![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi) Temmuz 2021, Sayı:9 Yaşar Özmen |
![]() |
Şiir Sarnıcı (e-dergi) Temmuz 2021, Sayı:9 Yaşar Özmen |
![]() |
Temmuz 1993 Sivas Katliamı, Madımak Yangını Şiir sarnıcı e-dergi |
ŞİİR SARNICI’NDAN
Bilgi sunar ve sayısal teknoloji olanaklarıyla yayımladığımız Şiir Sarnıcı (e-dergi), dokuzuncu sayıya ulaştı. Sanat dünyasıyla ilgisi olan pek çok kişiye ulaşabilen bir dergi olmaktan onur duyuyoruz. Yapıtlarıyla dergimizi onurlandıran tüm yazar-şair dostlarımıza teşekkür ederiz. Bir tuşla bütün dünyada dolaşımda olan, yüz dört dilde ve yıllarca sayısal teknoloji ortamında okunabilen bir dergi olmaktan kıvanç duyuyoruz.
Edebiyatın
içinde var olan güzelliği okurlarla ortak kılmak dışında; kişisel, sosyal,
ekonomik ve ticari bir beklentimiz yoktur. Temsilcilerimiz dahil emeği geçen
herkes, gönüllüdür ve sanat kaygısı dışında beklentileri yoktur. İşte bu yüzden biz, tarafsız ve olabildiğince
adil bir yaklaşımla, daha temiz bir dünyanın kapılarını aralayabilmek için,
Şiir Sarnıcı’nı okurlara ulaştırmak istiyoruz. Sizler de bu tasarımızda yer almak
isterseniz zorlu yolculuğumuza eşlik edebilir, yapıtlarınızla katkı verebilir,
dışarıdan destekleyebilir veya izleyebilirsiniz.
Salgın
ve ekonomik koşullar, zor günler olarak tarihe kaydedilecektir. Gerçekten sabır
gerektiren bir durumla karşı karşıyayız. Kısa zamanda üstesinden gelmeyi
dilemek dışında yapacak bir şeyimiz yok. İnsanlığa sabır ve başarılar
diliyoruz. “Edebiyat, zor koşullardan beslenen bir sanat dalıdır” derler. Biz
buna katılmıyoruz. Güzelliklerin ve
güzel yaşamların olduğu yerde de edebi yapıtlar ortaya konabilir. Umudumuz,
toplumumuz ve insanlık, zor anlar ve durumlar yaşamasın. Edebiyatı
güzelliklerden esinlenerek yapmak daha güzel olmalıdır. İyi ve özgür yaşamların
olduğu yerde edebi yapıtlar nasıl olur, henüz bilmiyoruz. Bir gün tadarız
umuduyla…
“Türk
Yazını Geleceğe Nasıl Hazırlanmalıdır” konulu söyleşinin ilk
bölümünü, yalnız çocuk yazınına ayırdık ve dergimizin 8. Sayısında yayımladık.
Bu sayıda; şiir, öykü ve romana yönelik sorularımız oldu ve ilerleyen
sayfalarda okuyacaksınız. Söyleşiyi, amacına uygun kullanmak bize göre
gelişmişliğin bir göstergesidir. Dergimizin bir diğer amacı, genç okuru
kazanmak ve onları sayfalarımızda görünür kılmaktır. Türk Yazını Geleceğe
Nasıl Hazırlanmalıdır, konulu söyleşi genel bir tasarıdır. Amacı, geleceğe
ve gençlere yönelik bir şeyler yapabilmektir. Asıl olan ise onlara; sağlam,
bilimsel ve tutarlı sanatsal bilgi aktarabilmektir. Pek çok şair ve yazara
söyleşi önerisi götürdük. Deneyim ve birikimini gençlerimizle paylaşmak isteyen
yazar ve şairlerimize teşekkür ederiz. Daha çok yazar ve şair katılırsa iyi bir
bilgi bankası oluşur düşüncesindeyiz. Ne var ki yazın dünyamızda çoğu alanda
olduğu gibi ağır aksak giden yönler vardır. Geleceğe hazırlık ve gençlere bilgi
aktarımı konusunda zayıf olduğumuzu üzülerek dile getirmek durumundayız. Çoğu
yazımızda da değindiğimiz gibi Türk yazınının önde gelenleri ve dergi
yöneticileri, şapkasını dizine koyup “Ben yazın adına, gelecek ve gençler için
ne yaptım” diye sormalıdır diye düşünüyoruz.
Şiir
Sarnıcı (e-dergi), herkesin dergisidir. Olabildiğince bilimsel ve sanatsal bir
rota izlemeye çalışıyoruz. Bu yolculuğumuza katkılarınızı bekliyoruz. Tebliğ,
propaganda ve şiddet dili içermeyen, sanatsal değer taşıyan her tür yapıtınız,
dergimizde yer alabilir. Şiirine/sanatına güvendiğimiz şairlerimizi dergimizde
konuk ediyoruz. Bu nedenle Beş Şair Beş Kitap Beş Şiir sayfası
oluşturduk ve her sayıda beş şairimizi tanıtıyoruz. Ayrıca dergimizde, Şiir
Sarnıcı Şiir Kitabı Seçkisi bölümü oluşturduk ve her sayıda dokuz veya on
sekiz şiir kitabının görselini yayımlıyoruz.
Şiir
Sarnıcı (e-dergi), şiirle ilgilenen büyük bir çoğunluğun e-posta adresine
gönderilmektedir. Ayrıca Blog ve sosyal medya sayfalarından paylaşılmaktadır.
Bir parmak darbesi kadar yakınınızdayız. Beklentimiz şudur: Eleştirin bizi.
Olumsuz şeyler de söyleseniz olumsuz yargılarınız, bir kazançtır bizim için. Yanlışlarımızı
söyleyiniz ki bir dahaki sayıda düzeltelim. Yazın alanında verilen her yapıtın
ve metnin, daha iyiye ulaşmak için eleştirilmeye gereksinimi vardır. Dergimizin
de…
Dergimizde gönüllü görev almak isteyen yazar ve şairlerimizi, yurt dışı ve yurt içi dergi temsilcisi olarak bekliyoruz. Dergi temsilciliğine ilişkin açıklamaya Künye sekmesinden ulaşabilirsiniz.
Şiir Sarnıcı (e-dergi), sanat felsefesinin gerektirdiği nitelikte yayın ortamı sunmak ve sanata katkıda bulunmak için yola çıkmıştır. İşte insanlığın ve sanatseverlerin buluşabileceği sensiz ve bensiz bir yayın ortamı, elinizin altındadır. Katkı ve önerilerinizi bekliyoruz.
Sağlıklı ve mutlu günler dileriz. İyi okumalar…
Derginin tüm sayılarını PDF dosyasını indirebileceğiniz bağlantılar aşağıdadır:
https://www.facebook.com/groups/1599953170100351/files
Not:
Alıntıların, tırnak içine alınması ve dipnotla sayfa altında açıklama yapılması
yazar sorumluluğudur. İntihal; çağdaş toplumlarda çok ciddi bir suçtur. Alıntı
dize veya metinlerin editör gözünden kaçma olasılığı vardır. Dergimizi bilinçli ya da bilinçsiz bu duruma
konu etmemek yazar ve şairlerimizin sorumluluğudur.
“TÜRK
YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
GENEL:
“Türk Yazını Geleceğe Nasıl Hazırlanmalıdır”
konulu söyleşinin ilk bölümünü, yalnız çocuk yazınına ayırdık ve dergimizin 8.
Sayısında yayımladık. Bu sayıda; şiir, öykü ve romana yönelik sorularımız oldu.
Şiir Sarnıcı olarak, Türk yazınının
gelecekteki biçim ve biçemine katkısı olacak deneyimsel bilgileri gençlerin
yararına sunmak, kuşağımızın en önemli ve değerli çabası olduğuna inanıyoruz.
Söyleşimizin; biçim, kapsam ve amaç bakımından yazınımızdaki söyleşilerden farklı
olmasını istiyoruz. Amacımız; yazar veya şairi tanıtmak, sanat görüşünü ortaya
koymak değildir. Yazınımızın geleceğine yönelik alınması gereken önlem veya
yönelimleri ortaya çıkarabilmektir. Şiir, roman ve öykü konusunda genç
yazarların önüne deneyimsel bilgi koyabilmektir. Yazınımızı geleceğe taşıyacak
ve genç yazarı yönlendirecek bilgi ve deneyimi, bu söyleşiyle bir parça olsun
ortaya koyabilirsek verimli bir söyleşi yapmış olacağımıza inanıyoruz.
Söyleşiye; Hidayet Karakuş, Oğuz Tümbaş,
Efdal Sevinçli, Mustafa Gökçek ve Gülce Başer katıldılar. Şiir Sarnıcı
olarak bilgi ve deneyimlerini okurlarımızla paylaştıkları için teşekkür ederiz.
HİDAYET KARAKUŞ’LA
“TÜRK YAZINI GELECEĞE NASIL
HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
Şiir Sarnıcı: Hocam, Türk yazınına uzun yıllar emek verdiniz; deneyiminiz, birikiminiz ve öngörünüzle bize aktaracağınız bilgiler çok değerlidir. Öngörü ve birikiminizi, geleceğin kalemlerine ışık olması için aktarabilir misiniz? Öncelikle, okurların bilgi sahibi olması için, yaşam öykünüzden kısaca söz etmek ister misiniz?
Hidayet
Karakuş: Eylül 1946’da Yalvaç’ın Kurusarı köyünde
doğdum. Köyde ilkokulu bitirdikten sonra 1964’te Isparta Gönen İlköğretmen
Okulu’nu, 1966’da Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdim.
Adana’da, Manisa’da, İzmir’de Türkçe öğretmenliği yaptım. İlk şiirlerim, okul gazetesiyle Isparta gazetelerin çıktı. Daha sonra pek çok edebiyat dergisinde yayımlandı. Cumhuriyet gazetesinde öyküm, söyleşim, yazılarım çıktı.
Şiir
ve romanlarımda toplumcu gerçekçi bir anlayışla insanı temel aldım. Yaşamın
kendini heyecanlandıran konularını yalın bir dille, ince, derin bir duyarlıkla
yazmaya çalıştım.
ŞİİR KİTAPLARIM:
Günaydın Gül Yaprağı, Kemeraltı Şiirleri, Hangi Leylasın Sen (1982 Nevzat Üstün
Şiir Başarı Ödülü), Sesini Bana Bırak (1993 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü), Ateş
mektupları, Konuş Benimle, Sıcak Sancı, Çakıltaşı’dır
ROMANLARIM:
Yağmurlar Nereye Yağar (1981 Mehmet Ali Yalçın Roman Ödülü 3. lüğü), Uykusu
Derin Şehir- (1991 Ferit Oğuz Bayır Roman Ödülü), Yalnız Seninle (Gençlik
Romanı), Mor Odanın Gizi (Gençlik Romanı), Şeytan Minareleri (2010 Orhan Kemal
Roman Armağanı, 2010 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Roman Ödülü), Anne Beni
Bekleme
ANI, ANLATILARIM:
Sılam Isparta, İzmir’in Kalbi Kemeraltı
ÇOCUK KİTAPLARIM: Can
Dede’nin Eşeği, Küçük Yeşil Tırtıl, Atatürk Bizi Seviyor, Atasözlerine Öyküler
gibi toplam 30 kadar çocuk kitabı yayımlandı.
Bilgisayara Giren Tırtıl adlı çocuk kitabı
Hollanda’caya çevrilmiştir. 2003 İzmir Türkçe Günleri’nde Türkçeye Emek
Ödüllerin’nde Özel Ödül aldı. Karşıyaka Belediyesi’nce 2004’te Homeros Şiir
Emek Ödülü, 2015’te Homeros Edebiyat Ödülleri’nde Onur Ödülü verildi.
RADYO OYUNLARI VE ARKASI YARINLAR: Radyo
Tiyatroları, arkası yarınlar TRT radyolarında yayımlandı. Radyo oyunlarından
“Şeyh-i Sanan’ın Aşkı”, Almanya’nın Sesi Radyosu Türkçe Edebiyat Ödülü’nde
birinciliğe layık görülmüş, Şeyh-i Sanan’ın Aşkı, Almanya’nın Sesi Radyosu’nda
Türkçe-Almanca seslendirilmiş ve sanal ortamda yayınlanırken aynı oyun 1999’da
WDR’de de yayımlandı.
Şiir Sarnıcı: Öykü
yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir ve kendisini
neyle donatmalıdır ki kalıcı bir öykü kültürü oluşturabilsin çağına? Bugünün ve
geleceğin yazınına katkı sağlamak için, bunca yıllık deneyimleriniz ışığında
öykü ve öykü yazarı için neler söylemek istersiniz? Özellikle sizin ölçüt
olarak ele aldığınız konular nelerdir? Bir öykücüye başka neler önerirsiniz? Öykü yazarı, gelecekte nasıl bir öykü anlayışıyla
karşılaşacak? Değişime, dönüşüme ve gelişime uyum için ne yapmalıdır? Bu konuda
öngörünüz nedir?
Hidayet Karakuş: Öncelikle
sağ olun. Bu tür söyleşiler meraklısı için gerçekten yol açıcı olabilir. Benim
söyleyeceklerim yalnız bana göre olanlardır doğal ki. O nedenle okuyan
arkadaşlarımız sanatın sürekli kendini aşan, aşması gereken büyülü bir iş
olduğunu akıldan çıkarmamalıdırlar. Benim ya da başka arkadaşların
söyleyecekleri yalnızca bugün için söylenebilecek birikimlerden elde edilen
sonuçlardır. Sanatın geleceğini yeni yapıtlar belirledi her zaman. Burada söylediklerimizi ilke olarak
benimsemeden kendi bildikleri, birikimleriyle yollarını bulmalılar.
Öyküye gelince Türk öykücülüğünün gelişimini,
belli başlı öykücüleri bilmek, okumak, sindirmek gerekir. Bizden önce kimler
neler yazmış, kimin yazdıkları yol açmış, öykücüler özgünlüğe nasıl varmışlar,
bunları görmek, ona göre yazmak özgün olmanın başlıca yoludur.
Bunun için hem yaşamı gözlemek, hem Türkçenin
anlatım olanaklarını her koşulda görmek, geliştirmek önemlidir.
Ölçüt olarak kısa öykü olsun, uzun öykü olsun
başta ölçünlü dili iyi kullanmak gerekir. Bunun için Türkçenin verimlerini
izlemek, çok okumak, çok yazmak, çok gözlem yapmak zorunludur.
Kişileri iyi gözlemek, insanların yüzlerinden
neler düşündüklerini, nasıl insanlar olabileceklerini tasarlamak, yorumlamak
yazarın karakterlerini yaratırken çok önemli bir yöntemdir.
Bu konuda Elias Canetti’nin 50 Karakter diye
bir kitabı vardır. Bulurlarsa onu okusunlar. Elli karaktere kendileri de yeni
karakterler eklesinler. Yaşam sürekli yeni kişilikler yaratıyor. İçinde
yaşadığımız toplumsal düzen, üretim ilişkileri yeni insan tipleri çıkardı
ortaya. Bunları yazarın görmesi gerekir.
Öykünün kurgusunu diledikleri gibi yapsınlar.
İster klasik, ister durum öykülerindeki gibi özgür ya da daha başka kurgularla
öykülerini yazsınlar. Dahası şimdiye değin bildikleri kurguların, anlatım
biçimlerinin dışına çıktıkları, yeni biçemler yarattıkları ölçüde özgün
olacaklarını bilsinler. Yalnız bunu yaparken okurda hem kurgularıyla, hem
biçemleriyle, hem konularını işleyiş biçimiyle bir heyecan yaratmalıdırlar.
Heyecanlandırmayan bir öykü etkilemez. Bu ilke, bütün sanat dalları için
geçerlidir.
Şiir Sarnıcı: Roman
yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir, nasıl bir ön
hazırlık yapmalıdır ve kendisini neyle donatmalıdır? Örneğin siz ne gibi bir ön
hazırlık yapıyorsunuz? Yazarken özellikle dikkat ettiğiniz konular nelerdir?
Yazarlara anahtar bilgi olarak ne söylemek istersiniz? Roman sanatı gelecekte
nasıl şekillenebilir ve buna katkımız neler olabilir? Roman yazarı, gelecekte
nasıl bir roman anlayışıyla karşılaşacaktır? Kendisini nasıl hazırlamalıdır?
Hidayet Karakuş: Roman
yazacak arkadaşlarımız kendilerini heyecanlandıran, yazılmadığını düşündükleri
bir konu yakaladıklarında nasıl yazacaklarını, yazmadan neleri araştırmaları
gerektiğini düşünsünler. Kendilerini heyecanlandıran konuların toplumun
geleceğinde de aynı heyecanı yaratıp yaratmayacağını kestirmeye çalışsınlar.
Bunu yaparken elbette hiç durmadan her alandan okumaları gerekir. Bu onların
gelecekle ilgili öngörülerini güçlendirecek, romanlarında geleceğe seslenme
olanaklarını arttıracaktır.
Ben yazmayı düşündüğüm konularda hem çevre,
hem insan gözlemleri yapıyorum. Tarihsel konularda araştırmalara girişiyorum.
Yazar bilimselden yola çıkar ama bilim yapmaz. Ne ki yazdıkları bilime de
aykırı olamaz. Düşlerini bilimsel bulgularla geliştirebilirler. Bunun için de siyasal,
ekonomik, tarih, coğrafya, hukuk, toplumbilim, ruh bilim… çok geniş alanlardan
okumak gerekir.
Roman sanatının gelecekte nasıl
biçimleneceğini kestirmek zordur ama bence yaşamın gerçekliği, ülkelerin içinde
boğuştukları sorunlar sürdükçe yazarın sorumluluğu da düş kurmaktan öte
gerçekleri anlatmaktan geçer. Gerçekçilik, toplumu, insanı önceleyen bir
anlayış gelecekte de yazarların önemli yolu olacaktır. Romanın geleceğini de
yazarların romanda yaratacakları yeni, değişik, farklı anlatım biçimleri kadar
çarpıcı olaylar belirleyecektir. Günümüzde yaşadığımız olaylar yazarların düş
güçlerini aşsa da yazar kullandığı dille okuru çarpacak yeni anlatım
biçimleriyle konusunu işleyebilir. Sanatçının yaratma özgürlüğü sonsuzdur. Bunu
doğru, iyi, insan için, toplum için kullanmayı ilke edinmelidir.
Şiir Sarnıcı: Bugünkü
bilgi ve deneyimizle baktığınızda, Türk şiirinin gelecekte nasıl bir şiir
anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz? Sizce yönelim nasıl bir şiire doğru
gidiyor? Şiir, varlık yapısıyla sanat alanlarının ekseninde bir yerde durur.
Şiir sanatının, birikimsiz ve bir başkasının şiirine özenerek üstesinden
gelinecek bir alan olmadığını, dil biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi
ve kültür evrenine egemen olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan ele
aldığımızda, gelecekte iyi bir şiir kültürü oluşturmak için şair kendisini
nasıl hazırlamalıdır? Özellikle şiir yolculuğuna yeni çıkanlara ne önerirsiniz?
Hidayet Karakuş: Bence
hiçbir konuda bir yazara, yazmak isteyene belli bir öneride bulunmak hoş değil
ama deneyimlerimizi paylaşmak belki yararlı olur.
Şiir yazan insanın hem Türk hem Dünya
şiirinden beslenmesi gerekir. Sonrası kendi yolunu bulacaktır. Şiirle ilgili
kuramsal kitaplar, denemeler, incelemeler okuması da neyi nasıl yapacağı
konusunda kendisine yol gösterecektir. Yalnız oralarda okuduklarına bağlı kalıp
öğrendiği kurallara (!) göre yazmaya çalışması kendini bağlaması demektir.
Yazarlık da şairlik de özgür bir ruh ister. Ruhunu özgür bırakırken beynini de,
düşüncelerini de özgür bırakmalı, korkusuzca yazmalıdır. Her şiir ve öyküde
olduğu gibi Türkçeyi iyi kullanmayı bilmeli, bunu geliştirmelidir.
Bulduğu bir imgenin coşkusuyla şiirini
imgelere boğmamalı. Bu konuda öncelikle söylemek istediği, şimdiye değin
okuduklarına benzemeyen bir düşüncesi, duygusu olmalıdır.
Ben kendi sesimi bulmak için uzun uğraşlar
verdim Türk şiirini de, Dünya şiirini de özellikle dilimizde çıkan seçkilerden
harmanladım. Bizden öncekilerin neler yazdığını, nasıl yazdığını bilmezsek
özgünlüğü yakalamamız çok zor olur.
Şiir Sarnıcı: Bu
söyleşide, Türk yazını geleceğe taşıyacak çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir
Sarnıcı ve dergi gönüllü temsilcileri adına çok teşekkür ederiz.
Yaşar Özmen
UMUT
(Güncel Sanat Dergisi 11. Kaygusuz Abdal Şiir
Yarışması Seçici Kurul Özel Ödülü)
Beklentimin ucunda umman, umut garım
Kaygımı diriltir sıska gül yapraklarında
Sağanak gölgeler her sabaha, kadim kalabalığım
Acılar tortusu kördüğüm, fren sesi raylarında
Puslandıkça uzaklıklar, kurnazca daralır ufkum
Benden yana ağmadı hiç, kantarın topuzu ne keder
Kaygı küpü, duvarı hunharca yıkılan her hücrem
Olsun yaşamak ince iştir, durduk yere ağlanmaz ki…
Ne kalelerdi devraldığımız burçları insan manzarası
Ne güzel çocuklardı toz dumanda oyunsuz büyümüş
Yüce sevdaydı o, adını özgürlük koyduğumuz
Tutkuydu o, başarmakla yaşamayı bir koştuğumuz
Çeşitliliğin birlikteliğinde coştuğumuz yağız
tenler
Çokluğun tekliğinde buluştuğumuz kuşetli trenler
Demir alsa umut garından, başında kavak yelleri
Islak bir sabaha varır mı bahar mı bahar kokulu?
Nerede o çocuklar, kaleler, aşklar, beklentiler
Zamanı kurşuna dizen kusursuz kalabalıklar
Hımbıl sesiyle yüklenir, sürtünür, yıkılır belleğim
Savunamam bu utancı, dört yandan vuran tipi var
Tütsülü öykü, ağdalı inkâr, besleme sürüler
Ne insan ne yaşam ne ray ne gar ne de sen-ben
Değilse bir diğeri o değil; nedense ötekinin
ötekisi
Tutulu yollar, her yol tek gişede son, kesik biletim
Halay çeker harman yerinde, uzanmış mendili
ciğerime
Var gitsin, kepçe kepçe yemekle tükenmez memleketim
Onulmaz bir kere ölüm orucuna dadanmış aklım
Olsun aşktan öte ne yükümüz var da yolumuzdan
kalalım
Hey bu gardan kalkan umut, ayaz mı kuru ayaza
harman
Üzme, en dar zamanda bile sıkı aşklar yaşanır her
zaman… Ekim 2020
Seval Arslan
CÜMLE KAPISI
-gün güne tutsak, insan insana tuzak-
sonsuz boşlukta göktaşları
evrenin yaratılışı kadar eski
ilk insandan yaşlı
zamanın çatlağında ışık, cılız
mabetlerinde tapınırken yezitler
ters döndü pusulanın oku
akbabalar kapladı yeri, göğü
hücrelerde çekiçlendi aydınlığı dokuyan sesler
dar geçitlerden taşındı ölüler
dağ yamaçlarında kül rengi sessizlik
yuvarlandı kayalar, ırmaklar kurudu
yıldız çiçekleri soldu bir bir…
çağın omzunda siyah şal
kuyunun derinliğinde bir resim puslu
kuşların yüzü yoktu, insanların…
cümle kapısının kırıldı mührü
üflendi yürek atışlarına kızgın toz
söz üşüdü
su
üşüdü
üşüdü yaz
ey tanrım kötüleri -yok- yaz
gür ışığın altında
dirilsin kemikleri ölülerin.
Elif Burcu Özkan
ALTIN DİŞLİ YAŞLI KADINLAR
Ben
bir küçük umut kızı
Koşulsuz
Polyanna
Ateşle
oynamayı seven dağ keçisi
Sesine
salınır nefesim
Süt
giysili kara mizahçının
Gözlerimi
kalın bir kuşakla sarıp
İterim
sırtından
Zihnime
nakışlı deneyimleri
El
âlemin geçici bulutlarından
Neşeli
gün toplarım saçılır yere
Omurgam
bin yerinden kırılır
Demir
kalpler soğutur çılgın aklımı
Coşkun
eteklerim çekilir taşlarına
Toplayıp
derslerimi göz göz topraktan
Vururum
on ikiden yine alnımda
Ruhumdan
başlar hep kopmalar
Dünden
uzar gölgelenmeye
Ağırbaşlı
meltemlere saklarım siluetimi
Böyle
lokma lokma yuttuğumda tüm zamanlarımı
Çitilerim
ceketime iliklediğim özverileri
Gurur
pul pul dökülürken derimden
Uçuşan
tembihlerimden yazılır aforizmalarım
Altın
dişli yaşlı kadınlarım
Eritip
onları sürerim kirpiklerime
Göz
kapaklarım hatırlatsın diye
Her
kanat çırpışında dünyaya
Dudaklarımı
onlarla boyarım kor kızıl
Konuştukça
işlesin içime, uyaran alevleri
Ben
şekerli söze kanan küçük kadın
Özdeyişli,
pembe bir çizgi film
Kendine
gitmeler biriktirmiş
Yanlış
savaşçı
Çocukluğum
sevinsin diye
Zorluyorum
hayatı
OĞUZ
TÜMBAŞ’LA
“TÜRK
YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
Şiir Sarnıcı: Hocam, Türk yazınına uzun yıllar emek verdiniz; deneyiminiz, birikiminiz ve öngörünüzle bize aktaracağınız bilgiler çok değerlidir. Öngörü ve birikiminizi, geleceğin kalemlerine ışık olması için aktarabilir misiniz? Öncelikle, okurların bilgi sahibi olması için, yaşam öykünüzden kısaca söz etmek ister misiniz?
Oğuz
Tümbaş:
Gaziantep’in Oğuzeli ilçesinde
4 Ağustos 1946’da doğdum.
İlkokulu aynı ilçede, ortaokulu Ceyhan’da, liseyi Urfa’da okudum. Ankara’da Gazetecilik Yüksek Okulu’nu 1970 yılında bitirdim.
Devlet
İstatistik Enstitüsü’nde (1966), Milli Eğitim Bakanlığı’nda (1968-1974), TRT
Haber Merkezi’nde (1975-2008) toplam 41 yıl çalıştım.
İlk
şiirim 1965 yılında İstanbul’da “Sanat
Dünyası” dergisinde çıktı. Aynı yıl Çele, Su, Defne, Ilgaz, Güney dergilerinde
şiirlerim, yazılarım yayımlandı. Ankara’da Çele ve Meltem
dergilerinin sorumluluğunu üstlendim.
Bugüne
değin çok sayıda yazın sanat dergisinde şiiri ve yazılarım yayımlandı,
yayımlanıyor.
Yayımlanmış
şiir kitaplarım: Yürek Söylencesi (1998), Bellek Pazarı (2002), İnce Oda
(2007), Küşüm Çınlaması (2011), Dingin Sözler Avlusu (2017), İyi Günler Terzisi
(2020).
Ayrıca
Oğuz’ca Yolculuk (2011), Yazının Gönlüyle (2016), Şiir Yolcusu Kalmasın (2020)
deneme kitaplarım
Birçok
yerel gazetede yazdım. Halen İzmir’de yayımlanan 9 EYLÜL Gazetesinde sanat,
edebiyat ve kitap üzerine yazılarımla gazetecilik yaşamımı sürdürüyorum.
İzmir
Gazeteciler Cemiyeti, Ege Kültür Platformu Derneği, Türkiye Spor Yazarları
Derneği, Dil Derneği, Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği, Cumalı-Seferis Gökyüzü
Kültür ve Sanat Derneği, İzmir Araştırmaları Derneği üyesiyim.
Şiir Sarnıcı: Bugünkü
bilgi ve deneyimizle baktığınızda, Türk şiirinin gelecekte nasıl bir şiir
anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz? Sizce yönelim nasıl bir şiire doğru
gidiyor?
Oğuz
Tümbaş:
Türk şiirinin beslendiği kaynaklar hiç de yabana
atılır gibi değil. Geçirdiği evreler, dönemler, devinimler unutulmaz. Divan
Edebiyatı, Fecri Ati, Edebiyat-ı Cedide, Beş Hececiler, Garip, İkinci yeni,
60’lı,70’li, 80’li yıllar…
Şimdi 2000’li yıllar; teknoloji, dijital, iletişim
çılgınlığını yaşarken, gelecekteki şiirin nasıl bir anlayışa yöneleceğini
düşünmek çok da kolay değil. Ne ki şiir de bu gelişime, değişime koşut olarak
kendi durumunu belirleyecektir.
Bence her dönem kendi şiirini oluşturuyor. Geçmişi
yadsımak değil, geçmişin şiirini, gelişmelerini de bilerek, şiire yön vermek,
geliştirmek, yeni bir şiir yaratmak, çağın gereksinimleri, toplumsal
devinimleri içinde şiir yazmak gelecek kuşakların görevi olacak diye düşünüyorum.
Geçmişe bağımlı kalmak değil; özgür, işlevsel,
savaşımcı bir şiiri öne çıkarmak önemli.
Bu hızlı teknoloji çağında, dijital çıkışta şiir de
kendi yolunu bulacak, varlığını ortaya koyacak elbette.
Şiir Sarnıcı: Şiir,
varlık yapısıyla sanat alanlarının ekseninde bir yerde durur. Şiir sanatının,
birikimsiz ve bir başkasının şiirine özenerek üstesinden gelinecek bir alan
olmadığını, dil biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi ve kültür evrenine
egemen olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan ele aldığımızda, gelecekte iyi
bir şiir kültürü oluşturmak için şair kendisini nasıl hazırlamalıdır? Özellikle
şiir yolculuğuna yeni çıkanlara ne önerirsiniz?
Oğuz
Tümbaş: Şiir
sanatını birikimsiz düşünmek olası değil. Bir başkasının şiirine dayanarak,
özenerek, öykünerek de şair olunamayacağını biliyoruz. Dili, sesi, biçemi,
kültürel dayanağı olmadan iyi şiirin üstesinden gelmek olası değil.
Şiirimiz yeniden belli bir düşünsel, toplumsal
derinliğe, devinime hazırlanmaya yöneliyor. Biz şiir okurları, şiire gönül verenler
olarak derinlikli bir şiiri özlüyoruz elbette.
Bilgi, birikim, deneyim… Kültüre, dil bilimine,
felsefeye inanma, sağlam bir şiir yapısının oluşumuna büyük katkı sağlar. Şiir
alt yapısı sağlam olan bir şair adayı, şiir yolcusu bunu başarır, verimli olur,
geleceğe sağlıklı biçimde güvenle yürür.
Şair, yapısına, doğasına, edindiği kültüre,
bulunduğu coğrafyaya, insana, toplumsal duyarlığa açık oldukça, bağlı kaldıkça,
kendini var eder.
Şiir, yapısı, doğası gereği şimdiki zamandan çok,
geniş zamanlara, gelecek zamanlara aittir. Bunu da akıldan çıkarmamalı şiir
yolcusu genç arkadaşlar.
Okumak, özümsemek, biriktirmek, çağdaş düşünceye
açık olmak, imgeyi sevmek ama şiiri imgeye boğmamak, düş gücünü, anlatım
olanaklarını doğru ve yerinde kullanmak şiire gönül veren genç arkadaşların
yöntemi, ilkesi olmalıdır.
Şair şiir dilini de iyi bilmek durumundadır. Şiirin
akışı, etkisi, yansıması açısından seçtiği sözcükleri önemsemeli, yerinde
kullanmaya özen göstermelidir.
Şiir; sözcükleri, ezgisi, uyumu, akışı ile okuru
bağlamalıdır kendine. Bu da şiirin kalıcı özelliği, özgünlüğüdür.
Şiir Sarnıcı: Her
sistemin amacı, kendini bir adım daha öteye götürmek ve geleceğini garanti
altına almaktır. Bu bağlamda düşündüğümüzde, şiirin de böyle bir amacı olmalıdır.
Şiir kültürünün gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarımı için neler
yapılmalıdır?
Oğuz
Tümbaş: Şiirin
amacının bir yönü de şairin kendini daha ileriye götürmektir. Şair bunu
başarmak için ne yapmalı? Bu çağdaşlığın, toplumsal olgunluğun, deneyimlerden
yararlanmanın, kurgunun, sorumluluk almanın, tutarlı ve düzeyli yönlenmenin,
devingenliğin bir gereği ve zorunluluğudur bana göre.
Melih Cevdet Anday, şiirin amacının “Hiçbir zaman
belirli bir şey anlatmak” olmadığı biçimindedir. Şiirin amacını bu bağlamda
düşünürsek, şiir belirli bir şey anlatmaz ama şiir her şeyi anlatır, her şeyin
içindedir. Yaşamın kendisidir.
Şiir kültürünü gelecek kuşaklara sağlıklı biçimde
aktarmak için, şiiri yaşam biçimi durumuna getiren usta şairlere, yazın
emekçilerine çok iş düşüyor. Onlar sorumlulukla, bilgi birikimiyle, kazanımları
ve deneyimleriyle, düzeyli ve tutarlı çizgileriyle bu işlevselliği,
devingenliği gelecek kuşaklara da iletmek, aktarmak, paylaşmak zorundadırlar
derim.
Şiir Sarnıcı: Türk şiiri geleceğe hazırlanırken, şairin
üzerine düşen görevler nedir? Bu konuda siz nelerin yapılmasını önerirsiniz?
Oğuz
Tümbaş: 2000’li
yılları yaşıyoruz. Tam anlamıyla 21. yüzyılın konumu, koşulları, ekonomik ve
sosyal durumu; dünya insanlarının yaşadığı coğrafyalardaki sorunları;
kapitalist, emperyalist sistemin dayatmacılığındaki yeni görüntüler; gelecek
zaman içinde nasıl bir ivme kazanacak? Kuşkusuz tüm bu gelişimlerin şiire de
yansımaları olacaktır.
Bu oluşumlar, yaşanmışlıklar, değişimler içinde
elbette şairin de yükleneceği görevler, sorumluluklar bulunacaktır. Şairin
kendisini bunlardan soyutlaması olası değildir.
Öncelikle şairin bir dünya görüşüne sahip olması
kaçınılmazdır. Toplumdan, toplumcu gerçeklikten, insandan beslenen, çağdaşlığı
öngören, aydınlanma savaşımında işlevsel olan sanat emekçisi şairdir.
Şairlerin insani açıdan, slogana dayanmadan bir
dünya görüşünden yoksun olmaları, sınıfsal açmazları, uzlaşmaz çelişkileri
görmemeleri şiirlerini yalnızlaştırır, durağanlığa, verimsizliğe yol açabilir.
Şiirini geleceğe hazırlayan, kalıcı olmayı amaçlayan genç şairler, şiir
yolcuları bunların ayrımında olmak zorundadırlar.
Şiir; duygudan, duyarlıktan, doğadan, aşktan,
barıştan, sevgiden, hüzünden, sevgiden uzak değildir. Ancak tüm bu olguları
şair kendi özgünlüğünü koruyarak, sağlıklı bir dünya görüşüyle, özenli dili ve
anlatımıyla, estetik ölçütler işlerliğinde yapması daha doğrudur bana göre.
Şiir Sarnıcı: Roman, öykü veya şiir konusunda, önemli
gördüğünüz ve okurlarımıza iletmek istediğiniz düşünceleriniz nelerdir?
Oğuz
Tümbaş: Şiir
konusunda genelde her şairin ama özelde geleceğe hazırlanan genç şairin, şiiri
ciddiye alması, kolaycılığı değil zoru seçerek, engelleri aşarak, bilgi ve
birikimiyle, deneyimiyle, toplumsal duyarlığıyla, şiirini sağlam temellere
oturtması, okurla işlevsel bağlar kurması onun yararına olacaktır. Şair,
yazdığı şiirlerle vardır, güçlüdür, kalıcıdır. Şair şiirleri kadardır.
Şiir Sarnıcı: Bu söyleşide, Türk yazını geleceğe
taşıyacak çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir Sarnıcı ve dergi gönüllü
temsilcileri adına çok teşekkür ederiz.
Oğuz
Tümbaş: Ben de
teşekkür ederim sevgili Yaşar Özmen. Eğer sorularınıza yeterince aydınlatıcı
yanıtlar verebildiysem, bundan kıvanç ve onur duyarım.
Şiir Sarnıcı: Sağ olun Hocam.
Mehmet BÜYÜKÇELİK
AĞIT YÜKLÜ GÜNLER
Ağıt yüklü yatalak coğrafyamda
şafak kanlı, zaman bıçaklanıyor
uyku tedirgin, ayakta
sıradan düşlere kurşun dökülmüş
kanıyor nice aşk bıçakta.
Ağıt yüzlü ülkem yanan bir orman
gözlerinin bebeğinden yaşam dökülür
günlerin çığlığıyla kahrolur saatler
grevsiz ve hayatsız vuruşanlar
uykusunda baş eğer esirliğe.
Şiirler iyi edecek insanları
reçetesi şairin yüreğinden
dünya yine aynı yöne ıslık çalacak
duymayacak böcekler, insanlar, otlar
ölümden başka her şey değişecek.
Ağıt yüklü şu kara coğrafyada
Satılacak bir pazarda bir kadın
çocuklar koparılmış, yaşanmamış günden
o beklenen sabahın saatinde
hangi güneş vurur yüze kim bilir!
15 Kasım 2016
Ahmet
Süreyya Aşkın
KARDELEN
ÇİÇEĞİM
Bir kışın acımasız ayazı sardı etrafımızı
Bir kışın cam kesen bakışlarıydı gelen.
Tamda yeni başlamıştı
Gözbebeğinden yüreğime uzanan ince sızı.
Herkesin kendi tenhasına saklandığı kalbimde
En beyaz bulutlar kadar bahar getirdin
bugün
Ay misali büyüdükçe büyüdün gözlerimde
Sevdaya süzülen ilkbahar kızı
Kimsesiz mevsimlerdeki kardelen çiçeğim.
Bir sabah gözbebeğinde açıldı gözlerim
Bir sabah bulutlar kadar özgür buldum
kendimi
Ne keder kaldı kalbimde ne buz kesen bir ayaz
Çünkü kolların gecenin ikinci yarısında
Sarıp sarmaladı tüm bedenimi.
Yeryüzü giymişken bembeyaz kefenini
Rengarenk bakışların, gökkuşağı açıyor
yüreğimde.
Senin şarkılarını söylerken en özgür rüzgâr
Nefesinle açtı nefesimdeki bendimi
Kimsesiz mevsimlerde açan kardelen çiçeğim.
Eteklerin ne kadar da güzel uçuşuyor
Adını söylememin her seferinde
Yeni bir değer kazanıyor bak sözlerim.
Uçurumdan süzülen her kar tanesi
Seni selamlamadan indiği yere nasıl
dursun.
Bir mumun alevi gibi aydınlattın virane
gönlümü.
Sen doğdun ya kardelen çiçeğim
Hayat buldu tükenmişliklerde kalan
gözlerim.
Şalın ne güzelde dalgalandırıyor
gözbebeğimi
Bırak dudaklarım ezberlediği adını
okusun.
Sevdan rüzgâr gibi özgür bıraksın
Gönüllere korku salan ölümü
Kimsesiz mevsimlerin tek çiçeği
Kardelen çiçeğim.
(Şiirin Ay'a Hitabı)
EFDAL
SEVİNÇLİ İLE
“TÜRK
YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
Şiir
Sarnıcı: Hocam,
Türk yazınına uzun yıllar emek verdiniz; deneyiminiz, birikiminiz ve
öngörünüzle bize aktaracağınız bilgiler çok değerlidir. Öngörü ve birikiminizi,
geleceğin kalemlerine ışık olması için aktarabilir misiniz? Öncelikle,
okurların bilgi sahibi olması için, yaşam öykünüzden kısaca söz etmek ister
misiniz?
Efdal
Sevinçli
24 Haziran 1949, Turgutlu doğumluyum.
A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü, Türk Edebiyatı Kürsüsünden 1972 yılında, “Hüseyin Rahmi
Gürpınar’ın İlk On Romanında Dil ve Üslup” adlı lisans teziyle mezun oldum.
1972-1980 yıllarında Adana, Manisa, Menemen ve İzmir’de liselerde, 1978-1979 arasında İzmir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nde çalıştım.1980-1998 yıllarında da Dokuzeylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları (Tiyatro) Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yaptım, yönetsel görevler üstlendim.
Yüksek lisans tezim, “Namık Kemal ve Tiyatro”
(1985);
Doktora tezim ise, “Görüşleriyle, Uygulamalarıyla
Bir Tiyatro Adamı Olarak Muhsin Ertuğrul” (1989).
Türk Tiyatrosu Tarihi, Türk Tiyatrosu Metinleri,
Dramatik Yazarlık, Yazılı Anlatım Teknikleri, Yazınsal Metin Çözümlemesi, Temel
Dilbilgisi vb. derslerinin yanında Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Tiyatro
Eleştirisi, Cumhuriyet Döneminde Tiyatro Eleştirisi, Osmanlı Şenlikleri
derslerini de yüksek lisans ve doktora programlarında okuttu.
Şubat 1998’de, 25 yıllık çalışmamın sonunda, kendi
isteğimle emekli oldum.
Nisan-Haziran / 1998 arasında Paris’te, Nationale
Bibliotheque’de, “sûr-nâme” yazmalarımız üstüne bir araştırma yaptım. 1582,
1675, 1720 ve 1724 şenliklerine ilişkin sûr-nâme yazmaları üstünde inceleme
çalışmalarını yaptı, yazmaları yayın aşamasına getirdim.
K.K.T.C. Lefke Avrupa Üniversitesi’nden gelen teklif
üzerine, Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, öğretim
üyesi ve bölüm başkanı olarak (Ocak 1999-Ekim 2002) çalıştım. Yeni Türk
Edebiyatı, Yazılı Anlatım Teknikleri ve Osmanlıca vb. derslerini verdim.
Üniversite adına üç yıl Lefke Edebiyat Buluşması etkinliğini düzenleyip Lefke
Türküsü adlı dergiyi yayına hazırladım.
2002-2007 yıllarında, Dokuzeylül Üniversitesi Güzel
Sanatlar Enstitüsü’nde, Sahne Sanatları Bölümünde, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Tiyatro Eleştirisi, Cumhuriyet Döneminde Tiyatro Eleştirisi, Osmanlı Şenlikleri
vb. dersleri, yüksek lisans ve doktora programlarında okuttum.
2005-2011 yılları arasında, İzmir/Yaşar Üniversitesi
İletişim Fakültesi ile Sanat Tasarım Fakültesi’nde çalıştım, yönetsel görevler
üstlendim. Senaryo Yazarlığı, Yazılı Anlatım Teknikleri, Metin Yazarlığı vb.
dersleri okuttum.
1974 yılından beri çeşitli sanat ve edebiyat
dergilerinde, edebiyat, halkbilimi, dil, tiyatro konularında araştırmalarım,
incelemelerim, denemelerim yayımlandı. İzmir’de çıkan Dönemeç
(1977-1981) ile Ünlem (2004-2007) adlı sanat dergilerinin yayın kurulu
üyesiydim. İzmir Ansiklopedisi’nin yayın kurulunda görev aldım (2010) İzmir’de
Kültür/Sanat cildinin editörlüğünü yaptım. İzmir’de Tiyatro Yaşamı ile
İzmir Basın Tarihi bölümlerini yazdım.
2011’den günümüze, yazıevinde, daha doğru söylersek,
“Ev Üniversitesi’nde, sürekli kadroda”, araştırmaya, yazmaya çalışıyorum…
Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV) ile Dil Derneği
üyesiyim. İzmir’de Tiyatro adlı kitabımla Özdemir Hazar Yerel Tiyatro
Ödülü’yle (İzmir-2001) yazın yaşamımın 40. yılında, Dil Derneği’nin İzmir Özel
Ödülü (Eylül-2014) ve Yeni Tiyatro Dergisi’nin 2017 Emek Ödülü’yle
onurlandırıldım.
Yapıtlarım:
1- Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Sinema’dan
Tiyatro’ya Muhsin Ertuğrul,
2- Muhsin Ertuğrul, Benden Sonra Tufan
Olmasın/Anılar, Yayına Hazırlayanlar: Prof Dr. Ö. Nutku, Doç. Dr. M. Tuncay,
Dr. E. Sevinçli,
3- Görüşleriyle Uygulamalarıyla Muhsin
Ertuğrul,
4- Hüseyin Rahmi Gürpınar / Yaşamı - Yapıtları
– Sanatı,
5- Namık Kemal ve Tiyatro,
6- İzmir’de Tiyatro,
7- Eleştirmen Gözüyle-I- (Türk Tiyatrosu
Eleştiri Seçkisi),
8- Bizans Söylenceleriyle Osmanlı Tarihi /
Yusuf bin Abdullah - Târih-i Âl-i Osmân,
Haz. : Efdal Sevinçli,
9- Karagöz Evleniyor, Anonim, Haz. : E.
Sevinçli,
10- Karagöz Mutfakta, Anonim, Haz. : E.
Sevinçli,
11- II. Meşrutiyet’i Yeniden Düşünmek *(Ortak
Kitap), “II. Meşrutiyet Döneminde Siyasal / Belgesel Tiyatro ve İlginç Bir
Yazar Örneği: Doktor Kâmil Bey ve Oyunları”,
12- Şemikler… Şemikler,
13- Gölgedeki İzmir Yazıları,
14- Suat Taşer, Konuşma Eğitimi (Yayına Haz.:
Efdal Sevinçli)
15- Celebration, Entertainment and Theatre in
the Ottoman World, (Ortak Kitap),
16- Turgut Özakman’ın Romanları-Romancılığı,
(Ortak Kitap),
17- Moralızade Vassaf Kadri Çakıcı’nın İlk
Kurşunu (1909)-(Oyun), Yayına Hazırlayan: Efdal Sevinçli,
18- Leblebici Horhor Ağa Operetinin 140 Yıllık
Serüveni,
19- İzmir Basın Tarihi / Gazeteler, Dergiler,
Şiir Sarnıcı: Öykü
yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir ve kendisini
neyle donatmalıdır ki kalıcı bir öykü kültürü oluşturabilsin çağına? Bugünün ve
geleceğin yazınına katkı sağlamak için, bunca yıllık deneyimleriniz ışığında
öykü ve öykü yazarı için neler söylemek istersiniz? Özellikle sizin ölçüt
olarak ele aldığınız konular nelerdir? Bir öykücüye başka neler önerirsiniz?
Öykü yazarı, gelecekte nasıl bir öykü anlayışıyla karşılaşacak? Değişime,
dönüşüme ve gelişime uyum için ne yapmalıdır? Bu konuda öngörünüz nedir?
Efdal Sevinçli: Yazmak eylemi, okumak eylemiyle bütünlenir. İletişim
olanaklarının her geçen gün arttığı günümüzde, yazma sorumluluğuyla yola bir
yazar adayının türler arasında ayrım yapmadan Türk ve dünya edebiyatındaki
“anlatı kahramanlarını” tanıyarak ilerlemesi gerektiğini bilmeli diye
düşünüyorum. Şimdi bu “anlatı kahramanlarını” örnekleyin diye bekliyorsunuz,
biliyorum.
Franz Kafka'nın Metamorfoz
/ Dönüşüm anlatısındaki kahramanı Gregor Samsa, bir sabah kendini dev bir
böceğe dönüşmüş olarak bulur. Böcek ve insan ikileminin sorunlarından uzaklaşıp Sait Faik’in “denizlerin kıralı” diye
tanıttığı Sinağrit Baba’nın peşine takılalım… İnanıyorum ki genç
arkadaşlarımız da gözlem gücüyle yazdıkları “anlatı denemeler”inde, yazım
kurallarının katı bir uygulayıcısı olarak kendi kahramanlarını bulacaklardır.
Şiir Sarnıcı:
Roman yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir, nasıl
bir ön hazırlık yapmalıdır ve kendisini neyle donatmalıdır? Örneğin siz ne gibi
bir ön hazırlık yapıyorsunuz? Yazarken özellikle dikkat ettiğiniz konular
nelerdir? Yazarlara anahtar bilgi olarak ne söylemek istersiniz? Roman sanatı
gelecekte nasıl şekillenebilir ve buna katkımız neler olabilir? Roman yazarı,
gelecekte nasıl bir roman anlayışıyla karşılaşacaktır? Kendisini nasıl
hazırlamalıdır?
Efdal Sevinçli: Ben bir roman yazarı değilim. Lise öğretmenliğimi
bir hazırlık evresi sayıyorum, 1980’den 2011’e üniversite düzeyinde, 2019’a
değin de aralıklarla yazarlık kurslarında, dramatik yazarlık / metin yazarlığı
/ yazılı anlatım teknikleri / yazınsal metin çözümleri başlıklarıyla dersler
verdim. Düşüncelerim, “yazarlık eyleminin öğretimine ilişkin bilgilerim”, bu
alanlardaki araştırmalarıma, deneyimlerime, eleştiri bilgisine dayanıyor.
Bugün, onlarca öğrencim oyun yazarı, roman ve öykü yazarı, ozan olarak
edebiyatımızda var oldular. Elbette varoluşlarında asal emek onların
çalışmasında. Onlar bireysel yetenekleriyle, becerileriyle kendilerini var
ettiler…Ancak sanat dünyasında varoluşlarını sürdürmeleri de tek başlarına
onların ellerinde değil…Bunu hemen bütün yazarlar, yazmak eyleminin içinde
olanlar iyi bilir!… Benim onlara ancak eleştirel açıdan katkım olmuşsa bundan
büyük bir mutluluk duyarım.
Şu günlerde dünya,
kâğıdın ölümünü tartışıyor. Sanal yayın dünyası artık bir gerçek. E-kitap
yayınları, satışları sanal ağda satış egemenliğini sağlamak için her yolu
deniyor. Ancak aşılamayan ilk engel kâğıt ve kalem… Biçim değiştirse de kâğıt
ve kalem yazmak eyleminin en önemli aracı, gereci… İkinci engel ise insanın
doğası, tinsel yapısı… Hangi ortamda, hangi koşulda olursak olalım yazar,
insanı, insanın tinsel yapısını anlatmak zorunda. Örneğin bu insan Anayurt
Oteli’ndeki Zebercet olmayacak ancak yazar adayımız bu “otel görevlisini”
tanımalı, yarın uzay istasyonunda bedeni, tini değişime uğramış kahramanını
yazarken atasını anımsamalı… Bugün dünyada hâlâ en çok satan romanların başında
gelen Suç ve Ceza’nın kahramanı Raskolnikov’un tinsel kişiliğinin
büyüsüne kapılan okurları düşünüp insan psikolojisini anlatmanın ne denli
önemli ve zor olduğunu yazar adayımız bilmeli… Öyleyse yazar adayımız gözlem
gücüne inansa da toplumbilim çalışmalı, psikoloji çalışmalı… Sözün kısası,
roman yazmak için yazım kurallarını iyi bilmek yeterli değildir… Yaşam
bilgisine çok çalışmak gereklidir!...
Şiir Sarnıcı:
Bugünkü bilgi ve deneyimizle baktığınızda, Türk şiirinin gelecekte nasıl bir
şiir anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz? Sizce yönelim nasıl bir şiire doğru
gidiyor?
Efdal Sevinçli: Böyle bir öngörüde bulunmak…benim işim, becerim
değil!… Kültürel yapımızın göstereceği değişimler toplumumuzu, insanımızı
yönlendirip etkilerken şiirimizin de yönelimlerini belirleyecektir. Dileğim
çağdaş, özgürlükçü, bilime, bilgiye inanan, tutuculuktan uzak, Türkçemize
sevgisi, saygısı olan bir kuşağın şiirimizi yönlendirmesi, geliştirmesi en
güzel dilek olur. Dil işçisi olduğuna inandığımız ozanların elbette kendi
şiirimizi, ozanlarımızı tanıyıp dünya şiirinden de esinler alması sanatçının
sorumluluğu olacaktır diye düşünüyorum.
Şiir Sarnıcı:
Şiir, varlık yapısıyla sanat alanlarının ekseninde bir yerde durur. Şiir
sanatının, birikimsiz ve bir başkasının şiirine özenerek üstesinden gelinecek
bir alan olmadığını, dil biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi ve kültür
evrenine egemen olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan ele aldığımızda,
gelecekte iyi bir şiir kültürü oluşturmak için şair kendisini nasıl
hazırlamalıdır? Özellikle şiir yolculuğuna yeni çıkanlara ne önerirsiniz?
Efdal Sevinçli: Buz nasıl suyun donmuş görünümüyse şiir de sözün
büyülü görünümüdür. Bu benzetmede şiir ile büyücülüğü birleştirdiğimi kimse
düşünmesin!... Evet, büyücülükte olduğunu düşündüğümüz gizlilik şiir için de
düşünülebilir… Özünde şiir, ozanın sözcüklerle yaptığı bir işçilik sanatıdır.
Ozanın dilini kullanma yeteneği, kültürel varsıllığıyla bağlantılıdır. Divan
şiirini, halk şiirimizi iyi tanıyan, şiirimizin ustalarının sözcük
işçiliklerini inceleyen gençler başarılı oluyorlar. Yalnız son dönemde genç
ozanlarımızın “bir telaş halinde”, dergilerde arka arkaya şiirlerini ve
kitaplarını yayımlama “hevesinde” olduklarını gözlemliyorum. Ben şiirdeki
sözcüklerin dinlenmeye gereksinimleri olduğunu düşünüyorum. Bir ozanın acele
etmeden, sözcüklerin dizelerdeki anlamını, gücünü düşünüp şiirlerini yeniden,
yeniden okuyup işlemelerinin daha işlevsel olacağına inananlardanım.
Şiir Sarnıcı: Her
sistemin amacı, kendini bir adım daha öteye götürmek ve geleceğini garanti
altına almaktır. Bu bağlamda düşündüğümüzde, şiirin de böyle bir amacı
olmalıdır. Şiir Kültürünün gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarımı için
neler yapılmalıdır?
Efdal Sevinçli: Şiiri, şiir kültürünüzü var edenler ozanlardır.
Ozanlara “akıl verecek” konumda değilim. Onlar her koşulda yollarını bulurlar.
Şiir Sarnıcı: Türk
şiiri geleceğe hazırlanırken, şairin üzerine düşen görevler nedir? Bu konuda
siz nelerin yapılmasını önerirsiniz?
Efdal Sevinçli: Ozanlar elbette toplumun birer ögesi olarak duygu
dünyamıza, sanatlarıyla katkıda bulunurlar. Üretimleri ne denli bireysel olsa
da şiirleri sonuçta bireylerin, toplumun duygu dünyalarını yansıtırlar.
Günümüzün ozanları bütün sanat dallarına ilgi duyan sanatçılar olmak
zorundadırlar. Olsa olsa eleştirilerimizle onlara destek olabiliriz.
Şiir Sarnıcı: Roman,
öykü veya şiir konusunda, önemli gördüğünüz ve okurlarımıza iletmek istediğiniz
düşünceleriniz nelerdir?
Efdal Sevinçli: Okumak, çok okumak zorundayız. Sanatıçıyı besleyen
en önemli güç okumaktır. Bir de eleştiriden ürkmeyelim, eleştiriden
yararlanalım.
Şiir Sarnıcı: Bu
söyleşide, Türk yazını geleceğe taşıyacak çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir
Sarnıcı ve dergi gönüllü temsilcileri adına çok teşekkür ederiz.
Efdal Sevinçli: İlginize ben teşekkür ediyor Şiir Sarnıcı’na sanat
yolunda başarılar diliyorum. Saygılarımla.
İbrahim Hakkı Gündoğdu
ÇINAR ÇOCUKLAR
Niçin uçurtmasını boyar çocuklar
gökyüzüne gelin vermek için mi
güneşi alarak koynuna uyuyanlar
rüyalarından kovarlar katran geceyi
kalplerine taşırlar yıldızlı mevsimi
mavi geleceği
sema artık oyuncaktır
gözlerinde çocukların
yumurcaktır zühresi salıncakların
Niçin kumlara banar saçlarını çocuklar
okyanusu boydan boya yüzmek için mi
yelkenlere yele olur da sonra
rüzgarları asarak dalgalara
enginlere dolmak için mi
gitsinler hayalleri zamandan büyük
umutları asırlardan öte
gitsinler ömürleri bitimsizcesine
Niçin seller gibi taşar çocuklar
yıkarlar düş vadilerini
tohum toprağını yarar
çınar olur
çocuklar yüreklerinde taşır eserlerini
cemredir her bakışı
çocukların
zirvedir
çocuklar zaferden başka nedir
Niçin gözleri siyah, ela, mavi de olsa
enginlere bakar çocuklar
hayatı asırlara taşımak için mi
yoksa sırlara taşımak için mi
derin ufuklara varmak mı yoksa
gelecek onlardır, gerçek onlarda
en yalın, en temiz onlar
çamurla oynasalar da…
Emine Çakır
İNCİR HİKAYESİ
ah
doksan yaşına gelip alıp başını giden
aramıza
sesli bir fasıl heyeti koyan
ince
sazında türküsü kalan
ah
babam, ah babam....
gazı
severiz biz, gülü-verse bir kere anan
diyen
adam, on üçünde derlediği gülü
doksanında
hatırlayıp döktü diline
"gül"
sevmedi sevilmeyi geç vakit
çarptık
böldük çıkardık topladık anamı
artısını
koyduk on çocukla koca bir gelecekti
tarlada
buğday, damda buzağı, her öğüne
tencerede
yemek, kendisine eksilen ekmek
evin
darlığında gülen güller arayan anam
dişi
sızlayan bir zamandı evde anam
tazeleyip
süsledi teyzem çocukluğumuzu
necip
emine'si unuttururdu şeytanı masallarında
takla
atıp geçerdi gözlerimizin önünden melekler
yüreğimiz
can eriği, tutardı sevincimiz gökleri
pişmiş
nohut olur yuvarlanırdık yerlerde
mutluluk
ateş kızıllığında gülerdi usumuza
gülmeyen
yüzümüzün notalarını silerdik gecelerde
sadettin
dayımın kulübemsi evi şiirce dillenirdi
happe
ninenin esprileri oyun kurardı sınıfta
sarsıp
geçerdi yüzümüzde açan mor çiçekleri
üretmeye
aşıktı insanlar sade bir güzellikle
boş
durulmaz derdi büyüklerimiz otururken
derlerdi
de... bizden alacaklı çıkardı dertler
diktiğimiz
yediverenler dertlerimize gelindi
ama
iyi yürekliler gül işlerdi kalbimize elleriyle
ah
babam... ah babam
gülmek
için anamdan gaz isteyen adam
soluğum,
sıkı bir kilit vururdu göğsüme
korkuyla
yediverenler gibi titrerken anamın gölgesi
içimde
yaşattığım melekler bir incir çekirdeği küçülür
sana
su bile vermezlerdi
kör
tapınaklar yaratırdın yoktan, bize umut yoktu
kuşlar,
öküzler, sıpalar dostumuz olurdu
yalnızlık
yarattığın yerde, varlığımın nedeni çoktu
köyümüzün
gürül gürül akan suyunda gezinirken
minik
ellerim, durulanırdı dünya ve baştan sona aklım
şimdi,
su bereketiyle bir incir ağacısın şiirimin içinde
aklım
korkuları çoktan yitirdi, artık bana feminist diyorlar.
08.02.2016 İzmir
MUSTAFA
GÖKÇEK’LE
“TÜRK YAZINI GELECEĞE NASIL HAZIRLANMALIDIR” KONULU
SÖYLEŞİ
Şiir
Sarnıcı: Mustafa
Hocam, Türk yazınına uzun yıllar emek verdiniz; deneyiminiz, birikiminiz ve
öngörünüzle bize aktaracağınız bilgiler çok değerlidir. Öngörü ve birikiminizi,
geleceğin kalemlerine ışık olması için aktarabilir misiniz? Öncelikle, okurların
bilgi sahibi olması için, yaşam öykünüzden kısaca söz etmek ister misiniz?
Mustafa Gökçek:1953 Gaziantep doğumluyum. Daha önceden yıllarca üniversitede (Türk Dili Edebiyatı Bölümünde Diksiyon ve Fonetik konularında hocalık görevi) öğretim üyesi
olarak görev yaptım. Bu görevden sonra emekliye ayrıldım. Burada olduğum süre içerisinde birçok ders kitabı hazırladım. Emekli olduktan sonra da edebi kitaplar yazdım. Yaklaşık 12, 13 yaşından itibaren yazdığım kitaplar (ders kitapları ve bazı senaryolar, sinopsisler de dâhil) elli adedi buldu. Hâlâ da yeni çalışmalar yapmaktayım. Hatta şu anda yeni bir roman çalışması yapıyorum (51. Kitap olarak). Şiir kitapları ve roman, öykü, tiyatro oyunları yazdım ve bir gazete de makale yazmaktayım. Türkiye’nin çeşitli kentlerinden gönderilen kitapları yorumlayıp, bilgi verdim. Halen aynı gazete de yazılarıma devam etmekteyim. Tabii edebi yazılarıma da...
Şiir Sarnıcı:
Roman yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir, nasıl
bir ön hazırlık yapmalıdır ve kendisini neyle donatmalıdır? Örneğin siz ne gibi
bir ön hazırlık yapıyorsunuz? Yazarken özellikle dikkat ettiğiniz konular
nelerdir? Yazarlara anahtar bilgi olarak ne söylemek istersiniz? Roman sanatı
gelecekte nasıl şekillenebilir ve buna katkımız neler olabilir? Roman yazarı,
gelecekte nasıl bir roman anlayışıyla karşılaşacaktır? Kendisini nasıl
hazırlamalıdır?
Mustafa Gökçek:Teşekkür ederim, güzel bir soru. Bu soru da küçük
bir düzeltmem olacak, o da yazarlara değil de genç yazarlara diyelim. Çünkü
yazara haddim olmaz.
Sevgili Yaşar,
yaşamımda ilk aldığım hediye bir romandı. O günlerde henüz dokuz yaşındaydım.
İlkokul öğretmenimin sınıf bitirme hediyesiydi. O bana, yaşamım boyunca yön
gösterici oldu! Çünkü kitap okuma alışkanlığımı sağladığı gibi, bu sayede de
sonraki yıllarda yazmaya yöneldim.
Burada, önemli olan
çevrenizin ve ailenizin size destek olması. Şayet ilk gençlik çağlarında bir
şeyler yazmaya karar verdiyseniz. Ebeveynlerinizin yanınızda olması gerekir.
Yıllar önce şiir denemelerim çok oldu. Daha sonraki yıllarda çokça öykü yazıp
bastıramadım ama okul dergilerinde ve yerel dergilerde yayımlanmasını sağladım.
Gerçi daha sonra hem üniversite yaşamımda hem de özel yayınevlerinde,
kitaplarımı yayımlatma imkânım oldu. Bunları yazarken düşüncemi özgür bıraktım.
Ortalığın sakin olmasını bekleyip, özellikle sözsüz bir müzikle, yazacağım
konusundaki düşüncelerime odaklanmaya çalıştım. Tabii bunun daha öncesi de var.
Yani düşüncenin demlenme zamanı! Şayet aklınıza bir konu gelmişse ve siz bunu
öyküye veya romana çevirmeden önce, fırsatını buldukça oturup bu konu hakkında detaylı
düşünmeniz gerekecek. Çünkü hemen, o tutkuyla yazdığınız zaman, aktarmak
istediğiniz konunun savrulmasına neden olursunuz. Yani sonucunda bütünleşme
olmaz. Ve toparlayamazsınız.
Bir şeyler yazma
düşüncesinde olanlar, öncelikle okumayı çok sevmeliler. Vakit ayıracakları bir
şey olmamalı. Kitap okuma adeta bir tür yaşam biçimine dönüşmeli. Dağarcığında
bir şeyler oluşmalı ki kendisi oluşacak düşüncelerine yoğunlaşsın… Ayrıca çok
sıklıkla eskizlere önem vermeliler. Günde en azından bir makale yazsınlar.
Günde iki-üç sayfa öykü yazsınlar. Bu onlara söyleyebileceğim anahtar bilgi…
Çok okumak ve çok yazmak!
Kısaca roman
sanatına katkı olacak düşüncelerime gelirsem; Yıllar önce, yani Osmanlı
döneminde hayli yüksek olan kültür seviyemiz yönetimlerin olumsuz katkısıyla
neredeyse düşük seviyelere indi! O devirlerde ayda ellinin üzerinde roman
yayımı yapılırken, başka ülkelerde, örneğin Fransa’da beş-on kitap
yayımlanabiliyordu. Sayının çok olması elbette ölçü değil ama nitelikli
kitapların varlığından söz ediyorum. Sonraki yıllarda örnek verdiğim ülkede yüze
yakın kitap yayımlanırken, biz de ise salt, otuz-kırklara düştü bu sayı ve
tabii ki ayda!
Peki… Bu durumda
yapılması gereken ne? Çok kitap yayımı, bizim veya onların kültürlü olduğunu mu
gösterir. Hayır, önemli olan kitapların nitelikli olmalarıdır. Oysa bugün
görüyorum ki çok yayım yapılıyor. Acaba bunların kaçı nitelikli! Şayet roman
veya öykü kitaplarını çoğaltırken, nitelikli olmasını arzuluyorsak bu konuda
bazı girişimler yapılmalı! Bunun çözümü ise salt akademik olmamalı! Çünkü her
genç edebiyat fakültesinde okuma şansını elde edemiyor. Özel olarak, bu konuda
yılları geçmiş usta isimlerin hem pratik, hem teorik, hatta bazı teknik
bilgileri içeren kursların verilmesine destek vermeleri, bu desteği de belirli
kurumların (örneğin belediyeler gibi) hazırlaması, bu tür düşüncelere açık ve
girişimci olmaları gerekir.
Şiir Sarnıcı:
Bugünkü bilgi ve deneyimizle baktığınızda, Türk şiirinin gelecekte nasıl bir
şiir anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz? Sizce yönelim nasıl bir şiire doğru
gidiyor?
Mustafa Gökçek: Teşekkür ederim. Türk şiiri yıllar içinde durgunluk
yaşadı. Çünkü yazılacak tüm dizeleri, yıllar önce bu topraklarda yaşayan nice
şairler yazdı. Ondan sonra gelen kuşak hemen neredeyse aynı cümleleri aldı ve
şiir diye bize sundu. Çünkü yaşanan siyasi çalkantılar, duygu yüklü şiirleri
aktaramadı. Elbette her şair için bunu diyemem, fakat istisnalar pek kaideyi
bozmaz. Böyle olmasının nedeni, kültür ve bu konuda eksikliğimizden oluştu.
Nedeni de yıllarca çağdaşlığa adım atamadık ve özgürce kalem oynatamadık. Hatırlarsanız,
bir ara bazı kitaplar ve şiirler yasaklandı! Toprağa gömülüp, sobalarda
yakıldı! Bu, ülkemizin gerçeğiydi. Realist olmak ve öyle düşünmek gerekir. Bu
konu çok derin yaralar bıraktı. Şimdi ise genç kuşak bu durumu çok iyi bertaraf
etti. Artık yabancı ülkenin şairlerine yönelip şiirlerini okumayı ve paylaşmayı
bildiler. Böylece o düzende ve o yörelerin şairlerinin yazdıkları kitapları
edinip, durmadan onları okudular. Kimileri de kendileri çevirdi. Elbette ki bu
yönde kitaplar okundukça, şiirin duygusallığını ve lirizm akışını kendilerince
çok güzel algılayıp okura sunduklarında, yıllarca bu konuda yorum yapıp ve
eleştiren olarak gördüğüm manzara adeta keyif verdi!
Siyasi
yaşantılarımızda, çalkantılı dönemimizde apolitik olmayı dışlayan şairler,
siyasi ağırlıklı şiirler yazdılar. Oysa yıllar sonra gelen kuşağın şairleri;
şiirin bir kalbi olduğunu, ince, duygulu ve hassas bir kadın olduğunu, dokunsan
incinecek gibi bir düşünüşle yazılan şiirlerle çoğalttıkları eskizler, kim
bilir nice şairlere örnek oldu. Bence bu bağlamda şiir, olumlu yönleniyor…
Şiir Sarnıcı:
Şiir, varlık yapısıyla sanat alanlarının ekseninde bir yerde durur. Şiir
sanatının, birikimsiz ve bir başkasının şiirine özenerek üstesinden gelinecek
bir alan olmadığını, dil biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi ve kültür
evrenine egemen olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan ele aldığımızda,
gelecekte iyi bir şiir kültürü oluşturmak için şair kendisini nasıl
hazırlamalıdır? Özellikle şiir yolculuğuna yeni çıkanlara ne önerirsiniz?
Mustafa Gökçek: Teşekkür ederim. Öncelikle şunu bilmemiz ve sorunun
düşüncesini yadsımamız gerekiyor! Çünkü şiir sanat alanlarının ekseninde ve tam
da ortasında durur. Yani merkezdir. Çünkü işin içinde bazı düşünceleri
irdeliyorum. Örneğin yıllarca şiir yazmış biri, bir öykü veya roman yazıyor. O
kitap bana öyle keyif veriyor ki… Yaşamında hiç şiir yazmamış biri, öykü veya
roman çalışması yapıyor. İlk kitap… Elbette sevinç kaynağı! Oysa edebiyattan
yoksun bir kitap. Nasıl değerlendireceksiniz. Yazarım diye ortaya çıkan bir
arkadaş, aklına geldiği bir anekdotla hemen ve düşünmeden kaleme aldığı
kitabını, sonucunu düşünmeden edebiyat dünyasına göstermeyi amaçlıyor!
Öyleyse ne yapması
gerekir, hassasiyetin adeta doruk noktasını ancak şiir işçiliğinde bulmaya
çalışacak. Ayrıca, hemen her türlü (felsefi, sanatsal, çokça şiir eskizleri,
romanlar…) kitabı okuması, salt okuması da yetmez onlar hakkında düşünmesi,
kendince felsefe yapabilmesi gerekir.
Kendimden örnekler
vermek istiyorum. Eskiden daktilolar vardı. Şiiri yazıp, beğenmediğimizde kâğıdı
yırtardım. Şimdi ise teknoloji sayesinde biraz daha rahatlar oldum. Yazdığını
ve düzeltmek istediğini yapabiliyorsun. Anlatmak istediğim. Bir kez yazdığınız
o an kayda geçmemeli! O şiir üzerinde hep düşünmeniz, mısralarla oynamanız
gerekir. Kimi zaman kelimelerle adeta dans etmeniz gerekir. Kısaca şiir
yolculuğu yüz metre koşusu değildir. Uzun süre bir maraton koşusu gibi ve
kuyumcu işçiliği gibidir. Zamanla nasıl koruk üzüme dönüşüyorsa, sabır ve çokça
şiir düşünmek, şiir yazmak metrelerce uzağa koşmamızı sağlar…
Şiir Sarnıcı: Her
sistemin amacı, kendini bir adım daha öteye götürmek ve geleceğini garanti
altına almaktır. Bu bağlamda düşündüğümüzde, şiirin de böyle bir amacı
olmalıdır. Şiir Kültürünün gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarımı için
neler yapılmalıdır?
Mustafa Gökçek: Bizim
kuşağımız ve daha genç kuşak şanslı! Yıllar önce fakültede 1800’lü yıllarda
yaşamış edebiyatçılara yönelik antoloji hazırlığı vardı. Yazmamız gereken bir
şairin ne bir mektubu ne bir şiiri ne de bir fotoğrafı var! Nasıl yazacaksınız…
Bugün teknoloji çok ileride, örneğin bilgisayara komut verdiğinizde birçok
konuyu bünyesinde tutabiliyor. İnternet bize yardımcı olabiliyor. Bu örnekle
sanırım yazdığımız hemen her şiiri aktarabiliriz.
Şiir Sarnıcı: Türk
şiiri geleceğe hazırlanırken, şairin üzerine düşen görevler nedir? Bu konuda
siz nelerin yapılmasını önerirsiniz?
Mustafa
Gökçek: Şair, her zaman yeni şiirlerini üretmek zorundadır.
Bunun yanında da ülkemizden veya başkaca ülkenin şairlerini çokça okumaları
gerekir. O havayı teneffüs etmeleri, şiir işçiliğinin neredeyse mihenk taşıdır.
Muhakkak şiiri çok iyi betimlemeleri gerekir.
Şiir Sarnıcı: Roman,
öykü veya şiir konusunda, önemli gördüğünüz ve okurlarımıza iletmek istediğiniz
düşünceleriniz nelerdir?
Mustafa Gökçek: Öncelikle konu bütünlüğünden ayrılmamaları gerekir.
Yazdığınız roman veya şiir, ya da edebi ürün hiçbir şekilde mantık hatasını
kabul etmez. Örneğin bir konuyu anlatırken, alakası olmayan bir şeyi aktarmanız
hoş olmaz. Ama yatay bir geçişle ve konuya bağlantılıysa elbette olur,
olmalıdır da! Başta da belirttiğim gibi, konu hakkında sıklıkla eskiz çalışması
yapmaları gerekir. Ayrıca konu hakkında kendilerine düşünme payı vermeleri,
yazacakları konu hakkında düşünmeleri iyi olur.
Edebi dallardan
birini seçeceklerse o yöne tam bir konsantrasyon, tam bir katalize olmaları iyi
olur. Şayet başkaca ürünler olacaksa dağarcıklarında o zaman hemen her türlü
kitabı sıklıkla okumaları ve kitap hakkında kısa bir özet gibi düşünmeleri
gerekir…
Şiir Sarnıcı: Bu
söyleşide, Türk yazını geleceğe taşıyacak çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir
Sarnıcı ve dergi gönüllü temsilcileri adına çok teşekkür ederiz.
Mustafa Gökçek
Ben teşekkür ederim. Eminim ulusal anlamda
olan derginize katılıp, davetinizle kişiliğime gösterdiğiniz nezaket beni
onurlandırdı…
Şiir
Sarnıcı: Sağ olun Hocam.
Uğur Olgar
DOSTUNA DOST, DÜŞMANINA DÜŞMAN
Terra rossa toprak denizle ne güzel birleşiyor
nereidler doğuyor kuzgun güneşin altında.
Ege köpüklü şarapların tadına bakıyoruz Okeanos'la, Poseidon'la
şiir yazan tanrılaşıyor biraz biraz
enginde süzülürken ölümsüzlüğün ateş rengi
hiç esrik olamıyoruz ne kadar ırzına geçsek de şarapların
zaten kafamız dumanlı, dağlardan yeni inmişiz
çıkmaya duruyoruz gökyüzlerine.
Dostuna dost, düşmanına düşman olmaksa racon,
hiç düşmanım yok öyleyse, azılı geçen zamandan başka…
GÜLCE BAŞER’LE
“TÜRK YAZINI GELECEĞE NASIL
HAZIRLANMALIDIR” KONULU SÖYLEŞİ
Şiir Sarnıcı: Gülce Hanım, Türk yazınına uzun yıllar emek verdiniz; deneyiminiz, birikiminiz ve öngörünüzle bize aktaracağınız bilgiler çok değerlidir. Öngörü ve birikiminizi, geleceğin kalemlerine ışık olması için aktarabilir misiniz? Öncelikle, okurların bilgi sahibi olması için, yaşam öykünüzden kısaca söz etmek ister misiniz?
Gülce Başer: Bu en zor soru… Kendimi anlatmakla biraz sıkıntım var benim, yanlış
anlatıyorum. İyisi mi edebiyattan konuşalım.
Şiir
Sarnıcı:
Roman yazmak isteyen bir genç sanatseverimiz; nasıl bir yol izlemelidir, nasıl
bir ön hazırlık yapmalıdır ve kendisini neyle donatmalıdır? Örneğin siz ne gibi
bir ön hazırlık yapıyorsunuz? Yazarken özellikle dikkat ettiğiniz konular nelerdir?
Yazarlara anahtar bilgi olarak ne söylemek istersiniz? Roman sanatı gelecekte
nasıl şekillenebilir ve buna katkımız neler olabilir? Roman yazarı, gelecekte
nasıl bir roman anlayışıyla karşılaşacaktır? Kendisini nasıl hazırlamalıdır?
Gülce
Başer: Şiir biraz ergendir: Dili bozmayı, değiştirmeyi,
yıkmayı sever. Romansa sistem kurma işidir, o yüzden roman yazarken kesinlikle
sorumluluk sahibi bir yetişkin olunmalıdır. Bana göre… Önce tabii bilgi
toplamak gerekiyor. Ben karakterleri de geniş hatlarıyla önden kuruyorum,
yazarken birbirimizi daha iyi tanıyoruz.
Roman sanatı derken, Türkçe roman, Türk romanı nasıl
olmalı, gibi düşünüyorum. Ahmet Mithat’tan Filibelili Ahmet Hilmi’ye uzanan bir
meddah anlatısı benzeri bir çizgi fark ettim. İnce bir çizgi… Ama hayli
verimli… Kemal Tahir ve İhsan Oktay Anar’ın, bence kafa patlatıp uzlaştıkları
çizgi de budur: Zamansız, müstehzi, bol diyaloglu, bir çarşı ruhu…
Şimdi bunların ışığında ben ne yazıyorum? Mütevazı
polisiye hikâyeler… Dilimi arıyorum romanda henüz, dilimi ve yolumu…
Şiir
Sarnıcı:
Bugünkü bilgi ve deneyimizle baktığınızda, Türk şiirinin gelecekte nasıl bir
şiir anlayışına ulaşacağını öngörüyorsunuz? Sizce yönelim nasıl bir şiire doğru
gidiyor?
Gülce
Başer: Enteresan,
gelecek odaklı sorular seçmişsiniz… Gelecekte ne olur, bilmemiz kolay değil.
Ayrıca, nasıl ve ne kadar gelecekten söz etmeliyim? Şiir bitti, benzeri
söylemlere katılamıyorum. Hem Hulki Aktunç’un dediği gibi hâlâ yan yana
gelmeyen sözcükler var. Hem de her zaman dili ve dünyayı baştan kurmak isteyen
bir şair olacaktır. Şu ara verimli bir dönem ama özel bir yere gitmiyor.
Siyaset yükselişte, çünkü insanlar çok mutsuz. Hatta küresel siyasetleri
görüyorum; bir kısmımız dünyayı kaybetmekte olduğumuzu gördük. Popüler kültüre
bir yaklaşma var. Bir avangard arayışından söz edilebilir aslında… Ama
avangarda gidecek ne cesaret var, ne de belki yerleşik denilebilecek bir kanon
kaldı, ki itiraz edip avangard yapılsın. Teknik olarak bir yeniden umudu kesme
döneminden söz edebiliriz. Yarın ne olur? Yarın her şey olabilir.
Şiir
Sarnıcı:
Şiir, varlık yapısıyla sanat alanlarının ekseninde bir yerde durur. Şiir
sanatının, birikimsiz ve bir başkasının şiirine özenerek üstesinden gelinecek
bir alan olmadığını, dil biliminden felsefeye kadar geniş bir bilgi ve kültür
evrenine egemen olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan ele aldığımızda,
gelecekte iyi bir şiir kültürü oluşturmak için şair kendisini nasıl
hazırlamalıdır? Özellikle şiir yolculuğuna yeni çıkanlara ne önerirsiniz?
Gülce
Başer: Yeni
bir şey yaratabilmek için önce nelerin eski yeniler olduğunun bilinmesi
gerekiyor, elbette… Literatüre, kişisel bakış açısı getirecek kadar hâkim olmak
şart, bence…Başlangıçta ille birinin etkisi olacak. Ama zamanı geldiğinde
ustalarla hesaplaşıp kendi rotasını da çizmesi gerekiyor şiir yazan kişinin…
Bizde
olay biraz yanlış anlaşılıyor: Kuşaklar arası biçimsiz kavgalar çıkıyor. Buna
karşılık karakteristik şiirler daha nadir görülüyor. Şaka gibi…
Gerçekte
olması gereken şu: Birinin şiirine hayran olur ve önce onu taklit ederiz. O
kadar çok o olmak isteriz ki, bir yerde katılır, onun şiirini kendimizce
okumuşluğun şiirini yazarız. Orası kendi üslup umudumuzun başladığı yerdir.
Kendi sesimizi seversek, bir sonraki şiirde, “Bunu ben nasıl yazarım?” diye
düşünmeye başlarız.
Şiir
Sarnıcı: Her
sistemin amacı, kendini bir adım daha öteye götürmek ve geleceğini garanti
altına almaktır. Bu bağlamda düşündüğümüzde, şiirin de böyle bir amacı
olmalıdır. Şiir Kültürünün gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarımı için
neler yapılmalıdır?
Gülce
Başer: Yapabileceğimiz tek şey iyi incelemeleri teşvik
etmek… Maalesef vasat çalışmalar daha hızlı ve çok yazılıyor.
Şiir
Sarnıcı: Türk
şiiri geleceğe hazırlanırken, şairin üzerine düşen görevler nedir? Bu konuda
siz nelerin yapılmasını önerirsiniz?
Gülce
Başer: Şairin tek işi var: Elinden geldiğince iyi şiir
yazmak… Gerisini tarih yapar zaten…
Şiir
Sarnıcı: Roman,
öykü veya şiir konusunda, önemli gördüğünüz ve okurlarımıza iletmek istediğiniz
düşünceleriniz nelerdir?
Gülce
Başer: Önemli mi, bilmem ama kendimce düşüncelerim var:
Özgün ve şık metinler kurabilmenin esas olduğu… Kullandığım yöntemleri
sorularda anlattım zaten… Benim yolum bu. İnsan sayısı kadar yol vardır, bir
yandan da…
Şiir
Sarnıcı: Bu
söyleşide, Türk yazını geleceğe taşıyacak çok değerli bilgiler aktardınız. Şiir
Sarnıcı ve dergi gönüllü temsilcileri adına çok teşekkür ederiz.
Gülce
Başer:
Umarım…
Asıl ben teşekkür ederim…
Esra
Dökmen
KÖLELİK
İZİ
Sığınaktı af
Boşluktan kaçtığından beri Araf
Dönüşüm,
Kafka’nın tepelerinden
Sanı deltasına.
Akıyor su
Hafızasız havzaya
Her şey kemik tozu,
İnsan unu adına!
Çoğul kimliklerin
Sürrealist aynasında
Okşanıyor, okşanıyor
Yanılsamış ruhumuz
Büyük göz adına!
Eğildi ‘dün’
Geçmiş açtı eteklerini
Dünyaya haz duyan baronlar
İstediğini ele geçirdi
Ses etmedi insanlar
Menfaatleri gereği
Karıştı havaya arsızlığın nefesi
Özden bir sıçrama,
Sapma ile gıdıklanıyor ses telleri
Harita üzerinde açık ve aleni
Kölelik izi:
‘Evreka!’ dedi, unutma.
Neval Savak
ÇİZGİ DIŞI YÜRÜYENLER
“Bırakın gerçekleri gelecek söylesin ve herkesi eserlerine ve
başarılarına göre değerlendirsin. Bugün onların olsun; ama uğrunda çalıştığım
gelecek benimdir.”
NİKOLA TESLA
Bilinmezlik...
Geldiğimiz yerin tam da başlangıcı. Neden hep bir boşluktan söz ederiz? Yeri
dolmayan boşluk hissi... Hep bir arayış hissi... İnsanoğlu yaşamında olup
bitenlere anlam yüklemekte başrolü ilk önce kendine biçendir. Dünyasındaki ve
dünyadaki şeyleri gözleriyle ve aklıyla taradığında somut olarak var olduğuna
inanmak için elle tutulur, gözle görülür olması noktasında genelde hemfikir
olmuştur. Antropi ilkesi... Görebilmek. Düşünceleri, hisleri, içgüdüleri gözle
göremez ve elle tutulamaz olsa da kendisiyle çelişerek, somut bir olgu gibi
aslında tüm bunları bilinçdışı yasalaştırır. “Antropik İlke'nin de temel olarak
hatası, neredeyse hiçbir bilimsel bilgiye dayanmadan, çok büyük çıkarımlarda
bulunmak ve bunları test etme ihtiyacı duymamaktır. Ancak en ufak bir sorgulama
silsilesi bile, bu ilkenin temellerini kolayca çürütmektedir. Hiçbir şey insan
için var değildir ve insan, hiçbir şeyin merkezinde değildir. Ha, belki ego ve
kibrin merkezinde olabiliriz; illa bir şeylerin merkezinde olacaksa insan...”
İyi hâlden... Çelişki... İyi ki çelişiyor insan... Çelişikler bu çelişki
dürtüsü ile düştükleri şüpheden zamanla belirli aralıklarla ortaya konulan tüm
verileri çürüterek yeni keşiflerle hem kendilerinin hem de kendine inananların
zamanda level atlamalarına neden olmuştur aslında. Zamanda, yaşamlarında duyu,
öngörü ve deneyimlerini birleştirerek ortaya koydukları kuramlar ve eserlerle
bilimde ve sanatta farkında olarak ya da farkında olmayarak yüzyıllarca sürecek
aydınlanma ve gelişmelere damgalarını vuracaklardı.
Nietzsche,
Cayce, Freud, Dostoyevski, Poe, Tolstoy, Tesla gibi... İnsanın, doğanın, var
oluş ve yok oluşun arasındaki temele inmişlerdir. Hem bir başlangıç noktası
aramış hem de ortaya konulan tüm kuramları inkâr ederek yeni veriler elde
etmeye çalışmışlar. Sizden önce kabullenilen gerçeklikten şüphe etmezseniz
mutlak gerçeğe açılan kapının yanına bile varamazsınız. Kendi deneyleriyle ve
deneyimleriyle vardıkları gerçeklikte bile zaman zaman yanılgı yaşayan bu
insanlardan bazıları gerçeğin göreceli olduğunu kendilerine ve insanlığa bir
kez daha ispatlamışlardır. Bazıları boyutları zorlayıp görülerin peşinden
gitmiştir. Evrenin sadece kendine tahsis edildiğini düşünen insanı
sarsmışlardır. Bilimsel ve sanatsal her alanda gelişme, yığın kültürünü bir
noktadan bir noktaya taşımaya yetkilidir. Her şey bir örgü ile birbirini
tetikleyen zincirleme bir gelişim sürecine bağlıdır. Yeryüzünde olmayan birçok
icat durduğu yere olmamıştır. Bellekte vardır; çünkü önlerinde ortaya
çıkarabilecek yan bir model olmamasına rağmen ortaya çıkardıkları her aletin
mantıklı birer işlevini görürüz. Birileri, diğerlerinde de olabilen yetilerini
kullanmıştır sadece. Doğada ve insan ruhunda olmayan hiçbir şeyi ortaya
koyamazsınız. İlk insanlar; Australopithecine... Homo sapiens, Neandertaller
gibi... Bu ilk insanlardan başlayarak yazma çizme, alet icat etme, yaşamda
kalma içgüdüleri ile modern çağdan uzak, bilimden uzak olarak var olduklarını
düşündüğümüzde stratejileriyle hangi öngürü ile görmedikleri şeyi yaptıklarını
düşünün. Farklı bir insan formu olan Neandertal insan türü 350 bin yıl
yaşamıştır. Neandertal mağaralarında kemikten yapılmış bir flüt bile
bulunmuştur. Çakmaktaşından mızrak, el baltası, kayadan sivri aletler
yapmaları... Önlerinde bir model olmadan bu cisimlerin görüntülerini nereden
bulmuşlardı acaba? Eski dönemlerde yaşayan insanların eşsiz mimari eserlerinin
şölenlerini düşün ve şimdi etrafına bak. Gelinen noktada önceden var olan her
şeyin üstüne bir şey koyup gelişmiş bir taklidini yaparak yeni olanı, varsayılan
şey üzerinden yeryüzüne sunulmaktadır. Pamukkale’ye otuz üç yıl önce yaptığım
tarih kokan bir gezide taş bir kemerin altında taştan oyulmuş tekli bir koltuğa
rastlamış, üzerine oturup derin derin düşünmüştüm. Bizim evdeki koltuk
takımının bir parçası olan tekli koltuğun aynısıydı tüm hatlarıyla. Otuz yıl
önce talan edilmeden gördüğüm Bergama’daki baş döndüren sütunlar ve
işlemeleri...
Biz her
şeyin tekrarı gibi duruyoruz modern çağda. Modern dünyanın yığın kültürlerinde
yeni diye bir şey yoktur. Yenilik içe dönüşle başlıyor, yeni bir model sunmakla
başlıyor sonuçta. Tetikleyici duyular ile aklın birleşiminden doğmuştur yeni
olan, bilinmeyen her şey. İnsanın doğasında yer alan hayal gücü eşsizdir.
Sıçrama hareketi, insan duyuları ve öngörüleri ile gerçekleşir. Var olmayan bir
şeyi icat edip keşfedemezsiniz. Evren bir bütün halinde hareket eder ve içinde
her şey vardır. İnsan, duygusal ve doğası karmaşıktır. Kalp konuşur mu?
Dürtünün dili mi var? Yoksa eli var da eli ile size bir şeyi işaret mi eder? Ya
rüyalar... Bilinçaltının dışa vurumu diye bilimsel yorumlara konu olan ya
rüyalar? İnsanoğlu aklıyla izah edemediğini reddetmeyi tercih etmiştir her
zaman. Bana göre insan, bilmediği şeyin korkağıdır. Kendi kendini
baskılayandır.
Dahiler,
sanatçılar, bilim insanları, filozoflar... Ortak nokta sanat. Çoğunun yaşamında
travmatik olaylarla başlayıp sanatla kesişen yollarında değişimin kapılarının
açıldığı görülür. Bu travmatik olaylar bir şeyleri tetikler. Hepsi içsel
dürtülerinin peşinden gitmiştir. Bazıları yoksulluk, zorluk, yığın kültüründe
garip, başlarda çekinilmesi gereken kişiler olarak karşılansa da anlaşılmamanın
verdiği yalnızlıkla karşılaşsalar da vazgeçmemişlerdir. İdeale giden yolda her
biri bayraklarını er ya da geç dikmişlerdir. Gerçek sanat eserleri
trajedilerden yükselir hep. “Tam uykuya dalmak üzere olduğunuz anı düşünün.
Henüz tam dalmadan, yarı uyanık olduğunuz o en son an. Uykuya teslim olmadan, o
son çizgide tuhaf düşler görürsünüz. Ama o sırada uyursanız, bu düşlerin tümünü
unutursunuz. İşte ben, o son çizgiden geçip, uyanıyor ve orada gördüğüm garip
düşleri yakalıyorum. Benim yazdıklarımın bir kısmı da bu düşlerdir.” demiş,
kendini ve yazdıklarının kaynağını tanımlamak için Edgar Allan Poe. Pessoa
inkâr yoluna giderek kendini ve dünyanın arasındaki perdeyi kaldırıp iki
parçaya bölerek benlikte karşılaştırmalı analiz yoluyla hiççilikte bir anlam
arama yolunu arayan cesur bir atlıdır.
Hayatın
anahtarının tehlikeli yaşamak olduğunu düşünen Nietsche, kendi çalkantılı
hayatının filozofu. Ona göre acı çekmek; iyi şeylere ulaşmanın bir parçasıdır
ve bir insan acı çekmeyi bildiği ölçüde özgürdür. Doğu felsefesinden
etkilenmiştir. Savaşın içinde acıyı tecrübe ederek içinde sarsıntıları başlatan
ve sonrasında hayatında olan talihsizliklerin başrol oyuncusu... Frengi...
Acıdan kurtuluşa sanat ve felsefe ile kapı açmıştır. Anlam bulma... İçgüdüsel
duygular... Değiştirici duyguların gücünü arama duygusu ile çıktığı yolculukta
kaygılarının yansıması onu yalnızlığa, derin sorgulamaya ve yazmaya itti belki
de. Kendi içinizden, etrafınızı saran yığınlardan çıktığınızda asıl mutluluğa,
asıl anlama çıkıldığının mesajını kendi deneyimleriyle vermiştir. Babasının
hastalığının onu da yakalayacağı korkusu hayatının geri kalanını seyahat ederek
aforizmalar yazmasına neden olmuştu. Acı... Elle tutulamayan soyut kavram.
“Bizi öldürmeyen şey güçlendirir.” Nietzsche, sokakta bir at arabacısının ata
şiddet uyguladığını gördüğünde hemen atın yanına giderek atın boynuna
sarılmıştır. Acıyla öpüp hıçkırarak ağlarken birden yere yığılır. Bu onun
duygusal tetiklenmesinin çöküşüyle aklını yitirmesine varacak sürece neden
olmuştur. “Yaşamak, acı çekmektir. Hayatta kalmak ise, bu acıda bir anlam
bulmaktır.”, “Doğrular ve yanlışlar yoktur, sadece yorumlar vardır.”
Dostoyevski...
Nietzsche, Freud ve daha nice dâhileri etkisi altına alan, iç benliklerinde
olağanüstü bakış açılarının kapılarını açan kristal kürenin hası. Nietzsche
onun için şöyle bir cümle kurmuştur: “Öğrenebileceğim bir şeyler olan tek
psikopat analist.” Alt benlik ile üst benlik çatışması yüzünden kendini sürekli
eserlerinde cezalandıran Dostoyevski, dünya ile bağını koparacak ölüm uykusu
gibi uykuya dalar her zaman. Dışarıdan bakıldığında öldüğüne inanılacak bir
görüntüye sahiptir. Kardeşi Andrey’in açıkladığına göre küçük kağıtlara;
“Öldüğümü düşündüğünüzde beni gömmeden beş gün bekleyin.” demiştir. Ölüm
nöbetlerinin taşıdığı uykunun anlamı babasının ölümünde payının olduğunu
düşünerek kendini cezalandırmak. Karamazov Kardeşler romanında baba katilini
anlatırken bu ruhsal derinliğe denk gelinebilir. Dostoyevski Freud’a göre ruh
hastasıdır. Ama ondan etkilenerek birçok araştırmaya kaynaklık ettiğini inkâr
etmez. Dostoyevski’de gördüğü ahlak dışı davranışları ahlak savunucusu
eserlerle ortaya koymak bunun göstergesidir. Önce ahlaksızlığı yapıp sonra
pişman olup bağışlanmayı istemek; ahlaksızlığı bağışlanmayla örterek tekrarına
yönlendirmektedir. Denildiğine göre Dostoyevski’nin de dahil olduğu doğu
toplumlarının karakterlerinde yaygındır. Dostoyevski yarattığı hasta karakterleri
ile gerçek yaşamında etrafına çabuk parlaması, sert davranışları, kumar
tutkusu, sevdiklerine hoşgörüsüz davranarak sadist bir görünümün ardında
alabildiğine yumuşak bir o kadar da yardımsever olması tutarsızlığı ile
örtüşmektedir. Bu nevrozlu tutarsızlığını yaşadığı sara hastalığı ve
çocukluğunda yaşadığı travmalara bağlamıştır Dostoyevski. “Işığın Peşinde”
romanımda bunun bir küçük tahlilini de yapmıştım. Cinayet işleyen bir kadının
yerde yatan adamdan, işlediği cinayetten değil de yere düşürdüğü “Suç ve Ceza”
kitabından korkması... “Dünden bu yana gelişen olaylar ritmik bir şekilde
kafasından akıp gidiyordu. Biraz daha hayal gücünü tetiklese, karşısındaki
kaldırımdan tefeci kadını haklayan Dostoyevski ona doğru gelecek, Büyük Petro,
gemisiyle Neva’dan, onu alıp götürecekti. İnandığı şeyleri reddedercesine
kafasını sallayarak, tekrar kendi kendine konuşmaya başladı, “Daha neler!
Dostoyevski değil, o, “Raskolnikov!”, “Sen öyle san! Kendinin karakterini
yaratan kaç yazar vardır? O karakterin arkasında saklanan; arzularını,
düşlerini, içindeki katili anlatan, yapmak isteyip de yapamadıklarını
karakterlerine yaptıran... Sen nereden bileceksin ki ukala. Bal gibi
Dostoyevski’ydi o. Onu tanısaydın bilirdin. Şimdi kes sesini!” Psikanalatik
yönden kendi kendine verdiği cezalarla içindeki suçluluk duygusu eserlerinde
gerek yaşamında kumar oynayıp borçlanarak eser yazarak bundan elde ettiği
kazançla borcunu ödemesi bu suçluluk duygusundan geçici olarak kurtulmasına
neden oluyordu. Dostoyevski dünya döndükçe yaşayacak, herkese yol gösterecek
dâhilerin babası...
Her şey
içsel dönüşle başlıyordu aslında. Lev Nikolayeviç Tolstoy sahip olduğu
zenginlik ile mutlu olabilecekken görünüşünden dolayı derin bir kedere düşerek
içine dönmüştür. Bu dönüş olmasaydı belki de dünyanın en başarılı yazarlarının
arasında yerini alamayacaktı. Bu kendinde yarattığı derin depremi şöyle ifade
etmiştir Tolstoy: “Benimkiler gibi böylesine koca burunlu bu kadar kalın
dudaklı böyle çipil ve küçük gözlü bir adamın dünyasında mutluluğu bulması hiç
mümkün müdür?”
Freud, rüya
analizcisi... Kimliğin özünü sorgulayan Freud... Elle tutulamayanı tutan adam,
insanın içindeki cehenneme inen... Bizi güdüleyen, üstü örtülen dürtüler;
bilinçaltı, bilinçdışı düşler... İnsanoğlunun davranışlarını araştırmasaydı,
bilinçaltı olgusu üzerinde deneysel çalışmalara girişmeseydi bilinç ve
bilinçsizlikte insanların yaşamına yön veren bilimsel veriler ortaya
çıkmayacaktı. Freud, zihnin üç elementten oluştuğunu söylüyor: birinci parça
idlik (altbilinç); tamamen bilinçdışı bir bölüm; ölüm güdümüz ve seks isteğimiz
burada bulunuyor. Sonra ego (benlik); imkânsız idealari dayatacak ve acımasız
eleştiriler getirebilecek bir içbilinç. Ve süperego (üst benlik); idin zevk ve
ölüm arayan dürtüleriyle çatışma halinde olan. Zamanla ilerleyen histeri ve
hipnotizma çalışmaları yüzünden tıp uzmanları tarafından, Beyin Anatomisi
Enstitüsü’nden ihraç edilmişti. Vazgeçmedi... Psikanaliz. Teorileri ile
rüyalara, bilinçsiz kuvvetlere anlam yüklemesi yapmıştır. İnsanoğlunun,
zamanında yapılanlara şüpheyle yaklaşıp sırt dönmesi, karşı tarafı
yalnızlaştırması, karşı tarafın belki de araştırmalara, deneylere, yazılan
eserlere, içine dönerek inanıp o dürtüyle, kendi seslerini dinleyerek,
yüzyıllar arasına damga vurup insanlığa yön vererek büyük hizmetler edecek
kuramların ortaya çıkmalarına neden olmuştu bu durum kim bilir. Sanat ile
bilimin birbirini tetiklemesiyle kurama giden bir yolda her zaman çizgi dışı
yürüyecek birileri olacaktır.
“Uyuyan
Kâhin” belgelenmiş psişik Edgar Cayce... Zihnini, evrensel bilince
yöneltmiştir. Küçük yaşta ne olduğu anlaşılmayan bir anda komaya giren Cayce
için doktorlar hiçbir şey yapamamış bir gün komadayken konuşmaya başlamasıyla
annesine: “Enseme bir beyzbol topu çarptı. Özel bir yakı yapın ve enseme kuvvetlice
basın. Acele edin, yoksa beyin zarının zarar görme ihtimali var.” Komadayken
yakı için gerekli bitki isimlerini de söyler. Annesi çaresizlik içinde
çocuğunun dediklerini yapar ve akşama doğru Cayce komadan çıkar. Uykuya yatarak
(hipnoz) yaşayan herhangi bir insanın beyniyle iletişime geçerek bu beyinlerden
aldığı bilgilerle kendisine gelen hastalara şifa verdiğini söyleyen kâhin.
Sadece bu mu, geçmişten de haber almış, gelecek için de kehanetlerde
bulunmuştur. Yalnız uyku sırasında olanların hiçbirini uyandığında
hatırlayamaması yüzünden yanında bulundurduğu doktor ve yardımcısına trans
sırasında söylediklerini kaydettirmektedir. Hekimler sendikası mahalli
sekreteri John Blackburn bir komite ile bütün seansları izler ve sonunda Edgar
Cayce'a resmi konsultasyon yapma izni verilir. Tıp dünyası, Cayce’in trans
halinde yazdığı reçeteleri inceler ve yüksek hekimlerce doğruluğu tespit
edilince onay verilir. Bir seans sırasında da "Codiron" adında bir
ilaç yazdırmıştı ve ilacı yapan firmanın adresini vermişti. Telefon edildiğinde
ilaç firması şaşırmıştı, "Nereden duydunuz? Formülü yeni bitirdik ve
ismini yeni koyduk" diyorlardı. Ne olduğu belli olmayan tıp dünyasında
bulunmayan hastalık ve ilaçları Cayce sayesinde birçok insana şifa olmuştur.
Kendi çocuğunun bir patlamada bir gözü zarar görür ve görmez hâle gelir.
Doktorların seferber olup artık gözün kurtarılamayacağını söylemeleri üzerine
Cayce karşı çıkıp transa yatar. Bulduğu tedaviyi oğluna uygulayarak onun gözünü
kurtarır. Hastaları gelmeden önce transta hastalığı ve ilacını görerek önceden
bilgi verir. Birinci dünya savaşı bittiğinde kendisinin trans halinde
yazdırdığı belgeleri toplayan, inceleyip yayımlayan Virginia’da çıkan ARI dergisinin
kayıtlarına girmiştir. İkinci dünya savaşının Versay’ın başarısızlığı
olasılığından çıkabileceğini öngörmüştür. 1934 yılında Hitler’in başa
geçeceğini makamından indirilinceye kadar orada kalacağını söylemiştir.
Elektrikli arabaların yapılacağını, Kennedy için görevinin sona ermeden
öldürüleceğini, soğuk ve sıcak iklimin yer değiştireceğini, kendi ölüm zamanını
söylemesi bu kehanetlerden bazıları ve ardında 43 yıl biriktirdiği 14.000 adet
steno kaydı...
Buluşları,
sürekli istismara uğrayarak başkalarının kendi isimleriyle patent aldığı mağdur
adam... Radyo, x ışınları, otomobillerdeki ateşleme sistemi, mikrodalga fırını,
radarın temelini, hızölçeri, elektron mikroskobu, neon ışınları... Başkalarının
ismi ile anılır. Radyo ve televizyon yayınlarında kullanılan kablosuz
iletişimin patenti Nicola Tesla’ya aittir. Yedi yüzün üzerinde patenti vardır.
Floresan, MR cihazı, lazer teknolojisi, robot teknolojisi, deprem makinesi de
Tesla’nin teorileri kaynak alınarak üretilmiştir. Elektriğin kablosuz taşınması
ve bunu kanıtlaması günümüzdeki bilime ışık tutmuştur. Küçük yaşta abisinin
ölümü ile travma yaşamış, asosyal hayatı depresyonlarla geçmiştir. Hayalindeki
şeyleri çizerek denemelere girişiyordu. Bir gün hayalindeki şeyi toprağa
çizerek günümüzde her şeyin temelinde bulunacak indüksiyon makinesini keşfetti.
Düşünen makineler, Robot Bilimi 1880... Kablosuz uzaktan gemi icadı. Alternatif
akım... “Bugün yaptığımız her şeyi gelecekte robotlar yapacak. Elle yapılan
işlerin yerini makineler alacak.” diyerek öngörmüştür. Mars’tan ve Venüs’ten
radyo sinyalleri aldığını söylediğinde basın, bu çalışmaların rezil olduğunu
söyleyerek onunla dalga geçerek eğlenmiştir. Bugün işimizi kolaylaştıran,
hayatımıza yön veren her ne kullanıyorsak bir otel odasında zor durumlar yaşayarak
ölen Tesla’ya borçluyuz. “Paranın başkaları için taşıdığı anlam, benim için bir
şey ifade etmiyor.” “Nefretiniz elektriğe dönüştürülebilseydi, bütün dünyayı
aydınlatırdı.” Onun sonsuz öngörüsü ve hayal gücüne borçluyuz...
Evrende
olmayan bir şey icat edilemez. Sadece bunu duyumsayabilip, öngörecek, bunun
farkında olabilecek insanlara ihtiyacımız var. İnsan bir enerji topu, renk
sarmalı aura içinde bulunan bir varlık. Her duygunun, her düşüncenin bir rengi
vardır. Yüzyıllara damgasını vuranların da bir öyküsü... Zamanda sıçrama
yaratan her kavram, insanın karmaşık iç yapısında öngörü, doğruya götürecek
duygu sarmalından çıkarak masaya yatırılıp kuramdan deneyselcilik metoduyla
vücut bulandır hep. Yüzyılları sarsacak eserler, hep büyük trajedilerden çıkar.
Edebiyat, bizden önce yaşayan yazarların yapıtlarını okumak, adlarını bilmek
değil bilim de sadece bilimsel alanlarda saklı olan değil alanının dışında olan
her şey ile ilgilenip bilgi sahibi olarak deneyimlemektir. Çünkü deneyim ve
bakış açısı, çok şeye kapı açar. Possea’nın kendini böldüğü iki dünya ve
benliği ve oradan ortaya çıkardığı savlar ve muhteşem eserler gibi... Bir başka
düşünceye, olaya kapalı olan kendinden başka bir yere çıkamaz. Bir
araştırmamda, Türkiye’de daha yazılmayan bir konuya el atarak bazı şairlerin
bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde kendi ölümlerini şiirlerinin bazı
dizelerinin arasına kodlayarak sakladığını keşfedip iki serilik inceleme yazısı
yazmıştım. Bir sabah öleceğini söyleyen, ölümünden ateş ile bahseden vs.
Sabah ölen, yakılarak öldürülen kanıtlamalar gibi örneklerle bu alana dikkat
çekmek istemiştim. Farklı bakış açısı ve çok yönlü algılama sizi düz
bakanlardan ayıran bir dürtüdür. Peki şimdi şu soruyu kendimize ve başkalarına
sorma zamanı geldi de geçmiyor mu? Bir zamanlar tüm dünya insanının kaderine
yön veren gerek bilimsel gerek sanat alanlarında depremler yaratan psikopat,
psişik dâhilerin ortaya koydukları ürünlerin bir adım ilerisine gidebilen
kimlerdir günümüzde?
Duyuları
ile hareket eden insandan duyuları kör edilen insana evrildik. Düşünülmez olanı
düşünmekten neden kaçarız? Ortaya konmuş inançlara savaş açan yeni bir
aydınlanmaya yelken açma cesareti gösteren Buda, insan yaşamının anlamını
çözmek için, felsefi bir yolculuk yapmıştır. “Her şey değişime açıktır.” Diyerek
bir kabulleniş değil yaşamda önümüze konulan şeylere karşı şüphecilikle
yaklaşıp özüne inerek her şeyi kendi içinde sentezleyerek değerlendirmiştir. Ya
Mevlâna ya Yunus Emre? Gerçeklik, sözcüklerin içine gizlenmiştir çoğu zaman.
Gerçeklik görecelidir. Sizin algılarınızla ilgilidir. İşte Mevlâna ve Yunus
Emre’den birer örnekle sona doğru gidelim.
“Dil söyler
kulak dinler. Kalp söyler kainât dinler.” Yunus Emre
“Gönül ne
tarafı işaret ederse, beş duyu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.” Mevlâna
Doğruya
giden en keskin yol inkârdan geçendir. Yeniden düşünen yeniden deneyenlerindir
bir sonraki yüzyıl.
Tesla ile
başladık Tesla ile bitirelim istedim.
“Şimdiki
zaman onlara ait olabilir, ama gelecek, ki ben hep bunun için çalıştım, bana
ait.”
Nüket Hürmeriç
ÜMİT
Ayaklarım akşam izleri
Dürüsttür adımları
Kırışıksız mı olsun gülmeler
Üşüsün dizi dizi kederler
Sular ölümsüz
Bir dere diriliğinde
direnişiyle
Sürdürmeli bu yürekle
Ümit var sezgileriyle
Eşlik etseydi bir kişi de
Daha da çoğalırdın yürümekle
Hep olmalı hep olmalı hep olmalı
Mayıs 2021
Hızır İrfan Önder
DÜŞLERİME KAR YAĞIYOR!
hüzün işlemeli bir akşam
sarıyor kalbimi
dinmiyor sızım!..
içini çekiyor hilâl
yıldızlar endişeli
kadehimde keder!..
ellerimden kayıp gidiyor bakışların
bir yalnızlığım kaldı bende
bir de çaresizliğim!..
acıyla yaşıyorum artık
kronik bir acıyla!
ruhuma konmuyor kelebekler…
düşlerime kar yağıyor!..
Burçin
Laçin Altay
KIR(I)K
Kırık vakitlerin ördüğü yürüdüğüm renkli yol
Kırk yıl geçmeyen bir yara
Kırk yıl değişmeyen bir ses kulağımda
Yüzün aynı çocuk gülüşünden yapılmış bir biblo
Bir santimini bile yitirmemiş aklımda
Yarım kalan her söz gibi yaralı
Sessiz açan her çiçek gibi masum
Beklenmedik baharların armağanı
Karın altında gömülen
Baharın umutları
Ve hüzün, soğuk mezar taşları...
Kırık aynaların karanlık damarlarında biriken
hüzün
Kırk yılın yerlermiş serüveni kırmızı
dudaklarımda
Kırk umarsız gülüş dudağımın kıvrılmasında
Rengi aynı sesi aynı sözcükler kanar dilimde
Sözler sağır dilsiz yokluklarla
Tanrılar susturur evreni bazı gece yarılarında
Yalnızlığı anla diye bütün kılcal damarlarında
Sessizliği sensizliğin gök gürültülü
yağışlarında bozan yüzünde
Bir bulut ezgisiyle toplanıp gider kara
sevdalar
Derin sessizliğine gömülen biçare ruhu
Çarelerden öte sensizlikten öte
Öylesine bir serüvende
Öylesine sev diye
Sessizliği iyi dinle...
Kırık türkülerdir şimdi içimde ezilen
karanfillerin ince nefesi
Kırk yama yapılmış yine de bir boşluk kalbin
hazin öyküsünde
Kırk yalan bulaşan bir sağır söz dudağında
Yabancı her baharın armağanı kara hüzün
Gönül sergilerinde sunulmuş dile pelesenk
olmuş sözler
Avutulmuş sanılan kalplerin yalnızlığının
derin telaşı
Kaybolmaktan kurtulmamış bir deri gibi
Yalandan yılandan arınmış günlerin özlemi
Yüreğin gizlisinde aranan ferahlık denizi
Bir ufuk ki baksam
Bir ufuk ki baksan
Kırık bir bakışla
Biliyorum kırk yıl
Güneş hiç batmayacak…
Yaşar
Özmen
YAŞLI DÜŞÜNCE
Bu
denemenin amacı, kimin ne yaptığını ya da ne yapmadığını sorgulamak değildir.
Kişiler ya da uygulamaları, konumuzun odağı olarak düşünülmemelidir. Farklı bir
açı ve yaklaşım altında şiir ve yazın konusunda aksayan yönleri panoramik bir
bakış altında biraz olsun sorgulamaktır. Bunun yanında, inceleme ve
araştırmalarım ışığında; şiire yaklaşım, şiir ödül sistemi ve şiir eleştirisi
konularında; öngörebildiğim çözüm önerilerini sizlerle paylaşmaktır.
Yaşlı
düşüncenin balkonlarına yerleştirilmiş sanat ve şiir anlayışı, oldukça
sıkıntılı bir şiir geleceğinin habercisidir, diye düşünenlerdenim. Günümüz şiir
severi; kendini kanıtlamış yaşayan ya da yaşamayan şairlerimizin söylediklerine
çok önem veriyorlar ve bunları ölçüt kabul ediyorlar. “Folklor şiire düşman”,
“Şiirde anlam aranmaz” gibi… Bunlar; alınmalı, yorumlanmalı
değerlendirilmelidir. Bu; tarihsel bilgi, bilgiler arası eşgüdüm ve metinler
arası ilişki gereği böyle olmalıdır zaten. Ancak bugün olduğu gibi bunları
anıtlaştırıp sorgulanamaz duruma getirmek, şiirdeki ayrıntıyı ve kapsamın
genişliğini görmeyi zorlaştırıyor. İşin kötüsü ateşli şiir sever gençler de bu sıkıntılı sözde ölçütleri fazlasıyla
önemsiyor. Öykünmeci bir yaklaşım içine giriyorlar. Klasikleşmiş bu ölçütleri
kırıp şiire yeni açılardan bakmalarını ve daha uzağı görmelerini sağlamak için
biraz çaba ve yenilik gerekiyor. Tabii bu iş, kolay değil. Bu durum, şiir
dünyasının en sert ve kırılamaz kalıbıdır, diyebilirim. Türk yazınında
öykünmeden şiir yazılabileceğini kavrayamamış ve kabul edemeyen büyük bir
çoğunluk vardır. Yani şiir, şiirden ve şairden öğrenilir gibi önyargı, gerçeğin
kendi gibi algılanır olmuştur. Öne çıkmış şiir yazılarını incelediğimizde böyle
düşünüldüğü, bundan başka bir yolun olmadığı kanısının yaygın olduğu anlaşılıyor…
Temiz ve sağlam bilgi, kendini delilsiz kanıtlama
yeteneğine sahiptir. Değişim sürecini biraz daha hızlandırır; bu kesin. Ne var
ki asıl sorun bu noktada öne çıkıyor. Edebiyat tarihçiliğiyle edebiyatı, miras
alınmış söylemlerle sanatı, kulaktan dolma bilgiyle estetik bilimini anladığını
varsayan yaşlı düşünce, sanat alanında temiz bilgiyi ayırt edecek yeteneğe
sahip değildir, diye düşünüyorum. Türk şiiri, sanat bilimi açısından ele
alınmıyor ne yazık ki. Usta çırak usulü ve derme çatma bilgilerle şiir, şiir
olmanın ötesinde bir mantıkla şiir severlere aktarılıyor. Yanlış veya noksan
bilgi, kabul edilmiş doğru olarak kulaktan kulağa aktarılıyor. “Şiirde anlam
aranmaz. Şiir bilgi içermez” gibi…
Neden böyle düşünüyorum? Açıklaması oldukça basit.
Bugüne kadar okuduğum şiir yazılarında ve sanat felsefesine yönelik yazılarda;
ucundan tutulur, dikkate alınır ve referans vermeye değer çok ender metin ve
yazarla karşılaştım. Örneğin, Özdemir İnce, Afşar Timuçin, İsmail Tunalı gibi
yazarlar… Belki çok daha değerli içeriğe
sahip yazılar ve konusunda yetkin yazarlar vardır; görememiş ve ayırdına
varamamış olabilirim. Sanat eğitimi içinde yetişmiş, konusunda uzman
şair ve öğretim üyelerinin affına sığınıyorum. Şiir yazılarının büyük
çoğunluğu, şiiri öyküleştirmek dışında sağlıklı bir içeriğe sahip değil,
kanısındayım. Ortaya yeni bir şey koymuyorsanız referanslara yaslanarak şiir
sanatı hakkında öykü anlatmak; bir kazanım değildir. Hele akademik düzeyde,
değeri olan bir çalışma değildir bana göre. Artık şiir sanatı, sanat bilimi
açısından ele alınmalı ve ilgili disiplinlerin eleğinden geçirilerek gençlere
sunulmalıdır.
Şiir
sanatı, kavram kargaşası altında ele alınıyor ve bir şeyler yapılmaya
çalışılıyor. Özellikle estetik bilimi ve felsefeyle ilgili kavramlar… Sanat
kavramları arasındaki hiyerarşi ve anlamsal alanlar, tutarlılık ve bağlaşıklığı
sağlamıyor çoğu yerde… Sanat felsefesine egemen değilseniz şiir sanatı gibi
geniş bir alanda, kavram kargaşasından kurtulamazsınız. Bunlar arasında
kargaşadan kurtulmak, polimat bir yaklaşım ve farkındalık gerektiren bir
durumdur. Bana göre bunun temel bir nedeni vardır: Polimat olmayan beyinler;
şiir gibi kapsamlı bir alanda değerlendirme ve çözümleme için bilimler arası
eşgüdümü kullanamazlar. Belirli alanların dışına çıkamazlar. Şiir sanatına,
yedi başlı dev muamelesi yaparlar. Bu yüzden yüzeysel çıkarımlarda bulunur
geçerler. Yeni bir şey keşfetmiş gibi nesnel ve kavramsal karşılığı olmayan
tümce kurup böbürlenirler. Örneğin, “Şiir de kendisinin ne olduğunu bilmez”, “Şiir
yazmak sözcükleri savurma sanatıdır” gibi… Ayrıca şiiri, salt dil açısından ele
alırlar. “Kurallar şiirden çıkar; kaç çeşit gerçek şair varsa o kadar da gerçek
kural vardır” gibi genelleme söylemlere fazlaca yaslanırlar. Şiir, ruhbiliminden geometriye kadar tüm
bilimleri ilgilendiren geniş bir yelpazenin taranmasını gerektirir. İlgili
disiplinlere egemen olmayı gerektirir. Neden?
Şiir
bir düşünce sanatıdır. Düşünce sanatı olması demek doğrudan insanın bilinç
dünyasıyla ilgili olması demektir. Onun, imgelem gücüyle doğru orantılıdır,
demektir. Duygu, zekâ, bilinçaltı gibi bilincin üzerindeki etkenlerin
ayrıntısına burada girmiyorum. Bilinci yapılandıran ve onun sağlıklı
çalışmasını sağlayan şey; bilgi, bilgiler arası eşgüdüm ve yorum yeteneğidir.
Bu demektir ki bilincin alanı, aklımızın sınırlarını zorlayan bir uzaydır. Bu
uzay, şairin imgelem uzamıdır. İşte bu uzam ne kadar bilgiyle doluysa; bilgiler
arası eşgüdüm yeteneği ne kadar güçlüyse; görme, sezme, duyma, duyumsama, ayırt
etme ve yaratıcılık yeteneği o kadar yüksek demektir.
Yaşlı düşüncenin şiirle ilgili öyküleştirdiği ve
ritüel haline dönüştürdüğü pek çok şeye karşı çıkmamın nedeni, bu uzamın
anlaşılmamış olmasıdır. Şiir, her gün bir yeniye doğru evrilmelidir. Şiir, bir
sanat alanı değil; yeteneğe bağlı söz söyleme etkinliği gibi düşünülmektedir.
Genelleme tümcelerle övgüler sıralanmaktadır. Alaylı geleneğin yaptığı bu ve
buna benzer şeyler, bilimsel donanıma sahip gençliği doyurmamaktadır. “Şiiri
Şairden Korumak” başlıklı denemeyi bu tür sıkıntıları dile getirmek için
yazdım. (Denemenin linki aşağıdadır, okuyabilirsiniz.DENEMELER-2) Çağımız bilgi çağıdır. Magazinsel söylemlerle, masalsı
yakıştırmalarla şiir gibi bir sanat alanında çağa ayak uydurulamaz. Teknik
ister; bilimlerin eşgüdümünü ister; sağlıklı ödül sistemi ister; iyi bir
eleştiri ve eleştirinin eleştirisini ister.
Türk şiirinin sağlıklı bir ödül sisteminin
olmadığını çoğunluk kabul etmektedir. Ödül sistemini, sağlıklı ve güvenilir
duruma dönüştürmek için biraz özveri gerekiyor. Egoyu bırakıp bilgiye önem
gerekiyor. Seçici kurullarda yer alan şairlerimizin açıklamalarından ve
yazılarından anladığım kadarıyla çoğunluğunun estetik biliminden haberi yok.
Sanat felsefesine vakıf olmayan insanlardan seçici kurul oluşturmak, havanda su
döven insan topluluğu oluşturmak demektir. Bir kitaba/şiire hangi gerekçelere
dayanılarak ödül verilir, bunu bilen çok kişi yok; ayrıca en önemlisi, bu işin
elle tutulur bir yöntemi yok. Bir şiire neden ödül verilir sorusunun yanıtı;
şiirin estetik değeriyle ilgilidir. Yapıtın ölçütü ve ölçüsü, estetik değerdir.
Estetik değerden söz edilen bir ödül gerekçesi, hiçbir yerde görmedim,
okumadım, duymadım. Yapıtın estetik ve sanat değerini açıklamak yerine sayısız
ağdalı genel tümceler kuruluyor, ödül gerekçesi olarak. Üstelik sanat
kavramlarını yerle bir ederek…
Türk şiirinin eleştiri sistemi, bana göre ağır
aksak yürüyen bir dedikodu dünyasıdır. Şiire yönelik, referans alalım
diyebileceğimiz eleştirel denemeye rastlanmaz oldu. Şairlerin birbirlerinin
bilgisine ve yapıtlarına saygısı yok. Bu ve buna benzer daha pek çok olumsuzluk
sayabilirim. Haksızlık etmeyeyim olumlu yanları var elbette yazınımızın,
şiirimizin. Dönüşüyor, gelişiyor, daha da gelişecek. Bu denemede söz ettiğim
konu; aksayan, acilen önlem ve sistem geliştirilmesi gerekenlerdir.
Sorunları tespit ve şikâyette bulunmak, anlayışımız
gereği oldukça gelişkindir. Dağ gibi sorunlar önümüzdeyken “Nasıl çözüm
üretebiliriz” sorusundan çok “Kim ne söylemiş” dedikodusuna önem veriyoruz.
Tanımadığımız bir başkasından çözüm üretmesini bekliyoruz. Adı duyulmuş ancak
tanımadığımız yabancı ülke insanlarının çözüm önerilerine yüksek değer
veriyoruz; doğru yanlış, bilimlerle uyumlu olup olmadığını sorgulamadan.
İçimizden birinin ileri sürdüğü önerileri de nasıl çürütürüz diye yarış
yapıyoruz. Öğreti ve dinsel yönelimleri gerekçe göstererek, iyi bilgiyi kurban
ediyoruz. Görmezden geliyoruz, küçümsüyoruz. Bunlar şark zihniyetinden
kurtulamamış olmanın zayıflıklarıdır. Demek ki öğreti ve dinsel koşullandırma,
yeni bilgiyi göremeyecek kadar insanı körleştiriyor.
Özet yapacak olursam:
Birinci sorun, Türk şiirine sanat felsefesi
açısından bakmıyoruz. Dil sorunuymuş gibi algılayıp buna göre çözüm arıyoruz.
Değişik ortamlarda yayımlanan ve yayımlanmış şiir yazıları, böyle olduğu sonucuna
götürüyor bizi. Şiir sanatı, karmaşık bir sanattır; bütün disiplinlerin
eşgüdümünü gerektirir. Şiir, dille yapılır ama sadece dil değildir. Çünkü şiir
insan düşüncesi ve düşünün, birebir aynasıdır. Bu da, sınırsız bir uzay
demektir.
İkinci sorun, yukarıda söz ettiğim gibi, şiir
ödülleri ve seçici kurulların sağlıklı olmayışıdır. Bu konuya yönelik önerim
vardır. “Saf Sanattan İnsana, Şiir Çözümleme Tekniği ve Şiir Eleştirisi” isimli
kitabımda önerdiğim bazı kuram ve teknikler var. Örneğin ‘Şiir Çözümleme
Tekniği’ adı altında ileri sürdüğüm teknik, ödül sistemine ve seçici kurulların
yöntemlerine katkı sağlayabilecek ayrıntılar içeriyor. Şiirin ilgili
disiplinlerini dayanak olarak ele alıyor ve bir şiirde olabilecek tüm
organların gözden geçirilmesine olanak sağlıyor. Delilsiz yargıya yer
bırakmıyor. Şiirin sanat ve estetik değeri hakkında bir kanıya varmayı
sağlıyor. Bu özelliği nedeniyle, sanat felsefesi konusunda yetkin olmayan
kişilerin seçici kurulda yer almasını engelliyor. Estetik bilimi, felsefe, ruh
bilimi ve toplum bilimi gibi sanatı çok yakından ilgilendiren başat bilimlere
uzak kimselerin, seçici kurullarda görev almamasını ve alırsa da bu işin
üstesinden gelemeyeceğini söylüyor. Bu tekniğin tek sorunu vardır. O da, uzun
zaman gerektiriyor olmasıdır.
Üçüncü sorun ise şiir eleştirisidir. Şiir
eleştirisi adı altında bu işi yapan kimse veya topluluk var mı, kuşkuluyum.
Çünkü sayısız çözümleme ve eleştirel deneme okumuş olmama karşın bu, gerçekten
şiir eleştirisi diyebileceğim bir metinle ender karşılaştım. Çok sayıda
eleştirel deneme adı altında metin var yazınımızda ama ben, çoğunluğunun
eleştirinin işlevine uygun olduğunu düşünmüyorum. Neden böyle düşündüğümü,
“Eleştiri ve Eleştirinin Eleştirisi” başlıklı denememde açıkladım. Okuduğunuzda
bana hak vereceğinizi umuyorum. (Denemenin linki aşağıdadır; DENEMELER-3,
okuyabilirsiniz.)
Eleştiri konusunda da bir önerim vardır. Aynı
kitapta, “Katman Edebiyat Eleştiri Kuramı” adı altında bir kuram ileri sürdüm.
Bu kuram, Şiir Çözümleme Tekniğine yaslanıyor ve dil sanatlarının tamamı için
uygulanabilir bir sistemdir. Hatta tüm sanatlar için kullanılabilir. Bu sistem,
eleştirmene şunu diyor: Eleştireceğin yapıtın otopsisini yapacaksın, ilgili
disiplinlerle açıklayacaksın ve estetik bilimine göre kanıtlar üzerinden
yargıya varacaksın. Yapıtı; yazar, yapıt, okur ve ortam ilişkilerini dikkate
alarak inceleyeceksin... Yapıtın,
etkinliği ve yetkinliğini ortaya koymak için kanıtları bir bir dökeceksin.
Kanıtsız yargıdan uzak duracaksın… Bu kuram, bütünlüklü bir sistemi içeriyor ve
bilimsel yöntemlerin dışında eleştirmene açık kapı bırakmıyor. Öznel yargı
gerektiren yerlerde de bazı delilleri ön koşul olarak ileri sürüyor.
Kitaplarımda öne sürdüğüm kuram, teknik, sistem ve
öneriler; akademik olarak ele alınmalıdır kanısındayım. Bunların hepsi, sanat
biliminin öngördüğü temele dayandırılmaktadır. Geliştirilmesi gereken yanları
mutlaka vardır. Bazı öneriler ile kuramlar, doktora tezi olacak konulardır;
ayrıntılı araştırma gerektiriyorlar. Türk yazınında, özellikle şiir konusunda,
daha dinamik davranılmalıdır. Salt edebiyat tarihçiliği ve dil bilgisiyle bu
işin üstesinden gelinemeyeceği anlaşılmalıdır. Hayranlık ve öykünmeciliği
birbirine karıştırıyoruz kanısındayım; bunlar ayrı şeylerdir. Biri, sanatın
gelişimine katkı sağlar; diğeri ölümüne… Yazılmış şiirlere benzer şiir yazmak,
özgün sanat anlayışını oluşturmanın önündeki en belirgin engeldir; benzemekle
kendi şiirini kurmak arasındaki çizgiyi koruyamıyorsan. Keşif bekleyen geniş
bir evren vardır şiir ve şiir emekçilerinin önünde… Donanımınızı güncellemenin
zamanıdır.
Sararmış sayfalardan kopyalayıp aldığımız bilgi,
güncel olmayabilir. Bugünün bilgisiyle uyumlu olmayabilir. Bu bilgilere; sanat
felsefesi açısından baktığımızda önemli sorunları barındırdığı görülüyor. Pek
çoğunun, güncel bilgiyle çeliştikleri çok açık. Öğreti ve din gibi
koşullandırmaların altında yapılan yorum ve ortaya konan bilgiler; hepten sanat
bilimiyle çelişiyor. Örneğin, “İdeolojiye hizmet etmeyen sanat, sanat değildir”
diyebilen bir mantık, bugün kabul edilebilir mi? 25 Nisan 2021
KİTAPLARIMIN BLOG BAĞLANTILARI:
İmgelem-İmge-İmgelem; (Denemeler-1)
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2021/04/neden-saysal-kitap-kitapdosyam-herhangi.html
Şiir/Sanat Çözümlemesi (Denemeler-2)
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2020/05/siirsanat-cozumlemesi-denemeler-2.html
Sanatsal Denemeler (Denemeler-3)
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2021/04/sanatasal-denemeler-denemeler-3-yasar.html
Saf Sanattan İnsana Şiir Çözümleme Tekniği ve
Şiir Eleştirisi;
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2021/04/saf-sanattan-insan-siir-cozumleme.html
Bir Damla Suda Halkalar (Şiir)
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2021/04/bir-damla-suda-halkalar-siir-yasar-ozmen.html
Umut Bekler Bizi (Görsel-Sayısal Şiir Kitabı)
https://siirsarniciyasarozmen.blogspot.com/2020/05/umut-bekler-bizi-gorsel-sayisal-siir.html
ŞİİR SARNICI (E-DERGİ) BAĞLANTISI:
https://siirsarnici-e-dergi.blogspot.com/
PDF DOSYA İNDİRME BAĞLANTILARI:
BÜTÜN KİTAPLARIM VE ŞİİR SARNICI
(E-DERGİ)’NIN BÜTÜN SAYILARI:
https://www.facebook.com/groups/1599953170100351/files
Face hesabınız üzerinden: ŞİİR SARNICI-Diğer-Dosyalar
https://www.facebook.com/groups/2718478678431667/files
Face hesabınız üzerinden: PDF KİTAP VE YAYINLAR-Diğer-Dosyalar
Mehmet Rayman
RUS TIRPANI
nice yıllarımızı verdik
yüzümüzü teyelleyen rüzgâra
beklediğimiz göverme henüz görünmüyor
nadasa bıraktığımız bir evlek gece
geçti gitti koskoca bir sene
arpaların unu gelmiyor
sacın üstüne
bir yıldız doğduğu zaman
senden yana döndüğüm günler
kırmızı güllerden umduğum patlama
çıtlık mavisi seher hanımdan sonra
belki bu karanlığın biçimlenmesi başlar
ikimiz birden dönüşürüz aşka
çayır serini yılkıların nal izleri
gün doğar köyün yamacına
örtmelikte bekliyor belleme
ikindi güneşine yatırdığımız
on yedi numara rus tırpanı
babamla konuşmamız
hep okulların üzerinedir
tekil bir ağacın gölgesi
bir bütün gibi gelirdi bize
dönüşümüz
hep güneşin gidişine
o zaman dünyanın dönüşü
sanki daha yavaştı
çünkü biz hiç fark etmezdik
bizimle geçerdi geceler gündüze
o zaman tek konuştuğumuz
dedemin hiç dönmediği
çanakkale savaşı
Nilüfer Uçar
ÇITÇIT HANIM
minnacık mandalina kadardı
sesi balkonu yalıyordu
konuştukça hacmi büyüyor
o / küçük bir serçeydi
çıtçıt gagalı bir hanımefendiydi
şahsına münhasır kırık konuşurdu
dudak kıvrımlı dilbazın biriydi
kadınsı ötüp / dişice yuva kurardı
dilince inciler döktürür
albenisi kendineydi
aklında küçük hayalleri dolaşırdı
kuşkonmaz saçımın telinde öpüp giderdi
gül dalını geçip balkona konardı
yuva kuran kınalı elleri vardı
moralini bozan yuva derdiydi
anne olası varmış / çiçek mevsimiymiş
bebek odası bende dedim kuş diliyle
anladı uçtu saçak eve
az gitti / tez gitti
çıtçıt hanım gelir uz zamanda
16 Haziran 2021
Şahizer Senem Telli
AH BAVULUM VAH BAVULUM
Karanlık
ve ıssızlık köyü yutmuş diyebilirdi eğer her penceresinden ışıklar saçan, sokak
lambasının aydınlattığı o evi görmeseydi. Merdivenlerinden çekinerek çıktı,
elindeki bavulu yere bırakmadan kapıyı tıklattı.
Kapıyı
on yedi, on sekiz yaşlarında güler yüzlü bir genç kız açtı.” İyi akşamlar,
Sıtkı Bey’in evi mi?” diye çekingen bir sesle sordu kısa boylu, etine dolgun
sarışın kıza. “Hı hı aşağı katta kendisi” deyip, kapıyı kapattı hemen.
Sıtkı
ile askerlik arkadaşıydılar. İlk on dokuz yaşında karşılaşmışlar, daha sonra
askerlik bitince yirmi üç yaşındayken Afyon’da tekrar görüşmüşlerdi. “Neredeyse
otuz yıldır görüşmüyoruz, beni tanır mı acaba?”
düşüncesiyle bahçeye indi. Çiy düşmüş çimenleri, süet ayakkabılarını ıslattı.
Sokak lambasının ışığı, sundurma çatısının gölgesini ağacın yanına kadar
uzatmıştı. Alt katın kapısını çalmadan yorgun kolunu dinlendirmek istedi,
bavulunu yere koydu. Temiz havayı ciğerlerine çekerek gökyüzünün
olağanüstülüğünü, yıldızları ve dolunayı hayranlıkla seyre daldı.
Dışarıda
birinin beklediğini hissetmişçesine kapı kendiliğinden açıldı. Kapıda birbirine
sıkıca sarılmış iki genç göründü. Öpüşerek dışarı çıkıyorlardı. Adam ne
yapacağını şaşırdı, başını sağa doğru çevirdiğinde bir adım çekilmeyi de
istedi. Geri çekilip yol vermekti ereği ama bavulunu unutmuştu. Ayağı takıldı
önce, dengesini kaybetti ve düşmemek için tutunma isteği duydu. Hangisinin
olduğunu bilmeden tutundu birisine. Delikanlı, kızı kendine doğru çekerken,
onun kolunu karşıdakinin elinden kurtarmaya çabalıyordu. Sıkıca sarıldığı
bileği bırakmadı yabancı. Bu çekişme iki takım arasındaki gücü kanıtlayacak
urgan yarışmasına döndü. Tüm bunlar bir dakikadan uzun olmayan zaman diliminde
gerçekleşmişti.
Terasın
sert zeminine üst üste üç kişi yuvarlandı. Şaşkınlık, utanma ve korku
duygularıyla karışık bakışlarını birbirlerine diktiler. “Siz de kimsiniz, özel
mülke girdiğinizin farkında mısınız?” diye karşısındakine şarlayarak kalktı
ayağa genç kız, ardından da genç adam.
“Şey...
Üzgünüm, lütfen bağışlayın” diyebildi adam oturduğu yerden, çekingen. Canı çok
yanmıştı, olduğu yerden kıpırdayamıyordu.
Derken,
bu gürültü patırtıya içeridekilerin hepsi çıktı, merakla. Yerdeki adam, yer yarılsa içine girmeyi
yeğlerdi. Öpüşenler, yerdeki adamın tepesine dikilmiş, bakışlarıyla suçluyorlardı
sanki onu. O da gelenlerin arasından bir kurtarıcı bulma umuduyla, eğilerek
baktı kapıya doğru.
“Oh…
Sıtkı!” diye bağırdı kurtarıcısına.
“Necati,
ne bu hal!” diye heyecanla arkadaşına doğru seğirtti. “Tanıdı beni” diye
acısına rağmen sevindi Necati. İşte, olanlar o zaman oldu. Sundurmada ortalık
yerde duran bavula ayağı takıldı. Uçtu uçtu arkadaşının tepesine kondu,
birlikte yuvarlandılar çimlere kadar.
Anne,
oğul, büyük kız ve nişanlısı bağrışarak koşturdular. Yerden kaldırmak için
yeltendiler hemen ama nerelerinden tutsalar, “Oy, oy, oyy…” diye tepki
veriyorlardı. Hem canları acıyor hem de hoş beş ediyorlardı oldukları yerde.
Damat
adayı; “112’yi arayalım. Belki kırık çıkık vardır. Biz yanlış bir şey
yapabiliriz” dedi. Ardından telefonunu çıkardı ivedilikle cebinden. Ararken, “Adamın tanıdık olması iyi olmadı,
çok kötü yakalandık” diye aklından geçirip, kulaklarına kadar kızardı.
Asker
arkadaşları düşmenin ilk şokunu atlattıktan sonra durumlarının komikliğinin
ayrımına vardılar. Bastılar kahkahayı. Bir türlü kendilerini
toparlayamıyorlardı. Gözlerinden yaşlar gelinceye kadar güldüler.
Ambulans,
yeri göğü saran sesiyle bahçeye girdiğinde, tüm aile oradaydı. Görevliler hızlı
hareket ediyordu. Bir yandan da sorular soruyordu çimlerin üzerinde yatanlara,
bellekleri yerinde mi diye. Yolcularını alıp kapıları kapatınca görevliler,
uykudan uyanmışçasına kendilerine geldi bahçedekiler.
“Ben
sizi arkadan izleyeceğim” dedi damat şoföre. Koştururken birbirlerine defalarca
çarpıyor, yön değiştiriyor, tekrar dönüyorlardı. Sonunda tüm aile doluştular
arabaya ve hareket ettiler ambulansın peşinden.
Amaa…
Bir sorunları vardı. Görevlilere, hangi hastaneye gideceklerini sormayı
unutmuşlardı. Onları hemen arkalarından izlemeliydiler ama çok hızlıydı
ambulans. Onları kaybetme kaygısıyla hız yapmak zorunda kalmışlardı. Sert
frenler, hızlı kalkışlar, falsolu sollaşmalar, ani dönemeçler. Bunlar, damadın
sınırlarını oldukça zorlayan hareketlerdi. Kendi istencinden çıkmış, kollarına
ipler takılmış kukla gibi duyumsadı kendini. Kontrolden çıkmış gibiydi; başı
döndü, midesi bulanmaya başladı. Ambulans, meydandan Narlıdere yönüne dönünce
hangi hastaneye gideceklerini kestirebildiler ancak. Arabadakilerin hepsi de bu
aşırı hızdan kötü etkilenince yavaşladılar. Bu nedenle geç kaldılar.
Yaklaşık
yirmi dakika sonra ulaştılar hastaneye. Arabadan apar topar inenler çok perişan
görünüyordu. Küçük kız, doğruca çöp kutusuna doğru koştu. İçinde ne varsa
çıkardı. Annesi kızının peşinden koşup alnını tuttu. Kolay rahatlasın diye.
Gençler de indiklerinde sendeleyerek birbirlerine çarpıyorlardı, sarhoş gibi.
Renkleri de solgundu. Hem korkmuş hem de sarsılmışlardı.
Güvenlik
görevlisi onlarla ilgilenip kollarına girdi. “Ne oldu size? Kayıt yaptırmanız
için yardımcı olabilirim” dedi. Damat, elini iki yana sallayarak “Yok”
diyebildi.
Az
ilerde sohbet eden hastane polislerinin dikkatini çektiler. “Arkadaşım bu araba
senin mi?” diye kapının yakınında park etmiş aracı işaret etti.
“Evet”
dedi delikanlı. Bir taraftan da eliyle ağzını kapatıyordu çünkü çıkarmak
üzeriydi.
“Burası
ambulansların park alanı, sen ilerideki otoparka götür” diye uyardılar onu.
“Mümkün
değil memur bey bu vaziyette kullanamam” dedi.
“Peki,
buraya kadar kim kullandı?” diye sordu.
“Ben
kullandım ama şimdi kullanacak durumda değilim” diye açıklamayı zor zahmet
yaptı ve kendini çöp tenekesine doğru attı. Baldızı rahatlamış görünüyordu ona
yol verdi.
Durumdan
endişelenen polis, “Sarhoş musun yoksa?” diye çıkıştı ama delikanlının
konuşacak durumu yoktu. Hemen karga tulumba koluna girip sürükleyerek polis
aracının yanına götürdüler onu.
Küçük
kız, “Heeyyy… Nereye götürüyorsunuz eniştemi?” diye bağırıyordu.
Arabalarının
yanına götürüp hemen tutanaklarını çıkardılar. Diğeri de alkolmetreyi
hazırladı. “Derin nefes al ve üfle” diye emir verdi delikanlıya.
Aleti
aldı, derin bir nefes çekti. “Huuuuu…” derken ağzından başka şeyler de çıktı.
Pantolonu, polisin pantolonu, arabanın açık kapısı her yer kirlendi. Ardından
ayakta duramayıp dizlerinin üstüne çöktü delikanlı.
İki
eli, iki yanına açılmış şekilde donup kaldı polis. Alkolmetreyi yerden almak
istedi ama neresinden tutacağını bilemedi. Tutanaklara bir şeyler yazmaya
çalışan polis, hemen işini bıraktı. Önce arkadaşına baktı sonra yerdekini
kaldırmak için uğraştı.
“Yardım
et Ömer!” diye bağırdı, üst üste arkadaşının adını söyledi.
Bu
arada kızlar ve anneleri gelmişti polis arabasının yanına. Hepsi dehşet
içindeydiler. “Bu nasıl bir gece?” diye kendi kendine defalarca soruyordu
anneleri.
Bağırış
çağırışlara kapı görevlileri de gelmişti. Hemen bir sedye alarak delikanlıyı
üstüne koydular. Acilin kapısına doğru ittiler. Arkalarından kadınlar… Hızlı
olalım derken sabitlemeyi unutmuşlardı onu. Sürgülü kapının demir rayına ön
tekerleği takılan sedyenin üzerindeki hasta, aşağı düştü. Başı, demir raylara
çarparak kan revan içinde kaldı. Onu kan içinde gören nişanlısı da bayıldı.
Hastanenin
kapısında, gecenin bu saatinde bir koşuşturmadır başladı. Küçük kızla annesi
dışarıda kaldılar. Karşılıklı ellerini tutup, birbirlerinden güç alıyorlardı
ama bilinçli değillerdi. Her şeye bir sis perdesinin ardından bakıyorlardı
sanki. Çevrelerinde neler olduğunun ayırımında olmadan boş boş bakıyorlardı.
İlk konuşan kız oldu “Oturalım mı anne?” dedi ama yanıt alamadı. Bakışlarını
kaldırdığında, annesinin yüzünün kıpkırmızı olduğunu gördü. “Anne, Anneeee!”
diye bağırarak sarstı annesini.
Kapıdakiler,
yeni gelen bu ailenin şaşırtılarına alışmışlardı artık. Hemen bir tekerlekli
sandalyeye kadını oturtup içeriye götürdüler. Bu kez raylara dikkat ettiler.
Evin küçük kızı, dışarıda tek başına kalmıştı. İçeri girmek için çok dil döktü
ama isteğini kabul etmedi görevliler.
Gece,
sıkıntılı ve uzundu. Ailesine neler olabileceği varsayımlarıyla boğuştu
saatlerce. Olabilecek her duruma uygun bir davranış hazırladı kendince. Sonra
kendiyle gurur duydu, “Bunları düşünebilmek bir yetenek işi” diyerek
ödüllendirdi kendini. Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Bir umutla
hastanenin kapısına çevirdi bakışlarını.
“O
da ne, şu tekerlekli sandalyede oturanlar babam ve arkadaşı değil mi?” dedi
içinden. Elini ışıklara siper yaptı, iyi görmek için. “Evet, evet onlar!” deyip
fırladı yerinden. Tekerlekli sandalyenin birini kendisi diğerini de görevli
iteledi. Kantindeki masalardan birinin yanına getirdiler. Babasının sol ayağı, konuğun
sol kolu alçıya alınmıştı.
“Geçmiş
olsun, canınız çok yanıyor mu?” diye sordu bakışlarını ikisinin üzerinde
gezdirerek.
Yanıt
olarak, “Çok acıktık küçüğüm” dedi babası.
“Ben
bugün çok büyüdüm. Neler başardığımı bir bilsen. Artık bana ‘Küçüğüm’ deme
babacığım, e mi?” dedi nazlı nazlı biraz da şımarık baktı babasına.
Biraz
sonra tost ve ayranların olduğu bir tepsiyle geldi masaya. İki arkadaş iştahla
yediler ve birer tane daha istediler. Onlar ikinci tostlarını yerken ”Anneee!”
diye bağırarak kapıya doğru koştu kız. Annesi de tekerlekli sandalyedeydi.
Olanlar yüzünden tansiyonu yirmilere kadar çıkmıştı. Görevliler, dilaltı
haplarıyla ancak kendine getirmişlerdi kadını. Kaygılı soruları yanıtlarken,
yutkunuyor ve gözünü tostlardan ayıramıyordu. Dayanamayıp, o da acıktığını
söyledi.
Kız,
onun için tekrar kantin gişesine gitti. Beklerken ablasını gördü kapıda, bu
sefer. O da görevlinin ittirdiği bir tekerlekli sandalyedeydi. Koşarak gidip
aldı ablasını, diğerlerinin yanına getirdi. Onu da kan tutuyormuş meğerse.
Nişanlısını kanlar içinde gördüğü için değil, kan gördüğü için bayılmış.
Kendine gelmesini sağlamışlar, bir de serum takmışlar.
“Eniştem
nasıl, içeride gördünüz mü?” diye ortaya sordu. Kimse bir şey bilmiyordu.
Danışmaya gidip “Bilgi almak istiyorum” dedi, eniştesinin adını verdi. Aldığı
bilgilerle diğerlerinin yanına döndü. “Başına üç dikiş atmışlar. Ağrı kesici ve
antibiyotikli serum bağlamışlar. Onlar bitince çıkaracaklarmış” diye
bildiklerini aktardı. Kendiyle tekrar gurur duydu. “Ne kadar becerikliyim” diye
geçirdi içinden.
“Desene
sabaha kadar buradayız” dedi babaları.
Annesi,”
Peki, bizi kim götürecek evimize” dedi. Herkes aynı anda dönüp evin küçük
kızına baktı çünkü aralarındaki tek sağlam kişiydi. Mutlu ama kibirli” Ben ne
güne duruyorum” dedi saçlarını arkaya doğru attırarak.
Yarım
saat sonra damat da çıktı içeriden, tekerlekli sandalyede. Ona da tost ayran
aldılar. Aralarında en çok o sarsılmış görünüyordu. Birdenbire gelişen bu
karmaşık durumun hâlâ etkisindeydi. Çevresine boş bakıyor, elindeki yiyecekleri
bilinçsizce tüketiyordu.
Becerikli
küçük kız, üç taksi çağırdı. Her bir sürücüye adresleri söyleyerek, ikişer
ikişer bindirdi hastaları, arabalara. Kendi de annesiyle birlikteydi.
Peş
peşe evlerinin bahçesine geldiklerinde yine bir şaşırtı karşıladı onları. Köyün
ne kadar kedisi köpeği varsa sundurmadaydılar. Hep birlikte bir şeyleri
çekiştiriyorlardı dört bir yanından. Kız, seğirtti hemen sundurmaya doğru.
“Heeeey… Hoşt, hoşt! Pist, pist!” diye bağırıyordu. Onların bu azarları duyduğu
yoktu. Eline geçirdiği en yakınındaki şeyi aldı. Bu bahçe sulama hortumuydu.
Davetsiz konukları kovalamaya başladı.
“Bu
benim bavulum, çekilin oradan pis hırsızlar!” diye heyecanla bağırdı Konuk
Necati.
Arabadan
indi, sağına soluna bakındı. Hortumun ucunun bağlandığı çeşmeyi gördü. Hemen
sonuna kadar açtı vanayı. Tazyikli suyla her biri bir tarafa dağıldı
hayvancıkların. Koşarken kolunu tutarak bavulunun yanına vardı. “Allahtan içini
açamamışlar ama parçalamışlar” diye söylenerek sağlam eliyle yerden aldı.
Sundurmanın altına koydu ve üstüne oturdu.
Durup
durup sağlam eliyle üstünde oturduğu bavulunu okşuyor; “Ah bavulum, vah
bavulum!” diye onun yırtıklarını düzeltmeye çalışıyordu.
Küçük
Kız, su fışkırtarak bahçenin dışına kovalıyordu hırsızları. “Defolun, defolun!”
diye de bağırıyordu. Sürücülerin yardımıyla arabadan inen hastalar, konuğun o
durumuna kahkahalarla gülmeye başladılar. Onlara içerleyerek bakan konuklarına
aldırış etmeden.
“İçinde
ne vardı bavulunun, devrem?” diye zor zahmet sordu Sıtkı çünkü gülmekten
konuşamıyordu. Bir yandan da sol bacağını, ellerinin yardımıyla havaya
kaldırıyordu. Belli ki ağrısı vardı ama kimin umurundaydı!
“Afyondan
size meşhur Cumhuriyet Sucuğu getirmiştim” dedi. Bavulun üstünde oturuş
şekliyle kendi kendine komik geldi. Daha fazla dayanamayıp, attı kahkahasını
uzun uzun. Urla, 31 Mart 2021
Yusuf
Özdemir
ÜRYAN
Üryan bir çığlığım ben
senin gökyüzünde asılı
duran.
Üryan bir sessizliğim ben
senin yüreğinde
Gömülen.
Üryan bir üşümeyim ben
senin baharında
donan.
Üryan bir sızıyım ben
senin ruhunda izler
bırakan.
Ahmet Yılmaz
TUNCER
SONRADAN
İkimize gerekli olan ılık meltemler
Sonradan koyarsın rüzgârını
Gözlerimizden geçen bir hayatın
Koparılmış sayfaları
Sonradan koyarsın fırtınalarını
Bir deniz kıyısı belki gecesinde
Bir mehtap özlediğimiz seninle
Sonradan koyarsın ayrılıkları
İkimize gerekli bir aldanış
Belki de bir gülüş
Sonradan koyarsın unutuluşları
Erhan Tığlı
BÜYÜ
Büyü çocuğum büyü
Çek yalanın üstünden
Aldatıcı kara örtüyü
Büyü çocuğum büyü
Kur güzelliğe köprüyü
Çözülsün karanlık büyü
Yaşa gönlünce
Yaşamak adlı öyküyü
Büyü çocuğum büyü
Uyandır bilinçsiz uykuyu
Yırt at kuşkuyu
Göm mezara korkuyu
Çekmesin derinliğine seni
Karamsarlık adlı kör kuyu
Büyü çocuğum büyü
Korkma dokuz köyden kovulmaktan
Unutma onuncu köyü.
Gülsüm Işıldar
DİŞ FIRÇASI
Düğmesi
kapanmış televizyon gibiyim. Dokunuversem bıraktığım yerden akmaya başlayacak
hayat, ama dokunmak istemiyorum. Menfaat
kokan maskeli ilişkiler, yalanlar, ihanetlerle dolu bir hayatın içime dolması
yerine, yalnızlığın onaran dinginliğini yeğlerim, desem de buna kendim bile
inanmam; çünkü sevgisizlik ölmekten de beter…
Ruhumu,
bütün acılardan temizlemek ister gibi içimin ıssızlığında gezdiriyorum ama
boşuna. Attila İlhan’ın dediği gibi:
Ayrılıklar da sevdaya dahil. Bu kaçıncı ayrılık? Kendimi acımasızca
eleştirdikten sonra, arızanın bende olmadığı soncunu çıkarıyorum. Boyutu ne
olursa olsun, karşınızdakinin hassasiyetlerine değer vermediğiniz zaman,
ilişkinin zedeleneceğini anlamak zor değil…
İçimden,
ona kızmak, öfkelenmek, bile gelmiyor. Bu ilk değil, son da olmayacak.
Artık
eskisi gibi hiçbir şeyi bütün varlığımla istemiyorum. Biliyorum ki çok
istediğim şeyi kaybettiğim zaman, duyduğum acı, daha da büyük olacak. İlk kez
hayatı da ölüm kadar küçümsediğimi fark ediyorum…
Hayat,
biz ölünce kapanacak bir perde, bir oyun. Çoğumuzun rol yapmayı sevimlilik
saydığı ilişkilerde, gerçeklerin söylemesinden daha sevimsiz ne olabilir
ki?
Yabancı
filmlerde, birbirini acımasızca, eleştiren, dalga geçen, hatta küfreden, sonra
da hiçbir şey olmamış gibi dostluklarını sürdüren tipler görürüz. Aslında
gerçek dostluk da bu değil mi? Bizde eleştiri yapmayı, düşünce özgürlüğü olarak
bile algılayan yok. Modernite ile feodalite arasında gidip geliyoruz.
Toplumumuzda,
eleştiri kültürünün oluşamamasının sebebi, öteden beri, ağalara, beylere,
zenginlere, siyasilere, âmirlere, kısacası güçlülere, biat etmekten olmasın?
Bu
kadar büyük lâflar ettikten sonra, benim gibi, dürüst olmak adına itici
olduğunu fark ederek, bundan sonra asla doğru söylemeyeceğim, diye yeminler
edip, sonra da doğrucu davutluğu sürdürenlere ne demeli?
Gözlerimi
tozlu yoldan ayırmadan, kavgamıza sebep olan olayları yeniden anımsıyorum.
Öfkesine yenik düşen insanın, zayıflığını ve çaresizliğini nasıl olup da
korkusuzluğa, meydan okumaya ve intikama dönüştürdüğünü anlamaya çalışıyorum.
O,
müthiş patlamayı ateşleyen fitilden çok, patlamanın ardından çorap söküğü gibi
sıraladığı incitici sözler ve söyleyiş tarzındaki alaycı aşağılamaları yakıyor
içimi. Demek ki, beni yıllardır takıntılı bir ruh hastası olarak görüyormuş da
haberim yokmuş…
Bir
diş hekimi olarak, dişlerimin sağlığına ne kadar önem verdiğimi, bildiği ve her
şeyimi paylaştığım kişiyle bile asla diş fırçamı paylaşmayacağımı defalarca
söylemiş olmama rağmen; banyoda iki ayrı bardakta yan yana duran fırçalarımızı
karıştırmasını önlemek için, farklı renklerdeki bardaklara koymama rağmen, hâlâ
benim fırçalarımı yanlışlıkla kullanıyor olması hiç inandırıcı değil. Belli ki,
beni kızdırmak için yapıyor. Hele diş macununu tam ortasından sıkmasına ne demeli?
Neyse canım, bahaneyle benim için hissettiklerini öğrenmiş oldum, bunları
düşünen birini, düşünmek bile ziyan…
Neredeyse
sabahtan beri direksiyon sallıyorum. Küçücük bir çantayı nasıl hazırlayıp,
kendimi yollara nasıl attığımın farkında bile değilim. Böyle durumlarda, beni
ancak yollar paklar: Sebahattin Ali, doğru söylemiş. “Benim meskenim dağlardır
dağlaaaar” Biraz içim açılsın diye radyonun düğmesini çeviriyorum.
Spiker:
Kırsaldaki silahlı çatışmalarda on bir adet teröristin öldürüldüğünü;
Diyarbakır, Sur, Nusaybin ve Siirt’te sokağa çıkma yasağının devam ettiğini,
öte yandan, önceki gün, karakol baskınında ağır yaralanan askerlerden birinin
daha şehit olduğunu bildiriyor.
İnsanlık
rakamlarla ifade ediliyor. Şu kadar ölü,
şu kadar yaralı, şu kadar rehine, bilmem kaç sorti, bilmem kaç sığınmacı. Utanç
verici sayılar…
Teknoloji
kanlı çığlığıyla haykırıyor: Düşman çok, herkes düşman, bunun için daha fazla
silahlanmalıyız. Oysa, bir tek uçak gemisine yapılan masrafla, dört yüz bin
kişi, bir yıl beslenebilir, bir ülkenin sadece on haftalık askeri harcamasıyla
dünyadaki açlık sona erdirilebilirmiş. Ölenleri ve onların yakınlarını
düşünüyorum. Hiçbir gerekçe insan hayatından daha önemli değil. Ayağımızın
altından zemini çeken acıların yaşandığı bir ülkede, az önce düşündüklerim ne
kadar basit ve anlamsız…
Bizi,
hayata bağlayan her şey, hepimiz, kaçınılmaz bir şekilde ölüme bu kadar
yakınken, neden, neden, yaşanan acıları sağaltacak sözcükleri çoğaltmıyoruz?
Sevdiğimiz, ayrıldığımız, ihanet ettiğimiz ya da kaybettiğimiz dostlara, bu
sözcüklerle seslenmiyoruz?
Önem
verdiğim, üzüldüğüm, kızdığım, öfkelendiğim, hatta sevindiğim, ne varsa her
şeyin, evet her şeyin, ne kadar boş, hatta komik olduğunu düşünüyorum…
Marmaris’
i geçeli epey olduğuna göre yakında Pelin’in sözünü ettiği, o kıyı köyündeki ev
pansiyonlarından birine kendimi atmış olurum….
Köylü
kadın, ağırbaşlı bir saygıyla, afiyet olsun diyor. Bakır siniyi tutan, güneşten
marsık olmuş, mor damarları örümceği andıran, çilekeş ellerine; ojeli
tırnaklarımdan utanarak bakıyorum. Sanki o ellerin üzerindeki her çizgi:
“Bu
sütü ben sağdım, bu peyniri, bu yoğurdu ben mayaladım, bu tarhanayı ben
yoğurdum, bu domatesi biberi ben büyüttüm, bu salçayı, turşuları ben yaptım, bu
bulguru ben ayıkladım ben öğüttüm, bu ekmeği ben pişirdim, şu sakız gibi
çarşafları ben yıkadım”, diye bas bas bağırıyor.
Ellerine
sağlık diyorum. Hepsi de çok lezzetli olmuş. Sonra biraz sıkılarak, yola acele
çıktım da diş fırçamı almayı unutmuşum, alabileceğim bir yer var mı yakınlarda?
Başını sallayarak, “He var” diyor: “Köyün tek bakkalı şuracıkta, onda her şey
bulunur.”
Bakkal,
belli etmemeye çalıştığı bir ilgiyle beni süzerken, uzun süredir satılmayı
bekleyen diş fırçalarına müşteri bulmaktan memnun, ciddi bir akademisyen
edasıyla açıklamalar yapıyor. Elinde tuttuğu fırçaları göstererek: Bu yumuşak
olanı çok kalitelidir. Fiyatı yirmi lira, diğeri daha serttir, onun fiyatı da
on lira. Ucuzu olsun diyorum, nasılsa evde bir orduya yetecek kadar diş fırçası
var. Birkaç gün için fazla ödemeye değmez.
Ertesi
sabah ilk iş olarak, akşam aldığım fırça elimde, bakkalın kapısını çalıyorum.
Bunca
zamandır hekimim, hiç bu kadar sert diş fırçası görmedim. Diş etlerim bile
kanadı. Lütfen yumuşak olanla değiştirir misiniz?
Adam,
fırçayı alırken, başını sallayarak söyleniyor: “Ben size söylemiştim sert
olduğunu, bu fırçayı sert olduğu için iade eden, yedinci kişisiniz.”
Feyyaz Kadri Gül
IŞIMAK
Araladığında kendini ateş
içtenliğin terazisinde
tartabilir misin sözcükleri
Yürekli aydınlığınla
çocuk gözlerdeki umudu
taşıyabilir misin geleceğe
Doğuma uç verir yaşam
işini bitirir kötü zihniyetin
Muhammed Safa Kaya
HOŞÇA KALMA
Hoşça
kalma boşça kal ki hatırlayasın beni
Kızılırmak’ta
yeşilin suyla buluştuğu anı
Üstümüzün
ıslaklığını yüreğimizle kuruttuğumuz zamanı
Ve
bir de yaprakların bizimle dans ettiği baharı
Hatırla…
Kamelyada
oturan zehirli dili
Aşk
zehri şerbet diye içebilmekte öyle mi?
O gün
ki zehir apaçık sevgisizliktir
Bir
sevda ki zehirsiz olsa olmaz mı?
Neyse
unut eğrilen zamanımızı…
Unutayaz
seninle geçirdiğimiz yazı
Tükenmez
kalemleri tüket, üstünü öfkeyle kazı
Bağır
ve öldür şehrin getirdiği dar boğazı
Mektubu,
kalemi, geceyi ve şiirleri yırt at
Unut/ma.
Kılı
kırk yarıp son durakta akıtalım aşkımızı
Sabahın
körüne göz olmayı bırakalım artık
Bu
şehir ıssız, bu şehir köhne, bu şehir karanlık
Acıyı,
ıstırabı; aşkı ve sevgiyi unuttur
Çal
kalbimi ve git başkasının Mekke’sine
Eline
sağlık…
Duran Er
DEĞERLER DERECELER
Derecesi çok değişti
Ahlakın mertliğin arın
Yok ekmeğin tadı tuzu
Akortsuz değirmen fırın
Karanlıkta dede torun
Arıyor kayıp babayı
Delirdi harfler rakamlar
Yazı bozuk çarpık sayı
Çekmek gerekmez kafayı
Köy kent ülke sarhoş zaten
Ruhlar duyarsız tutarsız
İskeletsiz şimdi beden
Derecesi çok
değişti
Ahlakın
mertliğin arın
Melisa Katırcıoğlu
ELLERİN
Senle
güzel olan her şey gitmiş
Damağındaki;
güzel sözlerin gitmiş...
Bak
şehlaya çalan o güzel ellerine şimdi
Tutmuyorlar
ellerimi
Üç
parmağının üstündeki altı çizgin, ardı ardına iki parmağında dört çizgini sayıp
aklıma kazıyacak kadar sevdim seni
Göz
bebeğin deki karanlıkta her kaybolduğum da ayrı bir sevdim seni
Bir
kiraz çiçeğinin rengini sever gibi
Bir
nehir kenarında kana kana su içercesine
Kibar
ve fahişe sıfatlarına yüklediğim anlamlarda sevdim seni
Tütünümü
acıyla değiştiği o günlere gam vurarak sardım seni
Şimdi
saatim yağmuru gösteriyor
Gözyaşlarımı
ayıklama zamanın şimdi yeryüzünde
Sallanır
dururum her aklına geldiğim gecende
Rast
gele soruyorum seni kimselere
Ay’ım
kana kana batıyor aldığım her nefeste
Sen
el kadar zalimsin şimdi bana
Merhamet
yoksunusun
Tıkandım
kaldım şimdi can kafesimde
Kaburgalarım
çatırdıyor her aklıma geldiğinde
İki
kalp arasında yaşam
Rüzgâr
doğru esmiyor bu günlerde
Sen
yaz diyorsun yaz
Yazamadan
geliyorum gene son kadehime
Hülya Lebibe Başağaç
KUŞ UÇUMU
Yatağımda
uzanıyorum. Göz alıcı ışığın içinden bana doğru gelen genç, uzun boylu kadın;
başucumda duruyor. Üzerime eğilerek derin bir sevecenlikle saçlarımı okşuyor.
İğne oyalı, ak başörtüsünden görünen iki örgülü sarı saçlarına dokunmak
istiyorum. Ulaşamıyorum. Benden uzaklaşıyor yavaş yavaş. Ellerinden yayılan
sıcaklığı yanağımda duyumsuyorum oysa. Her hücreme mutluluk yayan bir sıcaklık…
Gözlerimi
açıyorum, fısıldıyorum: “Ah, anacığım!”
Başucumda
duran yıllanmış çerçeveye uzanıyorum. Yanağıma dokunup geçen sabah güneşi
elimde tuttuğum fotoğrafı aydınlatıyor. Ahşaptan oyulmuş tomurcuklarla bezeli
çerçevenin içindeki çocuk bana gülümsüyor. Sırmalarla işli bir duvar süsünün
önündeki sedire, dantelli beyaz giysisiyle oturtulmuş bir bebek. Siyah saçları
yandan ayrılmış, ela gözleri ışıl ışıl, omzuna mavi kurdeleyle iliştirilmiş
“Maşallah”, onu tüm kötülüklerden korurmuş gibi mutlu bakıyor geleceğine…
Fotoğraftaki
çocuk; ben 1910 doğumlu Hakkı. Manastırlı, varsıl ve saygın Koçburun Mehmet
Efendi oğlu. Güzeller güzeli Üsküplü Altun’un değerlisi…
Bu
fotoğrafın çekimi üzerinden bir yıl geçmeden yaşamımın alt üst olacağını kim
bilebilirdi ki?
Birkaç
ay sonra büyük dayım, Manastır’ın çevre illerle bağlantısını kesmek amacıyla
demiryollarına ve telgraf tellerine saldıran Bulgar çeteciler tarafından
acımasızca öldürüldü.
Üç
hafta sonra İstanbul’dan bir mektup aldık. Meşrutiyetin ilk günlerinde oğlu ve
bekâr kızlarıyla Üsküp’ten İstanbul’a göç eden dedem, bizi uyarıyordu. Saraydan
edindiği bilgilere göre; bir savaşın eşiğindeydik ve Manastır’dan hemen
uzaklaşmamız gerekiyordu. Babam bu öneriyi umursamadı, her zamanki gibi. Annem
ise gizli ve sessizce İstanbul’a gitme hazırlıkları yaparken Resneli Niyazi’yi
örnek alan bazı subayların Manastır’da dağa çıktıkları bilgisi yayıldı.
Komşularıyla söyleşirken onların da göç hazırlığı yaptığını öğrenen annem,
elini çabuk tutması gerektiğini anlamıştı.
Babamın
Manastır’dan ayrılmamakta ayak diremesi annemi yolundan geri çeviremedi.
Kararını vermişti, o İstanbul’a gidecekti.
Bir
Mayıs sabahı ezanda uyanan annem, önce benim karnımı doyurdu. Yolculuk
heyecanıyla boğazından geçmeyen birkaç lokmayı bir bardak çayla yutmaya
çalıştı. Küçük oğluna birkaç kat giysiyi üst üste giydirdi.
Kara
çarşaflı genç annem, kucağında çocuğuyla şafak sökerken evden çıktı. İki katlı
evinin geniş bahçesini hızlı adımlarla geçerken elleriyle yetiştirdiği elma
ağacına uzanıp dört elma kopardı. Birkaç adımda ulaştığı bahçe kapısını
sessizce açtı. Dönüp evine son kez baktı, belleğine her ayrıntısını
işlercesine. Pencereyi süsleyen elleriyle işlediği kanaviçeli ve bir karış
genişliğinde dantellerle süslü perdesiyle, pencere önünde dizili saksılardaki
kırmızı karanfilleri ve sardunyalarıyla, doğduğumda bahçemize diktiği gülle,
bahçemizin köşesindeki kulübede uyuyan köpeğiyle, belki de üst kattaki odada
mışıl mışıl uyuyan adamla vedalaştı.
Sokağa
çıktı. Yanında çalışan yardımcı kadına önceden hazırlattığı at arabası onu
sokağın köşesinde bekliyordu. Çevik bir atlayışla arabaya bindi. Araba şimşek
gibi mezarlığın yanından geçerken ağabeyine son bir dua yolladı.
Kısa
bir süre sonra istasyona vardı. Yanına, bana ve kendine gerekli olan çok az
eşya almıştı. Giysi bohçası dışında, bir yiyecek torbası vardı yanında.
Elindeki elmaları torbaya koydu. Akşamdan kadının yardımlarıyla yaptığı börek,
birkaç kuru yemiş ve su dolu matarayı koymuştu torbaya. Varsıl ama cimri
kocasının verdiği kısıtlı mutfak giderlerinden arttırabildiği birkaç kuruşu da
çarşafının içine dikmişti. Altın küpelerini ve reşat altınlı kolyesini de içine
koyduğu mendili küçük bir çıkın yaparak koynuna saklamıştı. Babasının
gönderdiği İstanbul adresini değerli bir hazine şifresi gibi avucuna yazmıştı.
Annem,
trene yerleşmesine yardım eden kadına gönül borcuyla baktı ve sıkı sıkı
sarıldı. Kadın, Altun’u dualar ve iyi dileklerle uğurladı. Yaşlı gözlerle benim
saçlarımı kaldırdı ve alnıma bir öpücük kondurdu. Dönerek hızla trenden indi.
Tren,
acı bir düdük sesiyle yaşlı bir adam gibi inildeyerek istasyondan ayrıldı. Bir
süre yavaş giden lokomotif gittikçe hızını arttırdı. Gökyüzüne gri dumanlarını
salarak raylar boyunca kilometreleri yutmaya başladı.
Annem,
kucağında uyuyan oğluna sarılıp başını pencereye dayadı. Yaşlı gözlerle hızla
akıp giden ovaları, gittikçe küçülen camileri ve çiftlikleri izlemeye koyuldu.
Bir daha bu manzarayı seyredebilecek miyim, diye geçirdi usundan.
Güneş
batıncaya kadar hiç durmadan yol alan tren, birden durdu. Erkekler, kaygıyla
yerlerinden kalkıp nedenini görmek için pencerelere koştular. Kadın yolcular,
huzursuzca yerlerinde biraz daha büzüldüler. Bir süre sonra, yolculardan biri
“Korkmayın!” dedi.” Bulgar çeteciler rayların üzerine taşlar yığmışlar.
Makinistler zamanında görüp taşları temizlediler.”
Gergin
bekleyişin ardından yeniden yola koyuldular ama tüm yolcular tetikte idi. Yan
tarafta oturan adamın yavaşça arka cebinden tabancasını çıkarıp ön cebine
sakladığını gördü, Altun. Vagonun huzursuzluğu beni de etkilemişti. Ben, sesimi
gittikçe yükselterek ağlamaya başlayınca annem birkaç yemiş vererek
mırıldandığı ninnilerle susturmaya çalıştı. Torbasına meyve ayıklamak için
koyduğu küçük çakıyı çarşafının altında tutarak gözlerini yumdu. Ve bildiği tüm
duaları okumaya başladı.
Sabaha
az kaldı diye düşünürken silâh sesleriyle yerlerimizden sıçradık. Altun’un sağ
yanında oturan adam eşine ve Altun’a “sus” işareti yaparak tabancasını çekti.
Dışarıdan boğuşma ve vızıldayan kurşun sesleri geldi. Vagonun sonundaki koltukta
oturan bir adam, çantasından çıkardığı uzun bir ekmek bıçağını iki eliyle sıkı
sıkı tutarak yukarı kaldırdı.
Annem
de beni dizine oturtup sol eliyle tutarken sağ eliyle çakısını eklemleri
ağrıyacak kadar sıkıca kavradı. Tüm gözler vagonun kapısına dikildi. Asırlar
gibi gelen korkulu bir bekleyiş sürerken kapı açıldı ve kondüktör göründü.
Kolundan kanlar akıyordu. Vurulmuştu. Yardımına koşan erkekler, adamı koltuğa
oturttular. Çantalarındaki peşkirleri kullanarak kolunu sardılar. Biraz su
içirdiler. Olanları anlatması için sabırla beklediler. Neden sonra derin bir
soluk alan yaşlıca adam anlatmaya başladı: “Bulgar çeteciler soygun amaçlı
treni durdurdular. İki yolcumuzu yaraladılar. En arka vagondaki bir yolcumuzu
ne yazık ki kaybettik. Yolcunun para ve eşyalarını ele geçirdiler. Ama karşı
koyan korucularımız ve ben onları etkisiz duruma getirebildik sonunda.
Endişelenmeyin! Bundan sonra bir şey yapamazlar. Gün ağardı artık.”
Duraklamalarla
uzayan yolculuk nedeniyle su matarası boşalmak üzereydi. Saldırı korkusu
yüzünden trenden inip su doldurma olanağı da yoktu. Annem, bana mataranın
dibindeki son birkaç yudumu içirdi. Birkaç saat önce bana yedirdiği elmanın
yarısını torbadan çıkarıp suyunu emmeye koyuldu.
O
susuzluğu şu an hissetmiş gibi yatağımdan kalkıyorum. Bir bardak su içip
fotoğrafın yanına dönüyorum.
Sonu
belirsiz, açlık, susuzluk, saldırı korkusu dolu günlerce süren yolculuk sonrası
İstanbul’a varıp çamurlara bata çıka yürüyen kara çarşaflı annemin kucağında
dedemin evine ulaşabilen iki yaşındaki ben… Yürek çarpıntılarıyla
beklediklerinin çevresinde sevgi yumağı oluşturan dedem, dayım ve teyzelerimle
özlem dolu kucaklaşmalarımız…
Bir
ay kadar sonra babamdan “geri dön” çağrısı alan annemin “Sen İstanbul’a gel!”
yanıtıyla Balkan Savaşı’nın en yoğun günlerinde kopan Manastır bağlantımız…
Osmanlı’nın
yenilgi üzerine yenilgi yaşadığı o acılı günlerde bile anılarımda hep neşeli
bir topluluk olarak yer eden annemin ailesi… Ney üfleyen dedem, ud çalan büyük
teyzem ve dayım, vurmalı çalgılarda usta iki teyzem ve en küçük teyzemle
birlikte özlem kokulu Balkan ezgilerini dile getiren annem… Evine, eşine,
kentine özlemini Manastır türküsüne yükleyip gözyaşlarını içine akıtan
anneciğim… Ve sonraki yıllarda, küçük yaşında tempo tutan ellerinin minik parmaklarına
takılan zillerle ritmi yakalamaya çalışan ben…
Elimdeki
fotoğrafa bakıyorum da o gözlerdeki mutlu ışıltıyı bir daha ne zaman yakalayabildim?
Evet,
anımsadım.
Sultan
Reşat’ın çocukları için düzenlettiği görkemli bir düğünle, her sınıftan halk çocuğuyla
sünnet edildiğim gündü. Tatlısu Vadisi’ndeki Kâğıthane deresi kıyısında tüm
sünnet çocuklarını alacak büyüklükte bir baraka kurulmuştu. Yapının içi kalın
perdeler ve rahat minderlerle döşenmişti. Hepimizin, yoksul halk çocuklarının,
padişah armağanı bir örnek giysileri vardı. Paşa çocuklarının giysilerindeki
değerli taşlar, ağaçlara asılı renkli fenerler ve kandiller altında ışıl ışıl
parlıyordu. Hokkabaz ve kukla gösterilerini hayran bakışlarla izliyorduk.
Dayım,
annemi ve teyzelerimi kadınlar için yamaçtaki çınarların altına kurulmuş
çadırların önüne kadar getirip erkeklerin bölümüne gitmişti. Meydan,
İstanbul’un dört bir yanından gelen hafızlarla dolmuştu. Ortadaki alanda Bulgar
çalgıcılar neşeli parçalar çalıyor, macun ve şerbet satıcılarının sesleri
bunlara karışıyordu. Renk renk havai fişekler ortalığı gündüz gibi aydınlatınca
solgun benizli çocuklar coşkuyla haykırıyorlardı. Halk, ilerdeki çadır önünde
güreşen pehlivanları ve alanın üstüne gerili ipte gösteri yapan ip cambazlarını
ilgiyle izliyordu. Böyle özel günler dışında sokağa çıkamayan teyzelerim;
çimenlere serili hasırlarda oturmuş, biraz şaşkın biraz hayranlıkla çevrelerine
bakarak benden çok eğleniyorlardı. Akşamın geç saatlerinde, kandil ve
meşalelerin aydınlattığı suyun yüzeyinde kuğular gibi kayan süslü paşa
kayıklarını yakından görmeye çalışan yoksul halk, birbirleriyle yarışıyordu.
O
gece, yıllarca sürecek bir savaştan habersiz İstanbul gönlünce eğlendi. Ve ben;
babasız Hakkı, yakama takılan bir Reşat altını ile o ilk günlerimdeki ışıltıyı
yakaladım. Doyasıya yediğim çeşit çeşit yemeğin de etkisiyle solgun yüzüme, ilk
kez o gün renk geldi.
Kısa
süren bir mutluluktu bu. Birinci Dünya Savaşı’nın zorlu açlık ve kaygı dolu
günleri geldi yine. Tüm ülkeyi kasıp kavuran hastalıklara yenilen dedem ve iki
teyzemin yitirilmesiyle küçülen ailemiz… Dedemin yokluğuyla duyulan çaresizlik
ve yoksulluğun dayanılmaz acısı…
Yükselen
güneş, yapraklardan süzülerek fotoğrafa ulaşan ışıklarıyla çocuğun ayaklarını
okşuyor usul usul… Güneşin sihirli dokunuşlarıyla çocuk büyüyor, büyüyor…
Ben,
eski nalınlar ve yırtık bir pantolonla mahalle mektebine gittim. Yarı aç
gittiğim okulumdan hocalarımdan aldığım yaldızlı “Aferin” kartlarıyla doymuş
döndüm, evime. O evde; tek yetişkin erkeğin, dayımın ellerine bakan kadınlara
bir çocuk daha katıldı, benden başka. Bulgarların öldürdüğü dayımın oğlu… Kız
kardeşlerden biri, paşa kızlarına çeyizlik olarak kasnakta sırmalı nakışlar
işledi durmadan. Küçük teyzem, iğne oyalı yazmalar ve dantellerle bütçeye katkı
sağladı. Ama gerçek yük dayımın omuzlarındaydı. Gece gündüz demeden çalışan
dayım, omuzlarındaki yükün ağırlığını kimi zaman ustaca çaldığı udunun
tellerinde, kimi zaman da Rum dilberlerin kollarında unutmaya çalışırken vereme
yakalandı.
Korku
dolu işgal günlerinde Kınalıada’nın dinginliğine sığındık, ailecek. Annem,
Ohri’nin kıyısındaki yazlık evimizi özledikçe sahile gider, içindeki yangını
Ada’nın serin sularına ayaklarını sokarak söndürmeye uğraşırdı.
İstanbul
kara günlerini yaşarken dayımın ölümüyle aile tümden yasa boğuldu.
“Alişim’in
kaşları kâre / Sen açtın sineme yâre…”
Bu
türkü kanayan yüreklerinin sözcüsü oldu, kız kardeşlerin. Annem ve teyzelerim
unutamadılar onun acısını.
Yaşımız
küçük de olsa iki kuzen, aileye katkı sunmak zorundaydık. Yahudi çocuklarının
yaptığı gibi sahilde su satarak para kazanmaya çalıştık. Sermayemiz bakır bir
bardak ve bir testi su idi. Pazar torbası taşıyarak veya mahallemizin esnafına
çıraklık yaparak birkaç kuruş kazanabiliyor, sevinçle eve koşuyorduk.
Derslerimde
çok başarılı olsam da öğrenimimi sürdürmem olanaksızdı. Oysa pilot olmayı çok
istiyordum. Anneciğim, onca varlık içinde yıllardır bizi arayıp sormayan
babamın üzüntüsü ve yetersiz beslenme nedeniyle sağlığını yitirmişti.
Üzerimizdeki eskiyen giysileri yenileyecek gücümüz yoktu. Çalışmaya giderken
dayımdan kalan bir sağlam pantolonu dönüşümlü olarak kuzenimle giyerek sokağa
çıkabiliyorduk.
Kurtuluş
Savaşı kazanılıp İstanbul işgalden kurtulunca ulusça bayram ettik. Artık güzel
günler bizi bekliyordu.
Gerçekten
de Cumhuriyet, ailemize mutluluk getirdi. Evlenmemiş olan teyzelerime dedemden
maaş bağlandı. Dayımın oğlu, Priştine’de bitirdiği ortaokul nedeniyle küçük bir
memurluk işi buldu. Ben de Kapalıçarşı’da bir dükkânda satış elemanı olarak işe
başladım. Anneciğimi rahat ettirmeye çalıştım ama sağlığı gittikçe bozuldu.
Fotoğraftaki
çocuk, kulağıma bir anısını fısıldıyor:
Fasıl
akşamlarının birisinde soru yağmuruna tutuyorum anacığımı: “Manastır’ın
ortasında çeşme mi var? Manastır çok uzak mı, anne?” Altun, boğazında düğümlenen
yumruyu yutkunarak geri iterken yanıtlıyor oğlanı: “Manastır bir kuş uçumu,
canım!” Sonra pencereden görünen ağacın dalına konan güvercini gösteriyor.
“Bak, bu güvercin oradaki çeşmeden su içip buralara gelmiş!”
Ve
ben; yıllardır gördüğüm her güvercini, her leylek yuvasını, gökyüzünde şaşmaz
bir düzenle uçuşan kırlangıçları ilgiyle izlememin ve işimden her çıkışımda
Yeni Cami önünde durup dakikalarca güvercinleri beslememin nedenini kavrıyorum
birden.
İki
yaşımdan beri beklediğim haberi, on altı yaşıma geldiğimde getirdi
güvercinlerim.
Balkanlardaki
tüm topraklarını yitirmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun beli bükülmüş, yaşlı bir
kulu olarak İstanbul’a gelmişti babam. Cebinde altın dolu bir kese ile dört
dükkân, iki ev ve bir hanının tapusu vardı. Yeniden bir arada olmamızı
istiyordu. Annem, bunca yıldır arayıp sormayan, asık yüzlü ve cimri kocasına
dönmekte kararsızdı. Sanırım, beni düşünerek sonunda onayladı bu öneriyi.
Yeni
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinin atıldığı günlerde çekirdek ailem de yeniden
oluştu. Amcam, yıllar önce iki kızıyla Denizli’ye göç etmişti. Ortaokulda
müdürdü. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bizi de Denizli’ye yerleştirdi.
Hacıkaplan Mahallesi’nin birer bireyi olduk. Denizli, o yıllarda sokaklarından
sıcak sular akan bir kentti.
Yokluk içindeki yıllarda yitirdiği sağlığı
nedeniyle ev işlerini yapmakta zorlanan annem, kocasının bitip tükenmez
istekleriyle günden güne kötüleşti. Kese
dolu altınları vardı ama bize yararı yoktu. Leğen dolusu çamaşır yıkadığı gün
bayılan anneme bir yardımcı tutma isteğimi, babam umursamadı bile. İyi
beslenmesi gereken annem, bir tas çorba ile günlerini geçiriyordu yine.
Anneciğimin
gözümün önünde eriyip gitmesine dayanamadım. Bir gün, babamın kesesinden
avuçladığım altınları yargıcın önüne döküverdim. Babamın bunca parası varken
bize bakmadığını, hasta anneme çile çektirdiğini bir çırpıda sıraladım. Az
sonra babam “Oğlum altınlarımı çaldı!” diye yakınarak yargıca geldi. Yargıç,
altınları göstererek bir güzel payladı onu. Bu olaydan kısa süre sonra, annem
benim çabamla babamdan boşandı. İstanbul’a götürdüm anacığımı. Fatih’deki evde
yeniden buluştuk teyzelerimle.
Birbirlerine
aşırı düşkünlükleri nedeniyle teyzelerim evlenememişlerdi. Büyük teyzem, kız
sanat okulunda usta öğretici olarak göreve başlamıştı. Dedemden aldıkları
aylık, bu gelire eklenince geçinip gidiyorlardı. Dayımın oğlu, Selaniklilerin
okulunda yönetici oldu. Ben, Babıâli’de bir matbaada çalışmaya başladım.
Tüm
uğraşlarıma karşın annemi fazla yaşatamadım. İstanbul Belediyesi’nde zabıta memuru
olarak göreve başladığım günlerde onu yitirdim. Ne doğduğu Üsküp’ü ne de gelin
geldiği Manastır’ı bir kez daha göremeden ayrıldı aramızdan.
“Seni
güllerin açtığı ayda dünyaya getirdim, oğlum!” diyen o sesi hiç unutmadım. Her
mayısta bir kırmızı gül demetiyle gittim mezarına ve kokularını, onun kokusunu
içime çeker gibi ciğerlerime doldurup bıraktım mezarına.
Yıllarca
iki teyzemle yaşadım. Yitirdikleri onca kardeşin ardından beni değerli bir
mücevher gibi el üstünde tuttular. Teyzelikten çok annelik ettiler bana. Balkan
devletlerinin aralarında anlaşmalar imzaladığı dönemde, Çatalca’da askerliğimi
yaptım. Kadınlarımıza oy hakkının verildiği gün; nakış öğretmeni olan teyzem,
memur emeklisi bir beyle evlendi. Kısa süren evliliğin ardından da aramıza döndü.
Babamdan
yıllarca bir daha haber almadım.
Fotoğraftaki
o küçük, iki padişah ve iki dünya savaşı gören Manastırlı çocuk; bugün, doğduğu
toprakları yitirmiş ama kendisine kucak açan güçlü Türkiye’nin gururla yükselen
kurumlarında görev yapan, evli ve bir kız babası…
Ve
dün kapımı bir kadın çaldı. Tanıyamadım. Denizli’deki amcanın kızıyım, diyerek
kendini tanıttı. Bunca zaman sonra ne istiyordu benden?
Babam;
amcamın yanında ölmüş, tüm parası ve tapuları onlara kalmış. Babamın bıraktığı
altınlarla Kuzguncuk’ta altında dükkânları olan büyük bir ev almışlar.
Devletimiz, Balkanlardaki mallarımız için girişimde bulununca benim imzam
gerekmiş. Eğer onay verirsem işlemler başlayacakmış.
İstemiyorum,
dedim. Ben Hakkı, hakkım olsa da bana yıllarca yararı olmayan ve anneciğime kan
kusturan bir adamın hiçbir şeyini istemiyordum. Amcamın kızı üzgün ayrıldı
evden.
Birkaç
gün sonra, ben işteyken yeniden gelen amcamın kızı çok yalvarmış eşime. Eşimin
direnmesiyle imza verdim ve notere gittik. Tapuların onaylı örneğini aldım. Ama
taşınmaz mallarım için hiçbir girişimde bulunmadım.
Yitirdiğimiz
topraklardan kalan yedi tapuyu, birkaç renkli Manastır kartpostalıyla anı
olarak kızıma bırakıyorum.
Belki
bir gün kızım, kuş uçumu doğduğum kenti ve evimi görecek. Evimizin yakınındaki
Mustafa Kemal’in Askerî İdadîsi’nin merdivenlerinden çıkacak. Babasının
toprağında ve Ata’sının izinde olmanın coşkusuyla anı defterine duygularını
aktaracak. Gözleri yaşlı, elleri titreyerek imzalayacak o defteri. Kim bilir,
belki Osmanlı çarşısının sokaklarında gezinip dükkânlarımızın birinden
alışveriş de edecek. Sonra yorgunluğunu gidermek için Manastır’ın ortasındaki o
canım çeşmede yüzünü yıkayacak, avuçlarına doldurduğu suyundan içecek.
Manastır’da
geçirdiğim günlerin tek kanıtı olan fotoğraftaki çocuğun gözleri nasıl
parlıyor, görüyor musunuz? 13.02.2021
Serkan Akça
BUGÜN
ÇOK SİZDİM SENSİZ
Merhaba
Şiir Sarnıcı. Ben Serkan Akça. Yirmi iki yaşındayım ve Ankara Yıldırım Beyazıt
Üniversitesi‘nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisiyim. Daha önce, Sincan
İstasyonu, Akatalpa, Matkap ve Baştankara adlı dergilerde şiirlerim yayımlandı.
Saygılarımla.
Bugün
çok sizdim sensiz
Bir
kendimi düşündüm
Üzüler
öbür seslerinizdi
Ben
hep neşenizi çaldım
Çiçekler
duruyordu öyle soluyordu
Sümbül
adını kuşlara yakıştırdım
Yalnız
bakmanızla dinlenirdim
Sayılsın
şöylenize uzandıklarım
Bugün
çok sizdim sensiz
Bir
kendimi düşündüm
Ali Tacar
İHANET VE BİR RENK
Seni düşünürken hep büyük harfle başlıyorum cümleme
Geceleri seviyorum, şairleri de, o günlerin anıları ceplerimde
Ellerimde, ellerimde yazılmamış intihar mektupları
Çıkıp sana gelesim var ama o otobüsler yok mu işte
Ben kendimi çok anlatamıyorum kendime
Dinlemiyor
İçimde beni sevmeyen biri var
Sen sevsene
Çok güzel uyurdun yanımda, yalancıyım ama
Sen sevsene, inansana bana
Benim kurduğum cümleler hep yıkık dökük
Hadi gel seni düşünürken dünyanın haline bakalım
İçinde ikimizin de geçtiği cümleler kurup
Turgut Uyar okuyalım
Canan
Gürtunca Sanlı
CEMAL
SÜREYA
‘’Şair bir tavırdır ve şiirinin de üstünde bir
yerdedir.’’
Yalnızlığıyla
arasında eller, gözlerle birden açılıverdi kapılar, yürüdü evrenin gizlerini
arkaya alarak farklı, anlamlı, coşkulu duyguları herkesin belleğine
serpiştirerek, yol boyunca dizelerinden izler bırakarak ince dokunuşlarla bu
dünyadan hızlı adımlarla bir Cemal Süreya geçti.
İlk
kitabıyla birlikte otuz yılda şiirle yoğrulan yaşamında 6 şiir kitabı olan,
genelde az şiir yazmış gibi görünen ancak dolu dolu bir sanat yaşamı olan bir
şairdir Cemal Süreya. Söylencelerden, destanlara, kutsal kitaplardan halk
şiirine, divan şiirinden Fransız şiirine kadar tüm kaynakların yatağında, biçim
ve kurgu ustalığıyla kendine özgü şiir yatağını yaratan öncü bir şair.
‘’... Kırmızı bir at soluğum /Yüzümün yanmasından
anlıyorum/Yoksuluz gecelerimiz çok kısa/Dörtnala sevişmek lazım’’ diyen bir sevişme güzellemesinin mimarı bir
şairlikle...
‘’Gizlidir aşk, yine de dünyaya ilan edilmek ister/Yasadışıdır,
yine de yasallık peşindedir’’ diyen
bir aşk şairliğini.
‘’Uzat saçlarını Frigya/Yarimsen, Yurdumsan/Söz ver Anadolu’’ diyen bir yurt sevgisini şairliğiyle
bütünleştiren bir şairdir Cemal Süreya.
Şiirlerindeki
en önemli izlek olan insan soyunun cinselliğinden, aşktan, kadından, insanlığın
ve toplumun sorunlarına, acılarına, duyguların en yoğunu olan hüzne ve insanın
en kaçınılmaz gerçekliği olan ölüme ‘’lacivert
bir çıngıraktır ölüm’’ dizesi örneğinde olduğu gibi ironiyle ve coşkuyla dolu bir şiir kuran
İkinci Yeni’nin önemli bir şairi ve Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin
kurucularındandır.
‘’Şair olmak şiiri kapsar, ama ondan öte bir şeydir...Şair bir
tavırdır ve şiirinin de üstünde bir yerdedir’’diyen bir şairdir. Ve öyledir de
kendisiyle ilgili değişikleri de kendine has biçemiyle değiştirir. Şiirlerinde
fazlalıkları attığı gibi soyadında da aynı tavrı gösterir. Cemal Süreya’nın
asıl adı, soyadı Cemalettin Seber’dir. Önce Cemal Süreya ile adını duyurur.
Daha sonra da Süreyya’nın bir ‘y’ sini atarak, rahatlar. Bu soyad değişikliği
ile ilgili türlü rivayetler vardır. Ancak Cemal Süreya ''Elma’’ (s.33) şiirinde bu rivayetlere son noktayı koymuştur.’’Elma’’ şiirinin son dizesinde ‘’...Adımın bir harfini atıyorum’’ der.
Şiiri
aşkla, yaşamla, toplumun sorunlarıyla yoğuran öncü şair kimliğiyle, ‘’Dergiler edebiyatın laboratuvarıdır’’ diyen
bir anlayışa sahip, dergicilikle iç içe olan bir edebiyatçı kimliğiyle,
edebiyat sevgisiyle dolu bir çevirmen kimliğiyle, edebiyatı toplumsal
görevleriyle ele alan bir düşünce adamı, ‘’Türkçe
bilenin işi rast gider’’ diyen bir dil ustası, ‘’Yabancı Dil’’(s.316)şiirinde; ’’Beş dil biliyormuş ünlü kişi/Ünlü ve saygıdeğer/Bir de Türkçe
öğrense’’ aydın kimliğiyle, Türkçeyi kullanmadaki titizliğiyle ’’Şiir dil işidir. Dilde yangınlar yaratmak
sanatı’’ diyen dil sevdalısı olan Cemal Süreya değerli bir edebiyat adamı,
öncü bir şairdir. Ceyhun Atuf Kansu güzel
bir dizesinden Cemal Süreya’ya bir atıfta; ‘’Cemal
Süreya ve Yunus Emre/Ne güzel yağıyorlar Türkçe’’ye, der.
İlk
şiirlerini bir araya getirdiği kitabı ‘’Güvercin
Kanadı’’ tamlamasından; baştan bir harf, sondan da iki hece atılınca ‘’Üvercinka’’ şeklini almış. Cemal
Süreya ‘üvercinka’ sözcüğünü şöyle
açıklar; ’’Üvercinka anılması güvercinle
karışık bir ad. Bir kadın adı. Barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram,
Üvercinka’’(s.59) İkinci yeninin sembolü olmuştur. ‘’...Lale’liden dünyaya doğru giden bir
tramvaydayız/Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun/Ama nasıl oluyor sen
yüreğimi eller ellemez/sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor/Bütün kara
parçalarında/Afrika dahil’’ Şair sevgilisiyle çıktığı bu yolculukta
güzergahı üzerindeki menzillere uğramadan doğruca dünyaya açılır. Şairin
sevgilisine duyduğu aşkla birlikte, kadın bütün dünyaya açılmanın odağı
olmuştur. Aşkını bütün dünyaya haykırır ‘’...Birçok çiçek adları gibi güzel/En tanınmış kırmızılarla açan/Bütün kara
parçalarında/Afrika dahil” Aşkı ve tutkuyu simgeleyen kırmızı rengini
dizesine yansıtır.
Cemal
Süreya şiirlerinde yansıttığı cinsellikle yalnızlık ve umutsuzluktan sıyrılır
gibidir sanki. ‘’San’’ (s.9) şiirinde;
‘’Kırmızı bir kuştur soluğum/Kumral
göklerinde saçlarının/ Seni kucağıma alıyorum/Tarifsiz uzuyor bacakların’’ alışılmamış
imgelerle değişik yeni görüntülerin ve duyguların oluşulmasını sağlayarak
kumral saçlı, uzun bacaklı sevgilisiyle konuşur, ona aşkını farklı bir şekilde
dile getirir ‘’... Kırmızı bir at oluyor
soluğum/Yüzümün yansımasından anlıyorum/Yoksuluz gecelerimiz çok kısa/Dört nala
sevişmek lazım.’’ Erotizim, Cemal
Süreya şiirinin temel taşlarını oluşturur.
‘’Gül’’ (s.10,11) şiirinde daha farklı...kadına şefkatli bir
üslup kullanır. Sevdiği kadını gül sembolüyle anlatır. ‘’... Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum/Her nasılsa sokağa düşmüş/Kolumu
kanadımı kırıyorum/Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı/ ve zurnanın ucunda
yepyeni bir çingene’’
Cemal
Süreya Türk şiirine yeni bir söyleyiş tarzı getiren; ele aldığı hayat, aşk,
umutsuzluk, yalnızlık, medeniyet gibi konuları geleneksel şiirden de mitolojik,
tarihsel verilerden de yararlanarak alışılmamış bağdaştırmalarla kurgulayan
şiirini alışılmışın dışında yaşama geçiren, ironik bir dili de şiirlerinde yer
yer kullanan özgün bir şair. ‘’Dalga’’
(s.19,20) şiirinden bir örnekle; ‘’... İki
gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış/Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim/Ben
ömrümde aşk nedir bilmedim/ Süheyla’yı saymazsak ha ha ha.
Ülkü
Tamer bir dizesinde Cemal Süreya’ya gönderdiği bir atıfta; “Cemal;/Atlas Okyanus’unda Fırat’ın Salı/Zap
suyunda Alp çiçeği” olan bir şair. Şiirlerinde özgünlükten ödün vermeyen,
gerçek bir şiirin şairidir Cemal Süreya. İkinci Yeni akımının içinde yer
almasına karşın, şiirinde konuşma dilini kullanmasıyla, İkinci Yeni şiirinden
ayrı düşerek, İkinci Yeninin sert kurallarını yumuşatarak kendi akımını,
kendine özgü şiir dilini yaratmıştır. Behçet
Necatigil onun için; ‘’Buluşları ve
söyleyiş biçimiyle İkinci Yeni şiirinin karanlığını giderdi: gelenekten yenilik
yarattı; zarif, parıltılı şiirler yazdı’’ demiştir.
‘’Yazmam Daha Aşk Şiiri’’ (s.62,63) şiirinde; ‘’... Dünyanın en güzel kadını bu oydu/Saçlarını tarasa baştan başa
Rumeli ...//Ne çok neresi mi elbet/Bütün duyarlılıklara ayarlı/Öpüşlerin
türlüsünden elhamra’’ Rumeli ve elhamra sözcükleriyle anlatmak isteğini
vurgular. Rumeli tarihin derinliklerinden kopan gelen göçlerle ilişkilidir.
Balkanlardan milyonlarca insanın topraklarından ayrılışıdır. “Saçlarını tarasa baştan başa Rumelidir” Bir aşk olarak kalmıştır
belleklerde. ‘Elhamra’ sözcüğü kırmızı-turuncu tonları arasına olan İspanya’da
Granada tepesi yakınlarında bulunan muhteşem bir saraya göndermedir. Hikâyeye
göre muhteşem bahçeleri olan ve sarayın en güzel avlusunda bulunan havuzun
kenarında kral ziyaretçilerini ağırlarmış. Havuzun diğer kenarı ise haremmiş.
Ziyaretçiler harem kadınlarının suya yansıyan güzelliklerini izlerlermiş. Zira
o zamanlar kadınlara direk bakmak ayıpmış. Elhamra Sarayına gizlenir dizede
anlatılmak istenen. Yine aşk ve erotizimi gizemli olarak dizelerine yansıtır
Cemal Süreya.
Çocukluk
yıllarında 6 yaşında annesini kaybeder. Annesini sadece bazı tavırlarıyla
hatırlar. Bir söyleşisinde; “Belki beni edebiyata götüren birçok neden var ancak bir keskin neden ararsam,
bunu annemde bulduğumu söyleyebilim’’der. Annesine olan bağlılığı, ona
duyduğu gizli aşk şiirinde dizelerine yansır. Cemal Süreya her kadında annesini
bulur, hayatındaki bütün kadınlarda annesi vardır. “Beni Öp Sonra Doğur Anne” şiirinde; ‘’... Kan görüyorum taş görüyorum/Bütün heykeller arasında/Karabasan
ılık acemi/Uykusuzluğun sütlü inciri/kovanlara sızmıyor/Annem çok küçükken
öldü/Beni öp sonra doğur beni’’. Çocukluğunun izlerini, içinde kalan
sıkışık duyguları, anne özlemini şiirinde yaşamına geçirir.
Cemal
Süreya’yı Ülkü Tamer şöyle tanımlar: “Tanrı
bin birinci gece şairi yarattı, bin ikinci gece Cemal’i/Bin üçüncü gece şiir
okudu Tanrı, başa döndü sonra, Kadını yeniden yarattı.”
Yakın
arkadaşlarından Turgut Uyar’ın ve Edip Cansever’in erken yaşta ölümleri
yalnızlık hissini, ölüm korkusunu güçlendirdir. ‘’Edip Cansever’’ adlı şiirinde; “Yeşil ipek gömleğinin yakası/Büyük zamana düşer/Her şeyin fazlası
zararlıdır ya/Fazla şiirden öldü Edip Cansever’’ ironi bir dil kullanarak
dizeleri aracılığıyla içini dökmüş.
Her
koşulda gülümsemekten vaz geçmeyen, tutkulu ve aşk dünyasından 9 Ocak 1990’da
şeker koması, akciğer ödemi, kalp yetmezliği tanısıyla yaşama veda eder. Ondan
geriye ‘Sevda Sözleri’ kalır. ‘Üstü Kalsın’ “Ölüyorum Tanrım/ Bu da oldu
işte /Her ölüm erken ölümdür/Biliyorum Tanrım/Ama ayrıca aldığın şu hayat/Fena
değildir.../ Üstü kalsın’’ Ölmeden önce ironi bir dille yazmış olduğu bu
şiir ölümü bile alaycı üslubuyla karşılar. Tanrı ile arasında bir anlaşma yapar
gibi.
‘’Bir insan ne zaman ölür?’’ sorusuna
Romalılar eski bir taş yazıtta şöyle yanıt vermişler. ‘’Onu
en son anan insan öldüğü zaman.’’ Anısına Saygıyla... 07.01. 2020
Kaynaklar:
*Cemal
Süreya, Üvercinka, Bütün Yapıtları, Şiirler, YKY
1.’Elma’,
s.33
2.’Üvercinka’,
s.59
3.’San,s.9
4.’Gül’,
s.10,11
5.’Dalga’,
s.19,20
6.’Yazmam
Bir Daha Aşk Şiiri’, s.62,63
*Cemal
Süreya, Sevda Sözleri, YKY
7.’Yabancı
Dil’ s.316
8.’Beni Öp
Sonra Doğur Anne’ s.84
9.’Edip
Cansever’ s.204
10.’Üstü
Kalsın’ s.299
*Kar Yazın
Sanat Kültür Dergisi (Ocak, Şubat 2011) Dosya Konusu Cemal Süreya.
Füsun Uğur
MEVSİM GÜZELİ
dört mevsimdik güncenin köşesinde
bir güne sığdırmışız aşkı.
kış tutkunlarına, yaz kaçaklarına
ilkyaz kapısını aralar mı?
bir saatin sarkacında duyguyuz
kimiz, neredeyiz, savruluruz.
ilkçağ resimlerinden belirsiz,
terk edilmiş suçlarla zamansız.
aşk surete bürünse tanır mı?
biz olmayanla süslensek
giyerek, çözerek dize gelsek
geçmişten sır dökülsek
düşlerimizi sersek önüne
sevinir aldanır mı?
masalı başa, sözü boşa koşarak
korkuyu dilimizden boynumuza dolasak
bilinmeden sarıldığımız döşeklerde.
son yazsa mevsim güzeli
ılığında sıcağında uyanır mı?
bilincin ışıdığı yerde
Emine Çobanoğlu
ŞARKIMIZ
İşte başladı
Hayatım çalıyor
ilk dans ettiğimiz
O şarkı çalıyor
Seni delice sevdiğim o güzel günler
Anıların hatırına geri gel
Ne olur yalvarırım, yeniden yeniden
Alevlensin aşkımız dillere destan olsun
Tamam öyle olsun, gelmezsen gelme
Unuturum seni, bir umut tabi
Ama sen beni unutama
Her açtığın kapıda, her soluduğun havada
Her esen rüzgârda beni hatırla
Ama ağlama dayanamam
Akmasın göz yaşların, boğulurum
Düşünmekten ağrımasın başın
Yüreğimde deprem olur fırtına kopar
Bir şey istedim hep yanımda ol
Güneşin doğuşundan batışına kadar
Beraber takip edelim,izleyelim
Gece gündüz dans edelim
Bizim şarkımızda yakamozlarda
Her notasında, sesinde, melodisinde
Sen ol yanımda hepsinde
Umarım bu son ayrılışımızdır
Şarkımız yeniden başlar bitse de
Ömrüm çaresizce yitip gitse de
Seni bekleyeceğim son nefesimde
Abdullah Şanal
CİNLERİN BATAKLIĞI
Uykusuz, yarı mutlu gecelerde bulabildiğim ‘Kan Kalesi’, ‘Hayber
Kalesi’, ‘Hz. Ali Devler Diyarında’ ve ‘Muhammet Hanefi Cenkleri’ türünden
eserler, abartılı anlatılarıyla çocuk yazınımın birer parçası oldular. Bunlara ‘Mevlid’i,
Hikâye-i Kesikbaş’ı, Battal Gazi’ yi, Güvercin Hikâyesi’ni de
eklemeliyim. Bu kaçak okumaların tanımsız gizemine opera, operet, arya vs.
olduklarını sonradan, üniversite yıllarımda, daha bilinçli öğreneceğim ayrıksı
sesler de karıştı... “Köyde operanın işi ne?” demeyin. 1955’li yıllar. Ülke
yoksul, üretim kıt, halk bilisiz; ‘eski köye yeni âdet getirmek’ zor ama,
paraya kıyan babam uzak görüşlüymüş ki; o zamanlar az bulunan ve çok değerli
sayılan, köyde ancak üç-beş eve nasılsa girebilen o, lambalı, külüstür
radyolardan birini satın almış!..
Küçük bir tahta valizi andıran bugün görmüş radyo da elimden
kurtulamamış; kulağını burktukça, gece yarısıdır demeyip, bağıran ‘aryalar’
söyler olmuştu... Radyonun içindeki, dilini bilmediğim ‘cin’ ile ilerleyen
ahbaplığımız, çizmeyi aşmış olacak ki, iki katlı evimizin üst katından
mahalleyi zangırdattığımız kimi gecelerde, alt kattaki babam; “Elin gâvurlarını
rahat bırak ulan gâvur oğlu gâvur! Yarın, dağdan tomruk gelecek, uyusana
artık!” ...diye azarlar; sihirli kutumdan ayrılmaya kıyamayıp ters bir yanıt
vermeye kalkışırsam da yatağının başucunda sakladığı uzunca bir sopayı, odamın
tahta döşemesine, alttan, ilginç(!) sövgülerle “tak, takk, taak!” vururdu...
İşin garibi ben bitirsem bile ‘konserimiz!’ bitmez, bu kez de anam;
babamla çekişmeye başlardı benim yüzümden!.. İşte böyle düşe kalka büyürken,
babama alıştım gitti. Olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmiş, neşeli, şakacı,
esprili kimliğimin bir kısmına yeniden dönmüştüm. Ahmet Ağa işkolikti,
sinirliydi, ağır söylerdi ama, elini kaldırmazdı hiçbirimize... Neyi varsa
dilindeydi!.. Korkutmayı, töre mi bellemişti ne? Sevgisini de saklardı,
övgüsünü de…Tek bir kere, o da ben uyurken, güzel sözlerle yorganımı aralayıp
bana sarıldığını hatırlarım. Oramı buramı mıncıklamış, öpüp koklamıştı da
uyurluğa vurdurup ne güzel çıkarmıştım bu mucize anın tadını! Nasıl da
mutluydum, anlatamam!...
Kitaplarım çoğalmaya başlamıştı bu karmaşada. Mevlîd, Falaka, Sürmeli
Bey, Billur Köşk, Eba Müslim Horasanî vb. bir film şeridi gibi geçiyor
gözlerimin önünden. Bunlara, sevgili dayılarımın verdiği ‘tarih kitapları’ da
eklendi. Palabıyık yeniçerilerin, kavuklu sadrazamların, atlı sipahilerin,
denizci leventlerin dünyalarına girdim. Kafam, karmaşık serüvenler ve sorularla
doldu. Örneğin Hz. Ali, altında Düldül, elinde Zülfikâr ile binlerce düşmanın
üstüne atılır, kâfirler kanlar içinde yere serilir -ya da imana gelir- di. Hz.
Ali; yaralanmaz, en ufak bir sıyrık bile almazdı niyeyse (!). Din uğruna
kitleleri cinayet işlemeye koşullandıran ve nitekim günümüzde, kitle kıyımları
şeklinde gelişip sürdüğünü de gördüğümüz bu vb. eserlerin, çocuğu hangi
çıkmazlara, korkulara, saptırımlara yönelttiğini ve barışı birlikte yaşama
gerçekliğine ters düştüğünü geç anlayacaktım... (Menemen, Sivas, Hizbullah,
PKK, Taliban, IŞID katliamları vb hatırlanırsa).
Bu, Gullıver’in devlerini aratmayan
gulyabanili, şeytan ve ecinni tayfalı eserler elimde, ocaktaki sönmüş çıranın
ardından bastıran zifiri karanlıkta uyuyakalırdım. Böylesi gecelerden birinde,
beni, tatlı, çekici bir sesin çağırarak uyandırdığını; yüksek pencereden başımı
uzatıp belime dek sarkarak, ‘dibek döven cin taifesi’ ni merakla seyrettiğimi
hatırlıyorum. Yirmi kadar irili ufaklı cin, uzun saplı tokmaklarla dibek
dövüyor, çevrelerinde halka olup dönen bir kesimi ise –trencilik oynar gibi-
‘Düm tek, Düm tek. Çuh çuh Düm tek’ sesleriyle ritim tutarak, çalışanları
kızıştırıyordu sanki! Çoğun, uzun külahlıydılar. Abdullah Dedemin evinden izlerken
bir ara niyeyse ağlamaya başladığım, dedemin, beni telaşla kucaklayıp; suçlu
oymuş gibi Gülizar Ninemi azarladığı ve dualar okuyarak içeri götürdüğü bu
olay, Hüseyin Dedemin ahırı duldasında geçiyordu...Pencereyle, ahırın arası 20
metre kadardı. Sabah, ailecek inip gübreliği inceledik. İzi tozu bulunamadı
cinlerin! Aradan yıllar geçti. Usumdan, en ufak ayrıntıları bile silinmemiş!
Yanılsamadır diyelim, ama nasıl iştir bu?!...
Çıralı ocak başında ‘Alamut Kalesi’ / ‘Hz. Ali Devler Diyarında’
gibi resimli kitaplara dalıp uyuyakalınca; ‘ne yangın tehlikeleri atlattı baba
evimiz.’ demeyeceğim. Zaten ocağın bulunduğu sofa taşlık gibi, tabanı, dövülmüş
samanlı çamurdan lök. Kenarda tek bir hasır. Divan, sedir hatırlamıyorum.
Çıplak, kil sıvalı duvarlarından birinde Dünya Güzeli Fatma’nın (nereden
bulunmuşsa!), bir de; “Veresiye veremem, ardın sıra gelemem /Gelirsem
de bulamam, bulursam da alamam” yazılı, karmakarışık saçlarını adeta yolan
perişan bir adamla, farelerin kol gezdiği, rafları bomboş bir bakkal dükkânı
resmi...Babam, sonradan açacağı bakkal dükkânından önce bu resmi evimizin
duvarına asıp nice düşler kurup bozdu kim bilir?
Alaca şafakta dağlara vuran kütük tekerlekli kağnı seslerini, devlerin
saldırısı sanarak sıçrayıp uyanmalarım. Merdiven altlarından, bulaşık suyu
dökülen süprüntülüklerden, ahır gübreliklerinin yanından ve duldalıklardan
geçerken -çarpılmayayım diye- ‘tuu, tuu, destur(!)’ deyişlerim,
kırda-bayırda bazı ulu ağaçlara çaput-bez bağlayışlarım; kırsal kesim insanının
batıl inançlarla beslenen alışkanlığı içinden yansıyan şeylerdi... Belki biraz
Şamanisttim!..Takılıp kalmadım ama, köyümüzde hâlâ sürer bu eski Türk dininin
izleri...
Yazdıkça anılar sökün ediyor. Anılar, çerilerle kuşatmış beni. Hangisini
yeğlemeli? Hele biri var ki tam tamına Şamanlık!
Harman hasat zamanıydı. Harman yerimiz de Cemeller Mezarlığı koyağındaki
çayırlık. Rahmetli kara yağız, ince uzun boylu, sarı poşusu püsküllü Hüseyin
Dedemle, üç geceyi, Cemeller Mezarlığı’nda geçirdiğimizi unutmadım. Belki
benim, korkusuz birisi olarak yetişmemi hazırlıyordu. Belki düşmanı vardı da iz
yitirmek için pusudaydı? Belki sivrisinek için önlemdi? Çok küçüğüm,
çıkaramıyorum...Yanında o müthiş mavzeri vardı!
Gündüz, döven sürülmüş; akşam olunca koşumlarından çözülen atlar, camız
öküzleri köye yollanmıştı. Herkes gitmiş, ikimiz harmanda yatıya kalmıştık.
Dedem, altı yüz metre kadar ötemizdeki Kocabağ’dan meyve (erik, kiraz, vişne)
toplayıp geldi. Harmanın serenli taş kuyusundan su çekip soğuttuk. Yedik içtik,
konuştuk. Uyku vakti gelince de mezarlığa bitişik dağ gibi harmanımızın çeçleri
yerine, yatmak için mezarlığın ta ortasını seçtik! Üstelik, iki mezar arası
boşluğuna değil; geniş bir tek mezarın üstüne serdi yörük kilimlerini dedem.
Sebebini sorduğumda: “Biz misafiriz. Ortaya yatarsak, ölüler, biz değerli
misafirlerini paylaşamaz; benim konuğumdu, senin misafirindi diye tartışıp
huzursuz olurlar. Bunların ruhları böyle tartışırsa biz de rahat uyuyamayız.
Sadece birinin evini seçer de Tanrı misafiri olursak mis gibi uyuruz, anladın
mı küçük paşa!” demişti...
Hey koca Türkmen beyi Hüseyin Ağa hey. Şaman mıydın ne? Evinde,
çadırında, yaylağında konuklara sofranı
sebil ederdin. Soyadına lâyık destansı bir erendin, çokça üretir ve paylaşırdın
soylu varsıllığını. Bana verdiğin dersi, karşı Çay Mezarlığı’ndaki (meşhur
Leylekler Vadisi) leyleklerden öğrendim!.. Ölülerden korkulmazdı ve cesaret,
bütün silahlardan üstündü!.. Yiğit dedem, sana nasıl benzemeli bu çağda?!....
Babam; baktı, kızdı, söylendi ve gördü ki bende ‘rençper’ olacak
göz yok. Beceriksizim, ‘zelve’ yi kırıyor, boyunduruk ‘kayışı’ nı köpeğe
yediriyorum. Öküzleri de pek kolladığım yok. İkisi de cılız, bakımsız...
‘Bari oku da hafız ol başımın belası’ dedi... ve saldı hocaya!
Meydan Mahallesi’nin, Bilal
Kuyusu’na uzanan sokağındaki köy odası. İzbe, küf ve gübre kokan ahırdan bozma
bir bodrum katı. Altmış kadar çocuğuz -ilkokulun yarısı demek bu- kız, erkek
karışık oturmuş sallanıp duruyoruz. “Elif, be, cim, ha, dal, zel, ayın,
gayın” ...
Hocayla aram iyi değil. Nasrettin Hoca
resimlerine benzeyen ve ama ona hiç benzemeyen sarsak, geğirtili, asık suratlı
bir ihtiyar. İnce, uzun, şıvgın kiraz değneği başıma sıkça iniyor!.. İki gözüm
iki çeşme...Nihayet, ‘Elemtere’ bitti. Hoca; helva, kaz ister. Nerden
bulmalı? Tanrı’dan, bu hediye(!) leri bizimkiler hocaya sunmayınca; hocada beni
okutacak hız, bizimkilerde ise gönderecek yüz kalmadı da çıktım cinlerin
batağından.
ALLI
TURNAM
“Nice
bir beklersin gurbet illerde
Hiçbir
bilir yok mu halinden turnam?”
(Pir Sultan Abdal)
insanım
ya kardeşim ya dostum ya
promete’lerden
kıvılcımım ya
var
beni sen yine ağaç bil turnam.
süzül
kon dalıma az konuşalım
yâre
selam ilet tez kavuşalım
üç
eti tanrısı üçüz göbek/tek yumruk
kıskanıp
elbirliği mavi sürgünlerimi
bu
taş çıkmazında koydular beni
taş
çağı ordularıyla
küflenmiş
yargılarıyla
zincirlediler
beni bağlayıp ellerimi
işte
gör turnam.
öldürümlere
inat kök saldım taşlara da
direndim
utkularda oldum bir acı badem
yoka
saydılar onlar iflâh olmaz bellenen
acımız
onurdandır, yaralıyım taşlardan
ayrılık
arsız yosun gecesi yeşil,
bilmem
öldürmeye fermanı mı var
gövdemi
kanatır hal bilmez rezil
her
yaprağım bir yangında vay kurban!
kayanın
altı toprak
toprağın
altı deniz
devinirim
yekinirim boş durmam
can
suyumdan kana kana iç turnam.
allı
turnam bizim ile uçarsan
dağlar
aşıp düzlüklerden geçersen
tanı
ha düşmanı baltalarından,
sakın
ellerine sen düşme turnam.
insan
mısın, kardeş misin, can mısın
salarlar
üstüne ordularını
sorarlar;
katır mı/satır mı diye
derisini
yüzüp nesîmî’lerin
pasına
yüz sürüp said-i nursî’lerin
iplere
çekerler pir sultan’ları
zavallı
halkıma taşlatıp şeytanları (!)
destursuz
bostanda gezerler turnam!
cadı
fırtnası düzerler turnam
kanadını
kırıp ezerler turnam...
turnam
düşlerime
girmiş senin hayâlin
ötmüşsün
bin nazla seher yeline
ve
silkinip kız olmuşsun periden
taş
çatlamış
ayağımız
suya değmiş yeniden!
zeytin
gözlerin gülsün, artık eyleme ağıt
çırpma
kanadını yüzüme bakıp
çiçekler
açar dalım
gövdemse
kabuk bağlar
yörem
yeşilırmaktır-troya atları’dır
katar
katar bulutları uç turnam
düşmanın
içinden sessiz geç turnam
kanadını
nazlı nazlı aç turnam...
Güler
Özçelik
BEKLE
geçiyor ömrümüz beklemekle
kimi yorgun kimi üzgün
düşmüşüz yollara
ayaklar nasırlı
farkında bile olmadan
günün telaşına
kapılıp gidiyoruz
arada neler unutuluyor
tanrıçaların peşine düşüp
er dişil
yalnızlığa sürgün olup
kıvranıyoruz uykularda
eğik düzlem üzerinde
Sabri Erik
KELEBEK
KAYBOLDUĞUNDA
Bu kâinat ki bilirdim sonu yoktu hani
Bilirim ki sonu vardır her gün büyüyen
Dehlizler ki kapkara
Yarına umut dedikleri kadar
Her şey benziyor diğer şeye
Sana, bana, ona
Hücremde saklı kâinat ki
Her yıkık hayat orda bir define
Gördüm kelebeğin su içtiğini
Kırılan kırılıyor su bu ya
Kırığı batar sonra
Kelebek kaybolduğunda
Geçmiş şimdiki zamanda
Her gün yeni bir geçmiş yazılır ya
Çiçekler koşar mı ki arıya
Ben ağlayan gülü gördüm yanımda
Kalır kendine insan sonunda
Herkes kaybolduğunda sende
Sonra arı koybolur
Kelebeğin resmindeki suda
Mehmet BÜYÜKÇELİK
ÇEVİRİ ÜZERİNE NOTLAR
Dünya yazarlarının kitaplarının dilimize çevrilmesinin, edebiyat ve kültür
alanımızdaki yeri son derece önemlidir. Tüm dillerin yeryüzü uygarlığında ortak
bir emeği vardır. Gelişmiş toplumların yazılı değerlerinin başka ülkelere
ulaştırılmasının önemi, çevirmenlerin yaptıkları işte oldukça bilgili
olmalarını zorunlu kılıyor.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki “aydınlanma” çabasının dünya klasiklerinin
dilimize çevrilmesiyle başlatıldığını ve Köy Enstitüleri ile köylerimize kadar
ulaştırıldığını biliyoruz.
Çevirinin, bir dilin başka bir dildeki anlamı olmaktan öte, kapsamlı bir
içeriği olduğu anlaşılmalıdır. Öncelikle belirtmek gerekirse; çevirmen,
yapıtın aslı ile çeviriyi okuyanlar arasında akılcı bir köprü olarak asıl
metnin yazarından daha büyük bir çaba ve bilgi ile yola çıkmalıdır. Yoksa asıl
metne de okuyucusuna da haksızlık etmiş olur.
Çevrilen bir tümcede anlam, çok yönlü bir görünüm verebilir. Okurun işini
kolaylaştırmak için, çevirmen anlamı “belirteç” bir sözcükle ortaya çıkarmalı;
“asıl yazarın” söylemek istediğini yazmalıdır. Ancak, çevirmen politik
iklime kapılmamalı, esas metne saygılı ve bağlı kalmalıdır. Ayrıca dilimizin
yedi yüzyıl yaşadığı “yabancı sözcük işgalinden” kurtarılması çabalarına da
uygun davranması büyük önem taşır.
Çeşitli anlayışta çevirmenlere rastlanmıştır. Ancak en güzel ve doğru
çeviriler, okuru yazara doğrudan götüren ve onu zorlayıp yabancı kalmasına neden
olan değil; esas yazarın okura götürüldüğü, anlamı sıcaklaşan ve kolay
sindirilen çeviriler olmuştur. Başarılı çevirmen sanatsal bir üretkenlik
sergiler. Oysa kötü bir çeviri, basit bir aracılık işinden öteye gitmez,
yalınkat, sıradan ve anlaşılmazdır.
Her toplum, kültürünü çevirilerle beslemiş,
zenginleştirmiştir. Yeryüzü kültürü, uluslararası iletişimle
gelişmektedir. İnsanlığın ulaştığı üst düzey bilgiler, böylece dünyaya
yayılabilmektedir. Ancak Osmanlı döneminde imparatorluk anlayışından
olacak, çeviri konusu yeterince önemsenmemiş, çağdaş uygarlığın gerisine
düşülmüştür. Rum asıllı çevirmenlerin kendi öznel yorumlarıyla yaptıkları
çeviriler ise toplumda ilgi görmemiştir.
Çevrilecek bir yapıtın konusu iyice bilinmeden çeviri işine girişilmemelidir.
Tıp, ekonomi, edebiyat ya da şiir gibi alanlarda yapılacak çeviriler özel bir
dil ve bilgi gerektirir. Çeviride ilk gözetilen noktalardan biri de çevirinin
sözcük esaslı değil, tümce ve metin esaslı olması gerektiğidir. Çevirmen
her iki dilin “dilbilgisini ve deyimlerini” iyi bilmelidir.
***
Şiir çevirisi, her çevirmenin girişebileceği kadar kolay iş değildir. Şiirin önemli bir
özelliği dilinin farklı oluşu yanında, yazıldığı dile bile çevrilemeyeceği ve
ikinci kez yazılamayacağıdır. Öyleyse çevirmen ne yapacaktır? Ya şair
olması ya da asıl şairi incelemiş iyi bir şairle iş birliği yapması
gerekecektir.
Şiir dilinde sözcükler anlamı iter, şaşırtır ve zorlarlar. Sözcükler
asıl anlamında kullanılmayabilir. Üstelik, çok anlamlı (çağrışımlı) bir
dizeyi çevirirken “belirgin anlama taşıma” kuralını işletmek de
yetmez. Şiir, budanıp doku kaybına uğramış ya da sözcük artırımıyla
bozulmuş olabilir. Diller arasındaki (demek istenen) yan ve yarım anlam
benzerliği de söz konusu olabilir. Şiir, iyice aslından kopup
çoraklaşır; ortaya başka bir şiir çıkmış olur. Ayrıca esas şiirdeki
sesler zorunlu olarak değişir, uyaklar kaybolur, ritim başkalaşır. Geriye
fiziksel bir görünüm kalır. Düzyazıda bile yanlış yöntem sayılan sözcük sözcük
çeviri ise hiç mi hiç düşünülemez.
Çeşitli güçlüklere rağmen şiirler, başka dillere çevriliyor. Bazı
çevirmenler uyak odaklı, bazıları anlam odaklı, bazıları da duygu odaklı çeviri
yapmayı önde tutuyorlar. İyi bir şiir çevirisi öncelikle, sanki okuduğumuz
dilde yazılmış gibi olabilmeli, o tadı vermelidir. (Sabahattin Eyüboğlu’nun Ö.
Hayyam’dan uyaklı çevirileri örnektir.) Yoksa çevrilmemeli, demek
gerekiyor. Çevirmen şiirden ve şiir bilgisinden (poetika) uzaksa bu işe hiç
girişmemeli; ya da yetkin bir şairle ortaklaşa çalışmalıdır.
Manzume dilinde yazılan bir dönemin kolay şiirlerini çevirmek de
kolaydı. Ancak gelişen edebiyat ve şiir dünyasında söz sanatları ile
zenginleşen şiirlerin çevirisi kolay olamaz. Bu güçlüğü aşmak isteyen
çevirmenlerin çeviri esasları bilgisi yanında poetik birikimi ve donanımlı
olması gerekmektedir. 4 Ocak 2010
Cemal Karsavran
MAVİDİR DÜŞLERİM SENİNLE
gidişini düşünemiyorum
cam kırığı kalır gözlerimde
bulunmayan cevher oldun
sana çıkar tüm yollarım
ikrar ediyorum ateşlerdeyim
merkezimde dolanırsın yüreğimin
çiçek açar filiz verir
dikenleşir yeşermişlerim
sensizliğim durgunsu sulardır
imgelerim kaybolur
duman kaplar her yanı
boğulurum karanlığında
esir zamanların kıskacında kalırım
kelepçeler vurulur kalemime
dört yanım sarmaşık duvar
sıkılı kalır parmaklarım
mesken tutar gözlerin gözlerimi
masum akşamüstüdür bakışların
şiirlerim seni yazar kirpiğinle
mavidir düşlerim seninle
İsmail
Esiner
İSTER
İSEN SEN BİR DE BAŞKA TÜRLÜ DÜŞÜN BENİ
Sen kirpiklerin ile tuz toplayacaksan bu
dünyada
Ağla ağla her zaman damlalarda görürüm seni
Rıhtımların içinde tuzlu mevsim kokusu gizli
İster isen sen bir de başka türlü düşün beni
Öpmelerin tadı tuzu kalmadı şimdi şimdi
Boşluklarla sevişmelerin adı özlemmiş şimdi
Kokusunu bir meltem rüzgârında saklamak neyin
nesi
İster isen sen bir de başka türlü düşün beni
Oturdum liman kenarında düşünüyorum her şeyi
Bizim buralarda deniz yok dersin
Sen hiç denizsiz liman görmediysen bir de bana
bak şimdi
Adım deniz soyadım liman oturuyorum kendimce
İster isen sen bir de başka türlü düşün beni
Sinem Kurban
KEFEN BEYAZI
Hangi tende
bulurum seni
Hangi öpüş
senin gibi
Her son bir
başlangıçtır derdin
Gidişin çağ
kapattı oysaki
Hangi dokunuş
ısıtır içimi
Hangi tren
buluşturur bizi
Gazellerde
saklıyım derdin
Hangi
şiirdesin şimdi
Hangi dudak
sana ait
Hangi renkte
bulurum seni
Beyaza
hasretim derdin
Kefenin beyaz
olduğunu yeni öğrendim
Hangi bahar
geleceksin
Hangi çiçekte
saklı bedenin
Ben bir tek
senden gitmem derdin
Bazı
gidişlerin dönüşleri olmuyor oysa ki
Esat Yavuztürk
KADININ GÜCÜ
Kadın
haklarının eskiden beri nasıl gasp edildiğini birçok okur bilir. Olayın
geçmişini ve gelişimini göz önüne getirirsek konuyu daha iyi anlayabiliriz. Tüm
canlılar nesillerinin devamı için eşleşmek zorundadırlar. Bu canlılar arasında
en akıllı ve en vahşisi olan insan da eşleşmek zorundaydı. İlkel dönemde de
olsa hamile kalan dişinin avlanması, hatta kendini koruması bile zorlaşır.
Doğumdan sonra da biricik yavrusunu korumak zorunda kalan dişi, fizikçe daha
güçlü olan erkeğinin yardımına muhtaçtır. Bu yardımdan dolayı da bir minnet
borcu olarak saygılı olması kendiliğinden oluşur. Eşine yardım eden erkek de,
dolaylı olarak bir üstünlük duygusuna kapılarak egemenlik kurmuş. Bu girişten
sonra geri dönüp ilkel dönemin oluşuna bir bakalım.
İlkel
dönemdeki insanlar da diğer canlılar gibi sürüler halinde yaşarlarmış. O
dönemde insanlar akıllarının ermediği doğal olaylar nedeniyle çeşitli
tanrıların olduğunu kabul etmişler. Hatta yapma tanrılara da tapmaya
başlamışlar. Dolayısıyla bu döneme çok tanrılı dönem deniyor. Zaman
ilerledikçe insanlar kabileler halinde toplanıp, reis seçmişler (her sürüde
olduğu gibi). Seçilen reis, genellikle güçlü olan erkekten olurmuş. Yerleşik
düzene geçen insan topluluğunda, yönetim şekli de oluşmuş. İnsanlar gelişince
böyle yapma tanrı olmaz demeye başlamışlar. Çok tanrılı dönemden sonra, tek
tanrılı dönem başlamış.
Tek tanrılı
dönemdeki din kurucuları (Peygamberler) aslında bir ahlak öğretmenidir. Dinsel
yönetimde fiziksel güç yeterli olmayınca ruhlara el atarak inanç gücünü devreye
sokup, “korku” kılıcını kullanmışlar. Bu tek tanrılı dinler döneminde de kadına
eşitlik hakkı tanımamışlar. Kutsal kitaplarda yer göstererek, “Bu tanrı
buyruğudur” diyerek baskı kurmuşlar.
Basit bir örnek; zina yapan erkeğe sade kınama cezası verilirken; kadına
“Recim” (taşlanarak öldürme) uygulanmış. Ne yazık ki, bu haksızlık yüzyıllardır
devam etmiş, halen de devam etmektedir. Kutsal buyruk olan “inancı”
yozlaştırarak, beyinleri tutsak edip, özellikle kadınları kula kulluk
ettirmişler. Bu durumdan yararlanan becerikli bazı yöneticiler (inançlı olsalar
da) edindikleri mevki, servet ve özel çıkarları uğruna vicdanlarını çengele
asıp, bir lokma fazlalık için her şeyi yapmışlar ve yapıyorlar.
Geçmişe bir
nokta koyup günümüze bakalım. Böyle çıkarcı ve bozuk düzende evin erkeği her ne
kadar maddi imkânı sağlasa da güncel işiyle meşgul olduğu için ki çocuğuyla
anne kadar ilgilenemiyor. Çocuğu yetiştiren, yönlendiren genellikle anne
oluyor. Anne bilinçliyse çocuk da bilinçli yetişiyor. Herkes bilir ki okuyup
yazması olmayan anne de çocuğuna: “Yavrum, oku da adam ol” der, der ama
fikirsel ve bilimsel bir katkıda bulunamaz. Çünkü kendinde yok ki çocuğuna da
versin. Tekrar ediyorum. Aslında akıllı ve mantıklı anneleri gelenek, görenek
deyip, ayrıca “inanç” şartlanması ile susturup; hatta kara çarşafa sokarak
gönüllü tutsak yapıp, yaşamını kısıtlayıp, üretimden uzaklaştırıp, bir lokmaya
muhtaç hale getirip, köle gibi hizmet etmeye zorluyorlar. Hatta zamanımızda
bile “Çok çocuk doğur da kocana tutsak ol” diyenler bile var. Böyle saf ve
temiz anneleri suçlamıyorum. Hanımları bu duruma getirenleri kınıyorum! Herkes
bilir ki bir ülkenin kalkınması, gelişmesi ancak bilinçli ve kültürlü
insanlarla sağlanır. İşte bunun için ki bilinç ve kültüre sahip çıkmak
gerekiyor. Bu da ancak mevcut olan çarpık yönetime dur demekle olur.
Ülkenin
nüfusunun yarıdan çoğunun kadın olduğu biliniyor. Değerli hanımlar, lütfen beni
hoş karşılasın. Bu fedakâr anaların çoğu erozyona uğrayıp (susturulup),
kişiliğini kaybedip, dünyalı olduğunun farkına bile varmadan ömrünü tüketiyor.
Özlenen bilgi ve genel kültür öğrenimi evvela yuvada başlar; okullarda devam
eder. Ne yazık ki, bizim okullarda ise genellikle öğrenim değil; ezbercilik
ağırlıkta. “O da ayrı bir sorun?” Kanımca verimsiz çekişme ve yanıltıcı
öğretilerden ziyade; beyinleri tutsak eden ‘yozlaşmış
inanç çemberini’ kırıp, kişinin mantıksal yapısını özgürlüğe kavuşturduktan
sonra beklenen gelişme olabilir. Bunun için de öncelikle kültürlü annelere
ihtiyaç var. Annenin kültürlü olabilmesi için de tüm kızlarımızı okutup (gerekirse yasal olarak) kültürlü anneler
yetiştirmeliyiz. İşte o zaman “Kadının Gücü” kendiliğinden ortaya çıkacaktır. O
kültürlü ve korkuyu yenmiş anneler bir medeni insan olarak özgürlüğüne
kavuşacak, çocuklarını da ‘çıkarcı yöneticilere rağmen’ kültürlü
yetiştirecektir. Aydın olarak yetişen insanın önünü kimse kesemez. Gene tekrar
ediyorum. Bir ülkeyi de ancak bilinçli, kültürlü ve aydın insanlar kalkındırır.
Beklenen hakça bölüşüm de kendiliğinden gelir diye düşünüyorum. Öyleyse tüm
kızlar okulaaaaa!...
Gökhan
Gurbetoğlu
ELLEME
YÜRÜYELİM BÖYLE
Aynı sözcükler sabaha da geceye de yetiyor
gözlerindeki çiçekleri görünce anlıyorum
başka sözcükler de olmalı
bilmediğim
duymadığım
bir başlasan konuşmaya
ağaçlar gibi özgür olacağız
göğe dokunmaktır aslında
sana dokunmak
üşüyorum çok sıcak.
Özlemi kandırıyorum örtünmüş imgelerle
denizin dalgası konuyor yüreğime sen değince
değince ellerin kağıdıma kalemime
ilham çöküyor hücrelerime
kırmızı bir gül oluyor gün
bilmediğim
duymadığım
bir açsam yaprak yaprak
söyleyeceğim sana gözyaşlarının adını
elleme yürüyelim böyle.
Böyle böyle alışacak dudaklarımız
eskiyen evlerin havasız kokusuna
Ümit Zeki Soyuduru
AŞKI SATIN ALAMAZSIN!
Ne
yazarım ne derim bilmem nasıl ederim.
Kara
Sevdalardayım sen gözlerime fersin!
Sakın
kovma gönlünden nerelere giderim,
Sabahları
olmayan her geceme sehersin!
Gönlünde
açan gülün kokusunu özledim,
Aşkımın
ateşini sevdan ile közledim,
Ben seni yıllar yılı yüreğimde gizledim,
![]() |
Söyle
ela gözlerin artık beni de görsün!
Tüm
meylerin lezzeti dudağının harından,
Yüzünü
gören güller kızardı şiarından.
Kışlarında
üşüdüm hazlandım baharından,
Zamandır
aşka çare belki bir gün seversin!
Aşk-ı Hakiki ile yanmak isteyen kulum,
Her
nereye yönelsem sana çıkıyor yolum.
Sevdanın
özelini bir gün tadacak solum.
Mevla’ya
giden yolda en değerli gühersin!
Aşkı
satın alamaz hiç kimse parasıyla.
Gönül
dağı geçilmez bu yürek yarasıyla,
Bilinen
bilinmeze gideriz sırasıyla,
Hakikat
bahçesinde buluşmaya ne dersin!
Ankara- 25.03.2021
Filiz
Kalkışım Çolak
AŞK
ETKİSİ
Aşk, sürmelerinde bahara diplenmiş sızısıdır şafağın. Kucağına
sancıdığı kumsalların göğsünden öptüğü ıslaklığıdır. Büluğ bir ışıyıştır, ahh
ince bel tütüşünde salınan nefesin şulesidir. Buz mavisi derinliklerin
gözesinden içer yalnızlığı. Masmavi şafakların kızaran uçlarından gelinciğin
ürpertisine taşar. Ardında acıyı gördüğün rengin şeffaflığı hep kızıla çağlar.
Cayır cayır kökleri yanarken o kırmızının en nadide rengini sunar yüreğinize.
Kokusu derinlerden gelen bir tadımlık sarhoşluğudur yüreğin. Ah aşk…
Aşk, derinlerden duyulan kokusunda saklıdır gelinciğin. Bir
tadımlık doyumsuzluğu ömre bağışlanmış sonsuz hakikatidir sevdanın. El değmemiş
sabah güneşlerinin denizlere doğan sancısından alan o kokuyu bir kez almaya
tatmaya görsün insan. Ömrünce o sızının gözesinde kaynar, uçsuz bucaksız
denizlere kavuşma arzusuyla taşar, kendini aşar. Her kendini aşan hiçliğinde
yeniden en başa, yeniden sevmelere döner. Kaç kez sever ki insan. Kaç sonsuza
akar ki! Ah aşk… Aşk, insan eli değmeyen o canım ürpertinin renginde
yakamozlara kanayan çırpınışıdır zerrenin, avuçlarınızda kalan gidişidir. Son
bir iz bırakırcasına, yatışmış denizlerin dingin dalgalarına içini yakan
güneşten damlayan fizahıdır. Ah el değmeye görsün, bir daha hiç titremez
derinlere, susar sancısını. Çekirdeği sütlenen sabahların zarından kalkar
çığlık çığlığa; kuşların göğsünden yağar, yağar da bir daha hiç titremez
yüreğe. Güneş görür bir daha alır sevdayı renginden; çırılçıplak kalır diye bir
daha titremez. Her göz kırpışınıza saklar yüreğinize dayanamadığı o anları, her
göz kırpışınızda yeni yavrulayan serçelerin aşka sevdaya yeniden kanatlanışıyla
titrer, için için yanan yüreğin kıpırtılarına. Sonra susar, ara ara gelir değer
o canım kokusu ruhunuza. Bir şeyler çırpınır içinizde o an anlayamazsınız, dile
getiremezsiniz ama bilirsiniz titrediğini, geldiğini aşkın eşiğinizden içeri
baktığını. Bir an bakacak gibi olursunuz; göz göze gelmenin ürkekliğiyle kaçar
değgilerinizden, delinir kirpiklerinizin şuranızda yumuşayan simsiyah
dokunuşlarıyla. Kanar kan kırmızısı, kanar aşk. Ah aşk…
Aşk, gelinciğin çekirdeğinde filizlenen simsiyah epifitlerin
titrekliğinde göğe filizlenen hayalidir sevdanın. Düştüğü yerden şafağın
gerisin geri yana yakıla dönen çığlığıdır. Kan kırmızısı dudaklarında bir
güzelin yanan ince belli nehirlerin sarhoşluğudur. Ahh aşk…
Aşk, lohusa güvercinlerin sabahında sütlenen ağzıdır yakamozların.
Ay ışığında koşturan deli tayların rüzgâra kavuşma arzusuyla coşarak köpük
köpük çağlayanların derin denizlere boşaldığı yanılgısıdır, düşüğüdür ana
rahminde hasretlerin… Ah aşk…
Aşk, titreyişlerini çoktan
kokusunu bildiğin; açılışlarına, bir sana kapanışlarına kaptırdığın yalancı
baharın çiçeğidir. Hep o çiçeği ararsın konduğun, tattığın, bütün polenlerin
balında; o minicik tadı bir nefeslik ölümsüzlüğü ararsın. Bulamazsın bir daha o
nefesi bulamazsın hiç. Artık o tat bulaşarak akar gider yeni başlangıçlara. Ve
hiçbir başlangıç ilk günlü gibi o ilk nefesin titreyişi gibi başlamaz. Her
çiçeğe bir parça bulaşmış eşsiz kokuyu tam anlamıyla hiçbirinde alamaz ve
ölümsüz suyuna kavuşamazsın. Yaşanan ve biten bir sürü başlangıç yanı başında
solarken sen yalnızlığına çekilirsin. Güneş başından aşağı, akşam ağlarken o
haline gölgede karnına çekilen iki büklüm o halinde susarsın.
Ah aşk, sonsuz yalnızlığıdır insanın ve o an hiç başlamayan yeni
bir başlangıç başlar. Yokluğunda seversin hayalde hasretiyle yana yana
gelinciği. Renk vermeye başlar yalnızlığın derinleşen gölgelere. Yaralanır
maviler ve en güzel tonunu almaya başlar derinliklerinden sevdanın. Olgunlaşan
sızı bir zaman sonra yağmaya başlar dağlandığı kirpiklerin kıpırtısından.
Düştüğü yerlerde bahar bahçe denizler yaratılır aşka. O açılan derinliklerin
sızlayan denizlerinden öylesi bakar içinize içinize. Baktıkça için için yanar
güneşe bağışlar mavilerinizi. Hep için için buğusunda tütsünler diye
titreyişlerinize derinden. Sığlar kapanır derinleştikçe derinleşir çırpınışlar
safir gölgeler. Diplerinde lazeha sürüleri yıkanır en diplerinde arınan
şavkına.
Şavkında kamaşır, güneş kamaştıkça ışır yüzeylere. Üzerinden
kalkan hayalin kanadında vurulur aşk. Anlarsın düşen her yaprağında gelinciğin
sona biraz daha yaklaştığını. Ve kavuşmak için sona günahlarından bir bir
arınman gerektiğini. Gelincik sonsuzluğun huşusunda o gün gelinceye değin
yeniden yeşermeyi bekler, yeniden sevmeyi çekirdeğinde sütüyle. Hiç dokunmadığı
hiç koklamadığı hiç yürek yüreğe coşmadığı sevdiğini, yaprakları ardında
derinleşen o sonsuz gölgenin masmavi derinliğinde bekler. Sütünde dahi titrer; kimseler görmez, kimseler bilmez. Bir tek seven bilir. Artık her çiçeğe
bir parça bulaşan o gerçeğin sırrındaki hikmeti bilmeden. Bu sebeple arayış
sonsuzdur. Etkinin rengini kaybedip nur saçtığı gelinciğin ürpertisiyle…
Salih Sarısoy
KAPI
Kaç
ele değdin
Kim
bilir...
Kim
bilir kaç dil
Selam
verdi sana.
Ne
sen anlatırsın
Ne de
ben tanırım
Kimleri
sakladın ardında
Heyecanları,
telaşları
Belki
hüzünleri karşıladın
Zamanında.
Belki
de sevdiğini bekleyen gözler
Saklandı
aralığında.
Sözler
sözlere katılmıştır
Eminim,
Önünde
de
Hepsi
sendedir,
Sır
diye sakladığın.
Hey
kapı!
Anlat
bir şeyler, susma...
Hadi
de bari
Hiç
mi selam söyleyen
Olmadı
bugüne…
Ümit
Acarer
ÜSTÜME
SEN YAĞIYORSUN
Şimdi
bütün gün üstüme sen yağıyorsun
İçime
de kar
Ben
bensizliğin tam ortasındayım
Sensizlik
kadar.
Şimdi
bütün gün üstüme sen yağıyorsun
Kirpiklerime
de har
Sen
bensizliğin tam ortasındasın
Bensizlik
kadar.
Şimdi
bütün gün üstüme sen yağıyorsun
Düşlerime
de yar
Ben
yalnızlığın tam ortasındayım
Yalnızlık
kadar.
Ömer Balbal
DEĞERLİ ŞİİR SARNICI YAZAR VE OKURLARI
16 Ocak 2000 yılında Van’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Bursa Ahmet Uyar İlkokulu’nda lise öğrenimimi ise Ankara Tuzluçayır Anadolu Lisesi’nde tamamladım. Şu anda
Çukurova Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünde eğitim görüyorum ve Ankara’da ikamet etmekteyim. Birçok kişi tarafından bir mühendisin veya bir bilim insanının şiire ilgisinin olamayacağı ve güzel şiir yazmak için yeterli eğitimin ve edebi akımların takibinde olması gerektiği düşünülür. Halbuki şiir sadece kelimelerin ahengi değildir. Yörüngeler, fizik kanunları, elektrik alanları, ailemizin kutlu öğütleri birer şiirdir. Kısacası şiir hayattır. Şiir maddi dünyada en insani perspektifi sunabilen ruhtur ve bu ruha sahip olmak için yeteneğe değil hevese ve gayrete ihtiyaç olduğunu düşünerek şiir yazmaya karar verdim. Kimisi için müzik, kimisi için film huzur kaynağıyken benim için şiir başta olmak bunların hepsidir. Önceleri sadece yazdım ama sonradan yazdığım şiirlerimi paylaşmaya karar verdim. Çünkü heves duyulan işler başarı getirir ve ilk adımlarımdan birisi de şiirlerimi Şiir Sarnıcı Dergisi’nde yayınlanması için başvurmak oldu. Umarım bu adım, şiire gönül veren her bireyin heveslerinin ve hayallerinin peşinden koşması için bir ilham ve cesaret kaynağı olur. Unutulmamalıdır ki hayatta ancak ve ancak cesurlar mutluluğu ve başarıyı en çok hak ederler. Mektubuma son vermeden önce Şiir Sarnıcı Dergisi’ne ve siz değerli okurlara teşekkürü bir borç bilirim. Şiirle kalın…
Ömer BALBAL
Saygılarımla
Sevgili
Ömer
Mektubun
için teşekkür ederim. Bu yaşlarda yapılabilecek o kadar çok şey varken, şiire
daha genel söylersek sanata eğilmen çok değerli bir çabadır. Kutluyorum seni.
Mektubunda “Bir mühendisin veya bir bilim insanının şiire ilgisinin olamayacağı
ve güzel şiir yazmak için yeterli eğitim ve edebi akımların takibinde olması
gerektiği düşünülür” diyorsun. Bu düşünce kime aitse veya kim böyle düşünüyorsa
baştan sona yanlış düşünüyor kanısındayım. Mühendis, düş gücü ve bilginin
teknolojiye dönüştürülmesinde uzman olan kişidir. Tıpkı şair gibi. Şiir de bir
mühendislik işidir. Adına dil mühendisliği de diyebiliriz. Mühendis, elde
edebildiği tüm hareket türlerinden amacına göre kendine yarar en verimli
hareket düzeneğini kuruyorsa şair de; dil, duygu ve bilgiyi kullanarak imgelemine
uygun şiiri yazar. Ben de bir makine
mühendisi olarak bu tümceleri rahatlıkla kurabiliyorum. Şair, mühendis gibi
toplam düş gücünü ve toplam bilgisini kullanarak şiir yazar. Sanat/şiir, insan
birikiminin dışa vurulan toplam sonucu değil midir?
Şiir,
zor bir sanat alanıdır ve gönül vermek ister. Ayrıca şiir yolculuğuna
çıkacaksan sağlam gerekçelerin ve yeterince azığın (birikimin) olmalıdır. Her
insanın içinde yatan “kendisini gerçekleştirme duygusu” veya salt “şiir yazma
isteği” uzun bir şiir yolculuğu için yeterli değildir. Bu yüzden; sanat
felsefesi, sanat psikolojisi, sanat sosyolojisi ve estetik bilimi konusuna
eğilmen gerekir. Bunlara ilkeler bazında egemen olduğunda şiire yönelme
gerekçeni kendine inandırabilirsin.
Şiir;
donanımsal, düşünsel, sezgisel, tasarımsal ve duygusal altyapı gerektirir.
Bunların yanında yetenek ve farkındalık gerektirdiğini söylemeliyiz. Dil
sanatları içinde gerçekten karmaşık, çok boyutlu bir sanat alanıdır. Olay,
olgu, duygu, bilgi, kültür gibi somut, soyut her şey şiirin gerecidir. Öyleyse
şairin; sınırsız bir bilgi evrenine, duygu yoğunluğuna, imgelem gücüne ve onu
çözümleyecek, açıklayacak zihin gücüne sahip olması gerekir. Yani şair,
gerçekten şiir yazmak istiyorum diyorsa değişik disiplinlere ilkeler bazında egemen
olmalıdır. Kısaca, donanımlı olmalıdır.
Şiire
gönül veren herkes, dil bilgisine ve şiir bilgisine yeterince eğilmelidir. Dili
herkes kullanabilir ama şiir bilgisine sahip değilsen dili, şiire
dönüştüremezsin. Şiirin de teknik ayrıntıları vardır; buna, genellikle söz
sanatları deniyor. Şiirin kavram ve terimlerine yoğunlaşıp aralarındaki
anlamsal bağıntıyı çözmelisin. Örneğin, imge ve alışılmamış bağdaştırma
arasındaki ilişkiyi kafanda çözümlemelisin. Düşlediğini dizeye dökmek ve
kurduğun dizenin nereye vardığını görmek, şiir ve dil bilincine bağlıdır.
Bitirirken,
şiirlerin ve mektubunda gördüğüm bir konuyu anımsatma gereği duydum: Dilimiz
özen isteyen bir konudur; şiir yazıyorsak daha da fazla dikkat gerektirir.
Temiz dil diyelim buna. Yeni ve oturmuş sözcükler varken eski sözcükleri
kullanmak dili ağırlaştırıyor kanısındayım. Örneğin “Manasız” yerine “anlamsız”
demek daha yerindedir diye düşünüyorum. 25 Mart 2021
Şiir
yolculuğuna hoş geldin. Yolun sevgi dolu olsun.
Şiirle güzelliklere… Şiir Sarnıcı adına Yaşar Özmen
KORKUYORUM
Baharın, sıcağa karşı serin esintisinde
Savruluyorum, Ankara’nın boğuk ve bozuk taşlarında
Soluk güneş, kızgın yollar, maskeli yüzler eşliğinde.
Bir dolmuş çığlığı hatırlatıyor varlığımı
Yalnızlığıma tek ortak
Eldeki buruk, bayat çay
Manasız kalabalıklar; karıncalı, kesik konuşmalar
Varoş ve züppe kokularını birbirine katmışlar.
Korkuyorum… Üşüyorum…
Alnımdan, gözümden dökülen yaşlara inat
Sönmemeli; harlanan aşk, heves, eda
Bu buzdan insanlar arasında.
YAZMAK
Kuru kuru da ağlayabilirmiş insan
Hiçbir yeri ıslatmadan, hiçbir ses çıkarmadan
yüreğindeki ateşe damlar gözyaşların
Söndükçe yok olur parçalar ruhundan
Bağıramazsın, isyan edemezsin
çaresi yok, dinmez acısı kusmadan
yapman gereken yazarak kusmak
ya da sönerek yazmak.
ÖLÜ SEVGİLİ
Ne acıymış, gözlerle bakmak sana.
Duygusuz düşüncelere katmak seni
Bir fahişeye parasını vermek gibi.
Aşkın büyüsü bozuldu, duygusu dağıldı
İçilen rakı ıslatmıyor ruhun camlarını
aramaya, bulmaya, hatırlamaya kalksam seni
elimde kalan, boş ve acı bir yakarış
anladım artık; ölsem de yaşasam da fark etmez
Sevgin kopmuşsa kalbimden, ruhun bedenime bir daha gelmez.
![]() |
Hatice Altunay |
![]() |
Selami Karabulut |
![]() |
Esra Dökmen |
![]() |
Rıdvan Yıldız |
![]() |
Gamze Gürel |
![]() |
ŞİİR SARNICI (E-DERGİ) ŞİİR KİTABI SEÇKİSİ |
Müslüm Kabadayı
‘FARKLI COĞRAFYALARDA ÜRETENLER’ YAYIMLANDI
Yazar Müslüm Kabadayı’nın, yurtdışında yaşayan ve eğitim, bilim, sanat, edebiyat alanlarında başarılı çalışmalar yapan 20 Türkiyeliyle yaptığı söyleşi kitabı “Farklı
Coğrafyalarda Üretenler” Klaros Yayınları tarafından Mart 2021’de yayımlandı.
Çoğunluğu zorunlu nedenle yurtdışına giden Türkiyelilerden Almanya,
Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre, Belçika, İsveç, Norveç, Rusya ve
Avustralya’da tutunma mücadelesi veren yaratıcı-üretici 20 kişi, kitaptaki
sıralamaya göre şunlardır: Şair-çevirmen Özkan Mert,
yazar-çevirmen Fırat Ceweri, müzisyen Selahattin Yılmaz, yazılım mühendisi
Aysima Karcaaltıncaba, masal bilimci ve eğitimci Yücel Feyzioğlu, şair-gazeteci
Murat Altunöz, yazar-senarist Dursaliye Şahan, yazar Nimet Çetiner, şair-çevirmen
Aytekin Karaçoban, gazeteci Doğan Özgüden, şair ve eğitimci İbrahim Eroğlu,
yazar ve eğitimci Murat Tuncel, doktor ve şair İsmet Özer, ressam ve eğitimci
Sabahattin Şen, gazeteci ve çevirmen Ahmed Arpad, yazar Muhittin Çoban,
gazeteci ve yazar Özgür Topsakal, yazar ve ressam Muzaffer Oruçoğlu, yazar M.
Hakkı Yazıcı, mineralog ve dilci Musa Güner.
İlk kez 1959’da İsveç’e giden Musa Güner’den 2017’de
Norveç’e yerleşen Aysima Karcaaltıncaba’ya kadar yaklaşık 60 yıllık
“göç(ert)me” olgusunun çok değişik boyutlarının, dramatik hikayelerinin dile
getirildiği “Farklı Coğrafyalarda Üretenler”,
göç ve sürgün konusunda çalışma yapanlara oldukça zengin malzeme
sunmaktadır. Ayrıca, öykülere, romanlara ve film senaryolarına dönüştürülecek
olay ve durumlar anlatılmaktadır.
Yazar Müslüm Kabadayı, söyleşilerden hareketle
“Nasıl ki tarihin değişik dönemlerinde Fergana Vadisi’ndeki, Sogdlardaki,
Mezopotamya’daki, Fenikelilerdeki, Maya’daki gelişkin kültür ortamını o dönemin
göçmen kavimlerinin kaynaşması gerçekleştirdiyse, geleceğin ortak yaşam
kültürünü de yaratıcı-üretici göçmenler hayata geçirebilir.” tezini ileri
sürmektedir. Ülke ve Dünya sorunlarına duyarlı okurun, geleceğin barış
kültürünün nasıl oluşturulabileceğine dair dinamikleri de keşfedeceği bir
kitaptır “Farklı Coğrafyalarda Üretenler.”
318 sayfalık kitap, Klaros Yayınları’nın
röportaj-söyleşi türündeki ilk yayını olarak raflarda yerini aldı.
Ergül Yılmaz
AKROSTİŞ AFORİZMA
Kitabın adı ve içeriğinden de anlaşılacağı gibi
Akrostiş, her dizenin ilk harfi yukarıdan aşağıya doğru okunduğunda ortaya bir
söz çıkacak bir biçimde düzenlenmiş manzume, muvaşşah, tevşih biçiminde
yazılmış bölüm
Aforizma TDK açısından ‘özdeyiş’ ya da ‘özlü söz’ şeklinde ifade edilmektedir.
Kim tarafından söylendiği bilinen kısa ve özlü
sözler olarak dile getirmek mümkün.
Yazar ve Şair Ergül YILMAZ’ın üçüncü Kitabı olan
Akrostiş Aforizma, Türkiye’de ilk olan farklı bir Kitap çalışması; Aforizmaları
farklı bir bakış açısı ile dile getirmek için ilkleri deneyimlemiş ve Akrostiş
formunda Aforizmaları bir kitap altında toplamıştır. Örneğiniz yazının devamında da göreceksiniz.
Keyifli okumalar dileriz
AFORİZMA
Aslında yapayalnızdır insanoğlu, doğarken
hatırlamayız ölüm kapımızı çalarken anlarız.
Farkımızı belli edemeyişimizdendir, herkes bizi
herkes gibi görür.
Olmayınca kırılıp dökülürüz, silkindiğimiz vakit
oluruz aslında taşlar o zaman yerli yerine oturur.
Razıyım artık yapa yalnız o kocaman ıssızlığa.
İstikametini kaybedince her yol çıkmaz sokaktır.
Zaman zaman, zamana bırakırız her şeyi, zamanı
gelmeyen zamanlara mahkûmuz aslında.
Menzile varmak için asla pes etmeyiniz, engelleri
aşmalısınız, yılmadan yıkılmadan.
Amaç yaşamaksa, adam gibi dimdik onurlu yaşamaktır.
Yoksa yaşamak değildir o; Amaçsız, yalanca ve kahpece.