![]() |
DERGİ ÇIKIŞ BİLDİRİSİ
Neden “Şiir
Sarnıcı”? Su nasıl yaşamın doğuş-oluş-işleyişinde temel bileşense, sanat da
düşünsel dünyanın bir bileşenidir, çarpanıdır bana göre. Yaşam kaynaklarını
özenle biriktirmek ve kullanmak gerekiyorsa, değişim dönüşüm ve gelişimi
sağlamak için yeni baştan anlamlandırılan söz değerlerini ve ona yön veren
bilgi birikimini de öyle biriktirmek ve dağıtmak gerekir. Şiirse sanatın
dolayısıyla birikimimizin özüdür; biriktirmek ve sunmak gerekmez mi?
Şiir Sarnıcı;
kültürel ve sanatsal değerler ile sanat bilgisi doğrultusunda; insanın yaşamsal
değerlerine hizmet eden etkenleri göz önünde tutarak; çağdaş sanat anlayışı
çerçevesinde yaşama ışık olmayı hedefleyen aylık bir “e-dergi” (sayısal
dergi)’dir. Ulaşım, dağıtım ve pazarlama kaygısı yoktur; sanatsal ve emeğe
dayalıdır. Bilgisunar ortamında yayınlanır; ayrıca basılı dergi bütünlüğünde PDF
dosya olarak, kişisel e-posta ve sosyal medya kanallarından paylaşıma açıktır.
Sanatseverlerin
görüş, yorum ve eserlerinin; yayınlanması, eserlerinin en kolay ve en kısa
zamanda okura ulaştırılması maksadıyla bilgi sunar ortamında günümüz bilişim
sistemlerinin olanaklarıyla oluşturulmuştur.
Dergimiz; “Sanatın
temel hedefi; sevme duygusu ve yaşam tutkusunu güçlendirerek aklın evrim
sürecini hızlandırmaktır”, düşüncesinden yola çıkar; yaşama, insana, varoluşa
ve çağa estetik değer katmak ister.
Ayrıştırılmış,
öğretilmiş ve kategorize edilmiş kalıpları yırtarak; sınırsız, çağdaş ve
bilgiye dayalı şiir/sanat evrenine eşlik etmektir amacı. En önemli özelliği;
insan, emek ve sanat temellidir; çıkar, yarar ve kâr amacı gütmez.
Maksadı, ünlü-ünsüz
ayrımı, kayırmacılık, kotarmacılık yapmaksızın sanat değeri olan eserlerin okur
ve izleyicisiyle en kolay yoldan iletişime geçmesini sağlamaktır. Özellikle
gençler ve olanak bulamamış sanatseverler için, kendini tanıtabilecekleri
tarafsız bir ortam oluşturmaktır.
Günümüz iletişim teknolojileri gereği,
gençlerin yolculukta, kuyrukta veya arkadaşını beklerken bir dokunmayla sanat
bilgisine/şiire/öyküye ulaşmasını sağlamak; sanatsal ve farkındalıklı bir dünya
görüşünü güçlendirmesine katkıda bulunmaktır.
Dil sanatlarının
bütünü ilgi alanı olmakla birlikte, derginin ağırlık merkezi “şiir sanatı”dır.
Bilindiği gibi şiir sanatı bütün sanatların temelinde yer alan ve hepsinin
özelliklerini içeren bir varlık yapısına sahiptir. Başka bir söyleyişle, sanat
biliminin içerdiği her konu bu derginin ilgi alanıdır. (Sanat felsefesi, Sanat
ruh bilimi, Sanat toplum bilimi ve Estetik bilimi)
Henüz dergi yayın
ve eser seçici kurulu oluşturulamadı. Bu kurul oluşturuluncaya kadar yayına
girecek yazıların niteliği hakkında ben karar vereceğim. Gönüllülük esasına
göre yayın ve eser seçici kurulunda görev almak isteyenler benimle iletişim
kurabilirler. Bildiğiniz gibi Türkçe dünyanın pek çok yerinde konuşulan bir
dildir. Ayrıca şu anda okuduğunuz sayfalara, yüz dört dilde dünyanın her yerinden
sayısal olarak ulaşılabilmektedir. Bu nedenle diğer ülkelerden yazın bilgisi iyi
olan ve dergi temsilciliği sorumluluğunu üstlenebilecek isteklileri
beklemektedir.
Sanat ve yazın bilimi konusunda altyapı
sahibi yazarlarımızı/şairlerimizi tasarlanan beş kişilik yayın seçici kurulunda
görmek istiyoruz. Ayrıca il bazında dergi temsilcilikleri olmasını planlıyoruz.
Hedef ve maksadımızı benimseyen yazar ve şairlerimizin gönüllülük esasına göre
il bazında temsilcilik sorumluluğuna ve yayın seçici kurulunda istekli olmaları
durumunda iletişim kurmalarını arzu ediyoruz.
Ayrıca derginin uluslararası düzeyde
tanıtımı, paylaşımı ve yayınlanacak eser iş birliğini yapmak üzere başta
Türkçenin akraba dillerini konuşan ülkeler olmak üzere her ülkeden dergi
temsilcilikleri oluşturmak istiyoruz. Bu konuda istekli ve sanat bilgi düzeyi
iyi olan sanatçıların başvurularını bekliyoruz.
Şiir veya öykü,
deneme gibi yazılarda, imleme ve yazın kurallarına, dilin temizliğine ve Türkçe
sözcük kullanımı konusuna özen gösteriyoruz. İmleme ve yazım yanlışları belli
bir oranın üzerinde olan metinler değerlendirmeye alınmayacağını anımsatmak
isteriz.
Elektronik posta
ile gelen iletiler, yazarın “Onay”ı kabul edilir; gönderilen eserin altında
başka bir ad belirtilmediyse kendisine ait demektir. Yazıların ve eserlerin
sorumluluğu yazarına aittir.
YAYIN İLKELERİMİZ:
Ayrıştırılmış, öğretilmiş ve
sınıflandırılmış kalıpları yırtarak; sınırsız, çağdaş ve nitelikli şiir/sanat
evrenine eşlik etmek amacıyla;
Yazarın/şairin; kimliği, aidiyeti, deneyimi,
anlayışı ve görüşü ne olursa olsun; terör, şiddet ve propaganda ile dinsel
tebliğ içermeyen şiiri, yazısı ve yorumu e-dergide yer alabilir.
Sanat bilimi ölçütlerine göre sanatsal ve
estetik değer taşıyan her eser; tutarlılık, bağdaşıklık ve bütünlük sağlayan
her yazı dergide yer alabilir.
Yazı
ve şiirler; dergi, gazete veya bilgi sunar ortamında daha önce yayınlanmış
olabilir; iyi, temiz ve geliştirici bilgi/yorum veya estetik değere sahipse
e-dergide yeniden yayınlanabilir. Ancak;
-Dilsel şiddet, ideolojik ve dinsel
dayatma-tebliğ içeren; misyonerlik, terör ve şiddet yönelimli; kişiyi hedef
alarak yazınsal eleştiri mantığını aşan yazı-şiir-yorumlar,
-Değinmece, değişmece, sapma, bağdaştırma…
gibi şiir tekniğini içermeyen-şiir niteliği taşımayan betikler; bunlar yanında,
imge içermeyen ve okurda imgelem yaratma yeteneği olmayan sığ şiirler,
-Estetik değer, dolayısıyla sanat değeri
taşıdığına kanaat getiremediğimiz betikler. Şiir ve yazın dilinin gerektirdiği
ayrıntıları karşılamayan betikler,
-Özgün ve gönderen yazara ait olmayan şiir,
inceleme ve yazılar,
-Sanatsal görünüşü dışında bilimsel
gerçeklikle uyuşmayan düşünce yazıları,
YAYINLANMAZ.
İyi eser ve yazılar diğerlerine göre yayın
önceliğine sahiptir.
Yaşar
ÖZMEN, Şiir Sarnıcı Yöneticisi
All to Whom Consern
Starting from the science of art, we
started publishing the magazine Art and Literature ŞİİR SARNICI (Poetry
Cistern, e-magazine), which can be translated into one hundred and four
languages around the world,
and in December 2019, the second issue is launched. Our magazine address: siirsarnici-e-dergi.blogspot.com Contact, writing
and work forwarding address: siirsarnici@gmail.com It
is published on the internet and shared as a PDF file on special communication
channels and social media.
Our aim is to bring together young people
and world humanity with artistic values, to provide them with qualified
artistic knowledge and to strengthen their aesthetic concerns with the idea
that “art is a universal phenomenon”. In the meantime, to bring together art
lovers on a platform.
Our goal is to become an internationally
qualified literary magazine and to announce the works of our artists to the
world, especially to our country. Apart from labor, a system without economic
expectation and cost was designed.
For this purpose; You can contribute to the
magazine by submitting works that have artistic and aesthetic value (such as
poetry, story, essay, examination / research writing, criticism and memory…).
We are waiting for the contributions of our well-known writers, poets, critics
and amateur professional art-loving friends with their works.
We would like to see our writers/poets who
have a background in art and literature science on the five-person publication
selector committee. We are also planning to have magazine representatives on
provincial basis. We wish our writers and poets who adopt our goals and aims to
communicate on provincial basis on the basis of voluntariness and if they are
willing in the editorial committee of the publication.
In addition, we would like to establish e-magazine
representatives from all countries, especially those who speak Turkish related
languages, in order to promote, share and collaborate on the international
level of the magazine. We are waiting for the applications of artists who are
willing and have a good knowledge of art.
Note: Our magazine is carried out on a
voluntary basis without any cost; it is non-profit and economic.
Dergi İl temsilcilikleri;
Maksadımız, derginin daha fazla okura
ulaşması ve yetkin, güvenilir sanatsal bir yazın ortamının oluşturulmasıdır. Bu
maksatla il temsilciliklerimiz aşağıdaki konuları göz önünde bulundurarak
çalışmalarını yürütürler.
İl bazında sanatçılara (yazar ve şairler)
ulaşarak derginin tanıtımı,
İlde bulunan yazar ve şairlere özel
iletişim kanallarından derginin gönderilmesi,
İldeki yazar ve şairlerin eserlerinin
dergide yer alması için teşvik ve iş birliği yaparak yönlendirilmesi,
Değer olduğu ancak eserlerini kamuoyuna
ulaştıramayan genç yazar ve şairlerin tanıtımı için dergide yer almasının
koordinesi,
Daha fazla okura ulaşması ve nitelikli bir
dergi olması için çalışma ve teklifte bulunmaları beklentimizdir.
Saygılarımla…
Yurt dışı Dergi
Temsilcilikleri;
“Sanat; barış ve kardeşliğe giden yolda en
etkin rehberdir.” düşüncesinden hareketle, ülke sanatçılarının eserlerini
uluslararası dolaşıma sokmak, birbirleriyle tanıştırmak ve insanlık bazında
ilişkileri geliştirmek maksadıyla, ülke dergi temsilciliklerinden;
Derginin internet ortamında tanıtımını ve
dağıtımını
Ülkesine ait yayınlanacak eserler hakkında
yetkinlik ve uygunluk kontrolünü
Dergi ve sanatçılar arasında iletişim, iş
birliği ve koordineyi sağlamasını
Diller arası çevirilerde danışmanlık
yapmasını
Daha fazla okura ulaşma çalışmalarına
katılmasını
Ülkesinin yazar ve şairlerini dünya yazar
ve şairleri ile tanıştırmak için çalışmasını
Ülkesinin yazar ve şairlerinin eserlerinin
yayınlanması için teşvik ve kolaylık sağlamasını bekliyoruz.
Bu konularda katkı sağlamak isteyen
sanatseverlerin başvurusunu bekliyoruz. Saygılarla…
Other Country Magazine Representations;
In our opinion,"Art; is the most effective guide on the road to peace and brotherhood.
Fort his reason, in order to introduce the works of the artists of the country to the international circulation, to introduce each other and to develop relations on the basis of humanity; our expectation from other country magazine representatives;
Promotion and distribution of the magazine
on the internet
Responsibility for competence and
conformity control
Ensuring communication, cooperation and
coordination between magazines and artists
Counseling in interlingual translations
Participate in efforts to reach more
readers
To introduce the writers and poets of his
country to the world writers and poets.
We would like to encourage and facilitate
the publication of the works of the writers and poets of his country.
We are waiting for the application of art
lovers who want to contribute to these issues. Sincerely…
ŞİİR SARNICI
Handan Tan
Anadolu Halk
Bilimleri Akademisi
Yaşar
Kemal Öykü Ödülü 2’ncisi-Eylül 2019
NİNNİLERİ KİM
SÖYLER
Buraların toprağı killi olur. Rüzgârın
havalandırdığı toz, konduğu her yeri, her şeyi kendi rengine boyardı. Yol
kenarındaki çalılar ve çakırdikenler, yağmurlar başlayıp da sığırcık
sürülerinin ovaya konduğu vakte dek öylece kalır. Dağlardan yaya inenler, yolun
sonunda topraktan karılmış devinen birer yontu gibi görülürlerdi. Sonra
bulutlar boşalır, kır çiçekleri filizlenir. Mevsim yeşerirdi.
Çetin kış günlerinde nerede kışlar,
bilinmezdi. Bundan gayrı her mevsim, yürürdü, yaşlı kadın. Kuraklıkta,
sırtındaki urba da yol kenarındaki çalılar gibi bozarmış olur; göğün rahmeti
toprağa indiğinde ıslanarak, başındaki beyaz örtüsü beline dek sarkmış,
yürürdü.
Düze indiğinde
tarlalara giden kadınları taşıyan traktörler görürdü. Kadınlar traktör
kasasında karşılıklı sıralara yan yana oturmuş olurlardı. Gölgesini yanına alıp
kenarda beklerdi. Ucu iyice aşınmış,
boyu da kendi boyu gibi gitgide kısalmış bastonunu havaya kaldırıp, geçenleri
selâmlardı.
Yazın traktörün
kaldırdığı sarımtırak toz daha çalılara konmadan nine, gölgesini ardında
sürükleyerek giderdi. Uzaktan bakanlar rüzgârın önünde oradan oraya uçuşan
beyaz bir kâğıt parçası gördüklerini sanabilirlerdi. Başındaki beyaz tülbentten
ötesi, tozdu.
Köye yaklaşıp da
asfalt yola çıktığında gölgesi kısalır, adımlarının altında kalırdı. Koyu
selvilerin hışırtılı serinliği, yol üstündeki mezarlığa çekerdi nineyi. Hayrat
çeşmesinde bir yazı vardı, okuyamazdı kim yaptırmış. Urbasına sinen tozu
silkelerdi önce. Sonra zincire vurulmuş maşrapayı doldururdu. Yüzünü, boynunu
yıkayıp kana kana su içer, ellerini Yaradan’a kaldırıp hayrat sahibi için dua
ederdi. Bir önceki köyden ayrılırken, kadınların aceleyle sarıp çıkınına
koyduklarını duvarın üstüne açar, yerdi. Biraz çökelek, birkaç zeytin tanesi, yeterdi.
Neden sonra,
dinlenmiş bedenini alıp tekrar yola çıkardı. Köye vardığında gölgesi önüne
düşer, gideceği evi ona gösterirdi. Alçak yapılı evlerin avluları ıpıssız,
sokakları köpeksiz olurdu. Meydana yakın evlerin önlerinde, ellerindeki
topaçlar gibi renkli giyimli çocuklar oynardı. Nineyi görünce sevinçle el
çırparlardı.
-Pomak Hoca Ninesi
gelmiş!
Nine, bastonunu
gölgesine vura vura ilerler, köy halkına göre, herhangi bir avlu kapısında
dururdu. Bu kapı onun için herhangi bir kapı mıydı, bilinmez. Köye her
gelişinde başka kapılarda durur, o evde konaklardı.
Kendisiyle birlikte
kapıya ulaşan çocuklar kilidin ipini çeker, kapıyı aralarlar; nine,
gacırdayarak açılan, etekleri çürümüş kapıdan avluya girerdi. Kaçışan
tavukların ve horozun sesine, köpeğin kuyruk sallayarak dostça havlamasına evin
kadını, o yoksa da gelini çıkardı.
-Kişt! Ülen kışşşt!
Ooooo, Nine hoş geldin. Sefalar getirdin. Yorulmuşsundur. Sen soluklan, bir tas
ayran getireyim.
Nine, yorgun
bedenine söz geçiremez, çardağın gölgesinde, sedirde kıvrılıverirdi. Hane halkı
toplanınca akşam yemeği, uzaklardan bir akraba gelmiş gibi sevinçle yenirdi.
Sonra erkekler köy kahvesinin yolunu tutarlardı. Kadınlar, duymayanlara da
duyururlar, evin odaları Pomak Hoca Ninesi’ni dinlemek isteyen çocuk ve kadınlarla
dolardı.
Nine, genç, yaşlı
ve çocuk hepsini tek tek süzüp yalnızca bir kez konuşurdu. Her köyde, her
seferinde aynı soruyu sorardı.
-Hepiniz bu köyden
misiniz, aranızda yeni gelen var mı?
Topluluk, bunun
ilâhi okunmadan önce yapılması gerekli bir hazırlık olduğunu düşünür, hep bir
ağızdan cevaplardı.
-Hepimiz bu
köydeniz!
Ya da:
-Bu kardeş yeni
geldi.
Nine, yeni gelen
kadının gözüne dalar giderdi bir vakit. Sonra, ilâhilerini okumaya başlardı.
Okurken temiz yüzünden bir huzur, sesinden sıcak bir inandırıcılık doldururdu
odayı. Bu sesi duyan en inançsız biri bile, cennetin varlığına iman edebilirdi.
“Şol cennetin
ırmakları, Akar Allah deyû deyû. Çıkmış İslâm bülbülleri, Öter Allah deyû
deyû.” Peşinden:
“Dervişlik baştadır, yaşta değildir. Issılık
odtadır, sacda değildir. Eğer bir müminin kalbin yıkarsan, Hakk’a eylediğin
secde değildir.’’
Saatler böyle
geçerdi.
Sabah erkenden
uyanan Pomak Hoca Ninesi, ev sahibinin hazırladığı lokmasını çıkınına sarıp
yola koyulurdu. Bir sonraki köyün meydanına vardığında gölgesi gene önünde
olurdu. Çocuklar çığırışırlardı: ‘’Pomak Hoca Ninesi, bize gel...Bize gel.’’
Bazen aynı köyde başka bir evde de bir gece konaklayıp öyle ayrıldığı olurdu. Böyle
böyle dağlar tepeler aşar, köyden köye, yıldan yıla geçerdi.
Ne adını bilen
vardı ne nerede yaşadığını. Gerçekten Pomak mıydı? Kocası var mıydı? Hoca
mıydı? Soran olmuş muydu? Onu böyle yollara düşüren neydi? Ermiş miydi, meczup
mu? Bilinmiyordu.
Varlığında
sorulmayan sorular, ninenin artık köylere gelmez olduğunda sorulur olmuştu. Bu
yanıtsız sorular çoğaldıkça çoğaldı. Öldü denildiği de oldu, aradığı neyse,
buldu da evine çekildi denildiği de. Erenlere karıştığı da konuşuldu. Oysa Nine
uzak, çok uzak bir dağ köyünde kışlamış, baharla birlikte bu kez başka bir yön
tutturup gitmişti. Ne kadar yürüdü, ömrü ne kadar kısaldı bilmezken, bir
meydanda çığrıştı çocuk sesleri; kadınlar kapılara çıktılar.
-Pomak Hoca Ninesi gelmiş! Ne özlemiştik
billur sesini.
-Bu nine de kim, öyle isim mi olurmuş?
-O bir garip nine. Akşama gelirsen, görürsün.
Derdini dağdan dağa, köyden köye taşır da insana anlatmaz; ağaca, ota, kuşa
anlatır bir garip.
Nine konuşulanı duydu. Yaklaşıp
kendisini tanımayan gözlere dikkatlice baktı. Kadının yüzünde bir şey arar
gibiydi. Bir anlam yakalamıştı sanki; belki bir renk, bir meneviş. Bu mahallede
konaklamaya karar verdi. İlk kapının tokmağına uzandı.
Gece kendisini dinlemeye gelenlerin
karşısına oturduğunda köy meydanında gördüğü kadını aradı gözleri. Odayı yarı
aydınlatan gaz lambasının ışığında, çocuğuyla oturuyordu. Çocuğun varlığı
annesin duruşuyla bütünleşip ninenin usunda kendi gençliğini canlandırdı. Pomak
Hoca’nın, kızlarını alıp sırra kadem bastığı çok eski zamanlar canlandı
gözünde. Yıllardır iz süre süre, kendi izini yitirmişti.
Bakışını çocukla anasından ayırmadan
İlâhilerini okumaya başladı.
“Ben yürürüm yâne yâne, Aşk boyadı beni
kâne. Ne akilem ne divane, Gel gör beni aşk neyledi.”
Her zamankinden heyecanlıydı. Okumasını
eksik bıraktı. Bağdaş kurup oturduğu yerde kımıldandı.
“Dinleyin!” dedi. ‘’Ekmeğinizi yedim,
suyunuzu içtim. Benden çalınan kızımı arar dururum yıllardır. Hangi köye bir
yabancı gelmiş yerleşmiş duysam, yürür gider bakarım. Mavişimi ararım. Yüzünü
unuttum. O da beni tanımaz belki. Neyleyim ki tükendim, yoruldum artık. Bir
dahaki yazı ya görürüm ya görmem. Hakkınızı helâl edin.’’
-O nasıl söz ninem, sen helâl et
hakkını bize.
Pomak Hoca Ninesi, bakışlarını yeniden
odanın loş köşelerinde gezdirdi. Gözleri, kadınla çocuğunu buldu. Kadın, uykusu
gelen çocuğunu kucağına yatırmış sallıyordu. Nine birden, yerinde sağa sola
salınarak ve elini göğsüne hafif hafif vurarak tatlı bir sesle, odadakilerin
anlamadığı bir dilde bir şarkı söylemeye durdu. Sanki o da kucağına bebeğini
almış, melek yüzüne sevgiyle eğilmiş; kokusunu doya doya içiyordu.
“Nani mi nani, inci tanem.
Annenin ninnisi bu.
Gökyüzünde parlayan yıldız,
Senin yıldızın.
Nanni mi nani, büyü, güzel bir kız ol.
Anneciğinin gönlünü yap.
Nanni mi nani, anneciğinin yavrucuğu ol.’’
Gitgide alçalttığı sesiyle şarkısını
bitirdi. Kadın, uyuyan çocuğunu sallamayı bıraktı. Nineyle göz göze geldiler.
Kulağında kalan bu ezgi, bulundukları odadan çok uzaklara götürmüştü onu.
Küçüklüğünde annesinin söylediği, bir daha hiçbir vakit, hiç kimseden duymadığı
Pomakça bir ninniydi bu.
Çocuğunu bırakmadan usulca doğruldu
yerinden. Urla, Ocak 2018
Öykü, ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ DERGİSİ Sayı: 364’de yayımlanmıştır.
Gamze Gürel
ZİHİN BEDEN RUH
Yaşadığımız dünyada
hepimiz, teknolojinin getirdiği yaşam koşullarından mıdır nedir, akıl oyunları,
para hırsı ve görselliğe olan maymun iştahlı yüzeyselliğimizden, ruhlarımızı
beslemeyi unuttuk.
Günümüzde
psikolojik ilaçların ve psikologların pirim yapması (moda haline gelmesi) bunu
kanıtlıyor.
Şimdi düşünün,
paranın, görsel estetiğin hükmü olmadığı bir dünyada ne yapardınız. Amaları
bırakın, sadece aynadaki gerçek, maskesiz kendinizi hayal edin! Bu dünyada
amacınız gerçek istediğiniz nedir, niçin yaşıyorsunuz?
İnsanlar genellikle
kendilerine iyi gelen şeylerden kaçma eğilimindedirler. Galiba kendilerine iyi
gelen ne varsa onları ruhlarına götürdükleri için. Onları, bütünün parçasına
‘’BİR’’ e götürdükleri için. Bu düşünce hiç hoşumuza gitmez, egolarımız özümüze
izin vermez.
Bunca sanatçının
geceler boyu obsesif bir şekilde evrene, kendisine has melodisini sunmaya
çalışması nedir sizce?
Yaşamdaki kayboluşlarımız,
ruhlarımıza kulak vermememizin nedenidir. Bu yüzden, onca yaratıcılığı olan
beyin hayat koşturmacası içinde yitip gidiyor.
Mitolojik bir öykü
vardır;
Tanrılar toplanmış
yeryüzündeki canlıları seyrediyorlarmış. Bu fanilerin varoluş nedenlerine
aldırmadan, üstelik de yeryüzünde bu kadar kısıtlı zamanları varken, yaptıkları
anlamsız şeyleri hayretle izliyorlarmış. Sonra da oturup günlerce nedenini ve niçinini
tartışıyorlarmış aralarında. Örneğin şu domuzları… Domuz denen şu yaratıkların
çamurda debelenmelerine bir türlü akıl sır erdiremiyorlarmış. Bu domuzlar neden
durmadan çamur denen pis ıslak toprak parçasına batıp çıkıyorlar sanki?
Sonunda Tanrılar
domuzların çamurda neden debelenip durduklarını anlayabilmek için içlerinden
bir tanrıyı yeryüzüne domuz olarak yollamışlar.
Görevlendirilen
Tanrı domuz bir annenin karnından doğacak ve bir süre domuz olarak yeryüzünde
yaşayacaktı. Sonra da kendisi gibi Tanrı olanların yanlarına gelip domuzların
çamurda yuvarlanma amaçlarını anlatacaktı.
Ve öyle de oldu.
Seçtikleri Tanrı yeryüzüne domuz bir anneden doğarak dünyaya geldi. Biraz
büyüyünce diğerleriyle birlikte çamur göletinin yanına gittiler. Önce çamuru
kokladı biraz tiksindi, sonra da alıştı. Günlerce diğer domuzlarla birlikte
balçık çamurun içinde yuvarlanıp durdu.
Diğer Tanrılar
merak ve sabırsızlık içinde onu beklerken domuz kılığında yeryüzüne inen Tanrı
görevini unuttu balçıklarda yuvarlanıp oynamaya devam etti. Öyle ki diğer
Tanrıların yukarıdan seslenip çağırdıklarını duymadı bile. Verilen süreyi
çoktan aşmıştı üstelik.
Domuz şeklinde
yeryüzüne inen Tanrı amacını umutmuş olmalı ki Tanrılar onun yaşamına son verip
yeryüzünden ayırmak zorunda kalmışlar. Görevi biten Tanrı diğerlerinin
yanlarına geldiğinde ise cevabı BİLMİYORUM olmuş.
İnsanoğlu da böyle.
Bilmiyoruz! Doğduğumuz ilk halimizdeki saflığımızı, zekâmızı, yaratıcılığımızı
kısaca Tanrısallığımızı duyumsayıp üretmek, hissetmek yerine, diğer ölümlülerle
birlikte kıyaslamalar, egolar, kıskançlıklar, kinler, savaşlar,
tatminsizliklerle yuvarlanıp duruyoruz.
Bilmiyoruz! Varoluş
amacımızı ve gerçek mutluluğumuzu. Tanrısal gücümüzü unutup yeryüzü denen bu
çamur aleminde kayboluyoruz.
Dizdar Karaduman
HAVA
KÖSEOĞLU: ŞİİRE SEVDALI BİR YÜREK
…Ve Sustu Kuşlar,
Hava Köseoğlu’nun ilk şiir kitabı.
Kitaplar yayımlandıklarında önce kapakları ve adlarıyla dikkatini çeker
okurun. Çünkü bir kitabın kapağı ve adı onun en iyi tanıtan reklam afişi
gibidir. Bu yüzden çarpıcı, etkileyici ve akılda kalıcı özellikte olmalıdır.
Özellikle de şiir kitaplarının adı ve kapak düzeni, içindeki şiirlerle mutlaka
bir ilişki içinde olmalıdır. Okura “Ne duruyorsun beni alıp okusana”
diyebilmelidir.
Hava Köseoğlu’nun
ilk yürek ağrısı olan …Ve Sustu Kuşlar da böyle kitaplardan biri. Adıyla okurun
ilgisini çekiyor hemen. Çoğu şairin şiirlerinde kullandığı kuş imgesi, çağrışım
yönünden zengin bir sözcük. Bu sözcükle yapılacak bağdaştırmalar, şairin yeni
ve özgün imgeler yaratmasına, okurda da zengin çağrışımlar oluşturmasına yol
açabilecektir. Dış dünyanın nesnel bir gerçekliği olarak “Kuş”, uçma
özelliğiyle daha çok özgürlüğü dile getiren, şair ve ressamların çok kullandığı
bir metafor.
“Ve Sustu Kuşlar” başlıklı şiirinde, kuşlar,
özgürlüğü ve ele geçirilmezliği çağrıştırırken okurun da zihninde farklı farklı imgeler oluşturabilme olanağı
sunması bakımından yeni bir sürü benzetmeler için geniş bir kapı aralamasıyla
daha bir anlamlı oluyor. Benzetme, eğretileme, abartma, ad ve deyim aktarması
gibi söz ve anlam sanatlarının bir araya gelmesinden oluşabilecek bir
hayâl(imge) zenginliği yaratacaktır bu bağdaştırma. Bunu örnekleyen Gülten
Akın’ın Kuşbaz adlı şiirindeki “severdim aslında kuşları severdim / tahta
köşkler yapardım, severdim / suya inerlerdi severdim / ayrı ayrı uçsaydık
konsaydık / odaklandım, yok başka hayatım / olsaydı severdim” dizelerinde
olduğu gibi bu şiirin tamamı kuş imgesi üzerinden kurulmuştur. Havva Köseoğlu
da kitaba adını veren “…Ve Sustu Kuşlar” (s.9) başlıklı şiirindeki “…kuşlar ki
/ yarışırken poyrazla / rahvan yürüdü bulutlar / yağmur alabildiğine koştu /
esrik saat tıkırtıları ile öpüşürken / mahcup geceye hüzün gizlendi / gülüşün
“ah” diyordu çerçevelerden” dizelerinde görüldüğü gibi “kuş”, Hava Köseoğlu’nun
şiirinde de önemli bir imge. Onun bu dizelerinde doğadan doğaya, insandan
doğaya aktarmalarla çağrışım zenginliği ve derinliği olan imgeler kullanıyor. Biliyoruz ki kuş, edebiyat ve sanat
yapıtlarında özgürlüğün ve barışın simgesi olarak anlamlandırılır. Bu şiirdeki
kuşları da bununla bağdaştırabiliriz. Behçet Necatigil, Bile Yazdı’da: "Şiir
iki şey ister. Hem seni hem hünerini. Tek başına sıkıcı bir ağırlıksın, hüner
ağırlığı hafifletir." Paul Valery, İmge ve Sanrı''da "önemli olan tüy
kadar değil, kuş kadar hafif olmaktır" der ve böylece, ''hafiflik''
sözcüğüyle hüner bir bağdaştırma olarak kuş imgesinin bir özeti olur.
Kuş, sadece
özgürlük, barış, hüner ve hafiflik imgelerini çağrıştırmaz; ölümü ve yaşamı da
hatırlatıyor kullanıldığı bağlama göre: "Günler gelip geçmekteler / Kuşlar
gibi uçmaktalar" diyen Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, ölümün adını
bile anmadan, can ile kuş arasındaki o güzel bağdaştırmayı imgelem gücü
sayesinde kurabilmiştir.
Sevincimizi,
mutluluğumuzu, aşkımızı, erincimizi, hünerimizi çoğu kez kuşlardan esinlenerek
dile getiririz. Deyimlerimize bile girmiştir kuş imgesi: kuş kadar canı olmak,
kuş gibi uçup gitmek, kuş uçurmamak, kuş gibi çırpınmak, kuş gibi hafif…Kısaca
insanın sevinçten uçacak hale gelmesi, yüreğimizin pır pır atması, gönlümüzün
kanatlanacak gibi olması … Güzel olan şudur: Sevinç ve aşk, kuş kadar hafiftir,
hünerlidir.
Kitap, şiir adeti
bakımından oldukça kabarık, 65 şiir var. Bence 35 ile 45 arasında şiir olmalı.
Sanırım kıyamamış çoğu şiirlerine Hava. Özellikle de kitabının sonuna aldığı
âşık tarzı şiirlerine. Kitapta zaman zaman Tevfik Fikret’in Sis şiirine ve
Âşiyan’ına, O. Veli’nin İstanbul’u Dinliyorum şiirine göndermeler yaparak
hüzzam makamında şarkılar boynu bükük dolaşır Topkapı Sarayı’nın bahçelerinde.
Lale devrinin o tumturaklı eğlencelerinin anıları sanki saklanır onun
dizelerinin içinde. Böylece bir İstanbul sevdalısı olan Yahya Kemal ve Piyer
Loti yeniden hatırlatılır İstanbul’un tarihsel, kültürel ve doğal güzelliği
içinde Mahur Gecede Bir Hüzzam İstanbul (s.14) başlıklı şiirinde. “yedi
tepesinde sır tutmuş nazlı şehir /
sevdalar gizlenmiş gecende / Kızkulesi bakışlarındaki selamı / götürür Aşiyan’a inleyen bir soluk / Yahya
Kemal Piyer Loti tepesinden bakarken / içermiş gözleri Haliç’i / Tevfik Fikret,
sisten elbisesine bürünen / “fahişe”sini kucaklar / susar Orhan Veli, sessiz
bir köşede / akar mavilerinde şiirleri sabahlara” dizelerinde görüldüğü gibi ad
aktarmalarından deyim aktarmalarına, eğretilemelerden telmihlere dek söz ve
anlam sanatlarını ustalıkla kullanabiliyor Hava Köseoğlu.
Şair, şiir dilini
kurarken en çok aktarmalardan yararlanıyor. “Can ritminde doru atlar doludizgin
/ yemyeşil çimenler ekiyorum nefesime / ırmak, yakamoz küpelerini takmış /
şarkılar söylüyor yatağında” (s.11, Sular da Susar) Bu dizelerde de insandan
doğaya aktarmalar “kim bilir kaç bulutla dans etti rüzgâr / nazlı uçuşmaların
koynunda” (s.21, Yeşilin Halayı) dizesinde de doğadan doğaya aktarma yaparak
şiir dilinde önemli bir yere sahip olan söz ve anlam sanatlarını imge
oluşturmada çok rahat kullanabiliyor.
Hava Köseoğlu’nun
zaman zaman şiir dilinden uzaklaştığı da oluyor. Gök Düştü (s.23) ve Nasır
(s.53) başlıklı şiirlerindeki “ne zaman susmayı öğreneceksin / diye soruyor
annem”, İzmir’e Medhiye (s.49) başlıklı şiirden alınan “yürümek kesmedi bugün
ne hikmetse / oldu olacak ver elini konak vapuru / gelmişken uğramadan olmaz
Kızlarağası’na / nargile içmeye ney sesiyle” bu dizelerde günlük konuşma diline
yaslanan düz anlatım örneklerine de başvuruyor. Ancak şiirlerinin çoğunda
sözgelimi Yirmi İki Mayıs Özlemi (s.38) şiirinde dizelerde olduğu gibi
“...gözlerimde ıtır kokulu ıslak telaş / güvercin ayağına bağlı düşlerim /gözlerimde
yağmur dansı var / zamanı içine hapsetmiş / dar bir geçit yüreğim / anılar
tırmalıyor kapıyı / kapatın gülümsemelerin duvağını” benzetmeler,
eğretilemelerle özgün imgelerin yer aldığı şiir diline ulaşıyor.
Hava Köseoğlu
dıştan bakıldığında son derece neşeli, içten hayat dolu bir resim çiziyor
karşısındaki insana. Ancak şiirlerine baktığımız zaman bunun tam zıddı bir Hava
Köseoğlu portresi görülüyor. Yüreği acılar ve hüzünler yumağına dönmüş bir
şairdir o. Yaşadığı acıları, sıkıntıları içinde atıp biriktiren onlarla
yoğrulan bir kadın imajını çiziyor şiirlerinde.
İzlek yönünden pek
zengin değil kitaptaki şiirler. Aşk, sevgi, ayrılık, özlem, anılar, yalnızlık,
ölüm en çok işlenen temalar…Ancak bu izleklerin dile getirildiği şiirleri bir
bulut gibi saran hüzün hemen fark edilir.
Güz Günahım (s.30) başlıklı şiirinde naif bir erotizm var. “Ve sen nisan
yağmuru gibi / yağdıkça toprağıma / kadın yanım filiz sürecek coğrafyanda / giz
bahçelerimden / toplayıp çisil tanelerini / sarıp yosunlarımı gövdene / her gün
başka çiçek olup geleceğim sana / hep gözlerimin günahı kalsana”
Kitapta hem divan şiiri tarzında beyitlerle
kurulu, hem de halk şiiri tarzında dörtlüklerden oluşan şiirler de yer alıyor
serbest şiirlerin yanında. Beyitlerle kurulanlarda tam ve zengin uyaklar,
mesnevi tarzı uyak düzeni yeğleniyor ses ve ritmi sağlamak için, ölçü olarak da
7+7:14 hece kalıbı kullanılıyor: “Aşka aşık Leyla’yım mecnunum bilinmeze /
Bilirim gidiş belli alnımda silinmeze” (s.63, Siyah Bir Gecedeyim)
Aşık tarzı şiirlerinde
ise nazım birimi olarak dörtlük, hece ölçüsünün 7+7:14’lü kalıbını daha çok
kullanırken, yarım uyaklarla ve rediflerle de ahengi sağlıyor. Çapraz uyak
örgüsünü başarıyla kullanırken söz ve anlam sanatları olarak benzetmelerden,
abartmalardan, eğretilemelerden, kişileştirmelerden yararlanıyor imge olarak.
Ancak halk şiirinin bilinen konularının ve kalıplarının dışına çıkamıyor ne
yazık ki. “Olur ya unutursun yağmurlu bakışımı / Kaç şafağı karşılar deniz
taşıran gözler / Alev bile kıskanır suları yakışımı / Silinmez anılardan yosun
çiziği izler” (s.62, Alev Bile Kıskanır)
Havva Köseoğlu,
zaman zaman biçim denemelerine de girişiyor. Sözgelimi Sınırsız (s.46) başlıklı
şiiri görsel şiire güzel bir örnek. Bu şiirde dizelerin yatay ve dikey
kurgulanışı simetrik bir yapı oluşturuyor. Yine Mavinin Hınzır Düşü (s.66)
başlıklı şiirde ise üçlüklerle kurulu terzarima nazım biçimi ve onun örüşük
uyak örgüsü aba bcb cdc d kullanmış. Bize batı şirinden Servet-i Fünun
döneminde geçen Terzarima, İtalyan edebiyatı nazım biçimidir. Üçer dizelik üç
bent ve sonda yer alan tek dizeden oluşur. Dante’nin İlahi Komedyası terzarima
örneğidir. Bizde de Tevfik Fikret, sadece Şehrayin adlı şiirinde bu nazım
biçimini denemiştir.
Yine ikilik ve bir
dizelik kavuştaklardan oluşan türkü formunda yazdığı Seni Düşünüyorum (s.70)
başlıklı şiir de onun halk şiirini iyi tanıdığını ve ondan yararlandığını bize
gösteriyor.
Türk şiirinin
geleneğini görmezden gelemeyiz ancak, onu tekrarlamak yerine günümüz modern
şiirinin şaire sunduğu olanakları kullanarak geleneği dönüştürebilme becerisini
göstermeliyiz. Divan ve halk şirinin ulaştığı düzeyin altına düşmemek, onu
aşmak koşuluyla bir yenilik getirebiliyorsak. Zaman zaman her şair kendinden
önce yazılan şiirden ve şairlerden etkilenebilir. Hatta çağdaşı olan şairlerden
de. Ancak bu etkinin uzun süre devam etmemesi gerek. Eğer bu etki süreğen bir
hale gelirse bu edinilmiş şiir zevki ve beğenisiyle kendimize ait olmayan bir
şiire çalışıyor oluruz. Bu yüzden kendimizin olan bir şiire çalışmalıyız,
yazmamızın amacı bu olmalı. Kısaca öykünücü değil, özgün olalım, kendiniz
olalım. Böylece daha güzel ve üretken oluruz şiir çalışmalarında. İşte Hava
Köseoğlu da kendi sesini ve şiirini kurmaya çalışan şairlerimizden. Onun,
şiirin bu uzun yolunda kendi şiirini yaratacağına inanıyorum, çünkü onda bu
cevher var. Hava Köseoğlu, şiire sevdalı bir yürek, kendisini kutluyor, şiir
yaşamından eksilmesin, nice kitaplara diyorum.
26.01.2018 Bornova, Sokağın Kalbi
Mehmet Büyükçelik
ŞİİR KENDİNİ
YENİLER
Doğa yenilenirken insan da yenilenir.
İnsanın düşünceleri ve ürettikleri de hep yeniye doğrudur. Yaşanan yeni gün,
yeniliklerle gelir; duyulmamışı duyurma heyecanı vardır. Yaşam, yeni
kurallarıyla ve güncelliğiyle eylemi zorunlu kılar. Bu yeni enerji öyle güçlüdür ki popüler
sanatın çelmelerine aldırmaz bile.
Üretilen her şey hızla eskirken, yerine aynısının konulması izleyiciye
tat ve heyecan vermez; çünkü kanıksanmıştır.
Yeni olan her neyse merak uyandırır ve özlenir. Ancak şiirin de omurgası sayılan değişmez
değerleri vardır ve bu değerler geçmişten geleceğe onun var olmasını sağlar.
Şiirin kendini yenilemesinin dinamiği, her
geçen gün yazılanın üstüne çıkma heyecanı ve dürtüsüdür. Doğallıkla kendini
yenilemeye programlı saydığımız şiiri, şairinin taşıyabilmesi ancak onu iyi
tanımasına bağlıdır. Bildiğimiz “büyük
şairlerin” tümü de kendince yeni olabilmeyi başarmışlardır.
Yaşanılan ve yaşanacak olan zaman geçmişin
tekrarı gibi görünse de asla öyle değildir. Yeni gün her şeyi ile yüzünü ilk
kez gösterendir. Zaman kendi insanlarını
oluşturur ve geçmişin üzerine yeni kazanımlar da katar. Yeni sayılabilecek şair, kendinden önce
gelenlerin yazdıklarında bulunmayan bir öz getirmiş olandır. Yeni şiir de günü
gelip eskise bile, “yenilik getirmiş olan şair” hep yerinde ve büyük olarak
anılmaktadır. Eskiyen şiir de varlığı
ile şairlere yeniyi yazdırmak için heves ve heyecan vermeye devam ediyor.
Halk ve Divan Edebiyatında mazmun,
benzetme, kalıp ve uyakların yıllarca tekrarlandığı ve şiiri yerinde saydırdığı
bilinmektedir. Çağdaş bir şair, “Halk sanatını, örnek değil, hazine saymalıdır.
Tıpkı doğa gibi.” diyor Sabahattin Eyüboğlu. Ondan içerik olarak yararlanmak ve
bugünün yaşamında değerlendirmek gerekiyor.
Bugün endüstriyel tasarımcıların yenilik uğruna verdikleri emeği,
elbette şair ve sanatçılar da vermek zorundadır. Benzersizi bulma isteği sanatın yenilenmesini
sağlıyor. Şiirin yarattığı bu güç,
kendini yenileyecek şairi mutlaka yaratacaktır diyebiliriz.
Yaşamak için kendini yenileyen her sanat,
gerçek sanatçıyı da yenilikçi kılmıyor mu? Şiirin ne olduğunu tam olarak
kimselerin bilemediği ve net olarak tanımlayamadığı bu devir, şiirin kendini
yenileyerek ulaştığı bir aşamadır. Şiir
ele avuca sığmıyor; seziliyor ve yaşanıyor.
Yeni
olarak tanımlanan bütün sanatların yeniliği geçicidir. Şiirin de kalıcı olan en önemli özelliği ise
kendini sürekli yeniletmesidir.
İyi şiir yaşadığımız gün gibidir.
Metin İmer
YALNIZLIK
Adam sabahın ilk
ışıklarında kahveye daldı. Çay ocağında hafif kamburu çökmüş yaşlı bir adam
yedekte çay demliyordu. Suyun buharı içeride bir huzur, güven yayıyordu sanki.
Üçüncü sınıf bir kahvehaneneydi burası. Sandalyeler tahta ve boyası aşınmıştı.
Burası genelde Yörük köylü ve çiftçilerin uğrağı bir kahve olsa da arada bir
emekliler takılırdı. Bornova’nın Eğridere ve Yaka Köylüleri mandıraya sütünü
verir, kendi gibi köylülerle burada toplanır, o yıl ne ekeceklerini ne
biçeceklerini, hangi hayvanı satıp salhaneye vereceklerini kendi aralarında
konuşur, iskambil ve okey oynarlardı.
Kahvenin yerleri
rabıtadandı, ama ısı yönünden sağlıklıydı. Belki parke taştan olsaydı içerisi
buz gibi olurdu. Kış olduğundan orta yerde bir kömür sobası ve üstünde bir
güğüm, kahveye ayrı bir köy kahvesi görünümü veriyordu.
Adam sağa sola
bakındı, kahvede kendisinden başka kimsecikler yoktu.
“Günaydın!”
Kahveci tuhaf,
biraz da ilgisiz baktı… Adamın yabancı olduğunu “Günaydın!” deyişinden kavradı
hemen. Buranın müşterileri köylü olduklarından içeri girerken “Selamünaleyküm!”
derlerdi hep.
“Aleykümselam!”
diyerek yabancıya kinayeli baktı azıcık.
Dışarıda soğukta
tek tük işe yetişmeye çalışanlara baktı adam. Karşı nalbur da kepengini
kaldırıyordu gıcırtılı gıcırtılı.
“Çay alabilir
miyim?”
“Henüz demlenmedi,
biraz beklemen lazım.” dedi kahveci.
“Olur, işim yok
nasıl olsa, özür dilerim sigara yakabilir miyim? Hani yasak kondu ya?”
“İçebilirsiniz
beyefendi. Burada sorun yok. Herkes içiyor. Yeter ki şikâyet olmasın.
“Doğru ya şikâyet,
herkes herkesten nefret ediyor, bir yanlışını bulmak için fırsat kolluyor.”
diyerek cebinden çıkarttığı Winston sigarasından bir tane çıkartıp yaktı.
“Anlamadım” dedi
kahveci… Adama tuhaf tuhaf baktı.
“Tekel satılmadan
önce Samsun, Bafra, Maltepe içerdik. Gelincik, Bahar, Yenice” diye ekledi
kahveci. “Bakın siz de biliyorsunuz” diye sevinçle gözleri parladı. “Ama artık
ne eski sigaralar ne de eski dostlukların tadı kaldı.”
“Sizi ilk
görüyorum, yabancı olmalısınız?”
“Evet, bu semte
yeni taşındık, daha doğrusu karım ve çocuklarım öyle istedi. Gecekondu
mahallede çocuklarımız büyürse oranın kültüründen etkilenirlermiş.
Kahveci, çayını
getirip önüne koydu, peştamalı ile ıslak elini kuruladı. İçeriyi sidik kokusu
sardı birden.
“İşeyip işeyip su
dökmeden çıkıp gidiyorlar şu inşaat işçileri. Ulan, Allah bilir götünüzü
yıkamadan da gidiyorsunuzdur siz! Olacağı şu “arızalıdır” deyip tekrar kapatacağım.
Gidip karşı camide bir lira versinler de akılları başlarına gelsin. Birkaç kez
yaptım gidip beni patrona şikâyet etmişler. Demin sizin dediğiniz gibi herkes
herkesin kuyusunu kazıyor.
“Ellerine akıllı
telefon almayı biliyorlar ama?”
“Hay ağzına sağlık.
En çok da ona tav oluyorum ya. Çıkarıp sigara yaktı sandalyeyi yanlamasına
oturdu.
“Nerelisin? Ne iş
yaparsın?” Birden kanı ısınmıştı yabancıya. Sonunda kendi gibi düşünen biri
denk gelmişti ona.
“Nereli olduğumun
ne önemi var? Türkiyeliyim. “Emekli öğretmenim.”
“Ya” dedi saygı
duyarak. Kendini toparladı, sandalyesini düzeltti.
“Hayat çok acımasız
değil mi?”
“Hangi yönden
hocam?”
“İnsanlar, insanlar
neden bu kadar zalim sizce?”
“Bilmem, siz daha
iyi bilirsiniz. Okumuş insansınız.”
“Yaşamak neden bu
kadar zalim ve bir o kadar güzel?”
“Zalim evet, ama
ben güzel olduğunu sanmıyorum. Sabahın köründe gelip kahveyi açıyorum,
temizliyorum. İlk müşterilere çay, salep ikram ediyorum. Saat ikide çekip evime
gidiyorum.
Ben de sizin gibi
emekliyim. Aileme de üç kuruş katkım olsun diye uykumu bölüp geliyorum işte.
Gerçi alıştım
artık. İstesem de evde duramam artık.”
“Anlıyorum. Hayat
seni de zorlamış buna. Sen bıraksan da ailen seni rahat bırakmaz evde oturmana.
Neden niçin? İnsanlar anlaşılmamak için neden bu kadar çaba gösterir bilmem.
Seni neden anlamak istemezler de seni sabah sabah işe gitmeye zorlarlar? Sen
bunun için mi emekli oldun?”
“Tabii ki değil…
Ama ihtiyaçlar fazla.”
“İhtiyaçlar biter
mi sanıyorsun? Bugün sana No Frost alan zihniyet, yarın sana dev ekran da
ihtiyaç deyip aldırtacak.”
“Aynen öyle, geçen
gün aldım valla 126 ekran LG …”
“Karım bana kızıyor
biliyor musun? Gidip ek iş yapmıyorum, ona istediği gibi bir hayat sunamadım
diye. Sanki çalışsam istekleri bitecek. Tıpkı seninki gibi olacak. Telefonunu
yenileyecek, 3 G alacak karşı komşusuyla görüntülü arama yapıp konuşacak,
kızımda otuz liralık ayakkabıyı hor görüp arkadaşların babaları aldı diye beni
de Nike ayakkabı almaya zorlayacak. Nereden baksan Nike ayakkabı yüz elli lira.
Sen kaç günde kazanıyorsun bu parayı?
“Ee, beş günde…”
“Bak, gördün mü bir
Nike ayakkabı almak için şu istemediğin sidik kokusunu onun bunun ağız dalaşını
çekiyorsun. Üstelik emekliliğin tadını çıkaramıyorsun bile. Sabah gözünü bu
kahvede açıyorsun, akşam da sana rota çizilmiş evde soluğu alıyorsun? Ne için?
Karın çocukların plazma ekranda dizi izlesinler diye, lüks çanta koluna takıp,
lüks ayakkabı giysinler diye.”
“Ne yapabilirim
ki?”
“Evet, ne
yapabilirsin? Güzel soru…” Çayından bir yudum aldı etrafı yokladı. Gelen giden
yoktu henüz.
“Bu saatlerde hep
boş mu olur burası?”
“Evet, genelde
köylüler gelir, önce mandıraya uğrar sonra buraya çay içmeye, oyun oynamaya
gelirler.”
“Oyun oynamak,
zaten vaktimizin çoğu ya oyun oynamak ya da oyun oynayanları seyretmekle
geçiyor.”
“Futbolu kastediyor
olmalısınız hocam?”
“Evet, futbol…
Yirmi iki kişi bir meşin yuvarlağın kıçına tekme vuruyor deliğe girsin diye.
Onca feryat figan, şamata, rant dönüyor ortalıkta. Millet artık işi gücü
bırakmış hangi oyuncu hangi takıma transfer olacak onu konuşup duruyor. Kendi
sülalesini say desen on tane sayamaz ama tuttuğu takımın sülalesini bilir,
nerede ne zaman yemek yediğini, hangi tesiste kalıp dinlendiğini bile.
“Alemsiniz valla
hocam. Arada bir gelin de şu bizim salak insanlarımızı aydınlatın biraz.”
“Onlar bilmiyorlar
mı sanki kendilerine bir faydası olmadığını?”
“Belki de
haklısınızdır…Pek bir şey diyemem.”
“Sade futbol olsa yine
iyi. Ganyanı var, iddiası var. Var oğlu var.”
“Ne yapsın millet
can sıkıntısı. Kurtuluş çaresini onda buluyor. Bir umut dünyası.”
“Diyorum ki futbol
sahasına yüzlerce top atıver, bol bol vursunlar, her futbolcunun ayağı değsin,
o deliğe soksunlar bakalım.”
“O zaman kıymeti
kalmaz hocam top çoğalınca.”
“İşte para da öyle.
Onu basan işçiler bol bol herkese yetecek kadar bassa sen de bende çalışmayız,
üretim durur değil mi?”
“Her halde…”
“Ne tuhaf değil mi?
Bol paramız olsun deriz, ama bol para basıp dağıtmayız kendimiz. Üreten dağıtıp
paylaşamıyor, yöneten çoğunu elimizden alıp birazını bize veriyor ve bu yüzden
açlık, sefalet, savaş, terör oluyor.”
“Bir bakıma doğru
söylüyorsun hocam.”
“Üreten yönetse bu
sıkıntı olmaz işte.”
“Olmaz mı gerçekten?”
“Bak para olduğu
müddetçe herkes seni parana göre değerlendirir. Örneğin eşim istediği elbiseyi
alamadım diye, altına araba çekmedim diye benimle aylardır konuşmuyor.
Komşularım bana çay içmeye gelmiyor bile. Akrabalarım onlardan borç isterim diye
telefon bile etmiyorlar. Neden dersin? Onların istediği gibi bir adam olmadığım
için. Ailemi yemeğe götürmediğim için, akrabalarımı, dostlarımı yemeğe
çağırmadığım için bana kızıyorlar, beni adam yerine koymuyorlar. Onlara ayak
bağı olduğumu düşünüyorlar. Devlet de bana kızıyor. Daha çok vergi vermediğim
için. Ben çalışmayı reddettikçe daha çok üzerime gelip beni toplumdan
dışlıyorlar.
Sisteme ayak
uydurmamı, onlar gibi ezilmemi istiyorlar. Kendi ihtiyaçlarını kısacakları
yerde beni çalışmaya zorluyorlar. Beni bekleyen sömürü çarkının içine atıyorlar
daha çok ezilmem, sömürülmem için, yıpranmam için. Zaten akciğerlerimden
rahatsızım. Çabuk yoruluyorum.
Astımım var. Her an
krizim tutabilir, yere yığılı veririm. Ama bunu düşünmüyorlar.”
“Geçmiş olsun.”
“Arada bir
soruyorum bana neden böyle davranıyorlar diye? Bana bu kez kızıp yanlış partiye
oy verdiğimi söylüyorlar, beni dışlıyorlar. Oysa onların oy verdiği parti on
iki yıldır ülkeyi kan revana döndürdü, satmadık kurum, kuruluş bırakmadı, ama
onlara sorsan hala özelleştirme iyi diyorlar onca işsizliğe bakmadan, asgari
ücretin düşüklüğüne bakmadan.”
“Ama bir yandan oto
yollar, köprüler yapıldı.”
“Ama sen hala
peyniri otuz liradan alıyorsun. Turizm ilerledi diyorsun ama sen aileni alıp da
bir aylığına otele götüremiyorsun, tatilini yapamıyorsun. Onlar tatilini
yaparlarken bizler onların bulaşıklarını yıkıyoruz, önlerinde hizmet ediyoruz.”
“Biz gitsek
aynısını onlar da bize yapacaklar ama?”
“Ama sen
gidemiyorsun? Sabah gelip burayı açmak zorunda kalıyorsun yaz – kış.”
“Bu kuralı
değiştiremezsin. Uymak zorundasın hocam.”
“Bazen onlar gibi
olmak istiyorum ama beceremiyorum.”
“Neden?”
“Onlar gibi olmak
için yalaka, düzen savunucusu, ihbarcı, ezileni görmemek, doğaya, çevreye zarar
vereni görmeyip uyarmamak zorundasın. Bazen bizim solcuları da anlamıyorum.
Solculuğun yalnız emekçiyi savunmaktan ibaret görüyorlar. Oysa görmüyorlar ki
emekçi silah üretmezse, tetiği çekmezse savaşın olmayacağı. Emekçi plastik,
otomobil, baz istasyonu, termik santral kurup üretmezse ağaçları kesip beton
dikmezse doğaya ve çevreye zarar vermeyeceğini bir bilse ah bir bilse?
“Senin işin çok zor
be hocam, deyip boşalan bardağı önünden aldı, çayını tazelememi ister misin?”
“Ne oldu bize,
eskiden böyle değildik?”
“Ne anlamadım?”
“Her şeyimizi
paylaşırken birbirimizi arayıp sorarken neden şimdi kimse kimseyi dinlemiyor,
arayıp derdini dinlemek istemiyor? İnsanlar neden bu kadar hızla koşuyorlar?
Neden dünyaya niçin geldiklerini bir an olsun diye sorgulayıp düşünmüyorlar?
Sistemin önüne koyduklarını yiyorlar? Neden bazı şeyleri elinin tersiyle
itmiyorlar? Beni bir kez dinleseler ah! Beni neden samimi bulup fikirlerime
saygı göstermiyorlar, fikirlerimi neden uygulamıyorlar neden, neden?
Adam kendini
tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağladı.
Kahveci önlüğünü
çıkardı, götürüp çay ocağında askıya astı. Gelip ağlayan adamın saçlarını
okşadı, omzuna dokundu.
“Hadi kalk, artık
yalnız değilsin. Bundan sonra fikirlerini uygulayacak biri var yanında. Hadi
senle bir Kordon havası alalım. Çayın yanında bir de simit alır yeriz. Sanırım ikimize de bu iyi gelecektir. 16 Ocak
2016 C.tesi, İzmir
Fahriye İPEKÇİOĞLU
“AL GETİR İLK SEVGİLİYİ BEŞİKTAŞ’TAN”
Tarancı’nın
“ABBAS”, “İLK SEVGİLİ”, “KANDİLLİ İSKELESİ’NDE” gibi şiirlerinde sözünü ettiği
ilk ve belki de tek sevgilisi İstanbul Kandilli Kız Lisesi’nde yatılı
öğrenciyken bizim edebiyat öğretmenimiz Tomris ÖLMEZ’di. Beşiktaşlı köklü bir
ailenin tek kızı olduğu, Cahit Sıtkı’nın da (kendi deyişiyle) çirkin, kısa
boylu oluşu, şairliğin de meslek sayılmayışı nedeniyle, aileden kızı istediği
halde vermeyişleri her ikisinde de derin izler bırakmıştır. Tomris Hanım o
yıllarda 45 yaşlarında güzel bir hanımdı ve hiç evlenmemişti.
Şimdi okurları
İstanbul Boğazı’nın en güzel yerinde, her penceresinden ayrı Boğaz manzarasının
izlenebildiği Kandilli Kız Lisesi’nin tarihçesi hakkında da bilgilendirmek
istiyorum:
Sultan Abdülmecit 1856 yılında satın aldığı
konağı, çok sevdiği kız kardeşi Adile Sultan’a yazlık ikametgâh olarak vermek
istemiş, ancak bu isteğini Sultan Abdülmecit’ten sonra tahta çıkan kardeşi
Sultan Abdülaziz yerine getirmiş. 1861’de Sultan Abdülaziz, eşsiz Boğaz
manzarasına karşılık harap durumda olan konağı yıktırarak yerine saray
yaptırmıştır. Sarayın mimarının kesin olmamakla birlikte, tarihsel
araştırmalarda Hassa mimarı Sarkis Balyan ya da aynı aileden Kirkor Balyan
olduğu belirtilmektedir.
Osmanlı Hanedanı içinde divan sahibi tek
kadın şair olarak tanınan Adile Sultan’ın Kandilli’nin imarına katkıda
bulunduğu, yoksullara yardım ettiği, eğitim konularına büyük ilgi duyduğu
bilinmektedir. Çok sevdiği eşini ve dört kızını kaybettikten sonra bu güzel
sarayda oturmak istememiş ve 1868 yılında sarayı terk etmiştir. Adile Sultan
1901 yılında da sarayı “Maarif Nezareti” ne bağışlamış, kız okulu olarak
kullanılmasını vasiyet ettikten sonra vefat etmiştir…
İkinci Meşrutiyet’in Kişi özgürlüğü ve kadın
haklarını da kapsayan reformist hareketleri arasında ilk Meclis-i Mebussan
Başkanı Ahmet Rıza Bey ile ilk kadın gazetecimiz olan kız kardeşi Selma Rıza
Hanım’ın çabalarıyla Adile Sultan Sarayı bir eğitim yuvası olan Kız Mektebine
dönüştürülmüştür.
Ali Rıza Bey, saray
restorasyonu ve okula dönüştürülmesi için yardım derneklerinden ve varlıklı
kişilerden bağışlar toplatmış ve piyangolar düzenletmiştir. Nihayet rüya 1916
yılında gerçekleşmiş, Türkiye’nin ilk yatılı kız lisesi olan “Adile Sultan İnas
Mektep-i Sultanisi” açılmıştır.
1986 yılında Saray, bir elektrik kontağının
neden olduğu bir yangın nedeniyle bir gecede harabeye dönüşmüştür. Boğazdan
gemilerle geçerken yıllarca simsiyah sütunlara dönüşmüş okulumu gördükçe içim
burkulur, anılarımızla birlikte Tomris Hanım’ın da hayalimden kayboluşuna çok
üzülürdüm.
1986 yılında Saray,
bir elektrik kontağının neden olduğu bir yangın nedeniyle bir gecede harabeye
dönüşmüştür. Boğazdan gemilerle geçerken yıllarca simsiyah sütunlara dönüşmüş
okulumu gördükçe içim burkulur, anılarımla birlikte Tomris Hanım’ın da
hayalimden kayboluşuna çok üzülürdüm
Sonraları Sakıp
SABANCI sağlığında enkazı devralmış, sanata ve tarihe verdiği değerin nişanesi
olarak KANKEV’in de uzun ve zorlu çabalarıyla yeniden hayata geçirilmiştir.
Sabancı’nın deyişiyle, Örnek bir kültür ve sanat merkezi olarak yeniden
toplumumuzun hizmetine sunulmuştur. Ancak Sakıp Sabancı orayı yanmış haliyle
devraldığında önce yol kenarına güzel bir okul inşa ettirerek yine Kandilli Kız
Lisesi olarak Millî Eğitim Bakanlığına bağışlamış olması da onun eğitime
verdiği değeri açıklar.
Benim 1955-1961
yılları arasında bu tarihi okulda yatılı olarak geçen öğrencilik yıllarımda,
prensesin kabul salonu yatakhanemizdi. Yatarken tavandaki altın yaldızlı
desenlere dalar giderdik. Cahit Sıtkı’nın ünlü ABBAS şiirinde “Al getir ilk
sevgili’yi Beşiktaş’tan” dediği sevgilisi Tomris Hanım ile Cahit Sıtkı’nın o
büyük aşklarını konuşur, Tomris Hanım’ı sarayında dolaşan Adile Sultan’ın
yerine koyar, hocamıza yaşadığı bu ölümsüz aşk nedeniyle hayran olurduk. O
hayranlık bende de edebiyat sevgisini geliştirmiş ve beslemiş olmalı ki ileride
edebiyatçı ve yazar olma isteğimi de Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türkoloji
Bölümünü bitirerek gerçekleştirmek istedim. On yedi yılımı Diyarbakır Eğitim
Fakültesinde, DEÜ ve Celal Bayar Üniversitesi Eğitim Fakültelerinde Türk Dili
ve Edebiyatı öğretmenleri yetiştirerek dergilere yazılar yazarak, kitaplarımı
bastırarak bu idealimi gerçekleştirdim. Sonunda Cahit Sıtkı’nın Müze Evi’nin
açılışında görev almak ve açılışı gerçekleştirmek de bana kısmet oldu.
Emekli olarak İzmir
Karşıyaka’ya yerleşmemden bu yana her sene İstanbul’a gider Ada Turu, Boğaz
Turu, Adile Sultan Sarayı, Tarabya sırtlarında bulunan aile kabristanı ile
Sarıyer’deki evimizi ziyaret eder sonra İzmir’e gönül ferahlığıyla dönerim.
Okuyucularımızdan da yolu İstanbul’a düşenlerin bu eşsiz manzaralı sarayı
görmelerini Tomris Hanım ile Cahit Sıtkı’nın ölümsüz aşklarını yad etmelerini
isterim.
Selahattin Süzer
SMYRNA KALEMLERİ’NİN LİSE ÖĞRENCİLERİ İLE
BULUŞMASI
Hayallerinin peşinden git... Hayal gücünü
daima zinde tut, dedim. Düş yolculuğuna çıkmak için okumanın önemini anlatmaya
çalıştım. Görkemli yeşillikler içindeki Sahilevleri Fen Bilimleri Anadolu Lisesinin
pırıl pırıl öğrencilerinden sevgili Ata Uysalcık. Zeki olduğu her halinden
belliydi. “Yazmak istiyorum hocam, ama çekincelerim var”, diyordu. Biraz
cesaret ona yetecek gibiydi. Ancak okuyan bir bireyin insan ruhuna
dokunabileceğini, okumanın başka diyarlara yapılan bir yolculuk olduğunu
anlatarak onu okumaya ve yazmaya karşı yüreklendirmeye çalıştım.
Yazabilmek için hayal gücünün önemini,
bunun için de yine okumanın şart olduğunu belirttim. Hayal kurmaktan asla
korkmayın, bu kapıyı daima aralayın, hiç kapamayın, dediğimde Ata’nın
gözlerinin içi gülüyordu. Ata’ya kitabımı imzalarken, bu güzel ülkenin
geleceğine sahip çıkabilecek başarılı ve mutlu güzel yüreğine inancım çok
yüksekti. Ata ile yaptığımız bu sıcacık kısa sohbet hedefine varmış olmalıydı
ki yanımdan ayrılan Ata on dakika sonra gülen gözlerle elinde bir kitap masamın
önündeydi.
Heyecanı kaybolmuş gibiydi. “Hocam
sohbetiniz için teşekkür ederim. Ben de size bir kitap hediye etmek istiyorum,
kabul ederseniz sevinirim” dediğinde biraz şaşırmıştım doğrusu. Çok kez
kitaplarımı imzalamıştım ama böyle bir geri dönüş yaşamamıştım. Memnuniyetle
kabul ettim. Ata yanımdan ayrıldıktan sonra kitabın ilk sayfasının üzerine
“Bazıları hayatına yön vermeyi kitaplarda öğrendi, ben ise bir okul bahçesinde”,
diye yazmıştı kurşun kalemiyle...
Smyrna kalemleri olarak katıldığımız
öğrenci yazar buluşmasında yapmaya çalıştığımız bu etkinliğin insan hayatında
ne kadar önemli, yapıcı etkileri olduğunu bir kez daha yaşamanın sevinciyle
okuldan mutlu ayrıldık. Bu etkinliği hazırlayan ve hayata geçmesini sağlayan
Nuran hanıma, Ümran hanıma ve etkinliğe katılan değerli şair ve yazar
arkadaşlarıma teşekkür ederim. Saygı ve sevgimle.
Mustafa SÖYLEMEZ
SELMA SAYAR VE ÖYKÜCÜLÜĞÜ
Düşüyorum Tut
Elimden İstanbul -2018 güzel bir kapak içindeki öyküleri beğenerek okudum.
Arkeolojik kültürü ve tarihi önceleyen ‘’SON BİR BAKIŞ ‘’ Öyküsünde içsel
konuşma ve resimsel betimlemeleriyle Medusa başı heykelini saklandığı yerden
örselemeden çıkaran Arkeoloğun zamanı algılaması düşsel dünyası ilgimizi
çekiyor. Önyargıları yıkarken şu sözleri söylüyor. “Hatta biraz havalı duruşu,
lüle lüle saçlarını rüzgârda savuruşu, kırıta kırıta yürüyüşü vardı ki herkesi
kendisine hayran bırakıyordu. Bu yüzden ona mesafeliydi ama ilgisini çekmiyor
değildi. Zaman zaman içinden, kızın bu haliyle kazılara nasıl katılacağını
düşünüyordu.’’ Bu düşüncelerle, kıza kahramanın ilgisi ve merakı sürekli artar.
Asi Ovası, yurdu olan yazar sıcak ve serinletici akıcı bir üslup taşımaktadır.
Öyküleri okurken
kendinizi Asi Köprüsü üzerinde serin meltem ya da imbatla (henüz adı konmamış
hafif rüzgâr) adsız bir yelle, yılın her günü tanımsız bir rahatlamaya uğramış
gibisiniz.
Günlerinin büyük
bir kısmını birlikte geçirirler. Bir sabah “Senin bir suçun yok” notuyla çekip
giden vefasız, bir enkaz bıraktığına aldırmamıştır. Sonu ayrılık olan öykü
içimizi sızlatıyor. Bize, “suçu olan kim” sorusunu bırakıyor. Yanıtlar aramaya
başlıyoruz. Öykünün gücü bu işte. Sf.18 de, ‘’Sen gittin mevsimler renk
değiştirdi.’’ Farklı bir söylem, büyüleyici bir eğretileme. “Burnumda sen
kokusu, başımda sensizlik ağrısı, kulaklarımda senin Akdeniz Şarkısı,
gözlerimde masalımsı bir sen pırıltısı var”, sözleriyle insansızlığın dehşetini
yaşamaya başlıyoruz. Bu insan içinde insansızlık çölü sonsuz arayış. “Bildiğim
senden sonra gözlerimin hiç gülmediği ve hâlâ o birlikte seçtiğimiz gelinliğin
duvarda asılı kaldığıdır’’, romantik söylemi öyküyü içimizdeki bazilikanın
nişlerine monte ediyor.
“O filmi sanırım birlikte izlemiştik.
Sonrasında, beni o kızın yerine hayal ettiğini söylediğin anın, benim dünyamda
anlatılabilecek bir tanımı yok hâlâ”, derken hiç yoktan hayaller kurmanın
güzelliğini kurguluyor.
‘’Oysa senle her şey ne güzel olacaktı.’’
sözleriyle keskinin kapsayıcı etkisini yağdırıyor çorak yüreklere.
‘’Neyse ki pantolon giyerek kapatıyordu
bacaklarını. Ama şöyle bir mini etek giymeyi de özlemiyor değildi.’’ sözleriyle
çağdaş kadını önderleştiriyor ona bağımsızlık aşılıyor. Kışlık bezelye
edinmenin dayanılmaz eylemliliğini bir düş gibi aktarmış. “Bu nedenle, şoförün
uyarılarına aldırmadan, biner binmez, yakında ineceğini düşündüğü adamın
dibinde durmuştu”, sözleriyle sezgi ve öngörünün pratikteki yerini vurguluyor.
“Arkaya ilerleyin” sözlerinin kendi kendilerine bir söyleşi yaratan insanların
duymadıklarını gözlemliyor.
Sf.39 “Arada oğlan fırsatları kaçırmıyor,
kızın yanağına öpücük konduruyordu. Kız da muzip bir gülümsemeyle karşılık
veriyordu.’’ Toplumsal hoşgörü ve düzey tanımlaması açısında çok güzel bir
örnekleme. İtalya’da genç kızların kalçalarına delikanlıların şaplakla
vurmasını sayarlarmış, bu sayıda azalma olursa toplumsal mutlulukta azalma
olduğu düşüncesi oluşurmuş. Bu görüşten bakarsak kadın erkek ilişkilerinde
özgürlüğün sınırları anlamlandırılmaktadır.
“Dershane, okul derken, çocukların şaft
kayıyordu”, tümcesinde “şaftı kayıyordu”, eşsiz bir deyim bence.
Sevgilisine onu
sevdiğini söylemek üzere olan genç ondan şu sözleri duyunca: “Geçen gün, burada
kravatını bağladığın arkadaşın nerede? Çok hoş bir genç! Doğruyu söylemem
gerekirse, duruşundan, gülüşünden etkilendim. Adı ne? Beni tanıştırır mısın?’’
Sözleriyle delikanlının seda uçağında umutla uçarken içine düştüğü türbülansı
çok güzel anlatıyor.
İyi okuyucuya lâyık
öyküler. Zeki ve sorgulayıcı okuyucunun hevesini kırmamak adına değerlendirmemi
burada sınırlıyorum. Selma Sayar güzel
bir öğretmen, güzel çocuksu bir gülüşü, tevazu ve hoşgörüsü ile gelecek vaat
ediyor. Kendisini kutluyor nice öykülere diyorum.
TURGUT UYAR’IN “ÜÇYÜZBİN” ŞİİRİ
“Çağdaş Türk Dili Dergisi’nde, Halit Payza’nın
“Turgut Uyar’ın “Üçyüzbin” Şiiri Üzerine Yeni Bir Yorum Denemesi” başlıklı
yazısı dikkatimi çekti. Daha doğrusu bu yazıyla şiir beni büyüledi. Kısa bir
araştırma yaptım; bugüne kadar şiir hakkında ne demişler, nasıl yorum
getirmişler, diye. Şiir anlaşılmaz gibi olmasına karşın öylesine güçlü bir
anlam bütünlüğü kurmuş ki Uyar, şaşırmamak elde değil. Böylesi bir söyleyişi
görünce işte çağdaş sanat anlayışını öngördüğü şiir biçemi demek geldi
içimden.
Şiirin örtük
alanlarını açabilmek için öncelikle Turgut Uyar’ın kişisel yaşamını ile
toplumsal yaşam arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunu biraz bilmek gerekir. Bu
şiir hakkındaki yorumlar, genelde şiirin okurda yaratmaya çalıştığı imgeleme değil;
Uyar’ın ne söylemek istediği yönünde yapılmıştır. Okurda yaratmak istediği
imgelem nedir sorusunu sorarsak sanırım biraz daha iyi bir açıdan bakmış
oluruz.
“Şiir Çözümleme Tekniği ile oturup çözümlemek
istiyorum Üçyüzbin şiirini. Kitabımda ileri sürdüğüm kuramlar ile yeni
terimleri açıklayabilmek için önemli veri ve gereçler taşımaktadır. Şiirin
anlam alanına girmek için biraz donanımlı olmak gerektiği kanısındayım;
rastgele söylenmiş bir sözcük olmadığı gibi dizeler ve birimler arasında bile
ilginç bir kodlama vardır.
Aşağı yukarı şiir
üzerinde birkaç haftadır çalışıyorum; veri topluyorum. Şiirin ayrıntılarına
girdikçe şiir sanatında göremediğim birkaç önemli konuyu bu şiirle
yakaladım.
Şu anda bunları
açıklamayacağım; çözümleme bittikten sonra delilleriyle birlikte… Derginin
Haziran sayısında… 09 Kasım 2019,
Narlıdere
ÜÇYÜZBİN
Bu
kıvırcık ateşten yalanlar300.000
Kimi
sularca inanıyorum kimi zulüm yakıcı
Çocuksu,
deli deli zincirler boğuntusu gök
Elimde
kolumda senin seslerin var gel de aldırma
Kadınları
çıplak görüyorum koşup seni soyuyorum
Bir
açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma geliyor bilemezsin
Seni
kentlere seni bankalar seni seni 300.000
Seni
zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep aklımdasın
Yükün
ağır, bir irisin bir ufaksın yetiştiremiyorum 300.000
Kapattığımız
sağanak akşamları açtığımız sabahları 300.000
Elimden
tut beni acar balıklara alıştır
Tekin
durmayı öğret acıkmış aç kayalarda
Gel
amansız pencereme perde ol kurtulayım
Kalk
ellerini yıka bize gidelim
Soyunur
dökünür odalarda konuşuruz
Bir
o kaldı 300.000
Odalara
kapanmak odalarda konuşmak odalarda ölememek
Canımız
çekerse sevişiriz de kalk gidelim
Üç
sokak ötede bir ev var yeşil gibi sana onu gösteririm
Konuşuruz
sevişiriz dövüşürüz 300.000
Benim
yırtıcı kuşlara tutkum işte bundan ötürü
Yadırgamadan
gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın
Zamansız
gelme elim kolum dağınıksa sarılamam
Senin
ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum
Bir
karşı durulmaz istek bir telaşla kendiliğinden
Bir
serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden sorma
Sen
zenginsin alırım tükenmezsin
Allah
gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir
Boş
ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya gelme
Ben
adını demesem de anlıyorsun 300.000
Ü
ç y ü z b i n
Cümbür
cemaat aşka abanıyoruz.
Turgut Uyar
Ayşe Yetişen
KEVSER
DÖNÜŞÜM
Okuduğu kitabı salonun ortasındaki sehpanın üzerine bıraktı. Bugünlük bu
kadar okuma yeter diye geçirdi içinden. Mutfağa gitti çaycının düğmesine
bastı. Kahvenin suyunun kaynamasını
belerken mutfağın penceresinden dışarıyı seyre daldı.
Doğup büyümüş olduğu, çocukluğunun geçtiği mahallesine yıllar sonra
dönüp gelmişti. Dört yıllık üniversite eğitiminden sonra, on iki yılını
Almanya'da geçirmiş ülkesine döndükten sonra evlenip üç yıl Kocaali’de
öğretmenlik yapmıştı. On dokuz yıl sonra kürkçü dükkânı misali dönüp dolaşıp
geldiği evinin sekizinci kattaki penceresinden şöyle bir baktı mahallesine.
Tam karşısında on katlı iki bloktan oluşan Narbel Sitesi duruyordu.
Narbel Sitesinin hemen karşı tarafında kapı girişinde bekçi kulübesi olan ve
kapı zili yerine parmak izi ile de açılabilen Palmcity Rezidans uzanıyordu.
Çok değil daha on, on bir yıl öncesi dağ gibi önünde uzanan bu kocaman
Palmcity yerinde çocukluk arkadaşları Tava Hasan ile Göveç Mustafa’ların evleri
vardı. Küçükken annesi Hasan'ı tava
götlü oğlum diye sevdiği için ona tava lakabını takmışlardı ve kimse onu Hasan
ismiyle çağırmaz olmuştu. Tava gel, tava git. Göveç Mustafa’ya da göveç
yemeğini çok sevdiğinden bu lakabı vermişlerdi. Tava ile Göveç’lerin üç dört ev
sonrası da bizim ev geliyordu diye geçirdi içinden.
Daha bugün gibi hatırındaydı. Yaz tatilinde Kocaeli’nden ziyaretlerine
gelmişti annesi ile babasını. Daha gelir gelmez annesi mutlulukla müjde, müjde
bizim buralara kevser dönüşüm geldi, bu bizim iki odalı evleri alacak, onun
yerine büyük apartumanlar yapacaklarmış. Bize de evlerimiz karşılığında bu
apartumanlardan verceklermiş diyen annesi adeta mutluluktan havalara uçuyordu.
Limona ilimon, asansöre hasansör diyen annesinin kentsel dönüşüme de
kevser dönüşüm demesi şaşırtmamıştı onu.
Sadece yüzünde hafif gülümseme ile anne kevser dönüşüm değil, kentsel
dönüşüm diye düzeltmişti.
Annesine bu haberi Göveç Mustafa'nın annesi Süheyla vermişti. O zamanlar
beyaz kireçle kireçlenmiş bahçesinde mandilin ağacı bulunan tek katlı iki
odalı, bahçe kapısı tahtadan olan evlerine çat kapı girip çıkan komşuları
vardı. O gün Süheyla da çat kapı girip " Kız Ummanı, hu Ummanı duydun mu?
Müjde müjde mahallemize kentsel dönüşüm girmiş, bizim bu derme çatma evlerimizi
müteahhitler alıp koca koca apartuman dikecekmiş. Bize de o apartumanlardan vereceklermiş."
Bu haber yayılınca bütün mahalle bayram etmişti. Mahalle sakinleri ileriki
yıllarda oturacakları bu lüks apartman dairelerini hayal eder olmuştu.
Suyun kaynama seslerini duyunca bugüne döndü. Fincanına kahvesini koydu,
su neredeyse kaynamaktan buharlaşıp kalmamıştı. Kalan su ile güç bela fincanını
doldurdu.
Kahve fincanını eline alarak yine mutfak penceresinden mahallesini seyre
daldı.
Tavayı düşündü, Kocaeli’nden ziyarete geldiği gün tava ile kahvede oturmuşlar,
Palmcity Rezidansın yerinde bulunan evlerini satışa çıkardığını duyunca
"satma birader, bak kentsel dönüşüm gelmiş. Bundan beş, altı yıl sonra
evlerinizin olduğu yer çok büyük değer kazanacak. Hem oturduğun evi satıp, kira
mı ödeyeceksin gel vaz geç bu satış işinden" demiş ama Tava'yı ikna
edememişti.
Tava aklına koyduğunu yapan, kimseye eyvallahı olmayan biriydi.
"Satmayıp ne yapayım birader, elimde avcumda hiçbir şey kalmadı, nasıl
geçineyim" deyip kestirip atmıştı. Sata sata elinde kalan son mal varlığı
olan oturduğu evi de satışa çıkarmıştı. Yıllardır hiç çalışmamış babadan kalma
iki mandalina bahçesini, bir fırın yerini satmış şimdi de satacak bir şey
kalmayınca oturduğu evi satışa çıkarmıştı.
Eski evlerinin yerinde lüks Palmcity yapılan Tavanın şimdi şeker
hastalığından ve damar tıkanıklığından ayağı kesilmiş, bir apartman girişinde
kapıcı dairesinde kirasını zor bela ödeyerek ve akrabalarının yardımıyla
hayatını sürdürmekteydi. Göveç te Tava'dan bir iki yıl sonra evi satışa çıkarmıştı.
Göveç kendini bildi bileli çalışıyordu. Tava'nın tersine çalışkandı. Ama hayat şartları onu da evini satma
noktasına getirmişti. İhtişamlı Palmcity'nin eski sahipleri şu anda hala kira
ödeyerek yaşam mücadelesi içindeler diye düşündü.
Nerden nereye gelmişti mahallesi. O eski günleri, eski mahalle
komşularını, sokakta oynayan, bağırıp çağıran, çocukları hatırladı. Şimdi
bakıyordu da sokakta, araba gürültüsünden ve korna sesinden başka bir şey
duyamıyordu. Çocuk sesinden ve şamatasından geçilmeyen mahallesinden şimdi
artık hiçbir eser kalmamıştı. Kokaca sokaklarda oyun oynayan bir tane çocuk
göremez olmuştu.
Annesi de geçen gün kör olası bu apartumanlara çıktık çıkalı eski
mahallemi, komşularımı özledim. Bir zamanlar öfke ile gürültü yapıyorlar diye
kapının önünden kovalayıp gidin başka sokakta oynayın diye kızdığım çocukları,
çocuk şamatalarını bile özledim
demişti.
Kapılarında bırakın bekçiyi anahtar, kilit bile olmayan, tahtadan derme
çatma kapılarını iki tel ile birbirine geçirerek kapatan, zil yerine çat kapı
birbirlerine grip çıkan komşuluklardan evinin zili çalınca kameradan
gözlemleyip gelen kişiye göre kapıların açıldığı, parmak izi ile evlere
girilen, bekçinin kapıda durdurarak kimi arıyorsunuz deyip telefonla haber verilerek kapıdan içeri alındığı mahallesine şöyle bir baktı. Baktı.
Baktı. Baktı. Bakarken de burnunun
direği sızladı.
Nazım Hikmet Ran
Güneşi İçenlerin Türküsü
Bu bir türkü
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!
İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!
İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!
Cemal Süreya
ÜVERCİNKA
Böylece bir kere
daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Bir çok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı'nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil.
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Bir çok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı'nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil.
Edip Cansever
BİLMEZ MİYİM HİÇ
Bilmez miyim hiç
bütün bu sözler ne der ona
Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar
Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok
Kıyılar da bomboş, kır yolları da
Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum
Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca
Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler
Yol kenarında bir kapı, tahta
Peki, kim yitirmiş evini, ya da
Hangi yitikle yok olmuş o yapı
Kimbilir
Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya
Bir taşın üstüne oturuyorum
Ben oturur oturmaz
Çıkıyor kuytularından bütün görünümler
Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa
Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan
Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi
Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara
Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
Denize yeni sürülmüş bir tarlaya benziyor, uyanık, diri
Ve işin tuhafı bense
Alışıyorum gittikçe
Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma
Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
Ve bu yüzden mi bilmem
Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
Sürüyle kus havalanıyor defnelerin içinden
Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri
Dağılıp gitmişler herbiri bir yaa
Kuşlar gibi, onlar da
Benimse ne gideceğim bir yer
Ne de özlediğim bir şey var
Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona
Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa
Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük
Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.
Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki
Dalıp gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki
Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum
Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha
Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da
Yani tam böyle birşeye benziyor zaman
Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan
Çıkageliyor sonra, saat on iki.
Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüşmek de sevgidir
Ve benim bildiğim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançli bir insan soyunun parçasıysa.
Sonunda başbasa kalıyoruz gene
Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
On temmuz cumartesi
Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz
Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
Tam öyle yapıyorum
Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum.
Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar
Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok
Kıyılar da bomboş, kır yolları da
Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum
Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca
Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler
Yol kenarında bir kapı, tahta
Peki, kim yitirmiş evini, ya da
Hangi yitikle yok olmuş o yapı
Kimbilir
Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya
Bir taşın üstüne oturuyorum
Ben oturur oturmaz
Çıkıyor kuytularından bütün görünümler
Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa
Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan
Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi
Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara
Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
Denize yeni sürülmüş bir tarlaya benziyor, uyanık, diri
Ve işin tuhafı bense
Alışıyorum gittikçe
Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma
Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
Ve bu yüzden mi bilmem
Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
Sürüyle kus havalanıyor defnelerin içinden
Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri
Dağılıp gitmişler herbiri bir yaa
Kuşlar gibi, onlar da
Benimse ne gideceğim bir yer
Ne de özlediğim bir şey var
Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona
Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa
Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük
Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.
Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki
Dalıp gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki
Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum
Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha
Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da
Yani tam böyle birşeye benziyor zaman
Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan
Çıkageliyor sonra, saat on iki.
Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüşmek de sevgidir
Ve benim bildiğim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançli bir insan soyunun parçasıysa.
Sonunda başbasa kalıyoruz gene
Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
On temmuz cumartesi
Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz
Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
Tam öyle yapıyorum
Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum.
Mehmet Büyükçelik
ÇIPLAK SÖZ
Sözcükleri
giydiriyorum düşünürken
cıvıl cıvıl
seviniyorlar
sesleri değişecek.
Kuşlar geçiyor
çırılçıplak
delecek beyaz
bulutu
maviyle sevişecek.
Haziranı giyinmeye
az kaldı
ormanın sol yumruğu
havada
yeni bir dünya
gelecek.
Başın sevdiğinin
yörüngesinde
tenine bulaşır ateş
giysiler terk
edilecek.
İçinden geçeni
söyler mi dilin
durudur sözün
çıplağı
diliniz temizlenecek.
F.Kadri GÜL
DUMAN
Bir ünlem sanki
ağzındaki sigarası
Söylemedikleri
duman
duman tütüyor
boşlukta
Sanırım beni de
sürüklemek
niyetinde
Kişiliğinin giz
dolu
derin karmaşasına
Abdullah Gök
AŞKI'NIN ŞEHİDİ
Yasadışı bir aşk hikayesinin
failiyim
Mülteci kalbime söz
geçiremiyorum
Sensizliğin yok
ettiği memleketime,
Bombalar düştü
Nagazaki gibiyim.
Tüm çocuklarım
hübakuşa doğuyor,
Aşklar radyasyonlu,
Zaman bitiyor,
Hürriyetim kısıtlanıyor,
Ben tutuklu
kalıyorum,
Senin yok ettiğin
memleketimde yalnızım...
Zaman korkularıyla
üzerime geliyor
Ölüm elbet gelecek,
Korkutmuyor beni,
Acı bohçamda
taşıdığım,
Faili belirsizlik,
gökkuşağını,
Gökyüzüne
fırlatıyorum...
Yağmurlar yedi renk
yağıyor!!!
Ben rengarenk
ıslanıyorum,
Maviliklerin boyadığı,
Tutsak şehirlerim
yok,
Memleketim yok...
Mülteci sevgime;
meçhul bir sevgili yeter aslında,
Uslan be gönül,
uslan yoklara alıştır kendini.
Yolculuğum
yüreğinin götürdüğü yere git diyor sessiz sedasız
Gidiyorum uçsuz
bucaksız çaresiz maviliklere doğru.
Hükümsüz aşkların
diyarı istikametim,
Kıyametim kopunca
sana değil yolculuğum,
Yaratana olur
usulca.
Sana haberim ya
gelir ya gelmez
Bilirim kıyametim
ölümümdür, Ama
Varsa yoksa dünya
denen
Bu hanın yolcusuyum
dervişcesine
Ah aşk faili meçhul
bir firariyi kabul eden memleketin var mı
Söyle son nefesimi
orada vereyim.
Aşk diyarın da aşk
ehline
Ölünce ne denir?
'bilmem ama
Ben aşkın şehidi,
firari bir sevgili, dervişcesine sevmiş, bir aşık
Adına ne dersen de
Ben senin aşkı'nın
şehidiyim... 20.06.2019
Faik GÜÇLÜ
HİÇLİK
Yazmaktan
çekindiğim
imgelere musallat
ettin
D-üşüyorum
Düşüyorum
Bitmek bilmeyen
boşluktan
Zilleri çalıyor
Kör etekleri
Doğuramadan
aydınlığı
düşüyorum
İki heceyle itildim
oysa
Uyanmak istiyorum
Ama
Göz kapaklarım
Çengelli iğneyle
tutturulmuş
Bir sözcükte
doğabilirdik
Ya da kaçabilirdik
karanlıklardan
Oysa
Elimizde koca bir
hiç
Metin İmer
AHİRET
İşte yine çıkarım
karşına kırk yılda bir sürprizle
Her şeyim yerli
yerinde, badem göz, hilal kaş, ok kirpik
Çok yakınımızda
vahim bir telaş görüyorum
Bu bir ölüm uykusu
habercisi olmasın?
Ve sen bize
gülümseyen hain çirkin yüz
Ağzında çiğnenmemiş
bir güzellik saklı
Çözülmemiş
iplerimiz gerdek gecesinde
Ey tanrım, bak
bunlar küçülmemiş kalem tutan ellerim,
Bunlarda yere
basmayan ayaklarım
Hadi götür nereye
götüreceksen
Kuralım soframızı
ahiret hava yollarında
04 Aralık 2017
P.tesi, İzmir
M.Mazhar Alpan
ÇOK YAKIN
doğayı dinliyorum
sorumsuz
zenginlerin
duyarsızlıklarını
“kalan sağlar
bizim”
diyorlar, gerisi
faso fiso
gök nasıl ağlamasın
anlatamam yerin
figanını
“bir dokun bin ah
işit”
sabır denen
kerimleri
afete biner gibi
koşturuyor
öfkesini dört nala
yerle gök
ad değiştirecek
bugün olmazsa
belki yarın
para baronu
birkaç ailenin
elinde
sur borusu
Hüseyin Çağırgan
YOL
Bu yol nereye
götürür bizi
kendimizden başka
zaman kesiği yarası bu
içimizde usul usul kanayan
keşkelerle oluklaşıp
sevinçlerle pıhtılaşan
eski bir şarkı çalsa şimdi radyoda
onlarca surat geçer gözlerimin önünden
hayat denen bu yolda
bir süre beraber yürüdüğümüz
köy kahvelerinin boş vermişliğiyle
dolar içim
yağmur yağar
sonra güneş açar
toprak kokar arkasından buram buram
yeniden yaşama telaşıyla gönenirim
yürürüm adım adım aydınlıklara 24.09.2019
kendimizden başka
zaman kesiği yarası bu
içimizde usul usul kanayan
keşkelerle oluklaşıp
sevinçlerle pıhtılaşan
eski bir şarkı çalsa şimdi radyoda
onlarca surat geçer gözlerimin önünden
hayat denen bu yolda
bir süre beraber yürüdüğümüz
köy kahvelerinin boş vermişliğiyle
dolar içim
yağmur yağar
sonra güneş açar
toprak kokar arkasından buram buram
yeniden yaşama telaşıyla gönenirim
yürürüm adım adım aydınlıklara 24.09.2019
Satı Erdoğan
BEN BİRÇOK KEZ
ÖLDÜM
Sen hiç öldün mü?
Ben birçok kez
öldüm
Bir nefeslik
yaşadım sanki
Baharın çiçekler
açan
koynunda
Sabahı zor ettiğim
bir odada
Ben birçok kez
öldüm
Sen hiç öldün mü?
Aslında susmak en
güzeliydi sözlerin
Ben konuştuğumda
öldüm
Yalnızlığın dar
ağacında
Yazın en sıcağında
Bir deniz kıyısında
Ben birçok kez
öldüm
Sen hiç öldün mü?
Yolların
uzunluğunda
Kaybolurken kudret
Gönül kafesini
Sıkarken hasret
Sızlanırken
geçmişin izleri
Ben birçok kez
öldüm
Sen hiç öldün mü?
Arkasını dönüp
giden
Zamanı zamana
düşman eden
Karabasan belasını
yâr ettiğin
Gecelerin karasında
Ben birçok kez
öldüm
Sen hiç öldün mü?
Sabahın gelmeyen
umudunda
Gecenin bitmeyen
Üçünde, dördünde,
beşinde
Ben birçok kez
öldüm
Öldüresiye vurduğunda
yüreğimi
Celladım
Ben bir çok kez
öldüm..
Tuğçe Kantaroğlu
HEY GARSON
Hey garson bir
bakar mısın,
Donat masayı şöyle,
Kuş sütünü bile
ihmal etme,
Mükellef bir sofra
kur bu gece.
Hey garson özel
misafirim var,
Mekânı kapat bu
akşam,
Hesap falan düşünme,
Yaz hesap haneme.
Çok özel bir
misafir,
Kendimi davet
ettim,
Erkencidir, baş
köşeye al,
Benden önce
gelebilir.
Bende çok gecikmem.
Bilirim ne
bekletilmeyi,
Ne de bekletmeyi
sever.
Hey garson geldim
işte,
Beni bir köşeye al,
Onu başka bir
köşeye,
Masanın iki ucuna
oturt ikimizi.
Konuşacak öyle çok
şey var ki,
Hey garson ortaya
umut yap,
Şöyle bol bol
olsun,
Kaderleri de at
mangalla,
Erisin kor olsun,
Bir yetmişlik de
neşe söyle,
Keyf-i çakırız bu
gece.
Ve hesap garson,
Ha hayattan
alacağım vardı,
Ona yazıver bir
kere.
11 Aralık 2017
Hızır İrfan Önder
T/AŞKIN ÜÇLEMELER
ben mi
daha yalnızım
yoksa yalnızlığım
mı?...
fay hatları geçer
kalbimden
sensiz kalan gönlüm
bir enkaz şimdi!
ey güz güneşi
hüznümü açık
kılmaya yeltenme
nefesin yetmez!
gölgesiz şiirler
yazıyorum
çocuklar habire
ölürken
gıkı çıkmayanları
kınıyorum…
gözlerinin ağlaması
da bir şey mi?
kalbim ağlıyor
benim
kalbim!...
canımı sıkma
kasvetinde
boğulursun
akşamlarımın!
zıvanadan çıktı
hayat
savuruyor beni hiçliğe
sığınacak limanım
yok!
içim viran
dışım yalnızlık
gölgem bir
parya!...
figanım yırtıyor
gecenin
sessizliğini
bu kent benden de
ıssız...
Savaş Karaduman
YÜREĞİMDE SEN
VARSIN YA
Yüreğimde sen
varsın ya
Geceler çırılçıplak
aydınlığa bürünür şimdi
Yüreğimde sen
varsın ya
Öper gibi/ bir gülü
koklar gibi
Yarama üfler gibi
tenimi usulca okşar rüzgâr
Başımın dumanını/
kahrımı/ efkârımı dağıtır
Nefesini deli
taylar gibi -çatlarcasına- koşturur bana şimdi
Yüreğimde sen
varsın ya
İçimde büyüyen
yangını aşkın;
Alev alev yakarak
yeryüzünü
Gökyüzüne…/ aya ve
yıldızlara uzanır şimdi
Yüreğimde sen
varsın ya
Kokladığım bütün
çiçekler yüzüne benzer şimdi
Saksıda sardunya/
kırlarda nergis kokusu tenin
Yüreğimde sen
varsın ya
Kırılgan… Ve yitik…
Ve kanatılmış
Cümle âlem aşkların
pusulası
Aşkımız olur şimdi
Nerde/ neden/ ve nasılsa nasıl öyle işte; şimdi, şu anda
Yüreğimde sen
varsın ya
Bütün yollar aşka
çıkar sevgilim…
Şimdi, şu anda
ellerimi tutuyorsun ya;
Her hangi bir
akşamüstü aşka kalkışmışım da ben
dışarda başımı
döndüren aşk ve bahar kokusu
Yorgununmuşum da;
Dudaklarımda
dehşetli bir gülme arzusu
Ve dinlenmek için
parmak uçlarına uzanmışım da;
Avuçlarında masmavi
bir okyanus
Huzurlu, dingin ve
çocuksu
Gözlerinin kıyısından
göz bebeklerine kulaç atıyor kalbim…
Şimdi, yanımda sen
varsın ya…
Ocak 2003-Kasım
2019
Gülşen Ersan
İNSAN SANATTAN DOĞAR
Şiir kuşanmış
kalbinin
kuytusunda uyuklayan
çocuk düşlerin
huysuz konuşkan
kanarya suyundan
Günü birlik aşklar
yalan yalnızlıklar...
yanıkana sus payı
öpücükten şarkılar...
Eğitime erişimsiz
sözüm ona bilişim çağı
sanal salıncaklar
çocuksuz sokaklardan
özürlü
özgür iletişim(!)
"halkın ekmeği" ni çalandan
emeğini çiğneyen iktidar güçlüsüne
halkla bir olup hakkını hatırlatır
Brecht' in "tahteravalli" si
atar tepesi, bildirir haddini
kuytusunda uyuklayan
çocuk düşlerin
huysuz konuşkan
kanarya suyundan
Günü birlik aşklar
yalan yalnızlıklar...
yanıkana sus payı
öpücükten şarkılar...
Eğitime erişimsiz
sözüm ona bilişim çağı
sanal salıncaklar
çocuksuz sokaklardan
özürlü
özgür iletişim(!)
"halkın ekmeği" ni çalandan
emeğini çiğneyen iktidar güçlüsüne
halkla bir olup hakkını hatırlatır
Brecht' in "tahteravalli" si
atar tepesi, bildirir haddini
şiirin gözü
pek işçisi
dini bütün ahlâksıza
küfrün inceliği karikatür
yobazın karabasanı tiyatro
açar perdesini gözlerin
sözü silâh
dili sivri sanatın
Dünya sanatla sevişir
onunla gerçeğe dönüşür düş
insan!.. bir damla su'dan
taştan yaratan doğa
sanatın tanrıçası
gizemli toprak ana.
Karamsar kapıları kapat
umutla
unutma aç açık sabahlar
günü gelince insan
sanatla baştan doğar.
28 Nisan 2019 Pazar
dini bütün ahlâksıza
küfrün inceliği karikatür
yobazın karabasanı tiyatro
açar perdesini gözlerin
sözü silâh
dili sivri sanatın
Dünya sanatla sevişir
onunla gerçeğe dönüşür düş
insan!.. bir damla su'dan
taştan yaratan doğa
sanatın tanrıçası
gizemli toprak ana.
Karamsar kapıları kapat
umutla
unutma aç açık sabahlar
günü gelince insan
sanatla baştan doğar.
28 Nisan 2019 Pazar
Canan GÜRTUNCA SANLI
SEN BİR KUŞ OL
Deniz efkârlı bugün, içine çekiyor ayazı
öfkesi çakıl taşlarına değiyor.
Saçlarını savuran kadının gözleri boş
karanfilleri suskun.
Gökyüzü şaşıyor olan bitene
gece örtüyor tuzakları
yıldızlar çaresiz gözleri görmüyor
yalnızlıklar çoğalıyor sonsuz boşlukta.
Herkes bir bulutun arkasında
caddelerde ıslıklar sessizliğe gömülüyor
birileri tarafını arıyor, kimileri arafta
sözcükler uçuşuyor tutarsız
kimi kör kimi sağır savruluyor rüzgârın
önünde.
İki kadın parkta. Sesleri kamçılıyor otları
kaplumbağa başıyla bir ileri bir geri
oyalanıyor
çocuklar da olmasa hepten kaybolacak
dünya
En iyisi sen bir kuş ol ağaçta
Sesin duyulsun kanatlarını her
çırpışında...
15 Temmuz 2019
Sabahattin Yalkın
ÇOCUKLUK RESİMLERİ-1
2. Büyük Savaş Yılları
1.Yüzlerimiz küflenmiş birer gece
ışık yakma yasağı evde dışarda
yapışkan bir sabah korkaklığı
sokaklar tümden yabancı yabancı
güneş batınca türküsüz biter yaşamı.
Hitler ölümdür Yahudilere…
2.Kesilmiş Ağva-Şile damgalı asker
mektupları
dedeme ayrı okuduğum nineme ayrı
saklıydı sanki güneşe bile
dokuz ay on gün karnında
kan parçası can parçası yaşam parçası
kimden almışsa almış aşkını
bir ağıt ıslağı durur duvarlarda.
Hitler ölümdür çingenelere…
3. Çocuk sesimde kartlaşma utangaçlığı
göz göze geldiğimde komşu kızlarla
niye ki yere düşerdi gözlerim
kovardık altlı-üstlü horozla tavukları
mart kedilerini kavga ediyorlar diye.
Hitler ölümdür Avrupa’ya…
4. Elli milyon ölü barut kurşun toprak
göğün sonsuz güzelliğinden sonsuz uzak
kime yalvarsın insan ey yer ey gök
ıslatarak yerdik kara kuru ekmeği
özlemi damağımda çörek otlu carra peyniri.
Hitler ölümdür dünyaya…
5.Okuma bilmeyenler gazete okuturdu bana
“Hitler ölü bulundu sığınağında”
bayramlar başladı sonra cicili bicili
dönme-dolapta eli elime değdiğinde
ne ki yürek hoplaması ne ki baş dönmesi
demek her yaşta severmiş.
Kerim Birlik
BAHAR GELİNCE
Bizim illere de güneş doğacak
Yavaş yavaş eritecek karları
Parklarımızda renk renk çiçekler
Üzerlerinde uçuşan kelebekler
Getirecek özlediğimiz baharı
Bizim illere de doğacak güneş
Huzur ekilecek bahçelerimizde
Bereket yağmurlarında ıslanacağız
Çocuklarımız koştururken kırlarda
Yeniden kuşlar ötecek ağaçlarda
Güneş bizim illere de doğacak
Kabuk bağlayacak eski yaralar
Yamaçlarda umutlar yeşerecek
Özgürlüğe akarken ırmaklar
Türküler söyleyeceğiz patikalarda 19.03.2019
Emel YELKENCİ SARAL
20 KASIM DÜNYA ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ KUTLU
OLSUN!
BEN ÇOCUĞUM
Ben çocuğum, 0-18’dir yaşım
Bakmayın öyle zalimin ellerinde yitip
gittiğime
Bir ölür, bin doğarım…
Hiroşima’da bulutlar öldürdü beni
Ot bitmedi öldüğüm yerlerde yıllarca
Öksüz, yetim, umarsız kaldım
Binlerce öldüm Irak’ta ,
Filistin’de, Bosna’da, Çeçenistan’da,
Afganistan’da, Vietnam’da,
Türkistan’da…
Savaştan,
Yoksulluktan ve açlıktan Afrika’da…
Ağlayan çocuklar çizdim resimlerimde
Mülteci kamplarında
Dağılmış aileler
Evsiz, yurtsuz…
Karaya vurdu küçücük bedenim
Özgürlüğü ararken Akdeniz’de.
Sızladı mı yüreğin?
Gelin ettiler, taç mı takındım
Kendimden bile sakındığım
Tenime aktı gözyaşlarım
Bebeğimi emzirdim,
Bez bebeğim alınırken elimden.
Suçlandım
Kapatıldım, yıkılası duvarların ardına
Sevgiydi tek ilacım
Büyütüldü göz bebeklerimde yaşım
Asıldım celladın ilmiğinde
Utandın mı?
İş kazalarında öldüm
Okul çağlarımda
Sokaklarda çalıştım, horlandım
Dövüldüm, sövüldüm, öldüm
Geleceğimle birlikte…
Duydun mu çığlıklarımı?
Acıdı mı için?
Hani dört temel hakkım vardı benim
Yaşama
Gelişme
Korunma
Katılım
Ölüm kararımı alırken kattın mı beni?
Hani, nerde yaşam hakkım?
Hani nerde haklarım?
Haklarım, insan haklarım…
Beni senden korumadın!
Yaşar Özmen
GİDELİM
Selam duran geceye bilirim, ellerin var
kınalı gibi
Etten heykeller üstte kalsın, elleme
yerleri sana yakın
Beşik kertilmiş ölümler, yetişemem emzikli
bebeler işte
Aklın yok gibi gördüm, ucundaki mimar,
kıvırcık tilki
Kınından çekilmiş acılar demlenir, olsun,
alışık kellemiz
Sendin orada, bir ayıp açar, bir ayıp
kapardın bilirsin
Durma, kırılmaz kemiklerimiz, hedef olalım
dünkü gibi
Tarih bulanık yolu kesilmiş, bir kin ki
deme gitsin
Bir gizlisin bir gizli, belki bizsiz
öyküler çatıldı şimdi
Uyur uyanıksın gördüm, uyurken gülüyordun
ne güzel
Kalkıp gidelim, aklım dağınık bak, gecelere
götür bizi
Üşüşmüş sinekler, arıdan bal söker
göremezsin
Çakal sürüsü dünün yakasına ilişik, sezemez
önünü
Gir koluma yürüyelim, yolunuz yol değil;
hem de yeşil
İri kelepçe, çok iri, sus, içinde büyüt,
ıska geç düğümü
Bir direnir bir alışırız, alışkılarımız
sersem tutkal gibi
Sağımız solumuz boynundan sürgün, akıl
irisi
Bir öylesin bir onunla sevgilisin, bilen
bilir kimsin
Engel engele ekli geçersin gördüm, sen
bilirsin işini
Gel desem bize, buralarda adından vururlar
seni
Bizim gibi bilme, eflatun laleler ısırır
keskin dişli
Barbut oynuyorsun bu iyi, üterler dilinden
dinle
Bugün günlerden sessizlik, acı doğrar
fırtına bizim gibi
Üşüyorum gidelim, aklım dağınık bak, sabah
bekler bizi
Saklan, şu denizin gürültüsünde ıslanalım,
aklımız linç
Adımızı silelim şuradan, bilmezsin kim
vurduya gitmesin
Göğsümde kara saplı satır nöbeti, ağrı
delisi değme gitsin
Kurtul gidelim, ayaklarım dağınık bak, umut
bekler bizi…
14 Kasım 2019
Mehmet Rüzgar
ÇÖL KANI
üç sarban üç keldani beyi terli
boyunlarıyla
kızgın dağa baktılar gül kurusu ufuklara
urmiye’den şam’a daha günler var dediler
okur yazardılar öteden ve taksimi bilen
şal içinde sakalları gürdü bıyıkları alımlı
yıktılar yüklerini sonra soyundular tez
tütün içtiler kuruttular terlerini mendille
keten yağı sürdüler iplerine üzengilere
varıp köy avlağında bir vakit beklediler
aç yanlarını öyle bırakmadan sonsuza
kuş tüyüne yatırdılar kutsal sözlü kitabı
şah ülkesinden kenan iline hecin sürdüler
sınandılar donmak ile ve sıcağıyla yerin
sınandılar insan ile dili kâmil edimi züppe
yünden ve yumuşak bir poşu omuzlarında
bir hükmü geçiyorlardı bir ağdayı içten
çan sesleri sürüp attı yılan çıyan ne varsa
kumdan tepelerde uzun uzun çaktı gök
siyahından beyazına teber uçlu bulutlar
yağıp halsiz toprağı suladılar bir vakit
ve genç avluda kadın bilekleri şıkırtılarla
kumaşları derdiler alıp güneşe serdiler
ve soyup memelerini bebekler emzirdiler
bekleyen pirin elinde rum işi bir ağızlık
yüksek yerde yatan ölüye şefaat dilediler
kuzu başlarını sırasıyla pay ettiler siniye
diz çöküp oturdular ve yere eğip başlarını
dediler çöl kanı gözlerimiz ovsak da gitmez
sen bizi o doğumu görenlerden say ya efraim
Veysel
Çolak Yönetiminde Karşıyaka Şiir Atölyesi’nin Düzenlediği Türk Şiirinin
Sorunları Konulu Etkinlik Konuşma Metinleri
Konuşmacılar;
Durmuş Taşdemir
Yaşar Özmen
Fatma Şahin Gündoğan
Nermin Akkan
Durmuş
Taşdemir
TÜRK ŞİİRİNİN SORUNLARINA GENEL BAKIŞ
Konunun bir bütünlük
içerisinde ortaya konulabilmesi için şiirimizin sorunlarının şu alt başlıklar
altında ele alınmasının uygun olacağını düşünüyorum.
Ülkemizin ekonomik,
kültürel, siyasal, toplumsal ve hukuksal yapısından kaynaklanan sorunlar,
şairden kaynaklanan sorunlar, okurdan kaynaklanan sorunlar, yayıncıdan kaynaklanan
sorunlar.
EKONOMİK, KÜLTÜREL, SİYASAL, TOPLUMSALVE HUKUKSAL
YAPIDAN KAYNAKLANAN SORUNLAR
Günümüz şiirinin
sorunlarını toplumumuzun içinde yaşadığı koşullardan ayrı düşünemeyiz. Bugünün
şiirinin oluşmasında geçmişten gelen şiir anlayışları, şiir birikimi etkili
olduğu gibi içinde bulunduğumuz toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel hukuksal
koşullar da etkilidir. Toplumun genelinde bilginin ve sanatın değer olarak
kabul edilmesi, ilgi ve itibar görmesi, toplumsal atmosferin elverişli olması
nitelikli şiirlerin yazılmasını teşvik edecektir kuşkusuz. Ancak günümüzde
koşulların elverişliliğinden söz etmek ne yazık ki mümkün değildir. Bilgili
olmak, şiir yazmak, resim yapmak ya da sanatın başka bir dalıyla ilgilenmek hak
ettiği karşılığı bulmuyor ülkemizde. Çünkü
liyakat göz ardı ediliyor. Karar verici konumunda olanların kriterleri ve
tercihleri farklı. Bilgi hak ettiği karşılığı görmediği için şiir de bundan
fazlasıyla payını alıyor. Öte yandan
kapitalist sistemin ve piyasaların önceliği para. Ülkemizde okuma oranı çok
düşük. Şiir ise en az okunan yazın türlerinden. Şiir yazmanın, şiir kitabı
çıkarmanın ekonomik bir getirisi de yok. Şairlerimizin birçoğu kendi kısıtlı
bütçelerinden biriktirdikleriyle şiir kitabı yayımlatabilmektedirler.
Şairlik para kazandırmadığı
için şairlerin birçoğu, öğretmenlik, doktorluk, esnaflık, memurluk, işçilik
gibi mesleklerinin yansıra şiire de zaman ayırmaya çalışmakta ya da emekli
olduktan sonra ilgilenme olanağı bulmaktadırlar. Şiire, okumaya yeterli zaman
ayıramadıkları için şiirde beklenen gelişme sağlanamamakta tabiri caizse
şiirimiz güdük kalmaktadır.
İnternet ortamında
şiirler yoğun olarak paylaşılmaktadır. Paylaşılanların İçerisinde eksik ya da
hatalı olanlar ya da şiirimsi olanlar da bulunmaktadır. İnternet ortamının şiirlerin
paylaşılmasında, geniş kitlelere yayılmasında etkili ve yararlı olduğunu
düşünmekle birlikte dikkatli ve özenli olunması gerektiğini söylemeliyim.
Şiire, sanatçıya ilgi
gösterilmemesi, destek olunmaması şiirin gelişmesini yavaşlatmaktadır. Bireylerin
ve toplumların yaşamını herhangi bir arazi parçasına benzetirsek genelde sanat,
özelde şiir bu arazide yetişen ağaçlar, ağaçlardaki çiçekler, ötüşen
kuşlardır.
Şair şiir yazarken
özgür olmalıdır. Duygularını, düşüncelerini şiir olarak ifade ederken şiire
ilişkin estetik kaygıların dışında hiçbir kaygı ve korku duymamalıdır. Oysa ki
şairler ve yazarlar üzerinde görünür görünmez baskılar hala sürmektedir. Şiirin
doğası gereği muhalif olması bazen şimşekleri üzerine çekebilmektedir. Gerçek
anlamda ifade özgürlüğünün olmaması şiirimizi de cılız bırakmaktadır. Şairleri
oto sansür uygulamaya zorlamaktadır. Günümüz şiiri birazda bu nedenle
yutkunmanın şiiridir.
ŞAİRDEN KAYNAKLANAN SORUNLAR
Şiir tevazu işidir.
Asıl olan şiire çalışmaktır. Şiire yeterince çalışmadan, şiir geleneğini
özümsemeden, şiirimizin ustalarını tanımadan, günümüz şiirini kavramadan diğer
ülkelerde yazılan şiirlerden haberdar olmadan kendini parlatmaya ve öne
çıkarmaya çalışmak şiire zarar verir. Ama bu durum edebiyat ortamlarında sık sık
yaşanmaktadır. Arkadaşlık, hemşerilik,
ideolojik birliktelik, çıkar sağlama gibi nedenlerle öne çıkarılanlar
olabilmektedir. Şiire emek veren, kendi halinde bir şeyler yapmaya çalışanlar
ise geri planda kalmaktadır. Şiir etkinliklerinin birçoğunda hemen hemen aynı
kişiler görev almaktadır. Şiir bir iktidar alanı değildir. Küçük büyük her
türlü iktidara karşıdır. Çünkü şiir özgürlüğün, varoluşun, kendini
gerçekleştirmenin, kendinde olduğunu fark etmediğin şeyleri bile bulup ortaya
çıkarmanın dilidir. Şiir otorite kabul
etmez. Nasıl ki şiirde yalınlık, içtenlik esas ise şairin de sade ve içten olması beklenir. Kariyerist bir anlayışla
şiire yaklaşmak doğru değildir.
Şiir okurunun az
olmasının, şiir kitaplarının az satmasının kitabevlerinin raflarında şiir kitaplarının
yer almamasının ya da çok küçük daracık raflarda yer almasının bir başka
deyişle insanlarımızın şiirle bağ kuramamasının en önemli nedenlerinden birisi,
şiirimizin günlük yaşamın gerçeklerinden uzak olması, okurun şiirin yaşamda
karşılığını bulmakta zorlanması, şiirin yoğun imgelerle ve kapalı bir
anlatımla, özel göndermelerle yazılmasıdır. Şairlerimizin birçoğu yer yer
değinmeler olsa bile gerçek yaşamı değil, kafalarında kurguladıkları yaşamı
yazmaktadırlar. Bunu yaparken de soyut, anlaşılması güç, kapalı bir dil
kullanmaktadırlar. Bu bir ölçüde normaldir. Ama gerçeklerle bir bağının da
olması, yaşamdan kopuk olmaması, okurla iletişim sağlayacak bir dil kullanması
gerekir. Sonuçta şiir de olsa bir iletisinin olması, en azından şiirdeki duygunun
okuyucuya geçmesi beklenir. Bu gerçekleşmiyorsa ciddi bir sorun var demektir.
Sorun hem okurdan hem de şiir yazandan kaynaklanmaktadır. Okurdan kaynaklanan
sorunlar alt başlığında belirteceğimiz üzere okur kolaycı bir yaklaşımla
aradığını, okuduğu şiirde bulmayı ummaktadır. Üzerinde düşünmek araştırma
yapmak zahmetine katlanmamaktadır.
Şiir dilinden, şiir
estetiğinden ödün vermeden ancak anlaşılmazlığa düşmeden de şiirler
yazılabilir. Şairler şiirlerinde okura kapıyı aralık tutmalı, kapatmamalıdır.
Şiir öncü olmalı, geleceğe dair önerilerde bulunmalıdır. Şair de aynı zamanda
bir okurdur ve iyi bir okur olmak zorundadır.
Ben toplumuzun şiirden
uzak olduğunu, şiiri sevmediğini düşünmüyorum. İlkokul yıllarından beridir şiir
yazmaya, söylemeye çalışıyorum. Edebiyat dışı ortamlarda da çok şiir söyledim.
Şiir söylerken duygularımın dinleyenlere geçtiğini, etkilendiklerini ve bunu
ifade ettiklerini gördüm. İnsanların şiire ihtiyaç duyduğunu hatta şiire aç
olduklarını anladım. Yeter ki okur ile ortak bir dil, ortak bir bağ
kurabilelim. Bunu başaramazsak geniş kitlelere ulaşamayız.
Günümüz şiirinde çok
kullanıldığı için aşınmış ya da kullanılması moda olmuş sözcüklerin sıkça
kullanıldığını, zaman zaman şiirimizin kendini tekrar ettiğini görüyoruz.
Şiirlerde yabancı sözcüklerin kullanılmasını da sorun olarak
değerlendirebiliriz. Türkçemiz zengin
bir dildir. Şairler öncelikle öz kaynaklarımızdan beslenmelidir.
Yazılan şiir
kitaplarından bazılarında sadece iç dökümü olduğunu, kafiyeli, vezinli şiirler
yazılmaya çalışıldığını ancak onun da başarılamadığını, şiir dilinin
yakalanamadığını görüyoruz. Bu tür kitaplar şiir beğenisi oluşmamış, şiir
bilgisi olmayan insanlar üzerinde etkili olabilmekte, yazılanlar şiir
zannedilmekte bu da gerçek şiire zarar vermektedir.
Toplumumuzdaki yoğun
çelişkiler, toplumsal sınıflar arası farklılıklar, coğrafi ve kültürel
farklılıklar, Anadolu'nun tarihi şairlere zengin bir malzeme sunmaktadır ve
işlenmemiş maden cevheri gibi yazılacağı zamanı beklemektedir.
Şiirler ve şiir
kitaplarıyla ilgili olarak yazılanlar çoğu kez tanıtım yazısı olmaktan öteye
geçememektedir. Şiir bilgisini esas alarak yapılan şiir çözümlemeleri ve şiir
eleştirileri oldukça sınırlıdır. Şiir eleştirisinin gelişmesi şiirimizin de
önünü açacaktır.
OKURDAN KAYNAKLANAN SORUNLAR
Okur deyince homojen
bir yapıdan söz etmiyoruz elbette.
Eğitim düzeyleri, yaşları, yetişme koşulları farklı. Hepsi için ortak
bir değerlendirme yapmak mümkün değil.
Okuma oranının düşük
olması, şiirin çoğunlukla uyaklı sözlerden oluşan iç dökümü olarak görülmesi,
şiir bilgisinin yetersizliği, şiir beğenisinin oluşmaması sorun olarak çıkıyor
karşımıza. İyi bir şiir okuru olabilmek için şiir bilgisini bilmek, anlam
katmanlarını, çağrışımları yakalayabilmek gerekir. Şiir okumak diğer yazın türlerini
okumaktan farklıdır. Yukarıda değindiğimiz üzere okur kolaycı bir yaklaşımla
aradığını okuduğu şiirde bulmayı ummaktadır. Üzerinde düşünmek, araştırma
yapmak zahmetine katlanmamaktadır. Dolayısıyla şiirin kapısını yeterince
zorlamadığı için şiirin dışında kalmaktadır.
Şiirimizin önemli
olarak gördüğüm sorunlarından birisi de şairi nedeniyle o şairin şiirine ön
yargılı yaklaşılmasıdır. Bir şiir sırf Nazım Hikmet'e ya da Necip Fazıl'a ait
diye ideolojik bir yaklaşımla benimsenmesi ya da reddedilmesi doğru değildir.
Asıl olan yazılanın şiir olup olmadığıdır. Şiir belli bir ideolojiyi
yansıtabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Yeter ki şiir dilini yakalayabilmiş
olsun.
Okumak çoğu kez
önceliklerimiz arasında yer almamaktadır. Yeterli zaman ve maddi kaynak ayırmadığımız
için şiir de bundan fazlasıyla payını almaktadır.
YAYINCIDAN KAYNAKLANAN SORUNLAR
Bazı edebiyat dergileri
şiir yayımlarken kişisel yakınlık, abone olma, cinsiyet gibi şiir dışı
unsurları gözeterek dergilerinde şiir yayımlayabilmektedir. Bazı şiirlerde
yayımlanacak nitelikte olduğu halde yayımlanmamaktadır. Dergiler şiirlerini
yayımlamak için gönderenlere mutlaka şiirinin değerlendirmeye alındığına dair
bilgi vermelidir. Bu asgari nezaketin gereğidir. Dergiler ne tür şiirleri
yayımlayacaklarını ilke olarak belirlemeli ve okura duyurmalıdır. Günümüzde bir
derginin yayınını sürdürmesi özellikle ekonomik yönden oldukça güçtür.
Okurların ve şairlerin nitelikli dergilere abone olarak destek vermeleri
gerekir.
Yayıncıların şiir
kitabı yayınlarken salt ticari kaygılarla hareket etmemeleri gerekir. Bunu aynı
zamanda bir kültür hizmeti olarak düşünmelidirler. Şiir kitaplarının tanıtımı,
dağıtımı ve okura ulaştırılması karşımıza ayrı bir sorun olarak çıkmaktadır.
Tabi konu şiirimizin
sorunları olunca böyle eleştirel bir tablo çıktı ortaya. Ama şiirimiz ve
şiirimizin geleceğinden umutluyum. Şiire emek ve gönül vermiş ustalarımız,
gençlerimiz sözlerini damıtmaya, insandan, doğadan, emekten, barıştan ve
güzelliklerden yana şiirlerini yazmaya devam ediyorlar Bir atasözümüzde
söylendiği gibi "akacak kan damarda durmaz" yazılacak şiirlerde
sadece şairin yüreğinde, bilincinde kalmaz mutlaka yazıya, söze, şiire dönüşür
ve insandan insana geçer, toplumun duyarlılıklarını, bilincini, direncini
beslemeye devam eder. Çünkü şiir umuttur, dirençtir ve her daim tazedir,
yeniler ve yenilenir. Çünkü biz sözün gücüne inanıyoruz. Her bir söz, her bir
dize her bir şiir mutlaka önemlidir ve karanlıkta yanan çoban ateşleridir.
Ben sözlerimi yazımın
konusunu tema olarak alan bir şiirimle bitirmek istiyorum şimdilik.
ŞAİRE
ey şair sök
apoletlerini
kurtul kaslarından,
kastlarından
sana üryan olmak
yaraşır
çöz şiirini ipliğini
özgürleşsin dizeler
yüreğini yakan bakış
nasıl kavurursa
benliğini
öyle sarsın
yont şiirini ve kendini
yalınlık bilgelik
getirir
sözü arındır,
havalandır
paslı karanlıklarda
ışıldasın
adil olsun şiirin
dinlerin, dillerin
ötesinde
duyulsun insanın sesi
Yaşar Özmen
TÜRK
ŞİİRİNİN TEMEL SORUNU ŞAİRİN KENDİSİDİR
Sorun, sorun
olarak tespit edilmiş ve sorun çözülemiyorsa o işin sorumluları sorunlu demektir.
Çünkü çözülemeyecek sorun yoktur; yeter ki sorunun sorumluları sorunsuz
olsunlar.
Türk şiirinin sorunları deyince genellikle tartışıldığı gibi, şiir
eleştirisinin olmadığı, şiirin okunmadığı, şiire yeterli saygın davranılmadığı,
ödül sisteminin saygın olmadığı, basım evlerinin tutumu veya şiir bilgisi
olmadan şiir yazıldığı gibi kalıplaşmış konulara değinmeyeceğim.
Bunun yanında şairlerimizin dergilerde,
etkinliklerde veya şurada burada şiir öldü bitti, şair anlamını yitirdi, dil
elden gitti gibi yakınmalarına benzer bir konuya da yer vermeyeceğim. Madem
şiirin sorunlarını konuşacağız, konunun biraz kökenine inmek gerektiğini
düşünüyorum. Temel, uygun bir zemin üzerine oturtulmadan üzerine kuracağınız
hiçbir yapı sağlıklı olmaz. Sorunların çıkış noktasını düzeltmeden, konuya
getireceğiniz tüm çözüm önerileri küçük düzeltmeler olur.
Türk
şiirinin önemli sorunları vardır. Hem de bunlar temel ve büyük sorunlar. Çözümü
oldukça zor ve anlayış değişikliği gerektiren sorunlar. Bunların çözümü;
araştırma, ayrıştırma, okuma, bilimlerin gözünden inceleme, ayrıksı bakış ve
ayrıksı yorum isteyen zorlu bir yolculuktur.
Biliyorsunuz,
günümüzde şiirin sorunları genelde dilsel konularda yoğunlaşır. Daha doğrusu
bizler bunu böyle görürüz ve böyle biliriz. Bağdaştırma, sapma, eğretileme,
imge, sözcük, dize, anlatım gibi dilsel teknikler üzerinde daha fazla tartışma
yapılır veya konuşulur. Oysa şiir sadece bir dil konusu değildir; şiir bir
sanat alanıdır. Hem de bütün sanat alanlarından daha fazla düşünceye, bilime,
felsefeye, sosyolojiye, psikolojiye ve estetik bilimine gereksinim duyan bir
sanat alanı. Müzik, resim, sinema ve tiyatro gibi alanların temelinde var olan
bir sanat alanı. Düşünce ve dilin özdeşliğinden yaratıcılığın kapısını açan bir
dünya. Dergilere, denemelere ve kitaplaştırılmış şiir yazılarına baktığımızda
şunu görüyoruz: Şiirde her şey dili iyi kullanmakla çözülecekmiş gibi tüm
şairlerde bir algı vardır. Yani şairlerin büyük bir kısmı, şiire sadece dil
sorunu açısından bakar. Dil şiirin bir anlamda gerecidir.
Şiirin
sorunlarına sadece dilsel bağlamda bakmak, buz dağının dışarıda kalan kısmıyla
uğraşmaktır. Suyun altında kalan kısmını göz ardı etmek, yani büyük kısmı yok
saymaktır. Örneğin resim sanatının malzemesi ışık ve çizgi olmasına karşın
resim sanatına ilişkin yazılarda bunların üzerinde pek durulmaz. Öyleyse şiir
konu olunca neden sadece dilsel konulara saplanıp kalıyoruz? Dil, şiir için
önemli bir bileşendir; ancak şiir sadece dil değildir. Tabii ki dilin ayrıntılı
ve ustaca kullanımı önemlidir. De da’yı ayırmayı, bağdaştırma, sapma yapmayı,
imge oluşturmayı ve okurda imgelem oluşturacak ayrıntıları bilecektir; dilin
tekniğini bilmek temel gerekliliktir.
Şiirin temel
sorunu sadece dil değildir; şiirin temel sorunu, şiire bir sanat alanı
mantığıyla yaklaşmıyor olmamızdır. Bir anlamda şiirin sorunlarını şairin
kendisinde aramak gerekmektedir. Şiire bir sanat eseri mantığıyla yaklaşırsak
ne olur? İlk akla gelen soru, sanat felsefesi ve sanat bilimi olmak zorundadır.
Kaçımız şiire sanat felsefesi ya da sanat bilimi açısından bakıyoruz ya da
inceliyoruz. Biliyorsunuz sanat bilimi; sanat felsefesi, sanat toplumbilim,
ruhbilim ve estetik biliminden oluşan ve diğer tüm bilimlerle beslenen kocaman
bir bilgi dünyasıdır?
İşte sanat
biliminden yola çıkmadığımız için, gelmiş geçmiş şairlerin yaptıkları,
yazdıkları eserler üzerinden hareket ediyoruz. Büyük şairlerin şiirleri elbette
önemlidir; deneyimdir, referanstır ve üzerinde çalışılması gereken değerli
eserlerdir. Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet
Anday, Edip Cansever, Cemal Süraya, Behçet Necatigil gibi daha adını
sayamadığım diğer şairler bizim için çok önemlidir. Bunlar şiir dünyasının
kazanımıdır; var olandır. Şiirin ruhunu anlamak için önemli veriler de
kazandırırlar.
Ancak sadece
eserler üzerinden yola çıkmak, şairlerden yola çıkmak, bunların incelenmesiyle
yetinmek, dil açısından irdelemek, şiirde yenilik ve gelişim için yeterli
donanımı bize sağlamazlar. Ayrıca var olanlardan yola çıkmak sanatta bana göre
şairi öykünmeye götürür. Benzeme güdüsünü yüceltir. Taklit etmeye yöneltir.
Söylemek istediğim şudur: Deneyimlerden yola çıkmak elbette çok şey kazandırır
ama gelişime, dönüşüme ve yeniliğe yeterince yardımcı olamazlar. Daha doğrusu
biriciklik ve özgünlük kuralına uyum için yeterince donanım sunamazlar.
Şiirde
gelişim, dönüşüm ve yenilik istiyorsak- ki bu şiirde temel amaçtır- iğne ve
çuvaldızı elimize almalıyız, iğneyi okura, çuvaldızı kendimize batırmalıyız.
Yani kendimizi acımasızca eleştirmek ve sorgulamak zorundayız. Birkaç tane şiir
kitabım var, ama estetik biliminin temel ilkelerinde bihaberim, bu iş, nasıl
bir iş diye kendimize sormalıyız. Estetik bilimi şiirin/sanatın ruhudur, en
temel bileşenidir. Bilim insanları tarihin başlangıcından beri üzerinde
çalıştığı bütünlüklü bir konudur.
Hemen bir
saplama yapalım; şiirde pek çok konu, gereksiz gibi görülür. Yani efendim bunu
bilsem ne olur bilmesem ne olur gibi küçümsenir. Örneğin “Şiir doğal
yetenektir, şiir akılla yazılmaz, şiir öğrenilmez, şiirin kursu/eğitimi olmaz,
şiir yazmak için psikolojiye, felsefeye, matematiğe, tarihe gerek yok, ben
içimden geldiği gibi duygularımla şiir yazarım.” benzeri söylemler dolaşır
ortalarda.
İşin
doğrusunu söylemek gerekirse, şiirde gereksiz görülen pek çok şey, en gerekli
ayrıntılardır; çünkü sanatsal değer ayrıntılarda gizlidir. Şiir sanatı, çok
fazla ayrıntı ve kapsamlı bilgi gerektiren bir alandır. Bizler, sadece neyi
bilmediğini bilmiyor olan şiir yolcuları gibiyiz. Maksadım eleştirmek değil;
bir şeyleri göz önüne getirebilmek ve bu sorunların üzerine yoğunlaşmanın önünü
açabilmektir.
Şiire bir
sanat alanı mantığıyla yaklaşırsak ne olur? Her şeyden önce karşımıza bütün
sanat alanlarının temel bileşeni estetik bilimi dikilir. Sonra insan bilimlerinden olan sosyoloji, psikoloji ve
felsefe temel uğraşı alanımız olur. O zaman, şiir sözcükle yazılır, şiir
duyguyla yazılır, şiirde anlam aranmaz, şiir yaşanır yazılır, şiir akıl
dışıdır, şiirin ölçütü olmaz, şiirde duygular anlatılır gibi altı
dolduramayacak tartışmaların yüzeysel söylem olduğu ortaya çıkar.
Şiirde
propaganda dili, irşat dili[1]
kullanmak yerine sanat diline yöneliriz. Popülist şiircikler yazmaktan
kurtulmak için bir adım daha atmış oluruz. Çünkü; sanat bilimi şiirin insanla
nasıl bir sanatsal ilişki kurulabileceğini açıkça göstermektedir. Propaganda ve
irşat diliyle sanat dilini birbirinden ayıran somut verileri önümüze
koymaktadır. Dil-düşünce-akıl-sanat ve bilimin birbirleriyle nasıl bir ilişki
içinde olduğunu net olarak söylemektedir.
Bu şekilde
yola çıktığımızda, şiire ve şaire ödül, övgü ve yergi biraz olsun anlam
kazanır. “Körler sağırlar birbirini ağırlar.” mantığından kurtulmak için bir
basamak olur. Bunun yanında, okur odaklı, eser odaklı, şair odaklı veya
izlenimci eleştiri mantığını bir kenara atıp öz ve içeriği sanat değeri
oluşturan ögelerde aramaya yöneltir. Kısacası, insan manzarasıyla uyuşmayan
yakıştırmaları bir kenara buruşturup atarız. En azından hiçbir şey söylemeyen,
sanat değeri olmayan, duygu değeri taşımayan, öykünen ve alışılagelmişi bağıran
şiir yazmaya paydos diyebiliriz. Artık çağdaş sanat anlayışı, doğayı veya
nesneyi birebir tuvale yansıtmayı, öykünerek rastgele sözlerle dize kurmayı
sanat kabul etmemektedir.
Şiir
yazılarının çoğunluğu, hem de büyük bir çoğunluğu dedikodu ve şikayetler kalabalığıdır.
Dahası yüzeysel söylemlerdir. Şairler sanat biliminden yola çıkarlarsa,
birbirini şikâyet edecek, dedikodu yapacak ve magazine yönelecek zaman
bulamazlar; çünkü şiir evreni çok büyüktür.
Şikâyetim var şikâyetten
Şikâyetim var suçlanmaktan
Ve şikâyetim var dönüp kendime
Ne kadarsın diye soramamaktan. Y.Ö.
Maksadım
şikâyet değildir; biz buyuz diyebilmektir. Bilinenler zaten biliniyor. Var
olanlar zaten var. Verili olanlar zaten sürekli yineleniyor. Bu sorun aşılıp
geleceğe bakmadan, Türk şiiri, ilgili bilim alanlarıyla ve güncel bilgilerle
ele alınmadan, şiire yeni bir bakış getirmenin, şiirde yenilik yaratmanın ve
gelişim sağlamanın olası olmayacağını söylemektir.
Sonuç olarak, Türk şiirine bir sanat alanı mantığı ile yaklaşılmadan,
şiir sanatının her ögesi ilgili bilimsel disiplinlerin iş birliği ile geliştirilmeden
ne büyük şiir yazılabilir ne de şiire yenilik getirilebilir.
Sorunlar belliyse ve giderilemiyorsa sorunlu olan bizleriz demektir. Özet; “Türk
şiirinin temel sorunu Türk şairin kendisidir.” 07 Eylül 2019, Karşıyaka Belediyesi Şiir Atölyesi
Fatma Şahin Gündoğan
Türk Şiirinin
Sorunları: Şiir Ne İster?
Pir Yunus Emre dizeleriyle başlayalım.
Söz ola bitire işi.
Az ala kese savaşı
Söz ola ağulu aşı
Bal ile yağ ide bir
söz.
Bu coğrafyada ve
dünyada yaşayan tüm halkların toprağı şiir ile karılmıştır. Her birisinin
içinden geçen coşkun nehirler gibi çoğalan özgün ses elbette ki şiirseldir.
Nedir, kavgaya, özgürlüğe, eyleme, acıya, doğaya, aşka, kente, toprağa kısaca
yaşama karşı duygularla yazılmış dizelerdir bunlar.
Türk şiir tarihi ise
Orhun, Yenisey yazıtlarına dek gider. İlk Türk şairi Aprın Çor Tigin den beri
şiirimiz çok şey görüp geçirse de hem diliyle hem de abecesindeki değişmelerle
(sırasıyla köktürçe, uygurca, arapça ve latince.) daima hayata tutunmasını
bilmiştir söz erenleri sayesinde. Türkçeye gönül vermiş bir Dede Korkut, Aşık
Paşa, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu
gibi ozanlar sayesinde dil -Türkçe- kaybolmadan bugüne dek gelmiştir. Atatürk
devrimleri ile Türk Dil Kurumunun da kurulması en büyük gelişmedir dil adına.
Sonra başka şeye dönüşse de. İktidar ile uzlaşmacı olan değil de hep aykırı ve
karşı olanın şiiri yaşadı daima. Kısaca kolektif bilincin ışığında doğup
büyüyerek gelişen şiir, aykırı söylemiyle hayata tutunarak şekillenip bugünlere
ulaştı.
Şimdilerde ise Türk
şiirinin sorunlarına göz atarsak eğer bu durumdan en çok rahatsızlık duyan
şiire, şiirin ta kendisine ne istediğini sormak gerek diyerek devam edelim.
Dişil görülen şiir, 'kadın ne ister' deyişinden yola çıkılarak Şiir Ne İster'e
dönüşüyor.
Evet şiir ne ister?
Şiir Dilin Tacı Olmayı
İster.
Şiir, yaşamı diyalektik
bir doğruluk içinde algılayıp-alımlayan ve bunun dile yansıması sonucunda
ortaya çıkan yepyeni bir söz yapılanmasıdır...Bu yapılanmanın en göze batan
özelliği ise şiirin diyalektik düşünce temelleri üzerine oturmuş olmasıdır ki
böyle bir kullanmayı yansıtmayan metinler şiir olamazlar.
Özünde her şeyin
birbirine bağlı olduğu tez-antitez-sentez, yadsınmanın yadsınması gibi.
Yaşamdan, dünyadan kopuk yazılan şeyler şiir olamaz kısaca. Kentsel yaşamın
yansıması olan şiir, eylemle nesnenin etkileşimi sonucunda oluşur. Şiir dilini
daha iyi anlamak için bu konuda eserler veren yazarları mutlaka okumak gerekir.
Şiir dünyayı bozarak
dağıtarak yeni baştan imgelerle kurma eğilimidir. Bugünün sinema dili de şiir
dilinden bir alıntıdır. Semantik (anlambilimsel) bozmayı bir türlü anlamak
istemeyenler sözün sözdizimindeki yerinin her tersyüz edilişinde kazandığı
genişliğin, derinliğin ayırdında olamayanlar nasıl şiir yazabileceklerdir?
Şiir Her Türlü
Beslenmek İster.
Elbette sözcüklerle
yazılır şiir, ancak teknik ve teorik donanımların, bilgilerin, edim ve görünümlerin
ete, kemiğe kana sızarak tere dönüşümünü de gerektiren bir yazım sürecidir bu.
Dünyadan, yaşamdan ve toplumdan kopuk, teknik olarak söz ve anlam
sanatlarından, çağrışımsal çok boyutlu şiir ve imgelemlerden bihaber olan
müteşair, şiir adına inciler dizmesin. Ki o şiir değil başka bir şey olur.
Sözcük avcılığı
yapmakla, her dizesinde afaki ve kallavi şaşırtmalarla şiir yazılamaz.
Denizlerin en dibindeki inciyi, uçurumların kıyısında açan çiçeği, uzayın
derinliklerindeki karadeliği, yüreğin damarlarına gizlenmiş öfkeyi bulup
çıkarmak için elbette her türlü bilgisel desteğe ve donanıma ihtiyacı olmalı
bir şairin.
Ayrıca sonrasında da
yetenekle beraber yoğunlaştırılmış içsel ve kültürel bilincin, bir yarıktan
fışkırarak magma gibi dışavurumu haline erişmesi ise her babayiğit şairin harcı
olmasa gerek. Geceyi gündüzü, ilkbaharı, sonbaharı, sevinci, yası, çiçeği
böceği hangi dilde ve nasıl seslendireceğini bilmek için bilgi birikimine
bilgibilimine gereksinir şiir.
Şiir, şiirbilimi diye
bir dalı olmasını ve adamakıllı eleştirilmeyi ister.
Özellikle bilimsel
anlamda okumak açısından önemlidir: Yazınsal, dilbilimsel ve göstergebilimsel
olarak üç ana bölüm yanında yeni eklentiler ve dinamiklerle sürekli gelişen ve
değişen şiirin yazınbilim içerisinde ayrı bir disiplin dalı olarak yer alması
gereği ülkemizde artık zorunlu hale gelmiştir. Özle, şiirin nesnel ölçütler
içinde değerlendirilmesi gereği önem taşır. Bu verilere göre de yazınsal
değerlendirmenin herkese göre değişmemesi belirginlik kazanır.
Fakat akademik
araştırmalar bu dalı nasıl geliştirir o da malum... Ne yazık ki demokratikleşme
ve özgürleşme olmadan gelişmek aynı şeyleri bir balona üflermişçesine şişirmek,
genişlemekle olarak mı kalacak orası muamma. Şöyle ki eleştiri alanında
herkesin uymak zorunda olduğu ölçütleri sıralamaya gelirsek;
*Şiir diyalektik bir üründür demiştik,
*Yeni bir dildir de aynı zamanda,
*Şiir dili semantik bozulma esasına oturmalı,
*İmge sözcüklerle kurulduğu gibi sesle de
kurulmalı,
*Şiirde anlam ve izlek önemli değil nasıl söylendiği
önemli olmalı,
*Tüm bu ögelerin estetikle ilişkisi olmalı,
İşte bu doğrular üzerinden yapılacak eleştiri ve
değerlendirmeler herkesi bağlamalı.
Sanat ve kültür ortamı bilimsel eleştiri
kuramlarının sindirilmesiyle ilerler ancak.
Şiir zor ele geçirilmeyi
ister.
Şiiri tüm öteki sanat
türlerinden bir nebze ayıran, koparan evrensel ölçü, anlam bozmanın şiir
metnine yayılması ve imgelere dayalı bir anlatım olmasıdır. Açıklamaz, söyler,
yarı baygın, sisler arkasından şiirle iletişim kurulur. Hatta çoğun kurulamaz.
Tek tip insan modeli oluşturulmak istenen ülkemizde şairlere büyük sorumluluk
düşüyor. Şiir yazmanın çok kolay sayıldığı ve gençken bir iki dize karalamanın
şiir yazmak sanıldığı bu coğrafyada gerçek şairlerin eksikliği ne kadar da
duyulmakta. Neden, acıları, sevinçleri, aşkları, dönüşümlerin olduğu gibi
kâğıda boca edilmesine, akıtılmasına şiir denilmemesi için.
Unutmamak gerekir ki
şiirin yazılacağı o çıplak sayfa hiçbir zaman bomboş olmamıştır. Geçmişten şu
ana dek gelen şiirlerle dopdolu hem sözcük hem teknik hem estetik hem de etik
olarak... Böylece geçmişte yazılan çizilen her şeyin üzerine sıkıştırdığımız
şiirin her bir dizesi, tüm bunların bilincinde olarak kâğıda aktarılmalı,
binlerce kalemin üzerine basmadan öylece yazılmalı...özle, yerine göre farklı
akımlarla sayfanın baş köşesine kurulup yerleşse bile anasını, babasını ve
geldiği yeri unutmamalıdır şiir.
Şiir; şairinin bilge,
zeki, çevik ve ahlaklı olmasını ister.
Herkesin kötü, çirkin,
bayağı şiirsiler yazdığı bu ortamda büyük şiirler yazılabilir mi? O halde
sorunun aşılması için ilk adım olarak şairin etik, kültürel ve ideolojik yönden
yeniden yapılandırılması elzemdir. Şiirin şair için değil de şairin şiir için
olması esastır. Ayrıca şairin yaşamı da şiire dahil olmalı en büyük sorumluluğu
ise erdemli kalabilmesidir...Erdemsizlerin, şiir adına ödül almışların ödülleri
de geri alınmalı bence...Hiçbir kötülüğü, katliamları, cinayetleri, kadın
tecavüz ve çocuk istismarlarını unutturmayan, bireysel ve toplumsal belleği
diri tutan, duyarlılığı keskinleştiren şiirlere ve şairlere gereksinimimiz var.
Ayrıca toplumun her
katmanında yer alan eylemsiz bireyi alıp eylemli hale dönüştürmeli de şiir. Ne
yazık ki çoğun bu toplumsallıktan nasibini alamayan korkak bireylerden oluşan
ve birbirini kıskanan şairler şiire çok zarar veriyor. İyi bir şiir yazan varsa
desteklenmeli bir adım öne çıkarılmalıdır egolara yenik düşmek yerine. Ne için
peki? Şiir için elbette.
Şiir bilge okur ister.
Şair-şiir-okur
sacayağında demokratik beslenme yetersizdir. Şöyle ki şiir okurun olacakken
hâlâ şairde kalmakta olması gibi. Yayımlanan (yayımlanabilirse ekonomik
şartlardan) her şiir şairin estetik ideolojik bağlamda sorumluluk hissetmesini
gerekli kılar. Şairlerin bunu anlayamamış olması Türk şiirinin en büyük
sorunlarından birisidir.
Şiir, kariyerist ve
metadan yana olmayan yayım organları ister.
Doğası gereği şiir
karşı çıkması gereken ne kadar değer varsa onlara doğru uzayıp çekildiği,
şiirden değil de kariyerinden yana olan kadroların oluşturduğu dergilerde (ben
hiç kullanmıyorum şimdilik) sesini yitirmiş, vantrologvari şiirlerin çokluğu
dikkat çekmektedir. Türk şairinin derinliğinin ve ağırlığının yavan olduğu
söylenebilir mi acaba? Şiir yazmadan da
şair olanlara ihtiyacımız var bugün.
Estetikle etik
biraradalığını tartışan bir şiir ortamı acilen yaratılmalıdır ki burada gerçek
şairlere büyük sorumluluk düşmekte, yapay özgürlüklerle şiir yazdığını sanan
şairler güruhunun şiir bilimin kapısını aralamaları mümkün müdür?
Kitap tanıtma yazıları
ile şiirlerin piyasaya dönüklüğü, görsel araçların yaygınlığı ve internet
sitelerindeki paylaşımlar ne yazık ki yazı toplumu olmamızı geciktiriyor. Söz
toplumu olarak kalmaya direnen toplumsal yapımız yaşamın böyle kavranmasının
getirdiği bir kolaylık ve rahatlıktan nedense hiç mi hiç vazgeçmek istemiyor.
Şiir zamansızlık ister.
Şiirin analitik
incelenmesi gereği içerisinde zamansal söz ve imgelerin tuzağından kaçmalıdır
şair: güncel üretim araçlarına ve yaşama yönelik sözcükleri seçmelidir. Moda
olan sözcüklerin cazibesine de asla kapılmamalıdır şair. Bu ise şiirin
doğurganlığını azaltır. Aynılaştırma, sıradanlaştırma bayağılığına hapseder.
Geleceği öngören sağlam ve gerçekçi bir kâhin duruşu ile zamansızlığın şiirinin
yazılmasını ister:
'Şair sen kâhin misin?'
Şiir korkulmamak ister.
Türk yazını ve şiir
kültürü en çok krizden korkar; kriz çıkaracak kadar yenilikçi çıkışlar birer
sapma sayılır, öyle algılanır çoğunda.
Eleştiriden uzak,
rahatına düşkün bir şair tayfası neyi değiştirebilir ki?
Sonsöz
Kiminin derisi, kiminin
öte berisi olan şiir, önemli bir açmazı yaşıyor bu topraklarda. Son yıllarda
nette, basılan kitap ve dergilerde, yoğun bayağı ve popülist bir bilgi sağanağı
altında gerçek şiirin giderek azaldığı ve sıradan sözlerin popülerleştirildiği
bir şiirimsi var ortalıkta dönen: Metalaştırılan aynı zamanda prim de verilen;
yarışmalar ve dergi-kanka goygoyculuğu adı altında toplananların giydirdiği bir
beğeni gaspı söz konusu. Şiirdeki bu sorunları ve yozlaşmayı; sonunda Ş sesinin
bulunduğu adlarla bitirelim ne dersiniz?
MırıldanıŞ, SallayıŞ,
OkumayıŞ, BilmeyiŞ, ÇalınıŞ (cümlesi cümlesine intihal veya Can Yücel’li
şiirler gibi ünlü şairlerin ismini çirkin sözlerin altına iliştirme şiirin
şairi diye)
KayboluŞ (başı sonu
kestirilemeyen) SızlanıŞ, AldanıŞ, YalvarıŞ, GizleniŞ, PullanıŞ, AnlatıŞ,
ResmediŞ, YokediŞ, AğdalanıŞ, AğlayıŞ, YağlayıŞ,
Ya peki HaykırıŞ
nerede?
Nermin Akkan
TÜRK ŞİİRİNİN SORUNLARI
Özyaşamında kendinci bir felsefeyi içselleştirip
her devinimi kendine hizmet olan lafebelerinin toplumsal şair
Var oluş nedeni ve tüm ilişkileri ilkel dürtüleri
olan Kazanovaların sevgi şairi,
Baktığı her gözde kredi kartı, banka cüzdanı, tapu
gören dolandırıcıların halk şairi
Her besmelesi alıntı, her dizesi çalıntı, çarı
çarşafı, fesi takkesi takiyye olanların İslami şair
Çilingir sofrasında tokuşurken kadehler sırasını
"ha bugün ha yarın" umarında bekleyen dişil eril kartalozların
sosyalist şair diye anıldığı sürece Türk şiirinin sorunları bitmeyecek ne yazık
ki.
Acıkacak göçmen takasında tıkış tıkış kıyıya
varabilmenin can telaşında şair.
İşgalci askerlerin piçlerini analık içgüdüsü
ironisinde emzirecek şair.
Ödünç ayakkabıyla sınava gidecek, gelecek kurmanın
korkulu rüyasında.
Kimliği bela olacak başına
İnancı dipçik darbesi olarak yağacak başına
İmamı haham,
Valisi takiyyeci komutan
Çocukları dağda bayırda militan olacak şairin.
O zaman şiir yazacak şair acısı üstünde duman
duman.
Şiir hayattır hattı zatında ve yaşanılası bir
hayatı, üst akıl, kıvrak zekâ, engin bilgi, yetkin dil, kıyısız emek, genetik
yatkınlık ve bir aslan yürek ister.
Şairin sırtlayamayışıdır hayatı Türk Şiirinin
sorunu.
Şiirsel bir yaşamın mimarlığına soyunmayışı
soyunamayışı,
Yıkılası duvarlara omuz vuramayışı, gelesi
baharlara yağmur, açılası çiçeklere su, olası savaşlara sur olamayışıdır.
Yaşamın kendisi olamayışı, şiirsel alternatif
yaşamlar sunamayışıdır Türk Şiirinin sorunu.
İstila edilmeli yurdu yuvası mesela, mülteci olmayı
duyumsayabilmeli.
Tecavüze uğramalı on üçünde ve her kadının
utancıyla eğilmeli başı toprağa.
Donmalı elleri tezek vıcıklığından kışın, pişmeli
ensesi hasretinde lavaşın.
Hayatsa şiir,
Çimen çiçek, börtü böcek, kurt kuş olmalı şair.
Acıkmalı, aç kalmalı, yoksulluğun her boyutunda,
Yargısız infazla darağacında,
Ayrılıkların acısıyla dönülmez akşamların ufkunda
sallanmalı Şair.
Biraz Abbas,
Pir Sultan biraz, bazen Nene Hatun bazen de Fahriye
abla olmalı.
Dünya şair dolmalı, şiir şairde hayat bulmalı.
Bunca şey olmadığı olamadığındandır Türk Şiirinin
sorunlarının bunca olması.
Bunca yükü alamadığındandır sırtına şair.