Şiir Sarnıcı, Nisan 2026, Sayı 28, Yaşar Özmen
Şiir Sarnıcı, Nisan 2026, Sayı 28, Yaşar Özmen
Şiir Sarnıcı, Nisan 2026, Sayı 28, Yaşar Özmen
YAYINCIDAN
Değerli Okurlarımız
Dünya şiir günümüz kutlu olsun. Keşke dünya, şiir kadar güzel, şiir kadar huzur verici olabilseydi. Bu günlerde karmaşanın ve çatışmaların içinde yüzüyoruz. Savaş tamtamlarıyla geçen günler… Toplumlar nasıl ediyor da dünyanın başına bela olacak insanları seçip önemli makamlara getiriyorlar, şaşmamak elde değil.
Dergimizin 28. Sayısını okuyorsunuz. Hem blog hem de WEB sitesinde yayımlanmaktadır. Yani dünyanın herhangi bir yerinden herhangi bir zamanda derginin tüm sayılarına ve arşiv bilgilerine erişip okuyabilirsiniz. Ulaşmak için, İnternet arama motorlarına (tarayıcılara) “Şiir Sarnıcı” yazmanız yeterlidir.
***
Yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışmak bir doğru ortaya koymadığı gibi içinden çıkılamaz daha büyük yanlışları doğurur; özellikle dil konusunda. Kavram, terim ve sözcüklerin kendi aralarında anlamsal konumları, hiyerarşisi ve duruşları vardır. Kavramların kapsamını, anlamsal konumu ve hiyerarşisini doğru tanımlamadığımız zaman yanlış üstüne yanlış yapmayı göze almalıyız. Örneğin akıl dediğimizde; bilgi, algı, zekâ, duygu, bilinç ve bilinçaltı gibi kavramların bileşiminden söz ediyoruz demektir; çünkü aklın varlığı ve kullanımı bunların birbirleriyle olan ilişkisidir.
Dil, incelik ve ayrıntı gerektiren bir evrendir; düşüncenin nesnelleşmiş durumudur. Kavram, terim ve sözcüklerin kullanımında basit bir anlam yanlışı veya eksik tamlama, anlatmak istediğimiz durumu tam tersine dönüştürebilir. Bu yüzden, günümüzde her sistem/alan; kendi kavram ve terim dizgesini oluşturmuş, anlam ve anlaşılma kargaşasını engellemeye çalışmıştır. Bunlardan biri de sanat alanıdır. Sanatta ise farklı bir durum vardır. Sanat; insan, evren ve yaşam ilişkisi üzerinde hareket ettiği için bütün bilimlerin alanına giren kocaman bir evrendir. Ayrıca metafizik, sanal ve gerçeküstü gibi zihnimizin işlediği soyut anlamlandırmalar, bu alanı daha da karmaşık bir duruma getirir. Bunun yanında sanat kavram ve terimlerinin anlamsal kapsamı ile bağlamı kaygandır, uzamı oldukça geniştir. Bu kavramların anlam, kapsam ve konumunu zihnimizde yerli yerine koyamadığımız zaman doğru gibi düşündüğümüz birçok yanlışı üst üste yaparız.
***
Sanat, insanlığı güzele, iyiye, yüceye yönelten sinsi bir silahtır. Daha doğrusu sanat, bir gerçeğin gözler önüne serilmesi değil, gerçek ile insan arasındaki zihinsel ilişkinin notalara dökülmüş ezgisidir. Bu yüzden, eğitim kurumları dâhil her yerde düşük yoğunluklu sanatsal ortamı oluşturmak ve bu ortamda bulunan çocukların umut ve düşlerini daha bilimsel, daha gerçekçi dünya ile bütünleştirmek olmalıdır çabamız. İnsanı insana egemen kılmaya çalışan veya insanı kul mantığına sürükleyen sistemler, çağ dışı verilerle donatılmış aklen sorunlu kişilerin eserleridir. Bunlar, bilim, mantık ve aydınlığın karşısında direnemezler; zamanla aydınlığın içinde eriyerek özelliklerini yitirmek durumunda kalırlar. Çocuklarımızı ve gençliğimizi sözünü ettiğim sorunlu zihniyetin elinden kurtarmak amacıyla atacağınız her adım değerlidir. Bunun en kolay ve kalıcı yolu, duygularını sanat ve sanatın yapıcı gücüne teslim etmektir. Ne kadar bilgili ve bilimsel gençliğe sahip olursanız olun, onların bilimsel aklına ivmeyi kazandıracak olan sevgi duygusudur; olumlu duygudur ve bu duyguları yaşanır kılan öz; şiir, resim, müzik gibi sanatların ruhunda gizlidir.
Yıkıcı yaklaşımları yok edip sevgi dolu insana ulaşmak için önlem geliştirmek zorunda olduğumuzu günlük yaşamda da görüyoruz. İnsanın toplumsal ve kişisel istekleri bağlamında, özgün ve özgür yaşayabilmesi, kazanılmış insani değerler sisteminin güçlendirilmesiyle, yani sevginin geliştirilmesiyle sağlanabilir. İşte bu noktada, olumlu ve sevme duygusu gelişmiş dünya insanlığına ulaşmanın sırrı, sanatın gizilgücünde durmaktadır.
***
Yapay Zekâ, bazı etkinlikleri insanların elinden alıp başköşeye kurulacak gibi görünüyor. Kapak görselini yapay zekâya çizdirdim. Şiir de yazıyor; güzel de yazıyor, ayrıntıları doğru verirsen. Hazır mıyız bu teknolojiye? Sanmam.
Mutlu ve esenlikli günlerde okumak, okunmak dileğiyle…
Uğur Olgar
BALÇIKLAR DA ÇİÇEK AÇAR
Balçıklar da çiçek açar
öyle yapışkandır ki yaşam sevinci çamurların
rüzgârlar tenor ya da soprano esebilir
fırtınaya bas da karşı durur alto da
yeter ki mezzo sopranolarımız terk etmesin baritonlarımızı
gökyüzü gürültüyle öksürdüğünde
biliriz ki göçmen kuşlar kaçmıştır boğazına, sisler inmiştir
hüzünlerimizin yarattığı en karlı dağların eteklerine
erguvanlar gelinlik giydirmiştir
beyazdan ödünç aldığı.
Günler bizim için uzamaya başlamıştır
yirmi dört saat yetmemiştir sevdiğimizi söylemeye
otuz üç saat Mersin'de
Şehr-i İstanbul'da tam otuz dört.
ötekilere yolum düşmüyor ki hiç, nasıl göreyim
ne bileyim aşkın her Allah’ın günü yas tuttuğunu.
Yaşayan en garip şair benim biliyorsun
balçıklardaki ayak izlerimin kapandığını görüyorsun
sen de inadına güneşe dökülüyorsun şarap gibi
yıllanıyorsun ne kadar yavaş koşsan da
peşimden, ellerinde bir çift kadeh dudakla.
Yakaladığında çoktan soyunmuştur zaman
üstündekileri, çırçıplak kaldığında anlamıştır
dakikaların saatlere ihanet ettiğini
derinleşen alın çizgilerinde.
Ölmeyi bile beceremeyen bir mevsimin
tek dostu benim, bunu da biliyorsun pekâlâ
güzün krizantemlerin ardından can çekiştiğini.
Balçıklar da çiçek açar, şebnemlerini öptüğünde
doğmalara doymayan güneş…
Durmuş Taşdemir
SEYRÜSEFER
Gitmek gibi geldiğim
Gelmek gibi gittiğim
Seferindeyim dünyanın
Kim akıttı zamanı
Merhaba dedim bir kez
Binlerce kez
Gördüm
Çözemedim
Yaşadım hissettim
Hüzünler serptim
Anılar oburuyum
Belleğim dipsiz kuyu
Durmadan genişliyor dünya
Küçülüyor
Karmaşık yalın
Gizine eremesem de
İpliği çıktı pazara
Gelen kimdi
Giden ben miyim
Aralık 2025
Yaşar Utku
SUSTUĞUMUZ YERDEN KANIYOR ZAMAN
susalım
ölüm gölgeleri sızarken pencereden
utanmaz çağında haydutlar sabote ederek yaşamı
bozdu dengesini ruhunu dünyanın
savaşlara boğdu sudan doğan gezegeni
boşluğa savuruyor şimdi yine nefretin ve kinin kirini
ömrü yaşamak insanca geçip giden günler içinde
her güne zamansız ölümler asılıyken
mümkünü yok insanca yaşamanın
sessizliğin ölümü bu olsa gerek
durup dinlemek suskunluğu
duyduğumuz modernliğin ilkel gürültüsü
utanmadan tarihten umudun kanını akıttılar
caddelere sokaklara ırmak boylarına
ey asya
afrika
avrupa
susdukça miskin korkaklığınızla
suskunluğunuz vurur iyi olan her şeyi
kötülüğün imparatorluğu yükseliyor yine
ey korkanlar
kötülüğün zaferinin ocağına odun atanlar
ak elleriniz sizin de akan kana bulaşır
eliniz kolunuz neden bağlı
hepinizi tanıyor zaman
hangi karanlık yoldan geldiğinizi
sizi pisleyen petrolünüzü
petrolün can alan makineye nasıl dönüştüğünü
ruhunuz canileştikçe
çılgın gem vurulmaz canavarlığınız
dünya delik deşik edilirken
ölüyor kandırılmış insanlar üniformalarla süslenen bedenlerinin içinde
kaç bayrak renkleriyle barışı çizer
nerede derinizin altındaki sızı
yüreğiniz sızlamaz mı akan insan kanında
sizin küçük küçük kızlarınız yok mu
zehirli tohumların nasıl ruhunuzu bozduğunu
sormuyoruz artık neden
neden bu kadar insan dışı olduğunuzu
biz durmadan bağıracağız son nefesimize kadar
haykırarak
dünya bu kadar cehennem tarihinde intihar ediyor sanki
sanki yer yerinden oynadıkça insanlık sarsılıyor
güneşten kaç kez dilesek de binlerce özür
venüs'ün günahları boynumuza asılı
gözümüze kaçan dünyadan dışarı çıkartınız benliğimizle başbaşa yıldızlı gecelerde bizi yalnızlaştırtınız
dünyayı yakıp yıkan
dumanından sızlanan ürkek riyakar iblisler
asıp boynuna avrupa'yı
sırtına bindiğin arabistan'ı
asya'ya meydan okuyup
ilk ışıklarında ufuklarda vurdunuz güneşi
çocuklara kıyıyor kırpmadan kanlı gözünüz
dünya gerçek dünyalıların sayesinde ayakta
ayaktayız yine dipdiri
dilimiz barış bilir barış söyler
direnmezse acılarımız
gün ölür.
Zeynel Güney
SÜRMELİ KOYUN
Köy yerinde yazma çizme işi olmaz. Borç alanın ya da ödünç verenin yazma çizme işleri de pek olmaz. Bu yüzden bazen işlerin sarpa sardığı olur. Bu öyküde yaşananlar da öyle…
Kıvrık Salim adında bir üçkâğıtçı, bir gün komşu köyde bulunan koyun keçi sürüsüne sahip Cemal’e uğradı. Hâl hatır sorma işinden sonra “Bana süründen on beş koyun ver, kuruş param yok ama şartların ne olursa razıyım” dedi Kıvrık Salim. Cemal “Ula Kıvrık ben sana güvenemem. .ötüne bakmadan Hasan dağına oduna gidersin. Bu muhitte sakalını fazla saydırmış birisin. İki adım yılanı ndan farkın kalmamış senin.” “Gel kırma beni çok zor durumdayım. Evimin idaresi bozuldu. Her şartını kabul edeceğim daha fazla yalvartma beni artık.” dedi.
Salim, bu kadar konuşmadan sonra yumuşatmıştı Cemal’i. Hemen sürüyü tuza çağırma seslenişi yaptı ve on beş koyun seçti, içinde sürmeli koyun da vardı. O, çobanın nazlı koyunuydu. “Hadi sürmelim de gitsin sütünü kaymağını bir zaman da sen ye Kıvrık. İtin kursağı yağlı götürmez derler ama…” derken kara suratındaki dudak arasından iki iri diş güler gibi yaptı. Kıvrık Salim’e davarları teslim ederken “Sana üç yıl süre, üç yılın sonunda yirmi getireceksin. Ben sana bu davarı vermezdim ama evimin idaresi bozuldu deyince dayanamadım. Sağlam bir ayakkabı olmadığını da bilirim Kıvrık.” dedi ve yüzü biraz ışılar gibi oldu.
Koyunlar gitti gitmesine de zaman zaman Kıvrık Salim’in onu bunu dolandırdığı haberleri de gelmiyor değildi. “Sen o koyunların üstüne bir tas su iç, kimden mal davar aldıysa ödemedi, kara çula oturttu hepsini ” diyenlere “Siz işinize bakın. Ben emeğimi kimseye kaptırmam. O koyunlar benim helal kazancım.” diyordu Cemal.
Üç yıllık süre dolmuştu. Cemal haber gönderdi ama yine koyunlar gelmedi. Günler aylar geçti, yine ses seda yoktu Kıvrık Salim’den. Çevresindeki herkes “Bu adam ilkin yalvar yakar alır, sonra üstüne yatar.” diyorlardı hep.
Sürüyü kuşluk zamanı eve getirdi. Evin biraz ötesinde uzun zincirle bağlı atını eyerledi. Yularını ağaca dolayıp içeri girdi. Sandıktan beze sarılı kız gibi “Dar zaman yoldaşım” dediği on dörtlüyü çıkarıp beline soktu. ‘Ne olur ne olmaz.’ diye geçirdi aklından. “Deh kara kızım.” deyip yularını çekiştirerek yön verdi atına. Evin üst tarafında bulunan cılga yoldan yelesini rüzgâra savurtarak keklik sekimi devam etti kara kızı. Sonra tıkır tıkır saydı kilometreleri. Bir saat olmadan Kıvrık Salim’in evinin önündeydi. Atının yularını biraz ötede bir ağaca doladı. Tam kapıya gelmişti ki Salim’in eşi Feray çıktı karşısına. “Vaktin hayır ola bacım” dedi Cemal. Kadın “Geldiğin daha hayır, kardeş içeri buyur.” dedi ama adamı hiç sıcak bulmadı. İki metre boyu ve rüzgâr yanığı suratı rüyada görülse korkulur cinstendi. Üstelik hiç görmediği biriydi. “Sen Kıvrık’ın avradı mısın?” diye sordu Cemal. Feray “He benim” diye yanıt verdi. Cemal “Nerede soysuz kocan?” “Bahçeye gitti birazdan gelir.” dedi ve hemen mutfağa geçti.
Biraz sonra genişçe tepside kahvaltılıkla içeriye girdi kadın. Bir sehpa çekip üzerine koydu. Konuğun önüne yanaştırdı. Yeniden mutfağa gidip demli çayı getirip bıraktı. Kendisi dışarı çıkar çıkmaz içerden bir tangırtı koptu. “Konuk kazayla bir şey mi döktü acaba?” diyen kadın hemen geri dönüp kapıyı araladı. Gördüklerinden şaşkına dönmüştü. Getirdiklerinin hepsi birbirine karışmış ve yerlerde seriliydi. Kapıyı kapattığı gibi doğru bahçenin yolunu tuttu Feray. Koşa koşa gitti.
Gözleri fal taşı gibi, yüzünün rengi kaybolmuş halde, eşine olanları anlattı ve hemen eve gelmesini söyledi. İkisi birlikte eve geldiklerinde Cemal’i dışarıya çıkmış buldular.
Kıvrık Salim, hani “Ne it girdi ne bostan bozuldu.” derler ya ha öyleydi. Eşi Feray’ın anlattıklarını duymamıştan gelerek, hoş geldin deyip hâl hatır etti. Sonra “Ben koyunlarımı almaya geldim. Bir teki bile eksik olursa karışmam. Koyunlarımı almadan buradan gitmem. Beni başkalarıyla sakın ola ki karıştırma!” diye hiç kaçılacak yan bırakmayan biçimde bir konuşma yaptı Cemal. ‘Sofrayı tekmeyle dağıtan biri her şeyi göze almış demektir.’ diye düşündü Kıvrık Salim. Koyunları vermemek için ayak sürüdüğünü gören Cemal “Üç buçuk sene bekledim daha ne bekleyeyim? Söylediklerimi kulağın duymadı her hal! Ula Kıvrık armudu alıcı taşladın şimdi de bana mı başladın!” diye kestirip attı. Kıvrık Salim baktı ki kaçmanın hiç yolu yok. Hemen eşine kısık bir sesle seslendi. Kadının kulağına bir şeyler fısıldadı. İkisi de ahıra girdiler. Yirmi koyunu sayıp teslim ettiler. Sürmeli koyun yine seçilenlerin arasındaydı.
Cemal atına binmeden yürümeye başladı. Kıvrık Salim suratı ağırlaşmış halde koyunların köyün epey uzağına kadar gitmesine yardımcı oldu. Sonra atın izinden devam etti koyunlar…
Nurbanu Kablan
ELVEDA DİYEMEM
“El” derim
“veda” dilimden döner
dönmeyen sevgilidir
bilmem hüzün nerelidir?
Belki gelirdin dilinde ıslıkla
çalardın pencerenin camını
tabağına yıldız koyardı Ay
parlardı Nuray
kırgın bir gülüşle.
Belki gelirdin Bahçeli’ye akşam vakti
oturur konuşurduk buluttan yağmurdan
belki Oğuz Atay’dan
sen mühendisliğini yargılardın
ben tutunamayan bir kahraman
olduğunu düşünürdüm senin
“Kutsal metinler” derdim
“Olric, okunamıyorsa derinden
yüreğimi oynatma yerinden
göçü yolda düzemem
bir bir dökülür dizeler elimden”
Belki gelirdin yüzünde
bir Moğol istilasıyla
çekik gözlerinde hüznün haritası
ve Köse Dağında anıların cephesi
konuşmasak da olurdu
akan sular dururdu
bir ok gelirdi belki
hatıralarından vururdu…
Beklemek seni, kapısında korkunun
kellesini alırdı sabrımın
dilsiz cellatlar gibi
sessizce işleyerek cinayeti
elini cebine koyardı
ağır kokular yayılırdı
seni benden ne ayırırdı?
“Elveda meyhaneci artık kalamıyorum”
ey Samuel Bek(l)et mahsende şarabı
beklerken Godo’yu Ankara’da bir semtte
boş sandalyeye de çantasını koy elemin
belki yerini başkası alır, adı sevinç olan biri
kimbilir nasıl kanatlanır kuşlar
gökyüzünde buğday tarlası
(bir sorun hele nerede bu
Bereket Tanrısı”)
bir tek şarap esrir beklemekten
Hikâye bu ya
Şubat’ın on altısıydı
soğuk bir Ankara esiyordu Rüzgar
bir yıl vardı iki bin yirmiye
geçen seneler çaresizdi
kırk iki yıl sürmüş sevgiye
ellerimi açtım, ellerim buydu
yoksunluk üzerine kurulmuştu hikaye
ellerimi tutamadı
“el” dedim
“veda” elimde kaldı…
Şubat-Mart 2019
Yağmur Kaynakoğlu
NİLÜFER
bu çamurda rehineyim;
nemi hapsediyor içine
çekiyor dibine, en dibine.
izin istemeden gideceğim.
yeraltının en altından sesleniyor tanıdıklar.
köklerim balçıktan beslendi;
ama kendime verilmiş bir sözüm var.
sessiz karanlığın dibinden görüyorum dünyayı
gözlerimle değil, sızımla.
körlüğü bir rıza gibi kabul etmiyorum;
inadım bu nefessiz şartlara.
kayıp güneşi arıyorum divane gibi
beyazımı korumak için
siyahla girdiğim bu savaştan
çıkıyorum gazi gibi.
ıslak bir yalnızlık bu, kirli bir geçmiş.
yanlış yerde açamadım;
ruhumda elginlik, paçalarımda dünya kiri…
sahi, benim nerede hatam var?
yakamı kurtardım;
kalbimin ne suçu var?
üzerime çöken ağırlıkta
gecenin hasleti, marifeti var.
derinlerden, derin yaralarla
tek başıma tırmandım yüzeye.
şimdi gökyüzü şaşkın;
bulutlar sağanak sağanak…
üstümdeki kiri damla damla dökerken
ışıgım yakamozu utandırıyor.
varsın güller ömürlerini süslesin;
benim rengim, bu dipten çıkmanın bedeli.
Nilüfer Uçar
RUHUMU ARIYORUM
tanrım açık kalsın kapın, duvar diplerini adımlayan
buğday tanesine dua okuyan karıncalar gibiyim
kaybolan ruhumu arıyorum
nisan yağmurunda, tarla kuşun ayak izinde
geri dönse o yine benim, döner mi geri
ne söylesem minik yaşam, mahzun bakma öyle
bilirim hazin ve illegal öykünü
iki kıyı arasında sesini gerip ölümüne direnirsin
gücünü yitiren rüzgârın uğultusunda kalan ben gibisin
ruhumu arıyorum ateşin suya düştüğü yerde
uçmaya yelteniyorum zamanın ketum kanatlarında
gizemli uykusuz gecelerde
yivsiz saçımı tarıyor annemin kınalı elleri
sorsam bilir mi kaybolan yıllarımı
başağa duran ekin yorgun toprağa yüz sürer
ne çok adını andım kum fırtınalarında
rastlasam, sarılsam ağlasak yürek yüreğe
bilir mi ruhumun yerini
düş kaynıyor midye kabuğunda
Moğol istilasında kalan sümbül kokulu dağlarda
uzakta sevdim hayatın dipnotlarını, gün ışığını
çağırsam ruhumu döner mi geri?
rivayet o ki!
yüzyılın rahminde geçip gelen güç ve ihtiras
ne gül tozu ne belleğimin izdüşümü ne ateşin kalbi
inancımı dillendiren ölümsüzlük ver ruhumu
ebruli bir yaşam, mağrur duruşu dokunur yüreğime
1 Mart 2026
Rasıh Hacıkadiroğlu
YENİDEN
Seninle konuşmak artık ölüm,
Söz ağır, kelime sürgün, yorgun.
Birikenler tek yanıma yığılmış
Sen mi solgun, ben mi kırgın?
Bir harf için kaç yürek verilir,
Derman arar içimdeki ses.
Dökülmezse Ey!
Kaya mezar taşım olur musun
Yıllarca dururuz beraber üst üste
Sen sessiz ben sessiz dinleriz
Sabah kumruları ebabilleri akşam
Gece duyulur mu kuş sesleri bilemedim
Lakin şunu bilirim bekler sabahı tüm Enam
Seherde başlar yeni bir hayat her hâl
Her şey can bulur mezarda sen ve ben mağdur
Ölümle ölmek mi gerek uçmağa ol mezar
Ölenler konuşmaz yalnız dinler gün boyunca
Cevapsız kalır sorular boylu boyunca
Cevap yok Ey fani adın yazılmadan kabir taşına..
Kelimeler,
Bu yürek durmaz, titrer, pes etmez.
Hani seller gibi akardı heceler
Geceye değen sıcak cümleler.
“Aşk”la başlar, “seviyorum”la biterdi
Sabaha yürüyen sözler.
Çok mu zor eski günler şimdi
Geceler suskun, saatler yitik?
Denesek… olur mu hülyalı bakışlar
Yoksa sen mi uzak, ben mi eksik?
Bir çizgi çekme, tut elimden
Vazgeçmek erken, yol bitmeden.
Ne olur…
Bir kez daha
Yeniden.
Mehmet Rayman
AYNASI ÇİZİKLER
kutup yıldızı yerinden bakıyor
gelip geçenlerin hayatına
senin adını duyunca kasılıyor
kendini yuvarlayan taşların kumu
ufkumuzun ötesine yazılır
bu dünyadan geçen insanların umudu
lahana yaprağını hiç anlamaz
kavuran sıcakların çıngıraklı yılanları
hiç kaçırmaz yanık sütün kokusunu
iyi ki saçların tutuşmadı
yanar giderdin bu dönüşün içinde
ekinleri yakanların halısı kilimi
hep bizim ellerden gelme
donmuş önümüzdeki nehir
sıkı sarım bir duman çekiyor
çakmağın çıngısı yandan çarklı gece
akşamın üstü sığırcık sürüsü
bir masal kadını deşeliyor
ocakta kalan meşelerin külünü
eriyen mum soğumuş dibinde
daha sıcak duruyor bizim kazdığımız çukur
yaşamın tırmığına takılan ekin sapları
hep dışa dönük duruyor acılarımız
bizi hiçbir zaman göstermiyor
sırtını sıvazladığımız çopur ayna
Ahsen Biçer
YENİLMİŞ BİR GÜL
Kirpiklerimden içeri
hınçla sızan bir acı.
Kapalı gözlerimde
karanlığa meydan okuyan bir hüzün
yorgun bir boğaz
ve her şeyi içine atan bir kalp.
Kalmalı mıydı geriye
bir yığın çaresizlik?
Ne olurdu sanki
acı değil de
gül koksaydı avuçlarım?
Kokular kavga eder miydi
bir acı uğruna
yenilmiş bir güle?
Peki ya hafızamda
diri tutmaya çalıştığım çocukluğum…
O da kapı önünde
bekleyebilir miydi
avuçlarımın gül kokulu açılışını?
Geriye
ne gül içinde bir avuç
ne acı içinde bir çocuk kaldı.
Gözyaşlarım
anlamından uzak bir savaşta
öksüz kaldı.
Yusuf Oktay
SUSARAK ÇÜRÜMEK
Yoruldum demedim hiç
çünkü yorgunluk itiraf ister
ben susmayı seçtim.
Kendimi kimseye muhtaç etmedim
muhtaç olmamak için
insanlığımı budadım.
“Ben” demeyi bırakalı on iki yıl oldu
bir isim taşıyorum hâlâ
ama artık bir kimliğim yok.
Kim olduğumu biliyorum
çünkü ne olmadığımı ezberledim;
fakat kendimi tanımıyorum
çünkü çoktan kendimden çıktım.
Gençliği ihtiyar gibi yaşadım
zamanı ileri sardım
ömrümü geriden seyrettim.
Geçmişimden kurtuldum sandım
meğer yalnızca
hatırlamayı öğrenmişim.
Geleceğimden kurtulamıyorum,
çünkü henüz doğmamış korkular
bugünden içimi kemiriyor.
Saatin kaç olduğunu bilmiyorum
hangi yılda olduğumuz da önemli değil;
çünkü ben
zamanın bile hükmünü kaybettiği bir yerde
var olmakla yok olmak arasında
askıda yaşamayı öğrendim.
Uğur Olgar
TİLKİ
Ölgün güz güneşi, Ruslardan kalma eski cephaneliğin yarı yıkık çevre duvarlarının iri taşları arasından yavaş yavaş çekilirken, Kars Yaylası’na özgü o keskin soğuk da hafiften diner gibi olmuştu.
Cephaneliğin ön duvarındaki, beyaz kireçle acemice yazılmış “ÖNCE VATAN” yazısını inceleyen Asteğmen Uğur, Mardinli koğuşcu Er Ramazan’ın gür sesiyle irkildi:
“Komutanım, tilki yine tavuk getirmiş. Boğmuş. Cephaneliğin arkasına, geçen gün tahtayla çaktığımız pencerenin dibine bırakıp gitmiş.”
Paslı sac levhada “Müfreze Komutanı” yazan kapının önünde duran Uğur Asteğmen:
“Demek kapattığımız yerden girmeye çalışmış… Başaramayınca da tavuğu oraya bırakıp kaçmış.”
“He vallah komutanım. İyi dadandı buraya meret. Köylüler de bezdi bundan. Her gün bir tavuk boğuyor.”
“Ne yapmalı Ramazan, bilmem ki…”
Bir an durdu.
“Belki de yavrusu vardır. Onlara götürüyordur?”
“Zannetmem komutanım. Bakıyorum, içeride yavru yok. İzin verin, ben Osman’la bunun hakkından gelelim.”
Uğur Asteğmen, güneşin son ışıklarıyla kızarmış “ÖNCE VATAN” yazısına bir kez daha baktı. Sonra Ramazan’a döndü. Kırkını geçmiş, beş kez firar etmiş, altıncı askerliğine “artık akıllandım” diyerek başlamıştı Ramazan.
“Tamam,” dedi.
“Ama tilkiye zarar vermeden yapın. Onlar da bu dünyanın canlıları. Kötülükten değil, içgüdüden yapıyorlar. Başarırsanız, bölük komutanından size Mardin izni koparmaya çalışacağım.”
Ramazan’ın yüzü bir anda aydınlandı. Osman’la birlikte Mardin’e gitmek… Çocukları, iki hanımı, İdil’in geniş otlakları geldi aklına. Koyun sürüsünü, verdiği yüz koyunluk başlığı düşündü. Cephanelik duvarındaki yazı sanki onun için oradaydı:
ÖNCE VATAN.
Esas duruşa geçti:
“Emredersiniz komutanım. Tilkiyi yakalayacağız.”
Sonra ekledi:
“Bir şey söyleyebilir miyim?”
“Söyle.”
“Zaten asteğmenler olmasa askerlik bitmez komutanım.”
Bu, asker arasında dolaşan eski bir sözdü. Asteğmenleri kendilerine yakın bulurlar, onların varlığıyla askerlik biraz olsun katlanılır hâle gelirdi.
Uğur asteğmen gülümsedi:
“Hadi hadi…”
Odaya döndüğünde güneş çoktan cephaneliği terk etmişti.
Gece yarısı bağırışlarla uyandı. Lambayı yaktı, koğuştan sesler geliyordu. Kapıda nöbetçi çavuş Hayrullah’la karşılaştı.
“Hayrola?”
“Komutanım, bir tilki yavrusu koğuşa girmiş. Ramazan yakalamaya çalışırken elini ısırdı. Şimdi bıçakla peşinde.”
Koğuşa girdiğinde yirmi erin yirmisi de ayaktaydı. Ramazan, çizgili pijamasıyla tilki yavrusunu ayaklarından tutmuş, elindeki ekmek bıçağını boğazına dayamıştı.
“Ben bunu keseceğim komutanım.”
“Dur Ramazan! O daha yavru. Günahtır.”
“Ama beni ısırdı.”
“Korktuğu için yaptı. Kendini savundu. Bak titriyor. Belki anasını arıyordu.”
Ramazan dişlerini sıktı:
“Peki komutanım… Ama anasını yakalarsam hesabını sorarım.”
“Şimdi seni hastaneye gönderelim. Eline baksınlar.”
O günden sonra Ramazan’ın içine bir ateş düştü. Tilkiye düşman kesilmişti. Atış talimlerinde hedefi tilki olurdu artık. Rüyalarında bile tilki görür, “tilki, tilki” diye sayıklardı.
Tilkinin getirdiği tavuklar çoğaldıkça köylünün şikâyeti de arttı. Kurnaz hayvan bir türlü yakalanmıyordu.
Bir süre sonra Uğur Asteğmen izne çıktı. Döndüğünde ilk sorduğu şey tilki oldu.
“Yakalandı mı?”
“Evet komutanım,” dedi Hayrullah.
“Ramazan, kapattığımız pencereye yeniden delik açtı. Bir hafta cephanelikte pusu kurdu. Tilki yine tavukla gelince çuval atıp yakaladı.”
“Sonra?”
“Sözünüzü tuttu. Ormana saldı.”
Uğur Asteğmenin içi ferahladı. Tilki ölmemişti. Ama savaş bitmişti. İnsan aklı, hayvan içgüdüsünü yenmişti.
Tilki çok korkmuştu, bir daha cephaneliğe tavuk getirmedi.
Köylüler ve tavuklar rahatladılar. Ve belki de en çok, tilki yavruları…
Annelerine kavuştu.
Feyyaz Kadri Gül
DEVİNİM
Göğün sesini duyalım diye
kim çeker
sağır kulağını yerin
Sıcak yaklaşımlarla
katılır dansına yıldızların
Gözkapaklarının ardındaki özlemlerle
güne ulanalım da
temizleyelim pasını
yalın gerçekliğin.
Bedriye Korkankorkmaz
BOŞLUKTA KOŞAN ÇOCUKLAR
hiçliğin gövdesinde açılmış susuzluk yaraları
birinin gözbebeğinde çatlayan ay ışığı
adını söyleyemediği bir dilin içinde
buruşuk bir harita gibi yaşayan beden
kırılmış salıncakların gıcırdayan hafızasında
gülen değil, düşerken sessiz kalan çocuklar var
her gülüşleri bir başka elin tokadına karışıyor
bir tebessüm bile bazen cezadır
bir çivi çakılıyor her öğün omurgalarına
akşamları dizlerinin üstünde yitip giden
tuhaf bir dua gibi yaşam
tanrıya değil, bir dilim ekmeğe inanıyorlar artık
bütün alfabeler yetersiz kalıyor
bir çocuğun açlığını anlatmaya
acı, sessizdir
gerçek: hep göz ardı edilen suskunlukta gizlidir
zamanı kırdılar bir yerinden
akıyor şimdi, sadece yukardan aşağıya değil
içlerine doğru da çöküyor
içlerinde büyüyen ağırlık: dünya denen taş
onlar
her sabah başka bir güne başlarken
biraz daha siliniyor parmak izlerinden
insan sayılmanın ihtimali yok artık
Emirhan Koşar
BULUT VE VERESİYE
Bir elimde yarım simit,
Diğerinde dünyanın bütün telaşı.
Kime sorsan bir yerlere yetişiyor,
Kime sorsan çok mühim işleri var.
Ben mi?
Ben sadece şu bulutu izliyorum.
Hani şu vapura benzeyen,
Ama hiçbir iskeleye yanaşmayan bulutu.
Geçen gün Bakkal Rüstem’e dedim ki;
“Ölüm var Rüstem, ölüm.
Fazla yazma veresiyeyi.”
Güldü geçti...
Halbuki ben çok ciddiydim,
En az bir nisan sabahı kadar ciddi.
Ne tuhaf şey şu yaşamak...
Bir bakıyorsun sırılsıklam aşık olmuşsun,
Bir bakıyorsun akşamki çorbanın tuzu eksik.
İkisi de aynı dert,
İkisi de aynı sızı sol döşte.
Hadi canım, açma şimdi o derin mevzuları.
Gökyüzü bedava,
Sokak kedileri bedava.
Bir de şu yakamı bırakmayan lodos olmasa...
Yaşamak, diyorum,
Bütün bunlara rağmen ne güzel şey.
Gülsüm Işıldar
ÇETELE SESLERİ
Sadece bakmaya geldim aranıza
Sıcak etime yetişme telaşıyla koşarken
kurşunun öğüttüğü patika
hem anasıyım kendimin hem de kızı
nasıl buruk uğurladım bilseniz
bir daha göremeyeceğim çocukluğumu,
zaman boğazlarken bir zambağı
unuttum koltuğumun altındaki tavlayı
umutla bekliyorum şimdi
yeniden masaya oturmayı…
Ağrılı hayatlar ülkesinin karasularını
baloncuklar üfürerek
köpürten sabundan adamlar
iştahla parlatırken dişlerini
beli kırık bir süpürgeyle
temizlemeye çalışıyorum h/içliğinizi…
Alnından öptüğüm her çiçek
koşuyor ardım sıra ve
sarı ikaz lambası yanıyor
iki kaşım arsındaki tabloda
duvarda çetele sesleri biriktiren
müebbetlik bir mahkum gibi
eksik çıkıyorum her sayımda…
Yangın merdivensiz otellerde
pantolonunu silindire ütületenler
çekip çıkarırken yüzümün çıbanını
sakin bir görev bilinci içinde
uykulu ayaklarla yürüyor vardiya
simsiyah bir kalp tutulmasına
kurşunla yarışıyor rüzgâr ve
gökyüzü kumaşını siper ediyor
ağaran geceye şavkıyan yıldızlar…
Bedriye Korkankorkmaz
SANATSIZ TOPLUM İNSANSIZ TOPLUMDUR
Yitik hayatlarımızın mezarlığında ölülerimizle birlikte yaşadığımızı şimdi daha iyi anlıyorum. Soluduğum nemli havaya sinen hayal kırıklıklarını ciğerime çekiyorum. Yaşadıklarının büyüttüğü insanların arasında ne bilgeliğin ne yaşın ne de üstünlük taşıyan yaklaşımların önemi yok. Bu ne cennet saltanatının ne de cehennem azabının olmadığı gerçek bir eşitlik. İdeolojilerin ulaşamadığı eşitlik mertebesi de budur.
İnsanlığın evrensel kurtuluşu için ideolojilerin iktidarlaşmaması gerekiyor. Ezenin/ezilenin olmadığı insan onuruna yakışır gerçek bir hayat ancak böyle mümkün olabilir diye düşündüm “ Asla Gözlerini Kaçırma” filmini izledikten sonra.
Yönetmenliği ile senaristliğini Florian Henckel von Donnersmarck’ın yaptığı kategorisi dram- gerilim ve tarih olan bir Alman filmidir “Asla Gözlerini Kaçırma.” Yönetmenin bu uzun metrajlı filmi Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adaylığının yanı sıra, Venedik Film Festivali’nde de üç ödül kazanmış. Filmde rol alan sanatçılar ise şunlar: Tom Schilling, Sebastian Koch, Paula Beer ve Van Verten.
Film; çocukluğu Nazi, gençliği ise Komünizm baskısı altında geçen Kurt Barnert (Tom Schilling)’in ressamlık hayatına odaklanıyor. Baskı altındaki sanatçıların sanatına yabancılaşacağı gerçeğini farklı bir mercek altında inceliyor. Aydınlık yarınların mimarlarının ancak özgür düşünen ve sanatlarını özgürce ifade eden sanatçılar olacağı gerçeğini tartışma götürmez bir çıplaklıkla belirtiyor. Sanatına yabancılaşmamış Dresden doğumlu ünlü Alman ressam Gerhard Richter'in hayatından bazı kesitlerin filmde yer almasının ana nedeni de budur.
Film beş yaşındaki Kurt Barnert (Tom Schilling) yirmi yaşındaki sanatsever teyzesi Elisabeth (Saskia Rosendahl) ile Dresden'deki “Dejenere Sanat Sergisi"ni ziyaret etmesiyle başlıyor. 1937 yılında propaganda yapan sanat rehberinin amacı, “modern resim sanatını” aşağılamaktır. Sergi rehberi beş yaşındaki Kurt’un kulağına şunları söyler: “Bu resimlerden daha iyisini sen bile yaparsın.” Sergi de Hitler’in talimatıyla açılmıştır zaten.
Kunt’un hayatında teyzesinin önemi çok büyüktür. Teyzesi de müzik sanatçısıdır. Teyzesine göre müzik varlığı hissedilen tüm duyguların özüdür. İnsanlar gözlerini kapattıkları için bu gerçekleri görmüyor. Yeğenine sanatın ve hayatın gizini algılaması için sık sık “Asla Gözlerini Kaçırma” tavsiyesinde bu yüzden bulunuyor.
Kurt, teyzesinin şizofreni tanısıyla akıl hastanesine zorla götürülüşüne tanık oluyor. Bu olay, çocuk dünyasında ruhsal birçok tramvaya neden oluyor.
Hitler 1940 yılında, Alman ırkının gelecek nesillerini iyileştirmek amacıyla ruh sağlığı bozuk olan Alman kadınlarının kısırlaştırması planını uygulamaya koyuyor. Tıbbi Çalışma Grubunun Başkanı Burghart Kroll’un talimatıyla 400 bin kadın kısırlaştırılıyor. Kalıtsal Sağlık Mahkemesi SS doktor subayları tarafından dosyasına mavi eksi işareti konulan kadın hastalar kısırlaştırılarak tesiste kalır, dosyasına kırmızı artı işareti konulan kadın hastalar ise Reich’in doğudaki üç özel kurumundan birine nakledilerek orada gereksiz yaşamlarına son verilir. Yaşamlarına son verilen hastaların yatakları savaşta yaralanan hasta askerlere tahsis edilir çünkü İngiliz saldırıları yüzünden destek hastanelerine ihtiyaçları vardır.
Teyze Elizabeth’in (Saskia Rosendahl) zorla kısırlaştırmadan sorumlu olan Profesör Carl Seeband (Sebastian Koch)’ın, dosyasına kırmızı artı işareti koyması yüzünden kusurlu hayatına son veriliyor. Elizabeth’in Hitler’in ideolojisi için çocuk doğurma ısrarı sonucu hayatını kaybetmesi iç acıtıcı ironinin dip noktasıdır.
Dresden bombalarla yok edilince komünizmin yönetimine geçer. Sovyetler egemenliğinde daha demokratik bir Doğu Almanya kurulur.
1951'de Kurt ve öğretmen olan babası bir fabrikada iş bulur. Kurt tabela ressamı, babası ise öğretmen olmasına rağmen salt Nazi partisine üye olduğu için temizlikçi olarak çalışır. Kurt, resim yeteneğinden dolayı işçi sınıfının temsilcisi olarak Doğu Almanya Dresden Sanat Akademisi'ne gönderilir ve resim konusunda eğitim alır. Komünist hocası, öğrencilerini sosyalist gerçekçiliğe yönlendirerek onların gelecekte birer sosyalist sanatçı olmalarını amaçlamaktadır. Kurt, Sosyalist gerçekçilik amacına hizmet eden resimler yapar.
Aynı akademide moda ve tekstil tasarımı okuyan genç Elisabeth (Paula Beer) ile tanışır. Elisabeth’in babası teyzesini ölüme gönderen Profesör Carl Seeband (Sebastian Koch)’dır. Teyzesinin adaşı olmasının dışında teyzesine benzerliğinden dolayı Kurt, Elisabeth’e ilk görüşte âşık olur. Birbirlerinin ruh ikizi olan iki gencin doludizgin aşkları Seeband’ı rahatsız eder çünkü Kunt aşağı sınıfa aittir. Hamile kalan kızını hem sevgilisinden ayırmak hem de kendi soylu ırkını(!) korumak için kürtaj eder. Kürtaj yaparken kızının döl yolunda bilinçli olarak tahribata yol açar. Çiftin de ancak görülen tedaviler sonunda yıllar sonra bir çocukları olur.
Kurt, para karşılığında sosyalist gerçekçilik amacına hizmet eden duvar resimleri yapıyor. Sanat ve sanatçı iki farklı ideolojinin de (Nazi/Sovyet) kapıkulu askeridir. Bu gerçeği algıladığı için eşiyle birlikte yeni sanat hareketinin çok yönlü olarak geliştiği Batı Almanya’ya gidiyor. Düsseldorf’ta Profesör Antonius Van Verten'in Güzel Sanatlar Akademisi'ne öğrenci olarak kabul ediliyor. Hocasının iki şartı vardır: Birincisi derslere katılmak, ikincisi ise yaptığı resimleri kendisine göstermemek.
Kunt, akademide topluma ve insanlığa hiçbir artı değer katmayan soyut resimlere yöneliyor arkadaşlarına öykünerek. Kendisini özgürleştirmediği gibi dünyayı da özgürleştiren resimler yapmıyor. Derste “sanatta öznellik” konusu üzerine söyledikleri, hocasının yaptığı resimleri merak etmesine neden oluyor. Hocası Kunt’un yaptığı resimleri görünce hayal kırıklığına uğruyor. Neden iç yağı dışında resim yapmadığını nedenlerini anlatır ona ve der ki: “Peki ya sen kimsin? Sen nesin? Bu sen değilsin.”
Hocasının sözleri Kurt’un resimleri ve kişiliği üzerinde devrim niteliğinde değişikliklere neden oluyor. Kişiliğini geçmişine yaptığı yolculukta buluyor. Annesi kadar sevdiği teyzesiyle birlikte geçirdiği güzel olduğu kadar da iç acıtıcı olan anılarını anımsıyor. Gazetede İkinci Dünya Savaşı’nda uygulanan ötenaziden sorumlu olan kişinin tutuklandığını okuyor. Suçluların siyah- beyaz fotoğrafını fotogerçekçi bir şekilde kopyalıyor. Aynı tuval üzerinde Barnert’i, kayınpederinin vesikalık fotoğrafı ile teyzesinin onu bebekken kucağında tuttuğu bir fotoğrafı kolajla çiziyor. Kurt, teyzesinin katilinin kayınpederi olduğundan habersiz içgüdüsel olarak bu kolajları yan yana getiriyor. Sezgiler çoğunlukla bir sanatçının bilinçaltındaki karanlık sırları günışığına çıkaran en büyük güçtür. Nazi rejiminde yaşanan insan kıyımlarını tuvallerinde birbiri arkasına ölümsüzleştiriyor. Faşist rejimlerin devri onun resimlerinde sona eriyor. Sanat, iktidarı ele geçiriyor.. Sanatın iktidarlığında din, dil, ırk ayırımı gözetmiyor. Sanatçılar resimleri aracılığıyla hem kendi gerçeklerini hem de içinde yaşadıkları toplum gerçeklerini özgür bir ortamda çiziyorlar. Yaşasın özgürlük! Yaşasın sanatın özgürlüğü!
Hocasının ona sorduğu soruların yanıtını bulmuştur. Artık beyninin tüm kapalı odaları ona sonuna kadar açılıyor. Acı olayların ruhunda kanattığı yaralarla konuşuyor içi kanasa da. Zamanı gelmeyen hangi acı olgunlaşır ve yarasını insana dostuna gösterir gibi gösterir? İntihar eden babasının, evlerinde canlı canlı yakılan insanların yaşanmamış hayatların diyetini, tek başına dünyayı karşısına alan ressamdı o! Onun sanatı; ölenlerin bile acılarını ölümsüzleştiren yaşayan dünyanın sanatıdır. Yaşayan sanatın ölümsüzlüğünü tarih kanıtlıyor yüz yıllardır.
Kurt, Wuppertal'da ilk resim sergisini açıyor. Sergiyi gezen basın mensupları resimlerindeki görsellerin onun hayatıyla hiçbir ilintisinin olmadığı yanılgısına kapılıyor önceleri. Fotoğrafları mekanik olarak çoğalttığına inansalar da sonraları resimlerin yaşanmış acıları canlı tutması özelliğinden dolayı orijinal ve sanatsal değeri yüksek resimler olduğu yönünde haber yapıyorlar. Yüreğinde yitirdiklerinin kanı kurumamışken Kunt, ilk sergisiyle sanat tarihine adını yazdırıyor. Resimleri aracılığıyla dünyaya şöyle sesleniyor: “Asıl hayatı değersiz olan, insan kılıklı canilerdir!” Suçlular akılcı dünyanın adaletinden tıpkı kayınbabası gibi kaçsa da sanatın adaletinden kaçmamış, kaçamamıştır.
Evet, adalet, özgürlük ve barış özgür sanatla mümkündür. Sanatsız toplum, insansız toplumdur. İnsansız toplumlar da her koşulda yok olmaya mahkûmdur.
Vedat Dinç
DERİN ENDAM
Güneşli bir günde
nehrin karşısındayım.
Yerimi biliyorum.
Su durgun;
sessizliğini savunur gibi.
Ne konuşur,
ne kendini açıklar.
Oysa güzel bir nehir:
fazlalıksız,
kendinden emin.
Gökyüzünde
yalnız gezen yıldızlar gibi,
kendi halinde.
Ağırbaşlılığı
zamanla yuvarlanmış bir taş.
Ben acele etmiyorum.
Bazı şeyler
olduğu yerde anlaşılıyor.
Sözlerim kıyıda bekliyor;
gerekmedikçe ağırlaşmıyor.
O,
hiçbir şeye tutunmadan
akıyor.
Belki yaşanmışlık
anlatmak değil,
taşıyabilmektir.
Bakıyorum.
Sessizlik
aramızdan geçiyor.
Seval Arslan
ATEŞTE ERİRKEN BUZ
barbarlık çağındayız
içerde inkâr, dışarda işgal
kimlik krizi, iyileşmeyen felç hâli
ayağına çelme takıldıkça yaşamın
küçülür adımlar, büyür çatlaklar
patlar dipte biriken tortular
ilk noktadan başka bir noktaya taşınan
sesler dünle aynı bugün
ateşte erirken buz, çırpınırken tepede ay
hafifletir mi ağırlaşan yükümüzü rüyasız uykular?
tanığıyız kirli çağın
her köşebaşı soygun çetesi
yakalar altında kabile kimliği
anla, ne acımız ortak burada ne yasımız
gel, bırakmadan kimsenin elini
yokuşlara inat düz bir hat çekelim geleceğe
sınırlar aşınmadan daha da…
başka yolu yok! yok başka yolu
uluyan çakallar çökmeden üstümüze
başlasın çağcıl uyanış
ağlayan yüzü gülsün dünyanın
M. Ümit Kılınç
TANIKSIZ BİR HÂL
I
O kadar uzun sessiz kaldım ki
konuşmak artık gecikmiş bir hâl.
Sözü kendime saklayıp
bakışımı sana bırakıyorum.
Ruhumun en elverişli karanlığında
açık seçik cümleler fısıldamak istiyorum,
yüzyıllık yalnızlıklar üşümesin diye.
Teninin yaldızlı kıvrımları;
yeryüzündeki iyiliği ve kötülüğü
var edecek kadar
kutsal olduğunu
her temasta anlatıyor
dudaklarıma.
Şimdi sözcüklerimi kullanmak istemiyorum.
Yüzüne birkaç bakışımı bırakmak,
gözümden düşen tek bir damlayla
dudaklarını ıslatabilmek için.
II
Ya şimdi
ya şimdi ne olacak?
Gölgen bir karanlığa düştüğünde
Yer yüzünde kapladığın
tüm alanı armağan ettiğin;
kayıtsız bir kimlik
koyu bir ten
eli yüzü morarmış bir kadın
belki de seni tanımayacak.
Yerde kalan gölgenin bıraktığı ize bakıp
sadece gülümseyeceğim.
III
Mahkeme kurulmuşsa
vicdansızların yüreğinde
ilk yargılanacak olan biz olurduk;
tartılmamış bir sevgiyi
dünyaya armağan ettiğimiz için
belki, bilmiyorum.
Bize soru sormazlardı;
suçlarımızı sayarlardı
anlamadığımız bir dilde.
Bizi tanımayan ama
yüreğimi dünyaya
bir sebep gibi bırakan yürekler
anlardı bizi
karşılaşabilseydik eğer.
Sayılan suçlarımıza
birer idam biçimi kararlaştırılmış olmalı.
Yüreğini
ve yeryüzünde kapladığın alanı
armağan ettiğim onca insan
seni suçlu bulacak.
İkimiz hakkında
kayıtsız bir hüküm verilecek.
İsyanımızı susmuş iki gözle anlatacağız:
boynumuzda insanlığın korkunç nankörlüğü,
yüreğimizde
birbirimizi bulmuş olmanın
tenha gülümsemesi.
Gözlerine baktığımda
dünyayı sırtlayacağım.
Gözlerime baktığında
dünyayı affedeceksin.
IV
Ruhlarımız fizik yasalarına dua edecek.
Kelimelerimiz gökyüzünde birer parıltı;
ardımızda birkaç eşya,
dokunduğumuz hatırı sayılır yerler…
Hafıza tanık sayılmaz.
Suretlerimizi görmüş,
gözlerimizle konuşmuş birkaç insan
her neyse
bizim yok oluşumuz kayıt altına alınamayacak.
Mezar taşımız:
sembolik bir kentin
sembolik bir köşesinde;
yuhalanmak
ve başkalarına ders olsun diye dikilecek.
Biz neden kaybettik?
Biz gerçekten kaybettik mi?
Her gece gizlice mezar taşımıza gelen
dişiler ve oğlanlar
hep vardılar, hep var olacaklar.
Güler Meriçkan
76. GÜLİBRİŞİM DURAĞI
söz/de sevda ustalarıyken
yetmiş altıncı gülibrişim durağının
içimize sığmayan ve
darası çığ olan yalnızlığına
gülümsemiştik aynı yaşta
luvi hiyerogliflerinin andıyla
ne zamandır dönüyordu dünya
ne zamandır
ölümsüzlük otuyla dokunmuştu
sevi’nin onarılmaz kumaşı
gilgameş’le gülümsemiştik yalnızlığa
göğüs kafesimizin sargılarıyla
iki ardıçlayın
asıldıkça ömrün küreklerine
lirik akardı dereler inadına
sözler sildikçe yüzdeki göz izlerini
eflatunca gülümsemiştik yalnızlığa
ayrılık sapağının sabrıyla
gözümüze giremediğinden dünya
çoğalmadı azlıklarımız
yeşiller domurlanıp
narlar budananda da
uyanmamıştı masallarımız
yalnızlığa kaf dağıyla gülümsemiştik
kilidimizin uykusuz anahtarıyla
16 Mart 2026
Suat Gürbüz
TATAVA
bulut sürüsünü güden çobanı gören var mı
ya da bir öfkeli sesle yağmura dönüşen koyunları
çaçaron dağların anlattıklarını hiç duydunuz mu
sevdalı sözlerle ıslanmak uzatıyor hasretin boyunu
laf torbasından anlamsız cümleler çıkaran sihirbaz
dedikodu yapan kalabalıklara mestane şiirler de yaz
içgörü seli ile sözler deryasına çıkar sokaklar
derin hasbihâllerle özünden gider, gelir adımlar
yalanları saklayan ormandan dışlanmış ağaca sor
ya kitap öyle mi onlar gibi olduğu yerde durmuyor
içini döktükçe toplayan gönüllüler ordusu da var
tatava sanma kanatlanmış dizeler ile yıkılır duva
Yaşar Özmen
BİLİNÇ YENİ-YAPILANMASI
Toplumlar; tarih bilincini ve köken bilgisini yitirmediği sürece, nasıl bir yanlışa düşerse düşsün, eninde sonunda mutlaka tarihsel bilgisinin gereklerine, yani aslına ve kökenine doğru daha uygar değişime, dönüşüme uğrar. Tarihsel süreçte yaşanan olaylarla kanıtlanmış bir gerçekliktir bu. Ben bunun adına “bilinç yeni-yapılanması” diyorum. Konu dışı gibi görünmesine karşın metnin kurgusu açısından başka bir durumu daha açmalıyım girişte. Bilinç yeni-yapılanması kavramı, dilbilgisi öbek kurallarına ters düşmüş olabilir. Yaşanan bir sürecin kavramsal anlamını tanımlayabilmek için kural kırıcılık belki iyi bir yaklaşım olabilir. Ne var ki söylemek istediğim kavramın anlamsal kapsamını bu tamlama bile tam anlamıyla karşılamıyor, sanıyorum. Tanımlamaya çalıştığım kavramın anlam alanı; toplum bilincinin tarihsel bilgisi ve kökeni bağlamında tarihsel süreçte yeniden düzenlenmesi, yapılandırılması, aslına dönmesidir. Diğer söylemle zamanın bilgisi ve evrimsel zekâsı gereği, köken gerçeğine ve kültür algısına yakınlaşmasıdır.
Toplumsal dönüşümler kolay ve kısa zamanda olan, oldurulabilecek konular değildir elbet. Ancak bazı girdiler var ki –inanç gibi- dönüşümü ve değişimi hızlandırır veya aslına geri dönmeyi çok zorlaştırır, uzun zamana yayılmak zorunda bırakır. Örneğin Osmanlı’da olduğu gibi üç-beş asır… Türk tarihinde olduğu gibi 10-12 asır…
Sekizinci yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar olan zamanı, coğrafyayı ve kültürü; kendi dilinden bir bütün olarak okumaya çalıştığımızda daha eski zamanlarda oluşmuş köklü bir birikimin varlığı karşımıza çıkar. Köklü kültür birikimi, bugün bile hayran olacağımız bir insanoğlu tutumunu gözler önüne seriyor. Doğan Aksan’ın da dediği gibi, “…Sekizinci asırda gelişmiş bir dil ve Türk kültür varlığı mevcut kayıtlardan ve edebi kalıntılardan anlaşılmaktadır.” Bu birikimin derinliği söylentilerle değil; bulunan yüzlerce belgeye, dağlara taşlara kazınmış onlarca yazıta dayalıdır. Yedinci yüzyılın sonlarından itibaren Asya’nın kuzeyine güneyine ve doğusuna, Afrika’ya ve Avrupa’nın batısına doğru inanç bahanesiyle ciddi akınlar yapılmıştır. Hint coğrafyası dâhil işgal edilmiştir. Sekizinci yüzyılın sonlarına doğru çok büyük bir coğrafya (üç kıt’a) zorla inanç havuzuna dönüştürülmüştür. Bu akınlardan etkilenen coğrafya ve toplumların büyük bir çoğunluğu köken bilgisini kaybetmiştir. Kültür birikimi ve köken bilgisi güçlü olan toplumlar, inanç rüzgârına eşlik etmiş olmasına karşın günümüzde de kendini korumaya ve özünü yitirmemeye çalışmaktadır.
Ayrıca zamanın güç odakları, dünya gerçekliğini ve insan olma niteliklerini bir tarafa bırakarak sanattan siyasete kadar hemen hemen her alanda inanç aktarımı için hummalı bir savaşım içine girmiştir. Hoca Ahmet Yesevi’den başlayıp onu takip eden tüm tasavvuf edebiyatı adı altındaki tekke ve tarikatvari oluşumlar, dervişler, müritler; öyle ya da böyle inanç aktarımı ve din ticaretinin içinde olmuşlardır. Bilinçaltımıza kodlanmış olan “kutsal ve çok büyük hizmet” yalan çemberini kırıp tarihe ve günümüze daha sağlıklı baktığımızda kimliğimizin önüne geçen olumsuz bir dönüşümü görürüz. Bugün, önümüze serilmiş kocaman bir gerçeklik üstümüze üstümüze saldırıyor ve biz hâlâ ayırdında değiliz durumun. Bugün bile düpedüz bir inanç ticaretine konu edilen üç anakara karşımızda duruyor. Konu inanç olunca, inanç aktarım ve ticareti son derece haklı bir gerekçe gibi geliyor olabilir sizlere; evrensel insan ve evrimsel zekâyla konuya baktığımızda haklılığı bir yana onuncu yüzyıldan beri insanlık savaş, ölüm ve işkenceye zorunlu tutulmuştur. Bu amaç uğruna insanoğlu, öyle ya da böyle sözde gerekçelerle birbirini katletmiştir. Sekizinci yüzyıldan bu yana üç anakarada yaşanan savaşları, ganimet kavgalarının listesini çıkarmama gerek var mı? Tarihte savaşsız geçen bir zaman dilimi var mı ki sizlere ayrıca savaşlarla ilgili örnek ve kaynak göstereyim. Özellikle edebi sanatların kılıfı altına saklanarak tasavvufi ve tarikatvari oluşumlar; güç elde etmek için bir araya gelen kapalı ve örgütlü topluluklar olmuşlardır; bunları, duygusallığı bir kenara bırakıp doğru irdelememiz gerekir. Hakka hizmet bahanesiyle tasavvuf edebiyatı görünümünde veya tarikat kılıfı altında Avrupa içlerine kadar yayılmışlardır ve özellikle temas ettiği halka kendi inançlarını dikte etmişlerdir. Bugün bize son derece masum ve haklı bir eylem gibi gelen, halen bazı gruplar tarafından kutsal görev ve hakka hizmet olduğu varsayılan bu ve buna benzer irşadvari tutum, üretmeden tüketmeyi, emek harcamadan karın doyurmayı, inanmayanı çeşitli gerekçelerle yok etmeyi meslek haline dönüştürmüşlerdir. Bunların çoğu, -tarihte kayıtlıdır ki- içinde bulunduğu siyasi bütünlüğün dibini kazarak ihanet odağı haline dönüşmüştür.
Bu oluşumlar, halk arasında uhrevi değerlere sahipmiş gibi baş üstünde tutulup göklere çıkarılmışlardır. Aynı anda birkaç yerde bulunabilen, ölü tavuğu canlandırabilen ve buna da inanan, inanç ilkelerine aykırı hiçbir semavi dinin kabul edemeyeceği hilkat garibeleri doğurmuştur, doğrurulmuştur. Bugün bile bilim unvanına sahip sözde akademisyenler, bu garibe inanışları her tür iletişim kanalını kullanarak sorgulama kültürü oluşmamış insanlara yutturma çabasındadırlar. Bunca yıllık olgu ve olaydan sonra, bu toplum; bu durumun ayırdına varması için kaç isyan bastırmak zorunda kalmalı, kaç devlet daha yıkılmalı ya da milletin meclisine kaç bomda daha atılmalıdır? Güneydoğu ve Doğu İsyanları, Menemen, Sivas, 15 Temmuz gibi… Osmanlının başına belâ olanları hiç saymıyorum. Tarikatlardan cemaatlere kadar hangi mezhep olursa olsun tüm din görünümlü oluşumlar; bir lokma bir hırka felsefesi kılıfı altında hakka hizmet diyerek inanç ticareti ve siyasi güç savaşımı içinde olmuşlardır; tarihin en ucundan bugüne dek, özellikle belgelerle kanıtlı olan 12. yüzyıldan bu yana bu böyle olmuştur ve güçlenerek devam etmektedir. Bu oluşumları masum bir topluluk olarak görebilmek hayalcilikten öte bir şey değildir. Özellikle son yüzyıldan günümüze kadar olan zaman diliminde, inanç ticareti toplumların tüm yaşamlarını altüst eden at koşturma alanı haline dönüşmüştür. Bu durum, Kaşgarlı Mahmut’un tanımladığı Batı ve Doğu coğrafyalarında halen etkisini sürdürmektedir. Osmanlı ve onun tebaası, bunun faturasını çok ağır bir şekilde ödemiştir. Türk toplumu da bundan sonra bu yönelimin faturasını en ağır şekilde ödeyecektir.
Asırlar boyunca inancın yumuşak karnını kullanarak toplumlara köken kimliği yerine ümmet kimliği giydirmeye çalışılması, hatta bugün bile ateşli savunucularının varlığı, şaşılacak bir gerçektir. Bu eğilim; Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarını izleyen süreçte her ne kadar birliğin sağlanması konusunda etkili olmuşsa da sonradan durum tersine dönmüştür. Ben buna tarih ve köken bilinç sürmenajı diyorum. Çünkü hiçbir inanç felsefesi, insanın kendi özünü reddetmesi için haklı bir gerekçe sunamaz. Henüz kendi geçmişini tanımayan, dünya toplumları arasındaki yerinden haberi olmayan bilinçsiz ya da art niyetli bir kesim vardır ki hâlâ köken kimliğiyle sorunludur. Bu durumdan Türk lehçelerini konuşan büyük çoğunluk etkilenmiştir ve bugün de bu anlamda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Ancak tarih ve köken bilincini kaybetmemiş aydın topluluklar, bu yapay değişime direnmiştir; direnmeye devam etmektedir.
Bir toplum; yazı diline dönüşmüş, edebi dili gelişmiş, özgün alfabesi olan bir dile sahipken; neden sanat gibi vazgeçilemez değerleri kullanarak Arapça ve Farsçanın ağdalı söylemlerini kendi diline boca etmeye çalışır ki? Bu soruyu kendimize sorduğumuzda çok ilginç ve ayırdına varılmamış bir durum karşımıza çıkıyor değil mi? Elbette bu durumda bir kasıt görünmüyor; köken ve kültür bilincinin olmadığı kör bir zaman diliminin yaşandığını biliyoruz. Ayrıca “Ön teker nereye arka teker oraya” gibi bir süreç de etkili olmuştur. İnanç aktarım çarkının en temel dişlisi, güç odakları ve yöneticiler olmuştur. Anadolu’nun derinliklerindeki halk özünden ve dilinden kopmadığına göre, durum başat gücün bilinç sürmenajından başka bir şey değildir. Zamanın önde gelenleri, özellikle sarıkçiye ve ekselansiyeler, bu kopuşun farkında bile değilken lüks alıntılarla Türkçeyi karışık sebze çorbasına dönüştürmüşlerdir. İyi ki Türkçenin dilbilgisi kuralları, pek çok sözcük ve kavramı alıntılamasına karşın kendi çatısını ve matematiğini yitirmeye izin vermemiştir. Daha doğrusu, 12. Yüzyıldan itibaren her alanda bu diller ve dillerin gerisinde bulunan büyük güçler, bu değişimi desteklemiş ve inanç ticaretinin bir ayağı olarak kol kanat germişlerdir; şiirden halk hikâyelerine kadar. Kendisi olmayı, özü olmayı; içselleştirememiş bir aydın grubu, kendi dilini zapturapt altına almış; inanç uğruna doğru yaptıklarından hiç kuşku duymamıştır. Bu zihniyetin bugün bile sürdürülmesi, tarih bilincinin ve aidiyet duygusunun tamamıyla sürmenaj olduğu, anlamına gelmektedir.
On dokuzuncu yüzyıl ortalarından itibaren bilinç yeni yapılanması kapsamında küçük küçük kıpırdanmalar başlar; sanattan siyasete, sanayiden dile kadar. Örneğin “Tarihimizde büyük bir sanatsal birikim varken biz ne ararız Farçanın süslü benzetmeleri arasında, kendi dilim varken ben neden Arapça dua ederim, nasıl bir toplumsal fayda sağlarım halkın anlamadığı bir dilden,” diye düşünen aydınlar çıkmış. Kültür endüstrisinin yaygınlaştığı bir dönemde elbette Batı kültürünü izlemek zorunda değillerdi zamanın aydınları. Batı kültürünün ithali, yeniden yerinde ve kaynağında keşif yerine daha kolay görülmüş ki Batıda doğmuş olan sanat ve bilgi hazır hap olarak alma yoluna gidilmiş. Bir yerde de zorunluluktan kaynaklanmış söz ve bilginin alıntılanıp kopya edilmesi. Çünkü bilgi üretmeyi değil; öykünme kültürünü seçmişiz. Örneğin Türk tarihinin derinliklerini, coğrafyasını ve alfabesini ortaya çıkaran, yabancı bilim adamları, yabancı Türkologlardır; daha başka ne söylenebilir ki?
Dünya evrenselliğe evrildikçe, iletişim ve ulaşım olanakları güçlendikçe üretilen kültür varlıklarının dolaşımı, daha da kolaylaşmış ve henüz yönünü bulamayan serseri mayın gibi sağa sola yayılmıştır geçtiğimiz yüzyılda. Elimize ne tutuşturdularsa iyi kötü demeden, uyumunu düşünmeden alıp cebimize koymuşuz. Buna karşın ne büyük şans ki ödenen o bedelin sonunda bile Cumhuriyeti armağan etmişler bize. İlginç olanıysa, tarihinden haberi olmayan muhteremcikler, Cumhuriyetin kazanımlarının Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla başladığını sansalar da değişim ve dönüşüm 18. Yüzyıldan itibaren kaçınılmaz bir sonuç olarak elimize doğmuştur. Bir yandan Cumhuriyet gibi bir değere imza atılırken diğer taraftan da ihanet çarkı döndürülmeye başlanmıştır. Gerçekliğini kaybeden bir anlayış, kabuğu kırılmış bir düşüncenin heyecanı karşısında yer altına sığınacaktı ve öyle yaptı. Yer altında kışı geçirdikten sonra ortaya çıkmak gibi bir döngü kaçınılmaz bir durumdu.
İki yüzyıldır dönüşüm savaşı veren ve uygar dünyaya kucak açmaya hazır bir toplum, nerede yanlış yaptı ve yapıyor da günümüzde merdiven altı üretimler böylesine boy gösterir duruma geldi, kendi kuruluş felsefesine saldırabilecek boyuta ulaştı? Doğrunun yanlış, yanlışın doğru algılandığı bilinç bulanıklığının nedeni ne olabilir? Evrensel insan ve evrimsel zekâ, artık kabul edilebilir bir temele oturmayan bilgiye ödün vermeyecek kadar güçlenmiştir. Açık yüreklilikle sorgulamamız gerekiyor bu bulanıklığın nedenini. Kimse başkasının inandığına inanmak; kimse başkasının düşündüğü gibi düşünmek zorunda değildir elbet. Ne var ki bunların tersi olduğunda linç kampanyasının kucağında kalmak da ayrı bir tehdit durumu ortaya koyuyor günümüzde. Köken bilincini kaybetmiş ve militanlaşmış anlayış, devlet hazinesinden kolay ekmek aparmak için siyasetin en kirli yanını normal bir tutum haline dönüştürmüştür. Nasıl bir eğitim sistemiydi ki örtü birazcık kaldırıldığında ortama birden hırsızlar, bağnazlar ve yobazlar ordusu doluştu. Ne çabuk unutuverdik Osmanlı’nın çöküşünü, Anadolu isyanlarını, Menemen’i, Sivas’ı, Fetö kalkışmasını, Oktar kediciklerini, cübbeli soytarılığını… Hâlâ aynı yanlışı yapmak için yarış içinde olmak nasıl bir beyin taşımayı, nasıl bir körlüğü gerektirir, merak ediyorum.
Günümüzde sözde bahanelerle bilinci her ne kadar tersi yönde yapılandırmaya uğraşıyorlarsa da bilim ve bilgi, her zaman üstün gelecektir, gelmiştir de; tarihten aldığımız en önemli derstir bu… Bilim ve bilgiden kaçıştan, inanç ticareti ve inançların siyasette başat kılınmasından dolayı koca bir imparatorluğun yıkıldığını anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktur.
Bir anlamda Bilinç yeni-yapılanması kavramına, bilinç mühendisliği de diyebiliriz. Bu tamlama, biraz daha açıklayıcı olabilir. Bu konu, bilgi destek harekâtında ve hedef topluluğun şekillendirilmesinde kullanılan ayrıntılı ve kesintisiz bir çalışma disiplinini içerir.
Uygarlığa kucak açan kuruluş felsefesine sahip, cehaletin karanlığını kanıyla canıyla ensesinde yaşamış bir toplum; ne kadar yalpa yaparsa yapsın, özünü anımsadığı sürece uygarlığın yolunu bulacaktır; ne yaparsa yapsın eninde sonunda bilinç yeni-yapılanmasına uğrayacaktır. Her toplumda ideoloji ve inanç bahanesiyle kandırılmış kitleler olmuştur, olacaktır da. Üretmeden, emek vermeden tüketen, insanların inanç duygularını kullanarak kanla beslenen vampir oluşumlar her zaman olur ve olacaktır; bugün olduğu gibi… Ne var ki özünü kaybetmeyen toplumlar, er geç kendine yeniden dönecektir. Yazılı kayıtlardan anlaşılan tarihten beri, yani yedinci yüzyıldan bu yana, Uygur’lardan Osmanlı’ya kadar yaşanan o derin tarih sayfaları, uygar dünyaya atılacak her adımın izdüşümüdür. Günümüz bilimlerinin kurum kültürü dediği anlayış; asırlarca devlet bütünlüğü altında yaşamayı iliklerinde duymuş kuşakların ilke ve ülküsü; kalıtsaldır, değişmez, değişmeyecektir.
Özgür Polat
YENİ BAHÇEDEKİ ÇAN SESLERİ
Otantik bir merhaba, kapıda duran bahara!
İçimde tomurcuk halinde bir umut.
Bahar geliyor diye.
Bir rüzgâr esip dağıtıyor kışın mutsuz dağınıklığını.
İçimde kelimeler doğuyor ışık hızıyla
Bitti diye takvimin son kış sayfası da.
Belki eskisi gibi kabına sığmayan taşkınlıkla değil fakat yine de her yıl hissettiğim o kıpırtıyı duymak iyi geliyor. Ruhum yerli yerinde, diye seviniyorum içten içe.
Giderek hoyratlaşan dünyada umut etmek yeni doğan günü sevinçle karşılamak Sisifos’un çabasına eşdeğer bir hal aldı oysaki.
Her gün bir kayayı yerinden kaldırıp altında ezilmeden yaşamaya çalışıyor ertesi gün daha da ağırlaşan şartlarla ve yapaylıkla mücadele ediyor, yeniden taşıyoruz kayayı.
Her şeyi biraz ötelemiş biraz uzaklaşmış olmak meselelerden, en iyi ihtimalle zaman kazandırıyor bize.
Bitmeyen bir kısır döngüde sıkışmış gibi hissediyoruz zaman zaman.
Sisifos'un günümüzde daha ağır bir anlamsızlıkla ve umutsuzlukla mücadele ettiğinin de farkındayız.
Belki bu yüzden belki de yaş almam yüzünden bu kez kapnın çalmasına karşı duyduğum heyecan daha anlamlı.
Ruhun gençliğini koruyarak umudunu kesmemesi yeniden, ayrı bir kuvvet veriyor insana, tazeliyor adeta.
İnsan ruhu alev alev yanan bir ateş
Sırrı da kendisinde, açıklığında.
Soylu bir karşılama ister insanın kendini açması, baharın gelişi de öyle.
Otantik coşkulu ve bir çocuk kadar sevinçli.
Merhaba demek gerek kapıyı çalana ve yeni açan çiçeğe
Bir sairsem eğer en önemli vazifem bu benim.
Yitmesine izin vermemek, ümitli şeylerin bizatihi kendisine.
Ateşin sönmemesi
O küçük şeylerin varlığının azalmaması gerek.
Tek boynuzlu atların
Masalların ve çocuk sesini
Esprinin ve sahiciliğin
Görünmeyen gerçek iyiliğin
Hayata anlam katan şeylerin korunması gerek
Ve bir saman atasözü der ki
Geldi ise bahar
Demir dövüle
Tohum ekile
İnsan sevile
O zaman sevgiliye açık mektup benden
Kapımı çal yine
Otantik bir merhaba bekliyor seni bir de hiç gidilmemiş bir bahçe.
Mart 2026
Sevgi Erol Öçal
ACILAR UYUSUN
Acılar uyusun tasasız çığlıkların yankısında
Filizlensin mutluluk büyüsün toprağın kanadında
Süslensin taş duvarlar süslensin gülüşlerle
Toz zerresi anılar loş kalsın
Sokak lambasının silik gölgesinde
Uyusun acılar gül kokulu bebelerin lacivert gözlerinde
Çalınsın kapılar açılsın mavinin özgürlüğünde
Uçurtmalar uçursun çocuklar yitik yarınların aydınlığına
Uyusun acılar acılar uyusun denize coşan nehirlerin duruluğunda
Sürsün rüzgâr sürsün acıları yıldızlara
Şimşekler yıldırımlar çaksın dağınık yalnızlıklara
Uyusun acılar uyusun tasasız çığlıkların yankısında...
Eftelya Nil Demir
HAYAL MİDİR HAYATI YAŞAMAK?
Dengesizlikler döngüsünün bağrında
bana biçilen yönün aksine çırpınıyorum;
kollarımda ağır bir yorgunluk değil de
daha çok gecikmiş bir hayatın mahcubiyeti.
Her şeye aynı anda yetişme arzusu
nefes almaya dahi izin vermeyen bir noksanlık
akıp giden hırçın bir nehir
en ırak diyarlara doğru kendi kıyımı geçiyorum.
Gözlerimden akan uzun ve suskun bir ömür
süzülüp geçiyor geriye dönüp adımı anmadan
sanki ben değilmişim o zamanın parçası;
ben koşmamışım o sokaklardan, o yollardan
Ben çekmemişim bu dünyanın cefasını sanki.
Büyümek buysa eğer, gözlerim büyüyor
ölümün kıyısındaki bir karaca misali.
Kanamak, ama huzura kavuşturmak için
paramparça bir bedeni.
Bir gökkuşağı geçiyor göğümden
beni görmeden, duymadan
oysa ben ki her gece uykularımda
renklerin adını sayıklar da gülerdim çaresizliğime
zira adımı bilmeyen mucizelere inanmak
insanın yorgunluğunu bir anlığına da olsa
hafifletiyordu o ıssız çaresizliğimde.
Kimse demedi bana kelimelerin
bu denli ağır bir yük olacağını
kimse insanın en derin yerinden
tam can evinden vurulmanın acısını söylemedi;
uykusuzum, rüyasızım,
hayat çoğu zaman bir yalan gibi duruyor karşımda,
ama yalan bile olsa
dokunabileceğim bir sıcaklığa muhtacım.
Yaşamak nedir ki biraz azap
biraz katlanma değilse
hiçbir şeye sahip değilken
bu kadar çok korkuyu içimde taşımamın
başka nasıl bir adı olabilir;
sanki her şey içimde toplanmış da
lakin bedenim bir kukla misali
bomboş bırakılmış kasten
terk edilmiş bir ev gibiyim
perdeleri rüzgarla hâlâ dalgalanan
ışıkları kimseye kıyamayıp söndürülmemiş.
Çok uzaktayım artık her şeyden
burada hiçbir şey filizlenmiyor
ne toprak hevesli, ne zaman merhametli
anneler çocuklarını öpmeyi unutmuş gibi
sevgililer her zaman birbirine küs
bana o şeker kokusunu anımsatan masallar durmuş.
Hiçbir şey yeşermiyor burada
sanki Tanrı her şeyi almış yanına da beni unutmuş.
Ve ben
artık anlatılmayan bir masalın içinde
neye dönüşeceğimi bilmeden
yaşamak denilen kelimeyi avuçlarımda
incitmeden tutmaya çalışıyorum
her geçen gün biraz daha kırılganlaştığını hissederek.
Şimdi ben, kocaman bir bilinmezliğin ortasında
hiç tatmadığım duyguların esiriyim yalnızca.
Zehra Öztürk
NİSAN YAĞMURU
Sekseninde koca yürekli
Bilge kadınım…
Senin dizinin dibinde geçti
Yeni yetmeliğim
Masumane yıllarım.
Şefkat ibriğinden
Damla damla süzülen nasihatlerle
Sen yaşlandın, ben yaşama hazırlandım.
Her nisan yağmurunda
Yüreğim pır pır eder, seni hatırlarım.
Gökten hızlı hızlı düşen
Koca koca damlalar
Bir şarkının notaları gibi
Cama çarpa çarpa yağar.
Kendi ellerinle dikip,
Gözün gibi baktığın;
Yan yana inci gibi dizdiğin
Şebboyları, nergisleri, sümbülleri sular.
Her nisan yağmurunda
Atarım kendimi sokaklara…
Açarım avuçlarımı
Gökten hızlı hızlı düşen
Koca koca damlalara.
Bahar bulaşır saçlarıma.
Sesin hala kulağımda:
“Çok kıymetli çocuğum
Sarı lira yağıyor
Bereket yağıyor toprağa!”
Her nisan yağmurunda
Gelirim başucuna…
Gökten hızlı hızlı düşen
Koca koca damlalar
Benim kokumu getirsin diye sana.
Benim kokumu getirsin diye sana…
Haydar Köse
FRANSIZ GENERAL
çocuklarınızın ölümüne hazır olun
diye buyurmuş fransız general
kader değil çatlaktan sızan zehir
mum alevinin yansıyan coğrafyasında
fosforlu yangınlar cehennemidir
vaad edilen
açıldı faltaşı gibi ayın gözbebeği
ürperdi tüyleri diken diken
ışık buz gibi saplandı karanlığın apoletlerine
ölüm heyulasına şimşekler de sessiz değil
uzak ormanların sesiyle yağan yağmur da
açsın kurak toprakkarda çiçekler
uçurtmalar vurulmasın
çocuklar özgürce oynayabilsin diye
birlikte söndürülecek zehirli illizyon
emperyal her türlü karanlık
bilinenlerden daha özgür
daha adil bir dünya
birlikte kurulacak
Güler Meriçkan
TÜRKÜ ÇOCUK
“Anne, ayaklardaki parmaklar ne işe yarar?” sorusuyla başlar, değerli yazarımız Feyza Hepçilingirler Türkü Çocuk adlı romanına. Roman, bırakamayacağımız konu ve içerikle sürer. Yirmi iki bölüm başlığında yer alan türkülerimizden alınan dörtlükler, okuyucunun dalacağı denizin çok temiz ve güvenilir olduğunun kanıtıdır. Türkü Çocuk bu nedenle okunuverir.
Anne ve babası öğretmen olan Barış, babasının karne armağanı olarak verdiği günlük defterine neler yazılması gerektiğini uzuncana düşünür. Bağlama çalan ve türküler derleyen babasının Türkü Defterinden seçtiği türkülerle günlüğüne başlamaya karar veren Barış, türküleri sevmem için tanımam gerek diyerek ilk türküsünü seçer ve günlüğünü türkülerden bir bölümle başlatır. “Açıl mor menevşem /bahar erişti /lâle sümbül nergis reyhan yetişti /benim kısmetime akzambak düştü” günlüğün ilk türküsü olur. Açılan mor menekşe gibi başlamasa da; bozulan oyuncaklarından insanın içini veya mikropları gösteren makine maketlerini nasıl yaptığını da günlüğe ekler.
‘Çocuk Kimdir?’ sorusunu, doğayı ve insanı çok merak eden ve soru soran canlıdır, diye yanıtlamamız yanlış değildir. Barış da bunu doğrular. Hem şehirde hem köyde sürdürdüğü yaşam, ona daha çok soru sordurur. Küçük bir kız kardeşi olduğundan, ‘bölüşmek ve kardeş olmak’ düşünceleri önem kazanır. Yalnızlığını uzatan evdeki oyuncaklarıdır. Onlara uzay konulu şekiller ve düzenlemeler yaparken, arkadaşça sorular yöneltir. Mutlandırma düzeneği tasarlaması da arkadaşa olan gereksinimindendir. Babasıyla bunları paylaşır fakat en basit sorularına yanıt alamaz. Arkadaş gereksinimini çözdüğü en güzel yer babaannesinin yaşadığı köydür. Köye her gidişi, arkadaşlığın özlemidir.
Çocuklarımızın, eğitiminde olması gereken fakat bir türlü uygulanamayan ‘yaparak ve yaşayarak öğrenmenin’ kalıcılığı ömür boyudur. Bu yöntem öğrenmenin temel koşulu olduğundan; ilk beş ve sekiz yaş aralığındaki çocuklar zihinlerini kurcalayan fakat tam doğru yanıt alamadıkları soruların yanıtlanmasını bulmaya çabalarlar. Öğretmen ve anne-babanın soruya yanıtı, çocuğu ikileme düşürmeden, anlayacağı somut örnekler vererek kolaylaştırmak olmalıdır. Barış, annesine merak ettiği için sorduğu “Tanrı nerededir?” sorusuna “gökyüzündedir” yanıtını alacağından emindi. Dua ederken herkes ellerini göğe açtığına göre orada olması gerekirdi. Zihninde sorulmaya hazır soruları daha vardı. “Gökyüzünün neresinde? Uzay gemisiyle gidilse ulaşılabilir mi?” diye sorduğunda annesi “Herkesin içindedir yavrum” dedi. “Nasıl yani? Tanrı parça parça mı?” Bunları soramadı; sormaya kalksa kızabilirdi annesi.
Roman, Barış’ın seçtiği türkü sözlerindeki anlamların çekiciliğiyle sürer.
Köyde Yaşam: Sevginin temelini oluşturan tüm soruları, olumlu biçimde yanıtlaması Barış’ın köydeki yaşamıyla gerçekleşir. Babaannesinin tütün ekerek yaşamını sürdürdüğü köye, tatillerinde giderler. Yazı tütün çardağında geçirecek olması bile Barış’ın mutluluk kaynağıdır. Babasının türkü defterinden seçtiği türkülerden bir dörtlüğü; “meşeler gövermiş varsın göversin /söyleyin huysuza durmasın gelsin /varmasın kötüye aslısın ölsün / kötü adamın var ömrünü yok eder” günlük defterine yazarak babaannesinin en değerli dolabında saklar.
Hayvan sevgisini doyasıya yaşadıkları yer de köydür. Barış’ın en yakın arkadaşları çevre köylerden gelen tütün işçilerinin çocuklarıdır. Onlarla tütün dizer, çardaklarda işçilerin türkülerini farklı şivelerine uyarak eşlik eder. Köy denize yakın olduğundan, arkadaşlarıyla denize girmeleri de günlüğünün önemli bir bölümünü oluşturur. Arkadaşlarıyla sapan kullanmaya gittiklerinde yaraladıkları bir kuşun ölümü tümünü çok üzer. Ölümün, mutsuzluk olduğunu yaşayarak öğrenirler. Barış, köydeki yoksul yaşam sürenlerin çok çabaladıkları halde ‘alın yazısı’ dedikleri kaderin değiştirilemeyeceğini düşünse de; babasına bu konuda yanıtını alamayacağı sorular yöneltmez. Sözcüklere hâkim olacağı zamanı bekler.
Köyde bir rastlantı sonucu keşfettikleri ve çok uzun süren (kovuk-mağara) höyük serüveni, Barış ve arkadaşlarının zaferiyle sonlanır. İnsanlığın ortak mirası olan höyüğe zarar verenin yakalanması, köydeki en önemli olaydır.
Toprağın doğadaki yaratıcı gücünü kentten çok köyde gören Barış, günlüğünü, halk ozanımız Aşık Veysel’in şiirinden bir bölümle başlatır. “koyun verdi kuzu verdi süt verdi /yemek verdi ekmek verdi et verdi /kazmayınan dövmeyince kıt verdi /benim sâdık yârim kara topraktır “Yaşama direnme gücünü topraktan alan köylüler, toprağa duydukları saygı ve güvenle çalışır ve birbirlerine tüm koşullarda yardım ederler. Tütünün bütün evrelerini bitirerek İzmir’in çevre illerindeki evlerine dönen işçilerin çocukları da Barış gibi her yıl buğday başağınca büyüyeceklerinden; gelecek yıl yeniden buluşmak üzere vedalaşırlar.
Dönüş İzmir’in kurtuluş günüdür. Barış, günlüğüne türkülerin yaşamı anlattığına inanarak 9 Eylül Pazartesi’yi: “gel seninle bir ahduman kuralım /bağlanalım bir karara varalım /verdiğimiz sözde hemen duralım /ne sen beni unut ne de ben seni” dizelerini gelecek yılın okul tatilinde arkadaşlarına kavuşma inancıyla yazar.
Adını, dil dağarcığımızın en kapsamlı iki sözcüğünden (çocuk ve türkü) alan Türkü Çocuk romanı, çocuk yazınımıza verilen yoğun emeğin ürünü olduğundan yazarımızın emeği; bilgisi iyiliğini, iyiliği bilgisini geçen çocuklarımızda yeşerecektir. Onlara en güzel armağan türkülerimizdir.
Türkü Çocuk: Feyza Hepçilingirler (Yılın Çocuk Romanı Jüri Özel Ödülü)
Kırmızı Kedi Yayınevi: 2013/ İstanbul (19.Basım)
Eray Korkmazer
CEZA
kan gözyaşı acı feryat ve çığlık ve ateş ve emek
daha ötesi var mı diye sordu kendi kendine şair
ve hemen ardından düşünmeye başladı sevdaya dair
şiir şiir türkü türkü
emek emek yürek yürek
patladı dizeler fışkırdı kraterlerden
yanardağ ağzında yaşamak bu olsa gerek
ne bir felaket senaryosu bu
ne de elinde kamerasıyla bir yönetmenin film setindeyiz
eğer illâ imgemiz bu şiirde filmse eğer
filmin yönetmeni de oyuncuları da topu topu bir şair
acılardan örülmüş bir bilmece bu şiir
cevabıysa derinlerde bulunmayı bekleyen gizli bir hazine
fazla yormayalım sizi hadi neyse
üçüncü dizede ipucunu vermiştim ya sizlere
bir elinde şairin ateş bir elinde sevda
yanar kavrulur dizeler
kundakçı ise binlerce yıldır hesap verir mahkemede
kalemini kırar hâkim ama
meclis onaylamaz idam kararını
yüreğinin hep yanması onun en büyük cezası
Heybet Akdoğan
TAŞ KÖPRÜ
Sustukça, ekmek bayatladı.
Su bulandı.
Bir fırtınaydı özlemi.
Feneri sönen yelkenli gemiler batmamak için suyun derin karanlığında; sığınmışlardı limanlara...
Acılar iz sürmede ustaydı.
Yaşanacaklar önceden yazılmış bir öyküyü sahneleyecekti.
Bir gece demirden bir karanlık ülkenin alnına indi.
Radyodan okunan meşum bildiriyle hayat aynı anda belirlenen bedenlerle doğruldu.
Tarih ve iktidar bir kez daha tokalaşmıştı karanlığın koridorlarında.
Duvara çizdiği Che'nin beresi kanla silinmişti.
Yaşamak çelikten paletlerin altında eziliyordu.
Zaman boynuna zincir geçirilmiş bir köpek gibi dolaşıyordu hırlayarak.
Yılmaz abi gülen fotoğrafında o çirkin yüzünden vurulmuştu.
Sinemaların perdeleri bundan sonra sararacaktı.
Bundan sonra tüm acılar birer anı olacaktı.
Duvarlara, "Alem Buysa Kral Benim" yazmak
dumanlı kahvehanelerin buğusunda büyüyen
yeni bir ekmek kapısıydı.
Sokaklar postal seslerini çoğaltıp dağıtırken
kaldırımın birinde bir grup asker, bir genç kızın çantasını yırtmıştı.
"Güneş Ülkesi" isimli kitap bir askerin elinde:
"Söyle nerede bu ülke? Kimin ülkesi bu ülke?
Tamam. Şimdi anladım. Ülkeyi yıkıp güneşten yeni bir ülke kuracaksınız. Bu ülkenin güneşi yetmiyor mu size?"
Karanlık eller ülkeyi sıkıca kavramış, güneş esir alınmıştı.
Perdeleri titreşen evlerin içinde gölgeler oynaşıyordu.
Her fısıltı "Bizi duyan var mı?" sorusuyla duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
Bu sabah yine tütün işçileriyle grevde, yoldaşlarıyla sokaklarda eylemdeydi.
Bir kurşunun infilâkıyla sıçradı yatağından.
Koşarak indi merdivenleri.
Bî amandı!
Kırmızı renkli telefonun üzerinde annesinin sabırla ilmeklediği beyaz sükûnete hiç dokunulmamıştı.
Oysa şimdiye kadar onu aramış olmalıydılar.
Bugün yeni bir eylem yapacaktılar.
Kahretsin yine harçlığı bitmişti.
Annesinin avucundan ona uzanan birkaç banknot, kalbinde utancın tortusuna dönüşüyordu.
Her kuruş dünyaya fırlatılmışlığının bir fiyatıydı.
Varolmanın acımasız yüzü, annesinin avuçlarında büyüyordu.
Annesi salonun penceresinden süzülen bir esinti gibi değdi omuzuna: "Yine dışarı mı gidiyorsun?"
"Evet, gitmek bazen kalmaktan ucuzdur." dedi.
Bu sözün ardından içinden yükselen uğultu, beş parasızlığın paslı dişlileri arasında sıkışan bir isyandı: "Parasız insanın düşünceleri bile veresiye çalışıyor. Bir iş bulmalıyım yoksa hayallerim de şu hayata borçlanacak. Kitap okumak bir hayal olacak."
Kalemi dışında hiçbir işe alışmamış parmakları
kuş misâli, hayatın kapısını araladığında, betondan bulutların duvarlarına çarpıyordu.
O yine de elinden kalemini bıraktı, iki vuruşluk bir cesaretle çaldı kapıyı: Tık tık...
"Hoş geldin!" dedi, Hayat Hanım.
Gözlükleri onca yıllık tecrübeyi taşıyamayıp
burnunun ucuna doğru usulca göç etmiş; oradan görebildiği her şeyi daha yakından incelemeye koyulmuştu.
Ân katman katman soyundu.
Son zamanlarda, neredeyse evi kadar tanıdık olduğu, loş ve kâğıt kokan bu sahafa gelemiyordu.
Kitaplarla arasındaki vuslat, hayattaki tek nefes alma biçimiydi oysa.
Lâkin, borcu tozlu raflarda birikmiş kitaplar gibi çoğalmıştı.
Alamadığı kitapların hüznü, geceleri uykusunun kıyısına ince bir sızı gibi çörekleniyordu.
Vaktin çoktan geçmiş saatlerinin buhusu eşliğinde Hayat Hanım derin bir ilgiyle onu dinledi.
Sonra dükkânın arka tarafındaki el arabasını ona gösterdi: "Ben!" dedi gülümseyerek, domates, biber satar gibi kitap mı satacağım?"
"Sanki kelimeleri manava dizer gibi sebze veya meyve misali tartılmaz ki kitaplar..."
Muhtaçlık insanı kıstırdığında değer en yamulan şeydir.
Bir süre sokak sokak dolaştı.
Her yer geçip gidiyordu.
Oysa onun bir yerlerde sabitlenmeye, bir yerlere tutunmaya ihtiyacı vardı.
İnsanların ve hayatın sessiz bir nehir gibi aktığı
bir köprü altı... Taş köprü... "Burası," dedi.
Tren gölgelerinin aralıklarla düştüğü, insan kalabalığının hiç eksik olmadığı o geçide "...benim mekânım." dedi.
Taş köprünün altında akan su aynı halkaları çizip duruyordu.
Yosun kokan serinliğiyle taş köprüde vakit
gölgelere siniyor ve sonra ince bir buğu olup savruluyordu.
Taş köprüde her şey birer besteydi: taşın soğuğu, su damlalarının telaşı...
Şehri, plazaların üstünde gezinmeye başlayan
güneşin ilk ışıkları sabaha hazırlıyordu.
Sokakların kıyısında, eski apartmanlar, gün boyu saklayacakları hatıralar için perdelerini açıyordu.
Daracık olan arka sokaklardaki sessizlik, ancak gece boyunca nefes almış meydanların derin dinginliğini duyumsatıyordu.
Kent en sakin hâlini en erken uyananlara gösterecekti.
Şehir henüz uykusunda geriniyordu.
Uyandı; gece teninde çözüldü.
Sabahın ipeksi dokusunda naifçe yürüdü.
Bir el arabası dolu dünyayla taş köprüye vardı.
Bu köprüde şehrin uğultusu, üniversite avlusundaki arkadaşlarının seslerini canlandırıyordu.
Bu köprü, gençliğinin paramparça edildiği
günlerden sonra hayatında bir dinlenceydi
Tren geçerken rayların üstünde sanki çocuklar oynuyordu.
İçinden: "Ben yok ettiğiniz bir öğrenci değilim;
ben kendi üniversitemi bu köprünün altında kuracağım. Her kitap bir profesör, her okuyucu bir ders ve sattığım her kitap müfredat olacak."
Her okuyucuya müşteri dememesini becermişti
ama kitapları sattığı müddetçe ondan kitap alanlar birer müşteri olacaktı.
"Hayır, hayır… sattığım değil, tanıtacağım her kitap" diyerek kendini toparladı.
Köprünün altı şehrin gürültüsünü içine çekip sağaltan geniş bir boşluktu.
Taşların gözeneklerinden yükselen küf kokusu
tıpkı hapishane gibi kokuyordu.
Taş köprü yıllardır üstüne çökmüş bir suçun ağırlığıyla bazen alçalıyordu.
Köprünün ayaklarındaki demir halkalar "o gün" kollarına takılan kelepçeye benziyordu.
Sayfaları sararmış kitaplarını dizdi tezgâha.
Ortalığa yayılan eski saman kâğıdı kokusu can olup karıştı ciğerlerine.
Tam o esnada iki adam resmi adımlarla yaklaştı yanına.
Yere değen ayak sesleri, belleğinin karanlık arşivinden, bir sabahın henüz aydınlanmamış saatlerini sürükleyip geri getirdi.
Kemiklerine kadar duyumsadığı o soğuk metalleri
tekrar bileklerinde takılı hissetti.
Zabıtanın biri sordu: "Kitap satmak için 'Satış Yetki Belgen' var mı?"
Karanlık hücrenin duvarlarında dolaşan o sesi tekrar duydu: "Konuş l..! K..."
Zabıtaların ceketlerindeki siyah düğmeler,
hücredeki o siyah gözler gibi üzerine eğiliyordu:
"İzin belgen var mı dedik ulan?"
"Benim suçum yok... ben suçsuzum!"
"Hayır sen suçlusun. Hani satış belgen?
İzin belgen olsaydı bu kadar korkmazdın."
Kitapları taşıyan tekerlekli araba bir tekmeyle yere devrildi.
Genç adam ekmek kokusuna karışamayan saman kâğıtlarının kokusunu içine çekti.
Acılar onu bulmada mahirdi.
Devrilen arabasıyla omuz omuza vermiş iki yoldaş gibi doğruldu.
Fırtınaya sürülmek için bekleyen gemileri vardı.
Kırılmış kalemlerin sancısı kalbinde dinmemişti.
Taş köprü güneşten yeni bir ülke kurmanın kalesiydi.
9 Mart 2026
![]() |
| Şiir Sarnıcı, Nisan 2026, Sayı 28, Yaşar Özmen |
