sanki hırpalanmış aşkların sessiz çığlıklarını duyuyorum
Bir not daha düşüyorum belleğimin sakıncalı günlüğüne
Ve iniyorum taşralı bir zamanın, kırık dökük merdivenlerinden
Yürüyorum ağır ağır kalabalık kent merkezine doğru.
Son yıllarda gezdiğim her kentte artık bir yabancı gibiyim
Hızla eskiyen ve eksilen hayallerimi onarıyorum
Oysa kaç kez dolaşmıştım sokaklarında bu kentlerin
Kaç kez yaşamıştım bu med cezirleri / bilmiyorum
Bildiğim; ustura bakışlı uzun bir gecenin bittiği yerdeyim.
II
Orta halli villa bahçelerinde ihmal edilmiş bir begonvilim
Çıplak ve göçebe bir rüzgarım, soğuk dağ başlarında
Kent varoşlarında sırtından bıçaklanmış aç bir sabahım
Çoktan öğrendim asırlık çınar ağaçlarında çetin bir dal olmayı
Bunun için adını hep adımın hizasına yazdım
Bunun için yıllarca sürdü yalnızlığım ve susmalarım
Bunun için yasak sevişmelerde sürekli suçüstü yakalandım
Ey hayat, aşka ve sana dair bütün bildiklerimi güncelliyorum.
27 Şubat 2021 – Dalaman
Yağmur
Akpak
GEÇ
KALMIŞLIKLAR
Her
mısra ayrı bir susuştu gözlerinde
Ve
ben en derin okyanuslarında yüzüyordum senin
Kaybolmuş
benliğinin savurgan cümlelerinde.
Karanlığımda
ellerini duyumsardım
Ruhumda
çiçekler açardı amansız ve narin
Sokağından
geçmezdi yollarım, bilirim
Oysa
bir kuşluk vakti inceliğindeydi yüreğin
Bir
kadeh tutuşunda ellerin.
Gökyüzüne
merdiven dayatılmış sözcüklerin
Yüzünü
döküşlerin
Bir
de tren saatleri.
Nilüfer
Uçar
VAROLUŞUN
TEMEL TAŞLARI / KADIN ve ERKEK
“İnsan,
insan derler idi, insan nedir şimdi bildim.” Muhyiddin Abdal
İnsan denilen canlı;
varoluşunda günümüze kadar çeşitli aşama ve değişimler geçirerek, biyolojik
evrimleşme sürecini tamamlamaya çalıştı/çalışıyor. Bilişim ve teknoloji çağının
dinamiklerini kullanırken, sosyal yönden aile kavramı da modernleşerek
geleneksel aileden çekirdek aile yapısına geçiş yaptı. Varoluşun temeli
nesillerin devamlılığıdır. Anaerkil, ataerkil, çekirdek aile yapısı eşitlikçi
döneme doğru yol alarak günümüze gelindi. Anaerkil ailelerde ev kadına ait olup
miras anneden kıza geçiyordu. Boşanma durumunda erkek evi terk ediyordu.
Devamında ataerkil dönem başladı. Bununla birlikte üretim ve güç erkeğin
egemenliğine geçti, miras da erkek çocuğa bırakıldı. Modernleşmenin yarattığı
değişimle birlikte aile eşitlikçi yapıya doğru evirilmeye başlasa da
beraberinde sorunlarda getirdi.
Yaşam koşulları,
gelenekler, aile kültürü, iş ve geçimin yarattığı stres-gerginlik çözülmelere
neden olduğu gözlenir. Kadınlar sosyal yaşamın içinde yer almaya başlamasıyla
eşitlik kavramı işlevsellik kazandı. Çocuk bakımı ve eğitimi, akraba
ilişkileri, alışkanlıklar ve ihtiyaçların değişimi uyum sorunu yarattı… Aile
içindeki hiyerarşi, geleneksel Türk aile yapısında rollerin değişmesi, karşı
çıkışlara neden oldu. Ataerkil ve gelenekçi yapıyı sürdürmek isteyen erkekler,
kadının sosyal yaşamda yer almasını istememelerinin nedeni, üstünlüklerini
kaybetme korku ve endişesiydi.
Peki! Aile nedir?
Anne, baba ve çocuk üçlüsünün oluşturduğu varoluş ve nesil aktarım kaynağıdır
diyebiliriz. Anne kucağı, baba ocağından başlayan; dün, bugün, yarın, gelecek
olan toplumun üç temel elementi, yaşam
zinciri.
Kadın, yani eş yani anneler.
Ailenin mihenk taşı, tarihin akışını değiştiren, devletlere yön veren, tek bir
sözleriyle imparatorlukları titreten, yaptıkları buluşlarla dünyayı
güzelleştiren kadınlar; Sappho, Hürrem Sultan, İndira Gandhi, Büyük Katerina,
Maria Curie, Kleopatra, I.Elizabeth, Anne Frank, Carlota Lukumi, Rose Parks, Sabiha
Gökçen ve daha nicesi tarihin azgın sularına baş kaldıran kadınlar…
İskenderiyeli matematikçi, astronom ve ilk kadın filozof Hypatia’yi; vali ve
piskoposun “dinsizlik, ve “şeytanlık” ile suçlaması, halkı kışkırtması
sonucunda; taşlandı, derisi yüzüldü, vücudu parçalandı ve yakılarak öldürüldü
(MS.370-415). Emily Murphy bir fahişenin yargılandığı davaya tepki nedeniyle
1916 yılında Kanada’nın ilk kadın yargıcı oldu. Girdiği ilk davasında aldığı
karara itiraz edildi, “Murphy insan değil, insan olmayan bir davayı
yargılayamaz,” denilerek yargıçlık görevinden alındı. Kadınların insan olduğunu
kanıtlayan Emilyler… Aydın kadınlar tarih boyu hedef olmuştur, gerici, yobaz ve
çıkarcı erkler karşısında. Bahriye Üçok da bunlardan birisidir. Toplumlar
kadınlara ne kadar değer veriyorlar.
Orta Asya’da kurulan ilk Türk
devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Devlet yönetiminde hakanın
yanında hatunun da söz hakkı vardı. Kadınların kağanlık yönetiminde yer alması,
Türk töresinde kadın ve erkek arasında bir ayırım yapılmadığının göstergesidir.
Türk destanlarında kadın, ilahi bir varlık olarak algılanırdı. İyi kılıç
kullanır iyi savaşçılardı. Kadınlara karşı sarsılmaz bir saygı ve sadakat
vardı.
Çin’le yapılan ilk barış
antlaşmasını Mete Han’ın hatunu imzalamıştır. Kadınlar baskı altında
tutulmuyor, aşağılanmıyorlardı. Türk felsefesinde öyle yüce mertebeye konmuştur
ki; erkeğin biricik yoldaşı, bereket kaynağı olarak görülür ve değer verilirdi.
Ziya Gökalp; “Eski ırklarda hiçbiri
kadınlara Türkler kadar hak vermemiş ve saygı göstermemiştir,” demiş.
Tarihi akış içinde yaşanılanlara
bakarsak; İngiltere’de XI. yüzyıla kadar erkekler karılarını satabilirlerdi.
Hıristiyanlar ise kadına şeytan gözüyle bakıyorlardı. Çinliler kadını insan
saymadıkları gibi isim dahi vermezlermiş. Farslarda kadın erkeğe itaat etmek
zorundaydı. Araplar cahiliye döneminde kız çocuklarını toprağa diri diri
gömerlermiş. Ruslar (Slavlar) kadını eşya olarak kabul ederlerdi. İslamiyet’te;
kadın toplum yaşamında ve toplumsal ilişkilerde, siyasetten uzaklaştırılmış,
yasaklar getirilmiştir. Türklerin kadına verdiği değer dini bağnazlar tarafında
yok edilirken eşitlik konumlarını da kaybetmişler. Bu da erkek egemen bir
oluşuma yol açmıştır. Yakın tarih ve coğrafyamızda birçok İslam ülkesinde
yaşanılan durum bu. İslamiyet öncesi bozkır coğrafyasında bir Tomris Hatun
vardı. Onları tarihin karanlık sayfalarına gömme gayretleri ve istekleri
bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor.
Osmanlı döneminde süreç nasıl
işledi? Kadınlar; mahkemelerde iki kadın ancak bir erkeğe denk tutulmuş. Nüfus sayımında sayılmayan, özlük
hakları olmayan kadınlar. Toplumda erkeklerin tartışılmaz üstünlüğü devam
etmiş. Adem’le başlayan, tarihsel süreçle devam eden taraflı bir üstünlük
anlayışı! Resmi nikâh olmadığı gibi ikinci eş olama,
sosyal haklar, eğitimde yoksun olma, meslek edinememe sorunların küçük bir
kısmıydı.
Cumhuriyet döneminde kadınlar pek
çok sosyal haklara kavuştu. Kadınların özgürleşmesi, erkeklerin özgürlük
alanlarını kısıtladığı düşüncesi belli çevreleri rahatsız ettiği yükselen ses
tonlarından anlaşılıyor. Ataerkil
bir yapıdan geldiğimiz düşünülürse bu zihniyet uygun ortam bulma ve filizlenme
çabasında. Erkek soy ağacının aslı ve köküdür zihniyetinin sonucudur
olagelen.
Günümüzde neler yaşanıyor? 21. yüzyılın ilk
çeyreğindeyiz. Erkek şiddetinin olağan
sayıldığı, kanıksandığı, yaptırım uygulanmadığı yürek sızlatan, utanç verici
bir süreç. Kadın cinayetleri artık sıradan olaymış gibi kabulleniş ne acı!
Sorunlu aile ortamında; mutsuz,
duygu dünyaları karışık, babaya karşı sevgi ve güven yitimi yaşayan, taraf
olamaya itilen çocuklar. Korkak, tedirgin, özgüvensiz, hırçın ya da çok pasif
çocukların yetişmesine neden olur ki bu da toplumun bağdokusunu zedeler.
“Kadın
Cinayetlerini Durduracağız Platformu”na göre; kadın cinayetleri son on yılda üç
kat arttı. “namus temizleme”, “töre”, “boşanma”, “kıskançlık” gerekçeleri neden
gösterilerek kadınların yaşam hakları ellerinden alınıyor. Devletin koruyamadığı,
ölümün kucağına atılan kadınlar; Ayşe Paşalılar, Güldünya Törenler, Arzu
Odabaşlar, Bahar Kırbaşlar ve daha nicesi… Resmi verilere göre son on yılda
4.197 kadın öldürüldü… Kaç çocuk eder bu sayı? Ya da kaç baba?
Kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında
kabul edilen, uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi, Avrupa
Konseyi üyesi 34 ülke tarafından onaylandı. Ailenin Korunması ve Kadına Karşı
Şiddetin Önlenmesine dair kanun 20 Mart 2012’de yürürlüğe girdi. Türkiye bu
sözleşmeyi Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle 20 Mart 2021 günü iptal etti. Sözleşmenin temel ilkesi; kadına yönelik her türlü
şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması, suçların
kovuşturulması, suçluların cezalandırılması ve kadına karşı şiddet ile mücadele
alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata
geçirilmesidir. Ne yazık ki, Türkiye %38 oranla kadınların en
fazla şiddete maruz kaldığı ülkeler arasında üst sıralarda yer almakta.
Tarihi süreç içinde cinsiyet
ayırımcılık kavramı; toplumsal, kültürel, biyolojik ve siyasal ölçüt evrensel
boyutta ele alınsa da farklılık göstermektedir. Amaç cinsiyet ayırımcılığı
yapmak değil, olanları-yaşanılanları görünür kılmaktır.
Din adına konuşanlar ve dini
siyasete malzeme yapanların en çok uğraştıkları kadın ve kadın haklarıdır.
Çocuk yaşta evlilikler, okuma olanaklarında ve çalışma alanlarında yoksun
bırakma çabaları gün geçtikçe ivme kazanmakta. Kadının giyim kuşamı,
davranışları, sosyal yaşamını sürekli irdelenip, gündem oluşturulmaktadırlar.
Bu kadını geri plâna iteme eve hapsetme çabasıdır. Geri kalmış ve dini
baskıların olduğu pek çok ülkede yaşanılan bu ve benzeri durumlar… Sinsi,
tehlikeli gidişin ayak seslerine kulak verilmeli. Duyarlı olunmalı, birlikte
güçlüyüz bilinci oluşturulmalı.
Aile kavramı bir bütündür.
Amaç birini yargılamak değil, dengeleri sağlamak olmalı. İlerleme çağında
ayırımcılık geriye gitmenin ön koşuludur. Kadın erkeğin yarısı, tamamlayıcı
unsuru değildir. Ayrı birer bireydirler. Bunun ayırdına varıldığında sorunlar
da çözüme ulaşır.
Çağdaş nesiller
yetiştirebilmek için; çağdaş eğitimin, okullaşmanın, bilimden ve teknolojiden
uzaklaşmadan, sanatın her alanına önem verildiğinde ilerleme sağlanabilir.
Ayrıştırma, ötekileştirme, cinsiyet ayırımı yapmadan, eşit haklardan
yararlanma, alan daraltma değil alan genişletme, özgür düşünmeye yol açma gibi
önemli kriterler yaşama geçirilmeli. Kadını yok sayan, yaşamdan uzaklaştıran toplumlar
şahdamarını kesiyor. O tür toplumlara bakıldığında geri kaldıkları, sefalet
içinde, güçlü ülkelerin güdümünden kendilerini kurtaramadıkları görülür.
Yaşanılan olumsuzluklara
karşın hakları ödenmeyen anne ve babalarımızın değeri korunmalı. Çocukların geleceği için, yaşam hakkı
için… Kültürünü, birikimini, görgüsünü, değer yargılarını, özverisini
çocuklarına bırakıt olarak bırakan anne-babalar… Sırtımızı dayadığımız yüce
dağlar. DNA’sını gururla taşıdıklarımız… Eşine, çocuklarına değer veren
babalar… Yaşamın zorluklarına babayla birlikte omuz veren anneler… Sevgi
bağıları güçlüyse babanın da annenin de değeri sınırsızdır. Çağdaş bir dünyada,
çağdaş bir yaşam için çağdaş bireyler olmanın onurunu taşıyacak; onurlu, mutlu,
umutlu çocuklar yetiştirmek için kadın erkek eşitliğini kabullenmeliyiz.
Ailenin, varoluşun temel taşları; kadınlar,
erkekler, çocuklar... Yaşam birlikte güzel…
Haziran 2023
Olgun Önder
BALIKÇI
oysa biz sanıyorduk balıkçının
sadece ağları dövdüğünü.
çok sonra öğrendik
karada sövemediklerine,
denize açılıp sövdüğünü.
ve biz sanıyorduk
balıkçının yalnızca balık tuttuğunu,
kendisi anlattı
denize açılınca,
unutamadıklarını unuttuğunu
Sedat
Erdoğdu
KURCALAMA
GEÇMİŞİ
Hoş geldiniz hüznüme, örselenmiş
yıllarım
Vay benim dertli başım, buruk
bağbozumlarım
Varamadım bir türlü, mutluluğun farkına
Dokununca bağrıma, kaybolduğum
yanlarım…
Senin siyah gözlerin, kalbimin belâsıdır
Suskunluğum çilekeş, dilimin cezasıdır
Yüreğimin efkârı, İşgâl mevzilerinde
Kurcalama geçmişi, şimdi aşk zamanıdır…
Aklımın bir yerinde, yürüyen adımlarım
Soluğumda nefessiz, gürültüsüz yanarım
Meşakkatli yollardan, çıkıp geldim ben
sana
Uçurumun dibinde, sessiz fısıltılarım…
Bahri Loş
SANCI
Işıldayan
zekânın elindeki oyuncak
Hızının
dişlilerine denk gelme ihtimali
Dinginliğin
ezgilerdeki akşam izleri
İçe çekilmiş
deniz, dışa vurulmuş zaman
İç kemiren
hüzün, yüzü asılmış mutluluk
Kirpiğin
ucuna gizlenmiş ruhsuz yaşam
Sarı liralar
arasında kıvranan yorgunluk
Sarmala
girmiş konfor huzursuzu ilişkiler
Dil zengini
konuşmalar hissiz adımlar
Çıkmazlara
bulanmış asil yolculuklar
Yüksek
tutarlar ferahlatıcı toplu harcamalar
Fındıkkabuğunda
dev pırlantalar, lüks yatlar
Kaşla göz
arasında kayıp renkli dünyalar
Şaha kalkmış
bilgi, adres şaşırmış değer
Kılıfına
uydurulmuş eğri, sürgün yemiş doğrular
Kusurlu
düşler ülkesi dünya
Uygar
dokunuşlu ağır yaralama sanatı
Ağrısız baş
aramanın ardındaki sancılı beden
Ters yön
güzellemesi, uzun yol yürümeleri
Yaya kalmış,
ışık hızı bir çağın eşsiz zenginlikleri
Funda Leblebici
YARINLAR BİZİM
Yolları aşalım
dostlar el ele
Yiğitçe koşalım
kardelenlere
Birlikte çıkalım
güzel günlere
Sabahla doğacak
yarınlar bizim
Güneşte kavrulan
tenimiz gibi
Emekte boşalan
terimiz gibi
Yumruğa dönüşen
elimiz gibi
Umuda yürüyen
adımlar bizim
Kanalda parlayan
sular kanımız
Başaktaki ekin
bizim canımız
Emeği kutsalca
sayanlardanız
Tarlada çalışan
kadınlar bizim
Kardelenler gibi
boy vereceğiz
Zalimin zulmüne
direneceğiz
Bugünden yarına
el vereceğiz
Umutlara gebe
sancılar bizim
Şiire can veren
benim harflerim
Bu yoksul bu
garip benim kardeşim
Bu benim toprağım
benim denizim
Bu sular ormanlar
kayınlar bizim
‘Bir
Sonbahar Antolojisi’de yayımlanmıştır.
Mehmet
Kuvvet
AH!
MESELİ…
Ah! İki çeşmemin iki gözü!
Seni özlemekten nefret ediyorum. Seni sevmekten, dönüp dolaşıp
sana gelmekten, beni ihmal etmenden, bu kadar kötü olmandan nefret ediyorum.
Sen öldün mü?
Ben seni neden bu kadar özlüyorum?
Neden sesini duyamıyorum?
Ne zaman bitecek bu sevgi?
Bir türlü bitmemesinden de nefret ediyorum.
İçimi titrettin, karnımda kelebekler uçurttun, yüreğimi hoplattın
ve en çok da parmak uçlarımı sızlattın. Öptün sızlattın, öptün sızlattın…
Ama aklımın sesini duymaya başladığımda yüreğimin sesi kısıldı.
Kendimi unutup sevmiştim seni. Kendimi hatırladığıma göre sevginin o çıldırtıcı
şiddeti bitti. Eskisi gibi sevseydim seni "hayır" sözcüğü çıkamazdı
dudaklarımdan.
Öyleyse benim elim neden kangren o halde?
Hâlâ hasretle, gözümün önünde yüzünle, içimde kıpırtılarla, aşkla,
heyecanla güne başlamayı, başım göğsünde günü bitirmeyi çok özlüyorum. Seni
değil yaşadığım aşkı özlüyorum. Göğsüne yaslandığımda kanatlanışımı,
kirpiklerimin buğusunu silişini özlüyorum. Seni zorla içine çektiğim ve içinde
tutmak için büyük çaba verdiğim o ‘gizli bahçe’mi özlüyorum.
Bazen gözümü kapatıp giriyorum bahçeme, gerçekten yapıyorum bunu.
Talan edilmiş,
yağmalanmış, tek sırdaşım, sevdiğim insan önüne ne gelirse söküp atmış
bahçeden. Kırılan gurur, yıkılan umutlar, yarım kalmış hayaller, tarumar
edilmiş bir aşk kalmış sadece. Bunların hepsini görüyorum. Gerçekten derinlerde
hissediyorum ve buna rağmen hala seninle konuşuyorum.
Biliyorum; “Seni anlamakta zorluk çekiyorum. Beni en iyi sen
anlarsın, sen de yanlış anlıyorsun. Bana, sana baktığım gibi bak, yanlışlarımı
görmezsin.” diyorsun. Ama her yeni barışmamızda bir önceki sorun bitti sandın.
Oysa ki öyle olmadı. Duygularıma karşı koyamayıp her şeye rağmen hep geldim
sana. Acıya, kanaya…Kafam hiç rahat olmadı, yüreğim aslında hiçbir hatanı
affetmedi. Ama o korkunç aşk elimi kolumu bağladı, her defasında sende aldım
soluğu.
Aslında bana yaptıklarının farkındasın. Beni getirdiğin noktanın
sorumlusu olduğunun bilincindesin, bu direniş ondan. Oysa epeydir af çıkmadı
sana benim gönlümden. Demek ki geçmişten gelen bir alışkanlık sendeki.
Bu kez sana mutluluklar dileyemeyeceğim. Rabbim seni her türlü
kötülükten korusun, sağlık, huzur versin. Ama yüreğin cayır cayır yansın, son
nefesine kadar yüreğinde, dilinde adım kalsın. Pişmanlıkların, keşkelerin
kavursun yüreğini.
Adımlarım yavaş yavaş geri gidiyor.
Bakışlarım değişiyor. Dudaklarının ateşini hisseden dudaklarım titremeye
başlıyor ve gözlerim dolmaya... Teninin heyecanından sıkışan nefesim öfkeden
daha da sıkışıyor.
Neden ben sensiz yaşlandım?
Çok sevdim. Büyük bir aşk yaşadım. Hak
etmediğim kadar çok kırıldım. Belki sevildim ama hiç değer görmedim. Yolun
sonunda elimden gelen her şeyi hatta fazlasını yaptım diyebilmenin vicdani
rahatlığıylayım. Öfkem ve içimdeki kırgınlığın ateşi yakar kavurur seni. O da
can yakar, ah!
İsmail Okutan
GECELEYİN BİR DOLUNAY
Güneş tepemde yükselip yakınca yüzümü
Beni yanmaktan korurdu kokulu iğdenin gölgesi
Salkım söğütler serpilip süslerdi kararmış gözümü
Gövermiş bir bahçeydi bu harabenin öncesi
O vefalı dostu bekliyor hâlâ orada kara bir kedi
O renkli kelebekler yok muydu orada koca bir ordu
Şimdi ne olduysa sen gidince oldu ey babaanne, hayat dondu
Köpekler dolaşır hâlâ etrafında sınırların, yürekleri yanık
Gök hâlâ aynı gök, yıldızlar tanıdık, taşlar tanıdık
Şakayık çiçekleri bekler hâlâ aynı yerde
Ne değişti burada, senin gidişinden başka?
Yıkık duvarların altında kalmış şimdi hayat
Senin ağaçları sulayan o beyaz ellerin, getirir beni aşka
Asla yalnız bırakmadılar bahçeni anne,
Yağmur ile güneş ve geceleyin dolunay
Dönüp bakmıyorlar başka yere, kanadı kırık kuşların
Ne hayat kaldı ne insan burada, sen göç edip gideli
İlk adımım sanaydı oysa başlarken anne hayata
Hasretten kuruyup benim ellerim gibi boş kalan bahçen
Benim yemyeşil fikir bahçemdir şimdi
Beyaz yüzlü, başı al yazmalı resmin süsler
Benim boş kalmış harabe içimi şimdi
Yaşlı ağaçtan kayısı kopardığım o anlar nerde?
Nerededir şimdi, içime dolan hasret ve hüzün.
Hasan Ildız
ÖMÜR HANIM'A MEKTUPLAR-1
İnsan diyorum
Ömür Hanım
Arada bir dönüp
arkasına baksa
Kaç yerde
yorulmuş ve oturmuş
Bir sayımını
yapsa, yürümenin
Bir hesabını
çıkarsa...
Düşünüyorum da
Ömür Hanım
On bin yıl önce
de buralarda
Havalar yine
sıcaktı böyle
Belki
inanmayacaksın ama
Yıldızlar yine
böyle parlaktı
Şu senin
bulunduğun yerden
Kaç bin kişi
Durup yıldızlara
baktı Ömür Hanım
Bu güne kadar kaç
bin kişi
Belki de sadece
şiir yazdığı için
Hapis yattı
senelerce
Sürgün yedi
ülkesinden.
Buralarda Ömür
Hanım
At sesleri
duyarım ben
Başımı yere koyar
koymaz
Nal sesleri
duyarım tarih öncesinden
Bu oturan
piramitlerden
Girip çıkanlar
olur bazen
Bazen girip
çıkmayanlar
Kaşla göz
arasında
Görünüp
kaybolanlar.
İnsan hep koşmasa
Ömür Hanım
Biraz da
düşünmeye zaman ayırsa
Babil'in
Babilce" Tanrının Kapısı"
Olduğunu bilse ve
bunu
Kendinden bile
gizlese
Sırf yazıyı
merakından
Tabletleri
incelese sabaha kadar
Bir aşk şiirine
rast gelse mesela
Sevginin yaşını
birazcık hayal etse.
Fazilet Özkan Por
MUHSİN ERTUĞRUL
(Tiyatro ve Sinemaya Adanmış Yaşam)
“Gerçek uygarlık, edebiyat ve sanattan doğar. Tarih, tiyatrosuz yükselmiş
bir ulus gösteremez.” Muhsin Ertuğrul
Çağdaş Türk tiyatrosunun
batılı anlamda kurucusu olarak kabul edilir. Türk sinemasının kuruluşuna ışık tutar, ilklere imza atar. 1922- 1939 yılları arasında Türkiye’de film yapan tek kişidir. Bu
büyük sanatçıyı tanımaya ne dersiniz?
Türk tiyatro adamı;
sanatçı, yönetmen, oyuncu ve yapımcı Muhsin
Ertuğrul, Hariciye Nezaret memurlarından Hüseyin Hüsnü Bey ile Fatma
Dilruh Hanım’ın oğludur Ertuğrul.
İstanbul’da dünyaya gelir. (28 Şubat 1892)
İstanbul Tefeyyüz Mektebi, Darüledep,
Soğukçeşme ve
Toptaşı Rüştiyesi ile Mercan
İdadisinde eğitim alır.
İlkokulda izlediği; Karagöz Hacivat, Meddah, Orta Oyunu gibi
geleneksel sahne gösterileri tiyatroya ilgisini çeker ve oyuncu olmaya karar
verir o yaşlarda
2. Meşrutiyet’in
ilanıyla ulusu saran özgürlük ortamı, İstanbullu
gençlerin tiyatroya ilgisini çeker, yönelmesini sağlar. (1908)
Bu gençlerden biridir Ertuğrul.
Erenköy’deki Burhanettin
Tiyatrosu’nda sahnelenen Sherlock
Holmes oyunuyla ilk kez sahneye çıkar. (1909)
Ancak; ailesi sahneye çıkmasını istemez. Sanat ateşi ruhunu tutuşturmuştur oysa.
Bir arkadaşının önerisiyle tiyatro bilgisini artırmak için Paris’e gider. (1911)
İstanbul’a
döndüğünde yönetmen ve oyuncu olarak çalışmaya başlar. İlk olarak Shakespeare’in Hamlet oyununu sahneye koyar ve Hamlet rolünü canlandırır.
(1912)
İlklerin ardındadır büyük sanatçı. İstanbul ile yetinmez. Tiyatroyu yaygınlaştırmanın ve başka
illerde de tiyatro ışığı yakmanın uğraşını vermektedir.
Bursa’da Millet Tiyatrosu’nu kurar. İsmail Galip Arcan, Behzad Butak ve Kemal Emin Bora ile kurdukları Yeni Turan Temsil Heyetinde
sergiledikleri birçok oyunda, oyunculuk yapar. (1913)
Aynı yıl İstanbul Şehzadebaşı’nda Ertuğrul Sineması’nı açar.
Dârülbedâyi adıyla
yaşama giren kurumun, sonraki yıllarda Şehir
tiyatroları adını alacak olan kuruluşunda yer alır. (1914)
Bu arada; sosyal yaşamdan uzakta kafes arkasında yaşayan, yanında
bir erkek yakını olmadan sokağa çıkamayan Türk kadınları için çaba harcamaktadır. Onların serbestçe
tiyatroya gidebilmesi, hatta yüzlerini açıp sahneye çıkabilmesi için çaba
göstermektedir.
Tüm bu uğraşların sonucunda ilk konservatuvarlı Türk kızı Afife Jale’nin sahneye çıkabilmesi ise yıllar alacaktır. (1920)
Sinema ve tiyatro incelemeleri yapmak için gittiği Berlin’de yaşadığı dönemde İstanbul Film şirketini kurar. Almanya’da yine bu yıllarda Edebi Tiyatro Heyeti adlı bir topluluk
kurar. (1918-1921)
Bu incelemelerden edindiği; batı tiyatrosunun yorum, sahne tekniği
ve yönetim alanındaki yeniliklerini Türk
tiyatrosunda da uygular.
Tiyatro sanatını tanıtmak, yaygınlaştırmak, kurumsallaştırmak en
büyük amacıdır artık. Tiyatronun İstanbul dışında değişik kentlerde
yaygınlaştırılması için çaba gösterir, kuruluşlarına katkıda bulunur.
Tiyatro çalışmalarının yanı sıra sinema filmi de çekmektedir.
Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı
romanından uyarladığı Ateşten Gömlek;
Türk Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk film olarak sinema tarihindeki
yerini alır. (1923)
Kurtuluş Savaşı’nı
konu alan ilk belgesel; Zafer Yolları adlı
filmin de yönetmenidir.
Atatürk; yeni bir
devlet kurmuş, cumhuriyeti ilan etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çağdaş, aydınlık yeni bir ülke
olmasını amaçlamaktadır.
Atatürk; ülkenin
gelişip uygarlaşmasında, kültür düzeyinin yükseltilmesinde, halkın
eğitilmesinde, sanatın, sanatçının ne denli önemli olduğunu bakın nasıl
anlatıyor:
“Güzel sanatlarda başarı; bütün inkılapların
başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı olamayan milletlere ne
yazıktır. Onlar bütün başarılarına rağmen medeniyet alanında, yüksek insanlık
sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.”
“Sanatkâr toplumda uzun mücadele ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk
hisseden insandır.”
Atatürk’ ün; uygar
bir Türkiye ülküsünün gerçekleşmesi için, tiyatro aşkıyla yoldadır Muhsin Ertuğrul.
Bertolt Brecht’in “Sanat, dünyayı yansıtan bir ayna değil,
dünyanın onunla şekillendirildiği bir çekiçtir.” dediği çekici elindedir
Ertuğrul’un: Tiyatro.
Darülbedayi de
sanat yönetmeni olur. Şehir tiyatrosu kimliği kazandırdığı bu kurumda Devlet
Tiyatroları Genel Müdürü olana dek çalışır. (1927- 1949)
İpek Film şirketini
kurar. (1928)
Tiyatro ve sinema çalışmalarını birlikte yürütmektedir.
Kurulmasına öncülük ettiği İpek Film ile
ilk sesli Türk filmlerini çeker.
Baş rolünü ilk soprano sanatçımız; Semiha
Berksoy’un oynadığı İstanbul
Sokaklarında (1931) ile Bir
Millet Uyanıyor (1932) adlı filmler ilk sesli film olarak tarihteki
yerini alır.
Tiyatro Meslek Okulu’nun açılmasına
öncülük eder. Belediye
Konservatuvarının öncüsü sayılabilecek bu okulda dersler verir. (1931)
1935-1936 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Türkiye’de ilk düzenli çocuk
oyunlarını başlatır.
Yeni kurulan Ankara Devlet
Konservatuvarında tiyatro öğretmenliğine başlar. (1936)
Tüm bu uğraşların yanında yazılar da yazmaktadır. Perde ve Sahne adlı dergi çıkarır
eşiyle birlikte. (1941)
1947 de kurulan Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ile İstanbul Şehir Tiyatroları Baş Rejisörlüğü görevlerini
birlikte yürütür.
Ankara’da; Küçük Tiyatro (1947) ve Büyük Tiyatro’yu kurar. (1948)
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne atanır.
(1949)
Ancak; Büyük Tiyatro’da
balo yapılmasına karşı çıkması, dönemin iktidarının tepkisine neden olur. Ve
genel müdürlük görevinden istifa eder. (1950)
Yeniden İstanbul’a
döner ve Küçük Sahne’yi kurar.
Oyunlar yönetir.
İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda
baş yönetmenlik görevini sürdürmektedir. Bu arada Üsküdar Tiyatrosu, Kadıköy Tiyatrosu, Zeytinburnu Tiyatrosu’nu
açar. (1958- 1966)
LCC Tiyatro Okulu’nda
sahne dersleri, İstanbul
Gazetecilik Enstitüsü’nde tiyatro eleştirileri dersleri verir. (1967)
Şehir Tiyatroları Genel Sanat
Yönetmenliğine atanır.
Bu görevi sırasında; semt tiyatrosu, öğle tiyatrosu, gezici tiyatro gibi
uygulamalar başlatır. Böylece daha çok izleyicinin tiyatroyla tanışacağı yeni
bir tiyatro seferberliği başlatmıştır. Gültepe
Tiyatrosu ve Bayrampaşa Tiyatrosu’nu açar. Deneme Sahnesi’ni kurdurur. (1974-1975)
İç çekişmeler yüzünden görevini bırakmak zorunda kalır. Çeşitli
gazete ve dergilerde yazılar yazarak birikimini okuyucu ile paylaşmayı
sürdürür. Çeviriler yapar. (1976)
Ödülleri
2. Venedik Film Festivali: Onur
Madalyası-Leblebici Horhor Ağa filmi. (Senaristliğini Nazım Hikmet’in yaptığı bu film; Türk sinemasının aldığı ilk
uluslararası ödülüdür.)
Goethe Madalyası: Tiyatro
alanında verdiği hizmetler nedeniyle. (1932)
Devlet Kültür Armağanı: Cumhuriyet
tarihinde ilk kez bir sanatçıya verilir.
(1971)
Fahri Doktora: Ege Üniversitesi tarafından
verilir. (23 Nisan 1979)
1997 yılından bu yana;
Afife Tiyatro Ödülleri kapsamında
anısını yaşatmak üzere Muhsin Ertuğrul
Özel Ödülü verilmektedir.
Çağdaş Türk tiyatrosunun
temelini atan ve geliştiren Muhsin Ertuğrul; Ege Üniversitesi tarafından verilen
ödülünü almak, sanat yaşamının 70. yılı kutlamalarına katılmak için gittiği İzmir’de yaşama veda eder. (29 Nisan 1979)
Usta yönetmen, oyuncu, yapımcı, eğitimci, çevirmen; yaşamını
ilklerle tiyatro ve sinemaya adamış usta Muhsin Ertuğrul’un anısına saygıyla… 01 Mayıs 2023
Yaşar
Özmen
DİLHAN*
(…)
Şu gün oldu bu denli kaygıya düşmediydi zihnim
Aygır
tarih yüklendikçe yükleniyor belleğime
Bir yetke ki sermayesi öfke,
üstüme çullanmış
Ruhumu karartansa
cehaletin
eli sopalı kâhyası
Kimi dikmiş gözünü göğe,
kimi “Karaüzüm habbesi”ne
Kimi suskun,
kimi saldırır kurtuluş nüvesine
Ne desem anlamsız;
duyulsa da
yok hükmünde
Aydınlığı inkâr;
bilgiden değil,
bilirim körlükten
Ne denge kaldı ne şiraze ne de temiz makam
Görmezliğin
ayyuka vardığı günler bu günler
Çıkmaz bir sokağın ucunda başıboş kurbanlığız
Ne kadar uzaksak o kadar
bıçağın
ucunda duranlardanız
Kim ne
derse desin,
isterse tarihi gömsünler
Uygarlığa
yolumuz var daha, gökyüzü evim
Yürüyelim Dilhan yürüyelim,
Nazım’ın deyişiyle;
“Akdeniz’e bir kısrak
başı gibi uzanan
Bu memleket bizim.[3]”
***
Ne zaman başımı kaldırıp göz atsam başkente
Gölgelerin
şimendiferi üstüme yürür görürüm.
Sağgörü yadsımada değil,
uzagörümdedir bilirim
Kaç dilli bir geleceğin pençesindeyiz Dilhan?
Aymazlığı dilbaz makamlar,
aklımı dağlıyor
Cehaletin çavlanı,
hiç bu
kadar hırçın olmadıydı.
Gördüğüm her yüz
sanki terkedilmiş
mülteci kampı.
Ne diyelim göbeğimizin
kesildiği yerler buralar
Türküler, şiirler, yasalar,
vekiller,
bakanlar
Özgür yaşam hakkını
eliyle teslim eden
Bu
kadınlar bizim.
Asalaklara arasta olan şu mermer yürekler
Uğruna can verilen
bağrı yanık ülküler bizim.
Menemen, Sivas, Başbağlar, Kandil;
ölümlere ev sahibi olsa da
Beslemeler bomba
yağdırsa da
Ülkesini sevmek suçundan
kahramanlar
tutuklansa da
Yaşanmışlıklar,
yaşananlar,
yaşanacaklar
bizim.
***
Endişem öylesine keskin
ustura
gibi diliyor yüreğimi
Ülkem adına utanmaksa
payıma
düşen en zor görev
Aymazlığın
beteri
hem
de yurdumdan edeni
Bilirim kurtuluşun öyküsü kaçmak değil, Dilhan.
Ne
de olsa aidiyeti sağlam bir tornadan geçtik
Kaygımız
memleketse kaçış yakışmaz, siperdeyiz.
Anamın
kirkit izlerini,
Atamın
terini saklayan
bu
topraklar bizim.
Sanattan
değil;
betondan
yarar uman yetkelerim
Büyük çağa öfkeli,
bin
bir genç denizaşırı göç yolunda
Düğün gibi çoşkulu,
alayımıza abanacak kaoslar bizim.
***
Eğreti durur demokrasi kılıfı,
sofistik
sözlerde
Özgürlükten
yana tarafsız,
susmaksa
huzur anıtı
Kavramlar soyunmuş anlamdan,
utku
göreceli
Kinden, nefretten yağ çıkarılan hayta günlerde
Karayele kıyak çeken
baş
kâhyalar bizim.
Ne
menemdir yardakçılık,
prof salyalarıyla gönenir
Tanrıya
kulluğu anlarım da
kula
kulluk bana ters Dilhan.
Öyle günler ki aklın kendini boynuzladığı
kaygılı bir dilim
Hak, hak ettiğin değil;
kimin
hak bağışlayacağı;
Sırçası dökülmüş bir sarnıçta
didişme
nöbeti bizim.
Ne
zaman gelecek aklımız başa,
geç
de olsa gelsin derim
Kaçacak yerimiz yok,
çokkabazlara
el vermeyelim
Yer-gök-deniz varsın yıkılsın,
usu
çalınmış bu çocuklar bizim.
(…)
* Dilhan isimli e-şiir kitabımdan alınmıştır.
3 Nazım Hikmet Ran’ın Davet şiirinden
![]() |
Şiir Sarnıcı, Sayı 19, Yaşar Özmen |