Zeynel
Güney
ATEŞ
KÜMELERİ
Yokluk kıtlık köylüleri umarsız
bırakırken bir taraftan da eşkıya baskınlarına uğruyor, köyleri talan
ediliyordu. Soyguncular köyde un, buğday, giyecek elbise, koyun, keçi, sığır
hepsini toplayıp sürüp götürüyorlardı. Eşkıya baskınlarından bıkan halk, soygunda
kurtulmasını istediklerini köyün dışarısına çıkarıp saklıyorlardı. Bu da
köylüyü canından bezdiriyordu.
Köyden bir delikanlı eşkıyanın komşu
köye geldiğini, köylülere eziyet ettiklerini, aksi konuşan yaşlı birini çok
kötü dövdüklerini, adamın sabah olmadan öldüğü haberini getirdi. Kamber Emmi
“Bu kadar yakına gelmişler…” dedi. “Artık tertibat almamız gerekli.” dedi, Hüso
Emmi. Köy meydanında bulunanların hepsi “Kuzu kuzu yem olmayalım… Bizim elimiz
bağlı değil ya… Gelecekleri varsa görecekleri de vardır…” diyorlar, herkes bir
şeyler söylüyor ya da söyleneni başıyla onaylıyordu.
Hemen tedbir alma işine başlandı.
Kadınlar ve çocuklar köyün üst yanındaki meşelik yere saklandılar. Köyden,
atışına sağlam üç mavzerli kimsenin fark edemeyeceği yere gizlenip tetikte
bekliyordu. Köy engin yerde olmasına karşılık etrafı dik tepeler ve dağlarla
çevriliydi ve bir tarafı da meşelikti. Köyün gençlerinden bir kısmı hep Sivri
Tepe’nin orta yerinde bekliyorlardı. İşaret aldıklarında hızlıca ateş yakmaya
başlayacaklardı. Bir kısmı kadın ve çocukların bulunduğu meşeliğin güvenliğini
sağlıyordu. Diğerleri de köyün belli yerlerinde bekliyordu. Elinde silahı
olmayanlar da balta, kazma, tarha ne varsa onu yanında bulunduruyordu.
Bir akşamüstü daha ortalık alaca
karanlık iken, üç atlı rastgele mavzerleriyle havaya ateş ederek köye girdiler.
Peşlerinden öteki atlılar da geldiler. Köyden karşılık veren olmadı. Bu yapılan
karanlığa kuşun sıkmaktı. Köy eşkıyalar tarafından tamamen kuşatıldı. Her
girdikleri evde yaşlı kadın ve erkekle karşılaşıyorlardı. Çapulcu takımını
gördükleri pek şaşırtmamıştı. Eşkıyanın geleceğini haber alan köylüler genç
kadınları, kızları ve çocukları bir yerlere saklıyorlardı. Yağmacılar
karşılaştıkları her yaşlıdan yiyecek, altın ve para vermesini sağlamak için
eziyet ediyorlardı.
Köyün içinden biri “Şimdi işaret
vermenin tam zamanı…”dedi ve parmaklarını ağzına götürerek üç defa ıslık çaldı.
İşareti alan ateş yakacak gençler, o andan itibaren Sivri Tepe ve öteki dağ
yamaçlarından ateşler yakmaya başladılar. Eşkıyadan biri Kamber Emmi’ye sordu
“Bu ataşlar neyin necisi.” Kamber Emmi kızgın bir şekilde “Onlar bizim köyün
yiğitleri… Sen o dağlarda kaç cengaverimiz var bilir misin? Birazdan gelip
hepinizi telef edecekler!” der demez eşkıya uzunca bir düdük öttürdü. Hepsi
pürtelaş atına binen savuştu. Ateş yakma işi eşkıyanın beklemediği bir durumdu.
Şaşırdılar. Uğradıkları hiçbir yerde böyle bir karşılık görmemişlerdi.
Geldikleri yöne doğru toplandılar ve kayboldular. Gerçekten kaçıp gittiler mi
diye köyün gençleri tarafından o yön kontrol edildi. Hepsi kar suyu gibi
batmıştı. Gitmişlerdi. Çapulculardan biri atının eyerini sıyırıp yere
indirmişti, atı rahat etsin diye… Başka bir eşkıya ayağındaki gön çarığını
çıkarmıştı, ayağı rahatlasın diye… Ama meşelik yerde saklananlar, geceyi orada
geçirdiler. Köy o yağmadan kurtulmuştu, ateş kümeleriyle…
Gidenlerden biri atının eyerini
çıkardığı için, çıplak atıyla kaçmıştı. Biri uzun çalan düdüğü duyunca gön
çarığını giymeye fırsat bulamadığı için bırakıp kaçmıştı. Biri atına atlarken
tütün tabakasını düşürmüştü köyün içinde. Eşkıyadan eyer, gön çarığı ve tütün
tabakası ve başka ne kalmışsa bütün eşyaları yıllarca köy meydanında
sergilendi. Komşu köylerden gelenler, bu durumu öğrenince şaşkınlık ve hayretle
“Böyle ödlek eşkıya da mı varmış…” deyip gülüyorlardı.
Yamaçlarda ateşi yakan yalnızca altı
kişiydi oysa.
Cihangir
Nomozov
AH
SANA BİR SARILSAM...
“Ah sana bir sarılsam şimdi,
Kırılsa yalnızlığımın kemikleri. ”
Özdemir ASAF
"Ah, sana bir sarılsam şimdi,
Kırılsa yalnızlığımın kemikleri." *
Bir anlık dokunuşla
Kırılmadan önce içimdeki o derin boşluk
Kaybolsa zamanın hızı
Ve hep seninle kalsam
Bir ömür boyu o sıcaklıkla.
Söyle, ne olur, bir an daha ver bana
İçimdeki yalnızlıkla boğulmadan
Bir sarılmanın gücüyle
Bütün karanlıkları yıksam…
Ah, sana bir sarılsam şimdi
Işıksız gecelerde kaybolmuş rüyalarım
Sana dokunmakla uyanıp
Bir daha hiç uyumazsam.
Bir tek sarılmanla
Bütün kırgınlıklar silinse
İçimdeki buz tutmuş kalp
Bir nebze olsun ısınsa.
Ah, sana bir sarılsam şimdi
Kırılsa yalnızlığımın kemikleri
Ve bir daha yalnız kalmasam…
Bütün dünyaya seni anlatırdım
Bir tek sarılmanla yeniden doğsam.
Yaşar
Utku
YEŞİLİN
GÖLGESİNDE MAVİNİN SAÇLARI
içinde biriken zehri yıka
durgun akan ırmaklarda
ruhunla bedeninle üryan
yeşilin gölgesinde mavinin saçlarını
dağıt
cömert güneş dalgaları arasına
kendimi kaybettiğim anlamsız yalnızlık
yolunda
hiçliğin derinliğinde suskuları aradım
dünyanın soğuk derisinde acıları ateşte
kavruluyor zamanın
bir kadın saçlarından tutup direncin
gölgesini
bulut hafifliğinde resmini çekiyor ufuk
çizgisine
civiti karamsarlık çağı değil
bu neyin feryadı
şehirde sokaklar kayıp
şehirler vurulduğu yerden kanıyor
kuşlarla eşit içgüdülerimiz ziyan edildi
çocukların hikâyeleri kirlendi
içinde biriken zehri hangi ırmak
temizler
ışık bildiği işi yapıyor
ışık karanlığı yontuyor sabırla
kimsesiz pencerelerde kalan yalnızlık
şöhretten ihtişamdan
kralların taçından da değerlisin
dünyayı taşıyan saf yüreğinle
elbette ki oldu zayıflıkların
yenilgilerin dizboyu
ne olmuş yani
kuş kumda bıraktığı ayak izlerine
yükseklerden bakamıyor mu
görmüyor mu insan insan hallerini
terk etmedi yıkık virane gönlün yine de
gözbebeğindeki ışıldayan gülüşünü
ve biz tutunacağız inançla içimizdeki
ateşe
buz tutmuş hayallerimize yürek
sıcaklığıyla sarılacağız
ümit yalnızca ümit götürecek yitik
günlerin doruğuna
zamanın değil şimdi belki
zamanda zamandakilerin değiştiği gün
kabuğunu soyunarak kirli dünya
güneşin kollarında bulacak yemyeşil
mavi sabahını
hangi yıldızda yaşar bilir misin basit
gerçekler
gerçek bazen doğru da değildir
ışığı demleyen bilgi arıtır mı suyun
karanlık yüzünü
kaç çağda yıkandı
kaç ırmakta zehir
Yaşar
Özmen
ANLATIM
KATMANI
Şiirin varlık yapısını anlatabilmenin ve
tanımlayabilmenin analitik yolu bana göre katman yöntemidir. Bu yöntem; şiir
nasıl yazılır, nasıl okunur, nasıl çözümlenir; insan, nesne ve yaşamla ilişkisi
nasıldır; dil ve bilimle ilişkisi nedir gibi sorulara yanıt verebilme
yeteneğine sahiptir. Varlık katmanları, şiirin bütününü oluşturan ve birbirini
var eden birleşik yapılardır. Sanat eserinin varlıksal bütünlüğü ve integral
yapısı gereği bu katmanları ayrı ayrı ele alıp inceleyebiliriz ve birbirleriyle
ilişkisini çözümleyebiliriz. Bir yapıtın
duyusal ve nesnel alanının; Biçim, Anlam, Anlatım, Ses, Çağrışım, Coşum ve
Estetik katmanlarından oluştuğunu kitaplarımda öne sürmüştüm. Katmanları şiir
açısından ele aldığımızda anlatım katmanı, biraz daha öne çıkmaktadır. Diğer
katmanlar da önemlidir; her birinin yapıtta görevdeşlik ve bağlılaşık işlevi
vardır.
Herkes, başından geçen bir olayı
anlatabilir; şiir, öykü, roman türü metinler yazabilir. Örneğin öykünün etkili
bir yapıt olabilmesi için anlatımın, biricik ve sıra dışı bir söyleyişi
olmalıdır. Anlatımın, dil sanatlarında daha özen gerektiren bir yanı vardır;
aynı olayı ve aynı anlamı saysız biçimde aktarabiliriz. Salt anlamla ilgili
değildir; sesle olduğu kadar dünyayı görme işitme, tanımlama ve anlamlandırma
biçimiyle de ilgilidir. Anlatımın, algıyı tetikleyen ve daha etkili alımlamayı
sağlayan bir gücü vardır. Her sanat alanı için etkili ve geçerli bir katmandır.
Örneğin bir tabloda kompozisyon (yerleşim ve perspektif) olarak tanımladığımız
şey anlatımın bir parçasıdır.
Şiir; şöyledir, böyle büyük bir
sanattır, şöyle yazılır, böyle anlatılır, şurasından girilir, şiire böyle
varılır, burasından çıkılır gibi çıt kırıldım yargı ve soruları bir yana
bırakalım. Kendimize daha tanımlanabilir yeni sorular soralım. Bu tür sorular
ve bu konulara ilişkin yazılan genelleme yazılar, kanıksanmıştır artık. Çoğu,
okura yeterince açıklayıcı veri sağlayamıyor. Bu düşünceden yola çıkarak;
anlatım katmanını kendine özgü sorularla inceleyelim. Bunun için kendimize
neler sorabiliriz? Örneğin, konuyu okur beklentisinden yana ele alalım. Şiir
okuru, şairden nasıl bir dil kullanımı bekler?
İkinci soru ise, şiirde nasıl bir anlatım olmalıdır ki okur-şiir
ilişkisi doğrudan kurulup en akıcı ve duyarlı şekilde sürdürülebilsin?
Anlatım katmanını, neden okur açısından
sorguluyorum? Estetik alımlama gözlenerek varılan yargı, daha uygulanabilir bir
yargıdır; doğruluk değeri yüksektir. Okurla duygudaşlık kurulması, estetik
alımlamanın gözlenmesi ve sonuçları hakkında bir değerlendirme yapılması,
durumu biraz daha somutlaştırır. Daha sağlıklı yorum ve çıkarım yapmamızı
sağlar. Okur, şiirde nasıl bir anlatım bulmak ister?
Şiir okuru, öncelikle kendisini aşan bir
dilin içinde kaybolmak ister. Kendisini aşan bir dil derken ne demek istiyoruz?
Çok açık gibi duruyor olsa da tanımlanmasında sıkıntı olan bir söylemdir.
Okurun beklemediği, sözel, anlamsal ve zamansal dizilimi kıran; mantığını
sendeleten, duygularını rendeleyen, anlamlandırılabilir açık verilerle zihnine
saldıran; çoğul, rastlantısal anlam ve çağrışımsal imgelem gücü yüksek olan;
bir anlatım demektir bu. Bir anlamda sıradan söyleyişin dışına çıkmaktır.
İlgili sanatın disiplinine uymak koşuluyla onun anlatım olanaklarını
olabildiğince genişletmektir. Anlatım, anlama derinlik kazandırırken anlamın da
anlatıma hareket özgürlüğü kazandırdığı karşılıklı bir ilişkidir. Öyleyse
karşımıza çıkan önemli soru şudur: Bunu nasıl yaparız?
İşte bu, anlatı bilimin konusudur. Neyi
nasıl anlatmalıyız ki okuru şiirin içinde tutabilelim. Neyi nasıl söylemeliyiz
ki okurun algısını çelip duyarlılığını en üst noktaya taşıyabilelim. Şiir dili,
diğer edebi türlere göre oldukça özgür bir dildir. Anlamsal, uzamsal ve
zamansal akışı kırabilen, somut ve soyutu gerçeküstü dünya ile
bütünleştirebilen bir esnekliği vardır. Gerçeküstü dünyayı canlandırabilme
yeteneği daha güçlüdür.
Anlam, anlatım ve ses ögeleri, bir
bütündür ve birbiri içinde birbirini var eden görevdeş ve bağlılaşık
katmanlardır. Anlam ve sese giydirilmiş farkındalıklı bir anlatım, okurun
algılarını tetikleyecektir. Günlük konuşma dilinden, sıradan bir metin tümcelerinden
veya rastgele kullanılmış söz ve sözcük öbeklerinden uzak bir dil kullanımı,
okurun imgelem olanaklarını genişletecektir. Şiirsel ezgiyi oluşturan bir ses
düzeni yanında sözcüklerin anlamsal değeri ve duygu değeri, imge bütünlüğünü
kuracak ve okurun şiirin içerisine girmesini sağlayacaktır.
Sapma, alışılmadık bağdaştırma,
benzetme, eğretileme, değinmece, değişmece ve aktarma gibi söz teknikleri,
anlatıma güç katarken aynı zamanda şiirin imge örgüsünü oluştururlar. Sıradan
bir söyleyişin dışına taşırlar şiiri. Okur, şiirde bunları yakalar ve imge
bütününden kendi imgelem dünyasında gezintiye çıkar. Bir anlamda okur,
beklentisinin ötesinde bir dize kuruluşu ve söz kıvraklığı içinde bulur
kendisini.
Anlam bütünlüğü en kolay algılanan ve
duygu değeri en kısa zamanda duyumsanan sözcük ve söz tamlamalarıyla
kurulmalıdır dizeler. Ayrıca okur; zihninin derinliklerinde hiç dokunulmamış
yeni görüntü ve tasarımların oluşmasını sağlayan; söz sanatı veya alışılmamış
bağdaştırma gibi kendisinin yapmasının olası olmadığına inandığı; tamlama,
söyleyiş, dizilim ve imge kurulumu bekler. Açıkçası yeni, hayranlık uyandıran
ve duygularını ezici bir söyleyiş bekler.
Şiir okuru, ruhsal ve duyusal olarak
şiirle bütünleşmek ister. Biz biliyoruz ki şiir, okuru sarsıntıya uğratacak bir
anlatım, ses, aynı zamanda duyularını harekete geçirici bir anlam üzerine
kurulabilir. Şiirsel dilde neyi söylediğiniz öncelikli değildir; neyi
söylediğiniz göz ardı edilecek bir durum olmamakla birlikte nasıl söylediğiniz
ön plandadır. Duygulanım için farkındalığı, etkiyi ve ivmeyi yaratacak olan,
anlamın derinliği ve söyleniş biçimidir. Şiirsel dilde neyi söylediğimiz etkin
değilse, nasıl söylediğimiz de beklenen etkiyi ve estetik değeri doğuramaz. Bu
nedenle neyi nasıl söylediğimiz her zaman birbiri içindedir, bunu eş yüklü ve
eş zamanlı bir süreç olarak ele almalıyız. Anlatımın algı uyarma yeteneğini
uygun kullandığımız zaman anlamın, arzu edilen yoğunlukta alımlanmasını
sağlarız. Böylece okuru şiirle bütünleşmeye yöneltiriz.
Anlatım, geniş bir alandır ve şöyle
olmalıdır gibi bir yargı tümcesi kurmamız olası değildir. O kadar çok seçeneği
vardır ki dünyanın herhangi bir noktasından aynı yönde sürekli gittiğimizde
aynı noktaya gelmek gibidir. Birçok söyleyiş şekli, kullanılabilecek sözcük ve
sayısız seçenek vardır. Sonuçta hepsi bir şeyi anlatır; ne var ki birinin duygu
değeri ve duyarlılık yaratma gücü düşüktür diğerininkiyse yüksektir. İşte biz
duygu değeri ve duyarlılık yaratma gücü yüksek olan anlatım biçimini tercih
etmek durumundayız; çünkü şiirin hedefi, okur duyarlılığını yüceltmek ve onu
estetik yaşantıya sokmaktır.
Okur; düş, duygu, beklenti, anı ve
yaşamının kesitlerine incelikli bir biçimde dokunulmasını ister. Okur; yaşamsal
değerleriyle, belleğiyle, duygu ve düşünceleriyle şiirin içinde var olduğunu
duyumsamalıdır. Daha doğrusu şiirin eli ayağı okura dokunmalıdır. Duygu ve
yaşamının kesitlerini daha ilgi çekici görünür kılmalıdır.
Sık sık söylenir ya “Şiir yaşamın
içinden olmalıdır” diye. Şiir yaşamın içinde olmak zorundadır. Bunu yaparken
sıra dışı bir anlatımla okurun ruhuna dokunulmalıdır. Sıra dışı şeyler
söyleyeceğim diye aşırılığa da yer verilmemelidir. Şiirde maksat; öğretmek, bir
fikri kabul ettirmek ya da şair gibi düşünmesini sağlamak değildir. Aşırılıktan
kastım, dayatıcı, şiddet ve öğreticiliktir; şiirde sarsıcılık, sıra dışılık,
beklenmedik patlamalar olacaktır, yapılmalıdır. Zihni sendeletmeli, duyguyu
havalandırmalıdır. Okurda duyarlılık yaratmak ve estetik tavır oluşturmak,
alışılmış şeylerle yapılamaz. Bu durumda anlamın duygu değeri ve etkinlik
değeri öne çıkar. Her söz ve söz tamlamasının duygu değeri şiddetten sevgiye
kadar değişen aralıkta oluşur. Birinci ilke, şiir şiddeti kaldıramaz. İkinci
ilke şiddete yakın çoğu olumsuz duygu değeri, baskıcı, korkutucu ya da dayatıcı
karakter taşır. Kültürel birikim ve buna bağlı oluşan toplumsal algı; sözcük,
söz tamlamaları, deyim ve özlü sözlerin duygu değeri ile duyarlılık yaratma
yükünü belirler. Biraz daha anlaşılır bir şekilde söylersek; küfür, bağırma,
çağırma, suçlama, aşağılama ve hakaretle kurulan metinler şiir değil bildiri
türüne girer. Sanatın hiçbir dalı dilsel şiddet
içeren söylemi kabul etmezken okur da aşağılandığı, suçlandığı veya bir
başkasına hakaret edildiği bir metnin içinde estetik yaşantıya giremez. Böyle
metinler daha çok nefret duygusunu yüceltir ki bunlar, sanatın amacını aşan
şeylerdir; şiir dışında başka bir türdür. Türk şiirinde çok kullanılan ama gerçek
tanımı yapılmamış ve adına hâlâ şiir denilen bir metin biçimidir.
Okur, şiirde ses duymak; belleğine
kazınmış olan ezgiyi yaşamak ister. Anlatım, anlamı açığa çıkarırken sesin
imgesel gücünü de kullanmalıdır. Bu da
ne demektir, demeyin. Şiirsel ezgi ayrı
bir olaydır şiirde. İmgesel bir gücü vardır ve sözel imgeden daha etkilidir;
estetik değer açısından daha güçlüdür. Ruhsal dünyayı, metafizik alanı kolay
uyandıran bir imge türüdür. Şair tarafından altyapısı kurulur ve okur
tarafından oluşturulur. Ses ve söyleyiş, eş güdümlü ve eş zamanlı oluşan
şeylerdir. Bu ayrıntı Türk yazınında sık
ele alınan bir konu değildir. Zaten bununla ilgili dünya yazınında bile
ayrıntılı kaynak çok bulunmaz. Sadece şunu söyleyelim: Şiirsel ezginin
duyarlılık yaratma ve estetik yaşantıya sokma gücü, azımsanacak bir durum
değildir. Ses, anlatımla uygun kullanılmalıdır. Ayrıca bu olanak, ciddiyetle
ele alınmalıdır.
Okur öykünen değil; özgün bir şiir
okumak ister. Anlaşılmayı gerçekleştirecek, etki yaratabilecek ve duyarlılığı
artıracak bir anlatım, kolay iş değildir. Yetenek ve bilimsel yetkinlik yanında
dili iyi kullanmayı gerektirir. İyi şair, eleştirel yaklaşan ve sorgulayan
okurdur. Okuduğunu anlatı bilim gözünden ve kendi anlatım düzeninden ayrıntılı
inceleyip çözümlemelidir. Nazım Hikmet böyle anlatmış, Cemal Süreya böyle
söylemiş, ben de böyle bir anlatıma sahip olayım gibi bir yaklaşıma girdiğiniz
anda şiir yazmak bırakılmalıdır. Kendiniz olma özelliğini yitirirsiniz; özgün
olamazsınız. Sanatta öykünmek ile örnekler üzerinden kendi anlatım düzenini
kurmanın arasında çok ince bir çizgi vardır. Ya öykünürsünüz ya da kendi
anlatım düzenini kurarsınız. Bunun en verimli yolu, anlatı bilim esaslarında
konuya yaklaşmak ve kendi doğal söyleyişinizi yitirmemektir. Yapaylığı
artırdıkça ve kendinizi zorladıkça başkasının anlatım biçimine sürtünürsünüz.
İşte bu tehlikeli bir iştir.
Okur, şiiri okuduktan birkaç gün sonra
tekrar aynı şiiri gördüğünde bu şiiri okudum mu, okumadım mı, diye kuşkuya
düşmemelidir. Çok sayıda şiir kitabı okuyorum; okuduğum bir kitabı on gün sonra
elime alıp baktığımda içindeki şiirlerle ilgili çok şey anımsamıyorsam sıkıntı
var demektir. Özgün şiir, kendini okunanlardan ayırt ettirir. Belleğe tutunur
ve okuyup okumadım mı gibi bir kuşkuya düşmenizi engeller. Bu yüzden şiir,
sanatın ilkesi gereği biricik ve özgün olmalıdır; belleğe tutunacak ayırıcı bir
anlatım taşımalıdır.
Şiir okuru; güven duymak, zamanının boşa
gitmeyeceğine ikna olmak ister ve şairle duygudaşlık kurmak için çaba harcar.
Şair ile okur arasındaki güven, önemli bir bileşendir. Neden biliyor musunuz?
Estetik algı, olumlu duygu altında devinir. Olumlu duygu ise sevgi, güven ve
bunların türevleridir. Bu duygu durumu,
şiire giydirdiğiniz anlamın duygu yükü, tutarlılığı, bağlaşıklığı ve varoluş
değerleriyle örtüşürlüğüne bağlıdır. Okur, şiirle özdeşleşmek, anılarını, izlerini,
geçmiş duygularını yeniden yaşamak ister. Şiirin duygu değeriyle kendi
duygularını örtüştürmek ister. Örneğin daha ilk dizede dilsel şiddet
uygularsanız okur olumsuz duydu durumuna girecektir. Ters bir durumdur. Olumlu duygu ve duygu değeri yüksek anlamın
anlatımı, duygu değerinin naifliğine uygun olmak zorundadır. Çatlayan patlayan
seslerden uzak durulmalıdır. İkincisi ise daha incelikli ve duygu değeri yüksek
sözcükler, bilinen kahramanlar veya objelerle anlatım zenginleştirilmelidir.
Türkçe bu konuda oldukça zengin ve birikimli bir dildir; fazla gereci vardır,
değişimli veya birbiri yerine kullanılabilecek çok sayıda sözcüğü de… Doyurucu
anlatım olanağı her şair için vardır; kınından çıkarılmayı bekler.
Şiir okuru, şiirde kendisini bulmak
ister. Duygularının okşanmasını, belleğinin kaşınmasını, değer verdiği olgu ve
olayların farklı bir açıdan şiirde yer almasını ister. İnsanlığın ortak
değerleri vardır ve bunlar karşısında duygu değerleri birbirine yakındır. Aşk,
özlem, umut gibi… Nesnelere ve yaşama yüklediği anlam, kültürel ve sosyal
farklılıklar gereği değişiklik gösterebilir. Bu yüzden tarihsel değerler,
insani değerler, geleceğe ilişkin olgu ve olaylar; okurun belleği ve
duygularını zinde tutacak şekilde ele alınmalıdır. Güncel olay ve olgular, okur
üzerindeki etkisini gözlemleyip bildiri tarzına kaçmadan kılıf giydirmelerle
duyumsatılmalıdır. Etkili kılmak için; okurun en kolay ulaşacağı olay, olgu ve
bilgiye dayandırılmalıdır anlatım. Hem geçmiş hem güncel hem gelecek, aynı
dizede bir arada yer alabilir. Bu anlatımı daha güçlendirir. Dolayısıyla güncel
olay ve olgular daha tazedir, anlatımın etkisini kısa zamanda açığa çıkarma
gizilgücüne sahiptir. İçinde yaşanılan ortamın görünürlük ve etki derecesi her
zaman yüksektir. Duygu, tutum ve davranışları belirleyen, bu ortamdır. Okur,
güncelin içerisinde kendisini daha kolay bulur; zaten orada yaşamaktadır.
Şiir okuru, şiirin anlam ve duygu
değerinin kendi duygularını ezmesini ister. Duygularını ezmesi derken,
olabilirlik ölçülerinin ötesinde bir görünüşün bizi hayranlığa taşıması
anlamında düşünülmelidir. Bir anlamda şiirin anlam ve anlatımından doğan derinlik
veya sıra dışılık, okurun etkilenmesini sağlar ve hayranlığını
belirginleştirir. Yaratılan bu güzelliğin karşısında, duygu boyun eğer ve güzelliğe uyum sağlar. Söyleyişin
altında ezilir. Bu durum anlatımı güçlendirmek için kullanılabilecek açık
kapılardan biridir. Kurduğunuz anlam ve onu anlatmak için söyleyiş biçiminiz,
okura bu kadar da olamaz dedirtmelidir. Okura bunu söyleten bir anlatım,
sıradan bir dünya görüşüyle yapılamaz; donanımlı ve gelişmiş imgelem gücü,
yetisi ve zenginliği gerektirir.
Şiirde hedef, dili ilginç kullanmak
değildir; dilin güzel kullanımından anlamı güçlendirmek, anlamın derinliğini
ortaya dökmek, anlam-anlatım-ses uyumunu sağlamak, algıyı duyarlı kılmak,
duygulanımı sağlamak, çağrışım ve coşumu güçlendirerek estetik değer
yaratmaktır.
Düşünülen, duyumsanan, duyulan, koklanan
ve işitilen her şey dile çevrilemez, sözlerle anlatılamaz. Duyarsın, koklarsın,
düşünürsün ama dile çeviremezsin. Beynin çalışma biçimi ile dil olanaklarının
örtüşmediği bir alandır burası ve ayrı bir araştırma konusudur. İnsanın düşünme
yeteneğinin sınırsız olduğu kadar anlatım da sınırsız bir uzaya sahiptir. Limit
zorlanmalıdır. Düşünce ve duyguları, mümkün olan en iyi bir anlatımla söze ve
yazıya dönüştürmek ayrı bir çaba ve yetenek gerektirir. Biz biliyoruz ki bunları
ustaca dile dönüştürenler, düşündüklerini, gördüklerini ve hissettiklerini
okura etkili bir anlatımla aktarmayı başaranlar; iyi anlatıcılardır, iyi
yazarlardır, iyi şairlerdir.
Şairin bilinci ve imgeleminin, dille
buluştuğu alandır anlatım. Kavramlar, olgular, olaylar ile insanlar arasındaki
mutlak ilişkiyi tanımlama, duyusal süreçleri duyumsama, kendine özgü yaşamı
görme ve açıklama biçimi de diyebiliriz. Bu noktada, şairin insanı okumasından
tarih bilgisine kadar pek çok değişkenin niteliği ve niceliği anlatımı etkiler.
Donanımsal bütünlük ve zengin artalan bilgisini gerekli kılar. Deneyim ve bilgi
birikimi; görmeyi, duymayı, anlamayı, yorumlamayı ve en uygun sonucu bulmayı sağlar.
Söze dönüştürme yetisini üst seviyeye çıkardığı gibi anlatımı da doğrudan
etkileyen bir gerekliliktir. Bilmeden, bilip görme yeteneği gelişmeden yapıt
üretme devri geçmiştir. Donanımlı olmadan anlatımı güçlendirmek, boş bir
çabadan başka bir şey değildir. Kişi heybesinde olmayanı çıkarıp ortaya söz
olarak koyamaz.
Attığı taşın nereye düştüğünü bilmeyen
ve etki yarıçapını ölçemeyen kalfa, ustalık düzeyine hiçbir zaman ulaşamaz. Bu
yüzden ne yaparsanız yapın, şair bildiğini yazar deseniz bile yaptığınız şeyin
sonucunu ve hedef kitlenin beklentisini karşılaştırmalısınız. Bu, popülist bir
tutum olarak görülmemelidir. Etki ve tepkinin, kendi disiplini altında
incelenmesidir. “Şair, ne yazarsa yazsın kabulümüzdür”, tek başına geçerli bir
yaklaşım değildir artık. Okur ne ister sorusunun yanıtı, estetik biliminin
konusudur ve şaire ufuk çizgisini daha öteye çekmesi için seçenek sunar.
15 Temmuz 2020, Narlıdere/İZMİR
Nurbanu
Kablan
ESKİ
OTEL ODASI
eski bir otel odası kalbim taşrada
solmuş çiçekli perdesiyle açılmış
penceresi
gün eksilmiş, gece çarpanlara ayrılmış
siyah beyaz fotoğrafı aşkın
şarap rengi duvara asılmış
saat durmuş hüznü çeyrek geçe, gece yarısı
kurumuş gözyaşlarının yastıkta hikayesi
düğümleniyor sözcükler yağmur firarda
Ay’ın yarım çöreğine dadanıyor
aç kalmış dize işçileri meydanda
akıyor kanı geceye, kurban edilmiş
güneşin
boynunun damarlarında atıyor heceleri
şiirin
yarım kalan sözlerini yıldızlar
tamamlıyor
göğün tenha sokağında yürüyüşlerine
çıkarak
ve eski bir otel odasına göz kırparak…
10 Ekim 2019
Mehmet
Şirin Aydemir
KIZIL
GÜNLER
Üşütünce ayrılık notaları
ezgisini aşkımızın
istemsiz ödünç aldım
paltosunu hüzün mevsiminin
ne çok renk çalmıştım oysa
gülüşlerimin iklimine
kuşağından göğün
sınanıyordu sabrı sarılarla
henüz beyaz danteli örülmemiş
gönül dağımın
sisli gecelerde
isli duvarlar terletince ıslak
ve üryan düşlerimi
sıcak nefesinden öptüm siluetinin
gelme vaktini gösteriyor takvimler
kırlangıçların nihayet
buzu çözülen umutlarımın
bozuk paslı rayları
vuslat vaat eder gibi artık
bezgin bozuk satıhlı yüreğimin
yollarını onarıyor zaman
tomurcuklanmaya gebe
yeniden dalları umudumun
sıcak kızıl günlere ip salan
gölgem gölgene hasret
ikileri ikilerle çarparak
geçirmekte vakit gözlerim
mızrabımın ucunda yeni
bir beste
güftesi son sözlerin
Canan Sanlı
ŞİİRSEL ANLATI
GÜNDEDÜN BİR MÜBADELE HİKÂYESİ
(Anneannemin anısına sevgiyle...)
Yaşam rüyada gezer sere serpe
Dün bugüne karışır yarın muamma!
Zeus’un kolları uzun sarmalar gökyüzünü
İda tanrıları demlenir çamların oksijeninde
Ege kıyıları beslenir mavi, yeşilden
Atalardan kalan mirasın zenginliğinde...
Geçmişten bugüne uzanan kıyılarda
anneannem Gülsüm gözlerini açar, Midilli- Balçık Köyü’nde.
Mutlu bir o kadar da anlamlı yılları unutulmaz ada köyünde.
Çocukluk yaşamında okul günleri, Osmanlıca okuduğu derslerle
Eli sopalı hocasının korkusu yerleşir zihninin her köşesine.
‘O zaman öyleydi’ der anılarında, anlatılarında
Her çocuk gibi okul yılları unutulmaz yaşamında.
Mahalle dostları, arkadaşları, bakkal Yorgi Baba’nın lokumları
Rum, Türk ayırmadan yaşanan komşuluk ilişkileri...
Yaşam bir su misali akar, Gülsüm ne olduğunu anlamadan
Bir gence gönlü kayar, gençliğinin verdiği heyecanla
yüreğine düşer ateş, yanar ha yanar!
Yüreğini yakan gencin adı Mehmet, evin tek oğlu, kıymetli.
Adada lakabı Paşa, anneanne Gülsüm’ün aklını alır baştanbaşa
Ancak Paşa bilmez Gülsüm’ün sevdasını.
Gülsüm biçare bırakır kendini kadere, zamana
bir kere ateş düşmüştür gönlüne, ne yapsa nafile
söz geçiremez kendine, çeker sevdasını gizli gizli yüreğinde.
Kader bu ya zamanın aktığı yerde
Paşanın anası görür Gülsüm’ü beğenir,
uygun bulur Paşasına, kıymetlisine.
Gülsüm’ün dileği gerçekleşir, Gülsüm’le Paşaya söz kesilir.
Ancak evlenmeleri için dört yıl zaman biçilir.
Zira adada bir kız evlenirken bir evinin olması gerekir.
Ev, evlenmek ikisi bir arada düğün dernek.
Paşa, Gülsüm’ü görmemiş tanımamıştır henüz
o zamanlar ne mümkün tanımak, görmek
mahremiyet en önemli meziyet.
Gülsüm kafesli penceresinin ardından
gözler, bekler Paşasının geçişini
köşeyi dönünce Paşa atın üzerinde
Gülsüm bir mani düzer penceresinde.
“Merdivenim kırkayak
Kırkına vurdum dayak
Bugün paşamı gördüm
Ne el tutar, ne ayak”
Zaman akıp gider, dört yıl geçer
hasretle beklenen gün vuslata erer
Paşa gerdek gecesi görür Gülsüm’ün ay yüzünü
şaşırır hayranlıkla kalır
güzelliğinin önünde
kahreder bunca yıl Gülsüm’ün hasretliğine
“bu kadar güzel olduğunu bilseydim
bir dört yıl beklemezdim” der sevgili Gülsüm’üne.
Gülsüm mutlu, Paşa’sıyla umutlu
pembe boyalı iki katlı evlerinde Midilli-Balçık köyünde.
Mutlu yaşamları sürerken Anadolu'da esen kara bulutların
esintisi ulaşır Midilli’nin kıyılarına, dağlarına, ovalarına...
Mutluluklar karışır koyu karanlık korkulara…
Anadolu Kurtuluş savaşının doruğunda ilerler zafere…
Ada huzursuz, mutsuz. Rum, Türk ayrımı zedeler dostlukları,
ölüm, kan korkusu sarar yürekleri,
Rum çeteleri aman vermez dağa, taşa.
Savaş bulutları titretir yeri, göğü. Korku karartır evleri,
zulüm, kötülük sarar benliği unutturur vefayı, sevgiyi.
Veee derken,
beklenen gün gelir coşkuyla, heyecanla
bir sabah yer gök aydınlanır, umutlar neş’e ile çalkalanır.
Mustafa Kemal ve askerleri onurlu
yorgunluğunu zafere yükler,
Anadolu doğar yeniden
ateşin içinden.
Savaş, barış derken çıkan bir emir sarsar adayı derinden,
adını ilk defa duyar ada halkı MÜBADELE.
Barış için boyun eğer dağ, taş emir büyük yerden.
Henüz bir buçuk yıl olmuştur evleneli Paşa ile Gülsüm
yaşamlarının baharında bir de kucakta yeni doğan bebe ile
savaşın getirdiği korku, dehşet, karmaşık duygularla
hüzünle ayrılırlar canım topraklarından gemilerle
göçerler karşı kıyıya, bilmedikleri topraklara.
Anıları, mutlu yaşamları kalır Midilli kıyılarında.
Şaşkın, çaresiz bir o kadar da korkuyla yerleşirler Ayvalık’a.
Başlar savaşımlı zorlu yılları,
her şey farklıdır yakın dostları hariç,
alışmaya çalışırlar yeni düzene, farklı yaşama.
Her ne kadar kabullenseler de mübadeleyi
adaya dönme heyecanını kaybetmez yürekleri
avuntuyla, uğraşla sürer gider
zorlu yaşamları…
Ayvalık toprakları yeni yurtları. Kök salarlar doğan evlatlarıyla,
adadan kucakta gelen bebeğe kardeşler eklenir
Hüseyin, Ayşe. İki oğlan, bir kız evladı umudu güçlendirir.
Yıllar geçer, köprünün altından ne sular akar gider…
Gülsüm’ün Paşa’sı hastalanır bir süre sonra bu dünyadan ayrılır.
Hastalıklar, ölümler birbirinin ardından gelen hüzünler
geçse de amansız yıllar her şeyin ilacı olur zamanlar...
Gülsüm’ün evlatları evlenir. Herkesin yolu çizilir
ama Gülsüm’ün yolu hep bellidir.
Paşa’nın yokluğu, adanın anıları Gülsüm’le el eledir.
Yaşlandıkça unutur birçok şeyi ancak unutmaz adayı
hep bekler gemileri, adaya döneceği günü.
Gemiler gelmez Gülsüm adaya dönemez.
Bir sabah ak kanatlı güvercinin kanatlarında
Ayvalık semalarına yükselir bir tüy hafifliğinde,
kanat çırpar ak kanatlı güvercin, ulaşır selamı
Midilli kıyılarına-Balçık köyüne, pembe boyalı iki katlı evine...
Nisan, 2009, Ayvalık,
(Çocukluğum Anneannemin ada hikâyeleriyle süslüdür. Anneannem
bıkmadan anlatırdı Paşa dedemi, adayı. Yaşamları boyunca ada özlemiyle bir gün
dönecekleri günün umuduyla avundular. Ne yazık ki Ayvalık’ta mutsuz yaşadılar.
Ancak bizler ikinci ve üçüncü kuşaklar Ayvalık’ta doğduğumuz, Ayvalıklı
olduğumuz için çok şanslıyız.
Ruhları şad olsun. Huzur içinde uyusunlar.)
Karanlığın gözlerinden öpsem
dudakları kanar karanfillerin!..
Leylakları koklasam
hatırı kalır fesleğenlerin…
Güne sımsıcak bir merhaba desem
boynu bükülür anıların…
Biraz tebessüm etsem yaşama
kaşlarını çatar ölüm!..
Sevmeye başlasam mimozaları
hemen küser manolyalar…
Kefen biçmeye kalksam aşka
bağrı yanar kumruların!..
Bedriye
Korkankorkmaz
DUYGU
DÜŞÜNCE DERİNLİĞİNİN YAZARI: KAZUO
ISHİGURO
Nobel Edebiyat Ödülünü 2017 yılında
kazanan yazar Kazuo Ishiguro, 1954’te Japonya’nın Nagasaki şehrinde dünyaya
gelir. Eğitimine, babasının Ulusal Ishiguro Enstitüsünde başlar ama eğitimi
İngiltere’de tamamlar. Kent Üniversitesinde İngilizce ve felsefe eğitimi alır.
East Anglia Üniversitesi’nde Malcolm Bradbury’den yaratıcı yazarlık eğitimi
alır ve yazarlık kariyerinde akıl hocası
olan Angela Carter’la tanışır. 1981’de üç öyküsü yayımlanır ve yazarlık,
mesleği olur.
İçinde yaşadığımız dünyada bir kendi hayatımızı bir de dünyanın bize
dayattığı hayatı yaşarız. Her koşulda arkamızda bıraktığımız yıllara
bakınca egemenlerin bizim adımıza karar verdikleri hayatı yaşadığımızı algılarız. Akılcı dünyada
elit sınıfa ait olanlar safa sürer. Ezilenler de onlara hizmet eder. Çağımızda sınır
tanımayan tüm gelişmelerin
hayatımıza getirdikleri kadar
hayatımızdan götürdükleri de var. 50’li yılların başında bilim adamları,
organlarını bağışlamaları için insan
klonlar. Klonlanmış insanlar; hayati organlarını egemenlerin kendi çocukları, eşleri,
ebeveynleri ve arkadaşları hastalıklardan ölmesin diye bağışlar. Onlar
ölürken egemenler, sağlıklarına
kavuştukları için hayatlarını sefa içinde sürdürür. Yazar da yapıtında egemenler için ölen organ bağışçılarının dramını anlatır. Bu
anlamıyla bildik kurguların dışına çıkar.
Bu insanlar, egemenler için hiçbir önem arz etmez. Klonlanmış insanları normal insan
saymadıkları için toplumdan
soyutlayarak eğitildikleri okulun sınırları içinde yaşamaya
mahkûm ederler. Organ
bağışçılarını eğitmek amacıyla kurulan
Hailsham Okulunda öğrenci olan
ve okuldan mezun olduktan sonra
da organ bağışçılarının bakıcılığını yapan Kathy’nin anlatımından öğreniyoruz
yaşananları.
Hailsham Okulunda eğitimci olarak görev
yapan Bayan Emily, Madam Marie Claude ve
Lucy Wainright kendi aralarında öğrencileri eğitme biçimine dair görüş farklılıklarına
sahiptirler. Lucy Wainright, öğrenciler gençlik
çağına geldiğinde onlara organ bağışçıları oldukları gerçeğini açıklar. Bayan Emily ile Madam Marie Claude ise sadece çocukluklarını yaşama
haklarına sahip olan bu insancıklardan
gerçekleri saklayarak onlara
mutlu bir çocukluk armağan ederler. Madam Marie Claude öğrencilerin şiirleri ile
eskiz resimlerini galerisi için
toplar. Bayan Emily ile Madam Marie
Claude düzenledikleri etkinliklerde öğrencilerin şiir ve resimlerini
sergileyerek etkinliğe katılan
zengin insanların klonlanmış insanların da bir ruha sahip
olduklarını anlamalarını sağlar. Organ bağışçılarının da duyguları, düşünceleri, cinsellik ve yeme ihtiyaçları olduğunu bu yolla onlara
düşündürürler. Bir kurbağadan, bir
koyundan hatta bir fareden klonlanmış olsalar da onlar da tıpkı normal
insanlar gibi tepeden tırnağa insandırlar. Bağışçıların insani duygularının var olduğunun kanıtlanmak
zorunda olmasının bir zalimlik olduğunu okura düşündürür yazar. Etkinliklerde elde ettikleri parayla öğrencilerin hayat kalitesini yükseltir iki
eğitimci. Yazar, eğitimin klonlanmış insanlar ile normal insanlar üzerinde de aynı pozitif etkiyi yarattığını
belirtir.
Kathy, Tommy ve
Ruht aynı okulda okudukları için
birbirlerinin çocukluk ve gençlik
arkadaşı olur. Dostlukla başlayan duygusal ilişkinin ömrünün uzunluğunu Kahty ile Tommy’nin
ilişkisinde, cinsellik üzerine kurulan ilişkinin ömrünün kısalığını da Tommy
ile Ruth’un ilişkisinde görürüz. Tommy ile Ruth birbirlerinin ruh dünyasına değil,
bedenlerine dokunur ilişkilerinde. Ruth
öldükten sonra Kathy ile Tommy birlikte olur ve ilişkileri Tommy
ölünceye değin sürer.
Yazar, yıllar sonra Tommy ile Kathy’yi
eğitmenleri Bayan Emily ve Madam Marie
Claude ile karşı karşıya getirir.
Bu karşılaşmayı, ezen ile ezilenin
karşılaşması olarak algılamak yanlış olmaz. Her iki tarafın da birbirinden
beklentilerinin farklı olması kaçınılmaz. Eğitmenler yaptıkları iyiliklerin
karşılığında öğrencilerinden minnet dolu sözler duymayı bekler. Tommy’nin organ
bağışının beş yıl ertelenmesine onay veren belgeyi, öğretmenlerinden aşklarını yaşamaları
için isterler. Beklentiler farklı olunca
öğrenciler ve öğretmenler arasındaki
konuşmanın boyutu da giderek derinleşir. Hem eğitimciler öğrencilerinden duymak istedikleri minnet dolu sözleri duymaz hem de öğrenciler
istedikleri organ bağışını beş yıl erteleme
belgesini elde edemez. Öğrencilik yıllarında dinlediği Judy
Bridgewater’ın “Karanlıktan Sonra
Şarkılar” adlı albümünde yer alan “Beni
Asla Bırakma” adlı şarkı, Kathy’nin iç dünyasında derin sarsıntılar yaratır.
Anne olamayacağını bilmeden şarkının şu
sözlerini sayıklar: “Beni Asla Bırakma… Ah bebeğim, bebeğim… Beni Asla bırakma…”(S.74.) Şarkının
sözlerini çocuğuna sarılır gibi yastığa
sarılarak söyler yatakhanede. Öğrencisini
dans ederken gören Madam ise gördüğü duygusal manzara karşısında sadece
ağlar. Kathy, Madam’a o gün yatakhanede kendisini dans ederken gördüğünde neden
ağladığını sorar. Madam da niçin ağladığını şu sözlerle açıklar: “O gün senin
dansını izlediğimde, başka bir şey
daha gördüm. Yepyeni bir dünyanın hızla
yaklaştığını gördüm. Daha bilimsel, verimli bir dünya, evet. Eskiden beri var
olan hastalıklara çareler bulan bir dünya. Çok iyi. Ama aynı zamanda katı, zalim
bir dünya. Sonra gözlerini sıkıca
kapatmış bir kız gördüm, eski iyi
yürekli dünyayı göğsüne yaslamış, artık kalamayacağını
yüreğinde hissettiği bu dünyayı
tutuyor ve ona yalvarıyor , onu asla bırakmasın istiyor.”(S.256-257) Öğretmenlerinin evinde
ayrıldıklarında iki öğrenci,
aşklarının da yarım
kalacağını anlar.
Egemenlerin sağlıklı yaşamaları
için insan olarak klonlanmış organ
bağışçılarının dramlarına bir yandan tanıklık ederken diğer yandan da her alandaki gelişmelerin insan kıyımlarına neden
olduğu gerçeği üzerinde düşünce üretmek isteyen her okurun “ Beni Asla Bırakma
“ yapıtını okumalarını çok isterim.
Kazuo Ishiguro. Beni Asla Bırakma.
Çeviri: Mine Haydaroğlu. Yapı Kredi Yayınları.
S. 271.
Gökçen
Kara
HUZUR
Yıllarca aradım seni, ey huzur
Oysa sen vardın, de ben görememişim
seni.
Nice yüreklerde aradım seni, soluksuzca
Oysa sen bendeymişsin, ey huzur
Seni ararken seni yaralamışım, ey huzur.
Bana hep seslendin, buradayım diye
Ben seni duymadım, ey huzur.
Ve derken, çekildi bütün sesler
Hayır, çekilmedi…
Bu yorgun yürek, bütün tiz seslere
duyarsız bir hale geldi
Ve işte o an
İçimdeki sessizlikte
Duydum seni
Bütün benliğimi saran o huzurlu yankıyı.
Suat Gürbüz
EMEKLEYEN SERKEŞ
ağzından çıkan cümlelere aman ha dikkat et
saçıp da toplayamadığın noktalar da incitir
cihanın yükünü taşırken soluklan ve sabret
alın terini hor gören karıncanın altında ezilir
sağırlar meclisinden iddialı yalanlar yayılırken
laf cambazları gösterişli
sözler ipinde gezinir
kafandaki mağarada köhne fikirler dolaşırken
içinde büyüttüğün cahil bilgelerin hası bilinir
iyiler yurdunun cemaline vurunca güneş
çocuklar bakışlarıyla saraylar inşa eder
sessiz odalarda büyür emekleyen serkeş
beşikteki düşler ayaklanınca kibri yener
davasını yüce bilen küsmez yenildiğinde
yarasını inancı ile sarar ve çıkar meydana
filistinleşir onurlu insanlar direndiğinde
teslimiyetleri duasız gömerler mezara
Erçağ Akarca
YORGUN BİR DUVARA
Yaslamışsın sesini günahlarından arınan gün dönümlerine
Yeşeren otlar dibine düşmüş fani gölgenin
Bungunluğa yanaşmayan suların güçsüzlüğü
Gökyüzündeki maviliği algılayamayan yaprakların gafilliği
Ellerinde dönen sonu olmaz münakaşanın yaşlandığı bilinmez kıta
Bir zencinin gözlerinde kırılan bir kemiğin acısı saklanmış
rıhtımlarına
Yaşlanan bir yüzün yeni yetmelere ölgün bir istihzası sızmış
sabahlarına
Titreyen bir idare lambasının masalardaki telaşsızlık koşusu
Sessizlik muştusunu yayıyor mevsimlere ağzı kilitli bir berîd
Balkonlardan yankılanan bir sesin aysızlığı vurmuş utangaçlığına
Dürüstlüğün peyda olduğu coğrafyalara sindi bir hüznün
yelkovansızlığı
Akşamın örttüğü masum düşleri yıkamış rüzgâr
Kaskatı kalmış bir macera akıp giden hayatın heybesinde
Yorgun bir duvara yaslamışsın benliğini
Sen gülerken kadranların
akıp gidiyor umutsuzluğa...
Fazilet
Özkan Por
SON
DERS
Kendi isteğimle atandığım bu okulu,
yıllar önce yaptırmıştı Hacı Süleyman Çakır. “İbadet ağaç altında bile yapılır,
fakat eğitim bina ister.” derdi. Öğretmen arkadaşlarım: “Öğretmen kadrosuyla,
eğitimiyle, liseler arasında en iyilerden birisi. Kentin merkezinde, ulaşım
sorunun olmayacak, müzik odası var, çalışmayı seviyorsun, tam sana yakışan bir
okul. Gel! Birlikte çalışalım yine.” diyorlardı. Bu liseye atanmayı istemem
için üsteliyorlardı uzun zamandır.
Kentin en iyilerinden olan bu büyük
lise; bin beş yüzü aşkın öğrencisi, yüz elliden çok öğretmeni ile önceki okulumun iki katıydı
neredeyse. Çoğunluğu emekliliğini hak etmiş, mesleğinin doruğundaki seçkin
eğitimcilerle çalışacak, onlarla anılacaktım. Bunu düşünmek bile
gururlandırıyordu.
Kolay değildi böyle bir lisede
öğretmenlik yapabilmek. Mesleğinde onuncu yılını bile doldurmamış, genç bir
öğretmen için zordu. Üstelik çoğu öğretmenin bile önemsemediği, dersten
saymadığı müzik öğretmenliği yapmak iyice zordu.
Kimlerin çocukları yoktu ki bu okulda?
Varsılından dar gelirlisine; iyi eğitim almışından eğitim yoksununa… Değişik
aile yapılarından oluşan geniş bir yelpazeydi velilerimiz. Ve onların; paranın
şımarttığı, çok olmasa da yoksulluğun hırçınlaştırdığı, ya da parçalanmış
ailenin ezik çocukları…
Her lisede olduğu gibi, öğrencilerin
çoğunun amacı, çabası, üniversiteyi kazanmaktı. Derslere ilgi ve önem;
üniversite sınavında sorulan soru sayısı dikkate alınarak belirleniyordu. Çok
soru çıkan ders önemliydi, ilgiyi hak ediyordu. Çalışmayı da devamı da bu
belirliyordu. Haftada bir gün iki saatlik dersime devam önemliydi. Devamsızlık,
başarısızlığın en büyük nedeniydi. Kuramsal bilginin yanında, duyguların sesle
anlatıldığı müzik, öğretmen olmadan öğrenilecek bir ders değildi. Ancak
öğretmenden öğrendiklerini pekiştirebilirlerdi.
Öğrencilerin çoğu; beden sağlığı için
sporun, ruh sağlığı için sanatın gücünün ayrımında değillerdi… Önemli
saydıkları ve yoruldukları derslerden sonra; resim, beden eğitimi, müzik
dersleri eğlenmek, kafalarını dinlendirmek içindi.
Ya idareciler nasıl bakıyordu? Müzik
dersi ne denli önemliydi onlar için? İdarecilik yaptıkları okulda müzik
öğretmeni olan müdürler, kendilerini ayrıcalıklı saydıklarını söylerlerdi her
fırsatta. Ayrıcalıklı müdürlerin çoğu sanatsever bile değildi. Ancak; müzik
öğretmeni olunca, dersler boş geçmezdi. Haftada iki gün yapılan bayrak töreni
sorun olmazdı. Oysa müzik öğretmeni yoksa, çocuklara İstiklâl Marşı’nı
söyletecek öğretmeni bulmak sorun olurdu. Kasetten dinlenilmiyordu ki marş;
canlı söyleniyordu. Müzik öğretmeni; anma ve kutlama törenlerini de korolarıyla
renklendirirdi. Tek yürek, coşkuyla, duyumsanarak söylenen marşlar; ulusal
duyguları kamçılar, şarkılar, türküler mutlu ederdi idarecileri de hazır
bulunanları da…
Okullarda; idarecilerin, ‘boşluk
dolduran öğretmen’ anlayışını kabullenmiştim. Ancak; müzik bölümündeki diğer
öğretmenlerim gibi Öğretim Metodu ve Uygulama dersimize giren canım öğretmenim
Nihat Şenel Bey: “Sana inanıyorum! Sıradan bir öğretmen olmayacaksın!” dememiş
miydi? Sıradan olmayacaktım!.. İyi bir müzik öğretmeninin nasıl olması
gerektiğini yeni atandığım okulumda da kanıtlayacaktım. İdarecilere,
öğretmenlere, öğrencilerime…
Kanıtlamak için de diğer kentlerde ve
önceki okulumda olduğu gibi çok çalışmam gerekiyordu. Görev yaptığım her ilde,
okulda, çalışmalarım övgüyle karşılanırdı. Özenle hazırladığım anma ve kutlama
töreni programlarım beğenilir, korolarım ilde örnek gösterilirdi… Eğitim
enstitüsü ve öğretmen okulunda çalışırken; en görkemli ulusal bayram kutlaması
olan 19 Mayıs törenlerinde; beden eğitimi öğretmenlerinin hazırladığı, kız ve
erkek öğrencilerin hareketlerinin müziğini canlı okul orkestrası ile
yönetirdim. İl çapındaki protokolün katıldığı 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü
törenlerinde, karma koro ile dört sesli İstiklâl Marşı ve marşlar söyletirdim.
Pırıl pırıl sesli öğrencilerimin söylediği İstiklâl Marşı bile alkış alırdı.
Oysa 10 Kasım törenlerinde alkış olmazdı.
İldeki törenler ile sınırlı değildi
çalışmalarım elbette. Ya okullardakiler…
Çocuklara; birlikte çalışma, tek yürek, duygularla şarkı söyleme bilinci
kazandırmak için çok sesli ve halk müziği koroları kurmak; güzel sanatlara,
müziğe ilgilerini artırmak, yarışma coşkusu yaratmak için de sınıflar arası
koro yarışmaları düzenlemek; çalgı toplulukları, bağlama gurubu oluşturmak;
açıklamalı klasik müzik dinletmek... Severek yaptığım çalışmalardandı.
Hafta içi dersten sonra, cumartesi hatta
pazar günü de koro ve orkestra çalıştırırdım. Okula götürmek zorunda kaldığım
küçücük çocuklarım, çalışma gruplarımızın sevimli maskotu olmuşlardı adeta.
Derslerimde de iyi bir öğretmen
olabilmekti tüm çabam. Benim için öğrencilerim değerliydi, derslerimin özü
sevgiyle yoğrulmuştu. Bir denetim sonunda, müfettiş okul müdürümüze
gülümseyerek; “Hoca Hanım okulun değil, bölgenin en iyi, en başarılı müzik öğretmeni.
Ne denli övünseniz öğretmeninizle yeridir!” dediğinde, müdür bey kıvançla,
mutlulukla bakmıştı, kızı gibi değer verdiği gencecik öğretmenine…
Orta okul ve lise öğrencilerinin bir
arada öğrenim gördüğü okula atanmıştım. Burada üç müzik öğretmeni olmuştuk.
Karı koca olan arkadaşlar “Koro işi senin, biz yorulduk, biraz dinlenmek
istiyoruz!” demiş; beni görevlendirmişlerdi! Ve benden kıdemli idi her ikisi
de. Sevdiğim iş olunca ‘hayır’ demek aklıma bile gelmemişti.
Müzik odasını üç öğretmen arkadaş
dönüşümlü kullanacaktık. Henüz okulun olanaklarını, çalışma koşullarını
bilmiyordum, ama koro kurmalıydım; mutlaka. Öğrencilerimiz; ders biter bitmez
okuldan aceleyle çıkıyor, dershanelere, özel derslerine gidiyorlardı. Sosyal
çalışmalara ayıracak zamanları yoktu. En önemli sorunum zamandı. Değişik
sınıflardan oluşturduğum koroda her birine uyacak gün ve saat ayarlamak güçtü.
Ders dışındaki çalışmalar için onların zamanını, isteklerini göz önüne alarak
programı yapmak zorundaydım. Bu okuldaki ders dışı çalışmalarına çocuklarımı
getirmem de gerekmiyordu. Artık büyümüş, ilkokula başlamışlardı. Rahatlamıştım!
Öğrencilerimle, zaman kavramı olmaksızın çalışma yapabilecektim!..
İlk hafta yeni girdiğim her sınıfın
özelliğini tanımaya çalışırken bunları düşünüyordum
Perşembe günüydü. Son iki saat 5
Edebiyat E sınıfına dersim vardı. Üç gündür olumsuz şeyler anlatıyordu derse
girip çıkan öğretmen arkadaşlar. Çoğu iki yıllıktı öğrencilerin. Değişik
şubelerin sınıfta kalanlarıyla oluşturulan toplama bir sınıftı. “Yeni sınıflarında
kendilerini kanıtlama yarışındalar, biraz dayanın arkadaşlar.” diyordu; müdür
yardımcıları sevgili Siral Tuncay anaç haliyle.
Sınıfa giderken bildiğim bu kadardı. Bir
de kızı erkeği, öğretmeni çıldırtan çocukların varlığı... Kaygılı, kafamda bin
bir soruyla yürüyordum koridorda.
Öğretmen zili çalarken sınıfın
kapısındaydım. Zamanında derse girmeliydim ki öğrencilerimden de aynı
duyarlılığı beklemeliydim. ‘Kimi dersler sözle değil davranışla verilebilir’
demiştim; öğretmenliğe başlarken ve ilke edinmiştim. Öğrencilerden beklediğim
iyi davranışlar, bende gördüklerinin yansıması olmalıydı. Ceketimin düğmesini
henüz iliklemiştim kapıyı açarken.
Gördüklerim inanılır gibi değildi! Ders
zili çalmamış, teneffüs sürüyordu adeta. Sınıfın çoğu ayakta, sıraların
arasında dolaşıyor, herkes yüksek sesle konuşuyor bir curcunadır gidiyordu.
Beni gören birkaç kişi yerine oturdu, diğerleri umursamadan, gelirse gelsin
dercesine; kafasını çevirip konuşmayı, dolaşmayı sürdürdü. Sonbaharın yazdan
kalma günlerinden biriydi. Güneşin ısıttığı sınıfta çoğu ceketler çıkartılmış,
gömleklerin kolu dirseğe dek kıvrılmış, kravatlar ya yok ya da omuzlardaydı.
Kaygılanmakta haklıydım. Sinirden kanım çekilmiş gibiydi. Sürpriz değildi
gördüklerim ya, yaşamak bir başka oluyordu. Hazırlıklıydım, ama böylesi
fazlaydı!.. Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” film değil, gerçekti ve ben o
sınıfta dersteydim… Müzik dersinde; öğretmenle ve dersle gırgır mı geçilir,
ciddi ciddi konu mu işlenir kararı verilecekti. Okula yeni atanan genç
öğretmeni, ilk derste kendilerince sınıyorlardı.
Sınıfın ortasına gelince durup, kısa bir
süre sabırla bekledikten sonra...
Günaydın! dedim. Ardından kendimi
tanıttım duyulur duyulmaz sesle. Ön sırada oturanlar dışında, gürültüden kimse
duymadı, anlamadı elbette. Duyanlar karşılık verdi. Biraz sonra. O da ne? Konuşmalar
birdenbire kesiliverdi. Bekledikleri gibi bağırıp çağırmamıştım. Şaşırmışlardı
sanırım. İstediğim olmuş, dikkatlerini çekebilmiştim. Ses kesilince bu kez
yüksek sesle tüm sınıfa seslenerek yineledim sözlerimi. İsteksizce
yanıtladılar! Kısa bir tanışmadan sonra derse geçtim.
İstiklâl Marşı’nı seslendirip güzel şarkı
söylemek için; doğru, anlaşılır, güzel Türkçe konuşmanın önemini vurgulayarak
derse başladım… Yıllardır bayrak törenlerinde söyledikleri marşın sözlerini
ezbere bilemeyenler bile vardı; yazık ki! Dersten çıkış zili çaldığında,
çoğunun ‘oooh!’ dediğini duyar gibi olmuştum. Kendinden emin tavırlı, ne
istediğini bilen, dersinde uyutmayacak, disiplinli müzik öğretmeninden
hoşlanmadıklarına adım gibi emindim. Çok zorlanacaktım bu sınıfta anlaşılan. Başarılı
öğretmen, zorlukları yenebilmeyi bilendir. Önce; ilk gençlik çağındaki bu
çocukları kazanmalıyım. Gençlerin eğitimi için psikolog gibi davranmalı onlara
zaman tanıyıp bana güvenmelerini sağmalıyım. Kupkuru ders işleyip, şarkı
söylemek, söyletmek değildi amacım. Gençleri eğitmek, yaşama hazırlamaktı.
Demek bu sınıfta müzik öğretiminden daha çok yorulacaktım kişilik eğitimi için,
dedim; kendi kendime. Sınıftan ter içinde, sırılsıklam ama Başaracağım
inancıyla çıkarken.
***
Bir ders yılı bitmiş, notlar idareye
verilmişti. Son hafta derslerini söyleşiye ayırmıştım. Girdiğim sınıflarda, yıl
boyu düzeylerine uygun programı uygulamıştım. Ama bu son dersin konusu aynıydı
her sınıfta. Önce ben, sonra söz isteyenler ders yılını değerlendiriyorduk.
5 Edebiyat E sınıfının son dersine
girerken, coşkuluydum. Kapıyı açar açmaz ayağa kalktılar.
Günaydıııın! Günaydıın! Her günün mutlu
olsuuun! şarkısıyla selamladım neşe içinde.
Günaydın öğretmenim! dediler; güler
yüzle. Yerlerine oturdular.
İlk dersin aksine, mayıs sonu sıcağına
karşın erkeklerin hepsi ceketli ve kravatlıydı. Giyimleriyle bana bir şeyler
anlatıyor gibiydiler. Başkan yoklamayı yapmıştı. Ne güzel! Sınıf tamdı. Bu son
dersimiz ne yapıyoruz merakı vardı gözlerinde. Konuşmaya başladım:
İlk başlarda bana duydukları
güvensizlikten, gösterdikleri tepki nedeniyle sınıflarında ders yapmanın
zorluğundan; derse geç gelmeyi alışkanlık edinenlerin, ders dinleme, derse
katılma, ödev yapmanın yük sayıldığı anlayışta olanların çokluğundan söz ettim
önce. Sonra da müzik ve diğer derslerde sınıf geçmek için gösterdikleri
çabalarından, başarılarından; özel görüşmelerde bana iletildiği için bildiğim,
aileleri ve arkadaş ilişkilerindeki sevecenliklerinden, kişiliklerindeki olumlu
değişimden, gelişmeden ve iyileşmelerden söz ederek sürdürdüm. Ve tüm bunlardan
duyduğum memnuniyeti belirterek bitirdim konuşmamı.
Sonra; yaşamdan, sorunlarından,
gelecekle ilgili beklentilerinden, konuştuk birlikte.
En sonunda; yıl boyu ders yaptıkları
müzik öğretmenlerini yazılı ya da sözlü eleştirmelerini istedim. Aynı hataları
yapmamam için bu eleştirilerin çok önemli olduğunu da vurgulayarak... Son
dersimizdi. Son sınıfta; istesem de derslerine giremeyebilir, öğretmenleri
olmayabilirdim. Ama öğretmenliğim sürecekti. Son dersimiz olsa da...
Birden sessizleşti sınıf. Çıt çıkarmadan
birbirlerinin yüzüne baktılar bir süre. Sonra…
Alkıştan inliyordu sınıf… Şaşırmıştım!
Birbirimize, sevgi dolu gözlerle bakıyorduk… İyi ki ders bitiş zili çalmıştı.
Gözlerimden boşanan yaşları göstermemeye
çalışarak fırladım sınıftan; hiçbir şey söyleyemeden. Mutluluk göz
yaşlarımla...
Emekliliği çoktan gelmiş müdür
yardımcısı Siral Hanım koridorun sonundaki odasından çıkmış, şaşkın bir yüzle
sınıfa doğru koşarak geliyordu. “Bunca yıllık meslek yaşamımda böyle bir şeyi
ilk kez yaşıyorum! Bu denli disiplinli bir öğretmensin! Ne yaptın çocuklara
böylesi bir alkışı almak için? Bu
sorunlu, yaramaz sınıfa ne oldu, bugüne nasıl geldiler? Nasıl geldiniz?”
Nasıl mı gelmiştik bugüne?
Zoru başarmış; yüreklerindeki doğruyu,
iyiyi, güzeli bulmuştuk birlikte.
Sevgiyle. 18.11.2022
Ahmet
Yılmaz Tuncer
CADDE
Dün gece bir rüyanın ortasında
Geçiyordum hayatın ortasından
Kırılmış birçok dal yerlerde
Ve kapısı kapalı bir oda
Ortasındayım odanın
Oturuyorum bir masanın başında
Konuşmuyor masa benimle
Sandalye dersen
O da kendince bir hallerde
Çıkıyorum birden sokaklara
Koşuyorum caddelerin ortasında
Caddenin bir yanında
Senin ahın
Bir yanında benim ahım
Biri bir yana diğeri bir yana
Çekip duruyor kalıyorum
Caddenin tam ortasında
Cadde bakıyor bana
Ben caddeye
Keşke bilseydim
Bir rüyanın ortasında
Kaldığımı gelmezdi aklıma sensizliğim
Sevgi Erol Öçal
GÖKYÜZÜNDE YÜRÜYORUM
gökyüzünde yürüyorum kırışık bir denizin düşsüz dalgalarıyla
ürkek çocukluğumun çizik
suskunluğuna
sevinçlerim kar tanesi
eriyor
toprak damlı evlerin yalnızlığında
savruk sessizliğim arnavut
kaldırımlı sokağın çığlıklarında
paslı bir güneş yağıyor
ahşap çerçevelerin ıslak aralığına
siyah gecelerde yıldızlar kayıyor
tütmeyen bacaların kuytu ayazına
gökkuşağı oluyorum aysız karanlığın gri sabahlarına
gökyüzünde yürüyorum
kırışık bir deniz uçuyor kuş kanadında
ayın soğuk gölgeleri güneşsiz yüzümde
sallanıyor yeryüzü masum
çocukluğumda
Emel
Yelkenci Saral
KARA
KİRAZ EĞLENCESİ
O gün Efe'nin doğum günüydü. Efe,
köydeki bütün arkadaşlarını doğum gününe çağırmıştı. Sabah erkenden uyandı.
Anne babasıyla hazırlıklara başlayacaklardı. Annesine seslendi:
“Anneee, pastamı hazırlamaya başlayalım
mı?”
“Günaydın Efeciğim. Elektrik kesik,
fırını çalıştıramayız, biraz bekleyelim.” dedi annesi.
Efe'nin canı sıkılmıştı. Annesinin
yanına gitti:
“Off! Ne kadar şanssızım.”
“Öyle düşünme.” dedi annesi, Efe'nin
başını okşayarak. “Biraz bekleyelim. Daha zamanımız var. Şimdi kahvaltımızı
yapalım. Belki bu arada elektrik gelir.”
Kahvaltı bitmiş, elektrik hâlâ
gelmemişti. Babası köydeki elektrik görevlisini arayarak elektriğin ne zaman
gelebileceğini sordu. Görevli, arıza olduğunu, onarımın uzun süreceğini
söyledi. Efe'nin canı daha da sıkıldı:
“Bak, Efeciğim!” dedi annesi. “Hiç
canını sıkma. Sana çok güzel bir doğum günü pastası yapacağım.”
“Ama nasıll?.. Elektrik yook.”
“Elektrik yoksa pasta tenceremiz vaar!”
dedi annesi. “Onunla ocakta pişirebiliriz.”
Efe, pasta tenceresini hiç görmemişti.
Annesini şaşkınlıkla dinledi:
“Önceleri köyümüzde elektrik yoktu. O
yıllarda pasta tenceresi kullanırdık.”
Efe, merakla annesini izliyordu. Annesi,
sık kullanmadığı kap kacağı koyduğu mutfak dolabından tencereyi çıkardı.
Kapağını açtı. Kapağın üstünde küçük, yuvarlak bir cam vardı. Merakı daha da
arttı Efe’nin. Eğilip tencerenin içine baktı. Tencerenin orta yerinde bir
tepecik yükseliyordu. Tepeciğin ortası, el girecek kadar delikti. Annesi
tencereyi kulplarından tutup kaldırdı. Altından bir kap daha çıktı. Kabın
içinde kül vardı. Tencere, bu kabın üzerine oturtuluyordu.
“Bu kül, kekin ağır ağır pişmesini
sağlıyor. Böylece kekin içi hamur kalmıyor.” dedi annesi. Veee kek
malzemelerini çırpıp tencereye döktü. Tencereyi ocağa koydu. Efe'ye bir kap
vererek bahçeden biraz çilek toplamasını istedi.
Efe bahçeye çıktığında babası üzüm
çardağının altını düzenliyordu. İki masayı birleştirmiş ayaklarını dengelemeye
çalışıyordu. Yer düz olmadığı için masalardan birinin ayağı yukarıda kalıyordu:
“Haydi, bana bir tahta parçası bul.” dedi babası.
Efe, odunluktan bir tahta parçası bulup
getirdi. Babası tahta parçasını masanın ayağının altına koyarak masanın dengede
durmasını sağladı. Sonra sandalyeleri masanın etrafına dizmeye başladı. Efe
babasına yardım etmeye çalıştı ama sandalyeler çok ağırdı. Babası ona teşekkür
etti.
Efe, çilekleri toplayıp annesine
götürdü. Kekin pişmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Annesi bir taraftan pastanın
kremasını hazırlamaya başladı:
“Kreması kakaolu mu olsun vanilyalı mı?”
diye sordu Efe'ye. Efe, kakaolu olmasını istedi.
“Keki kontrol etmeliyim.” dedi annesi.
Tencerenin üstündeki camdan baktı. “Tamamdır.” dedi. “Üstü pembeleşmiş.” Ocağı
söndürdü. “Soğuyunca açarız.” dedi.
Bu arada diğer işlerine devam etti.
Kek soğuyunca onu düz bir tabağa aldı.
Efe, keki görünce çok şaşırdı:
“Ama annee, bunun ortası delik. Mumları
nereye dikeceğiz?”
“Hımm... Bir çözüm buluruz.” dedi
annesi. “Deliğin etrafına diksek...”
“Olmaaz...” dedi Efe. Çirkin görünür.
Ben, mumların ortada olmasını istiyorum.”
“Pekii, düşünelim bakalım.” dedi annesi.
Düşünürken Efe'nin gözüne rafta duran
çay fincanı ilişti:
“Buldummm!” diye bağırdı sevinçle.
O sırada babası içeri girdi:
“Neyi buldun Arşimet?” dedi. “Suyun
kaldırma kuvvetini mi?”
“Yaa, babaa... Çok komiksin. Mumları
pastanın üzerine nasıl dikeceğimi buldum. Fincan tabağına dikip tabağı pastanın
ortasına koyacağım.
“Tamam işte, öyle güzel olur.”
“Ama mumları tabağın üstünde nasıl
durduracağım?”
“Kolaay...” dedi babası. Bir mum aldı,
fitilini yaktı. Mumu tabağın üzerine eğdi. Bu sırada bir damla mum tabağa
düştü. Babası mumu bu damlanın üstüne oturttu. Mum sabitlenmişti. Efe, ellerini
çırptı:
“Ne akıllısın babaa...” dedi.
“Senden geçmiş galiba.” dedi babası
gülerek. Bu şekilde mumları dikti fincan tabağına. Efe, mumları saydı:
“Altı tane.” dedi.
“Bugün altı yaşına girdin.” dedi annesi
gülümseyerek. Bu arada pastanın kremasını sürmüş, üstünü çileklerle süslemişti.
Babası mum tabağını pastanın ortasına yerleştirdi:
“Çok şık oldu.” dedi.
Efe ve annesi de çok beğendiler.
“Haydi, acele edelim.” dedi annesi.
Arkadaşların gelmek üzeredir.”
Çardağın altındaki masaların üstüne örtü
serdiler. Tabak, bardak, çatal ve bıçakları masaya taşıdılar. Sofrayı
donattılar. Annesi dünden hazırlayıp soğuttuğu erik şırasını sürahiye koyup
getirdi. İşte, her şey hazırdı.
“Gidip üstümüzü değiştirelim.” dedi annesi.
Ellerini, yüzlerini yıkayıp temiz
giysilerini giydiler. Çiçek gibi olmuşlardı. Efe, pencereden dışarı baktı:
“Arkadaşlarım geliyor!” dedi heyecanla
ve bahçeye fırladı.
Anne babası da bahçeye çıkıp konukları
karşıladılar. Gelenler Ezgi ve Pınar’dı. Ezgi’nin annesi gözleme göndermişti,
Pınar’ın annesi de sarma… Onları da masaya koydular.
Diğer arkadaşları da gelmeye başlamıştı.
“Herkes geldi mi?” dedi Efe’nin annesi.
“Pastayı getireceğim.”
Birbirlerine baktılar. Tuna, Gülcay,
Serkan, Sevgin, Pınar, Soner, Mehmet, Ezgi, Evrim, Nuran, Esen buradaydı.
“Necati yok!” dedi Mehmet.
“Biraz bekleyelim.” dediler.
Necati, Efe’nin doğum gününü
unutmamıştı. Evlerinin önündeki kiraz ağacına çıkmış, bir sepet kara kiraz
toplamıştı. Kara kiraz bu, durur mu! Necati’nin tişörtünü benek benek
boyayıvermişti. Necati aceleyle tişörtünü değiştirmiş, kiraz sepetini kaptığı
gibi yola düşmüştü.
Necati’yi ilk gören Tuna oldu:
“İşte geliyor!” diyerek arkadaşlarına
duyurdu.
Necati yaklaşınca çocuklar hep bir
ağızdan:
“Aaa! Tişörtünü ters giymişsin.”
demezler mi!
Necati üstüne baktı, yanakları
pembeleşti.
“Haydi, bugün ters tişört modası olsun.”
dedi Efe’nin annesi. Tişörtlü çocuklar, tişörtlerini çıkarıp ters giydiler. Bu
çok hoşlarına gitti. Necati’nin de yüzü güldü. Elindeki kiraz sepetini Efe’ye
uzattı. Efe, ona teşekkür etti.
“Necati geldiğine göre kutlama
başlasın!” dedi Efe’nin babası.
Annesi pastayı getirdi, babası mumları
yaktı, Efe sevinçle üfledi. Arkadaşları Efe’yi alkışladılar, kutladılar. İkram
edilen her şeyden yediler.
Efe’nin babası kirazları yıkayıp tabak
tabak getirdi:
Çocuklar, kara kirazlardan yedikçe
Ağızları, parmakları kara kiraz oldu.
Pınar dokundu yanağına,
“Gamzeli oldum.” dedi, baksanıza.
Serkan, kondurdu iki kaşının arasına,
Sevgin, “Hintli oldun.” dedi ona.
Gülcay, Tuna’ya kedi bıyığı çizdi.
Soner, Mehmet’i zebra yaptı.
Nuran, Evrim’e leopar benekleri
kondurdu.
Esen, uğur böceği oldu.
Efe, sevimli bir dalmaçyalı…
Sevgin zürafa,
Ezgi kelebek,
Nuran bir tavşan,
Soner at,
Gülcay koala,
Necati çil horoz…
Hopppp, herkes rolüne göre davranınca
bir cümbüş çıktı ortaya.
Öyle eğlendiler ki havanın kararmak
üzere olduğunu anlamadılar.
Efe’nin babası bol bol fotoğraflarını
çekti onlar oynarken. Kara kiraz eğlencesi, unutulmaz bir gün yaşattı
çocuklara. Evlerine dağılırken gülücükler vardı yüzlerinde.
İbrahim
Şaşma
RUH COĞRAFYAMIN ZEYTİNLİKLERİ
Adresi sevda onun, barış diye sorulur.
Ne bir nazı var bize ne kahrı ne tafrası.
Zeytin ile taçlanır, zeytin ile kurulur,
Hem gariban sofrası hem şahların sofrası.
Güvercinler su taşır, zeytinliğe aşk ile.
Alsın başını barış, aşka yürüsün diye.
Karşısında mahcuptur inci tanesi bile.
Zeytin dünya yüzünde, en nurani hediye.
Yârimin gözlerine sıfat oldu yakıştı.
Elimdeki tespihin, imamesi zeytindi.
Yeri geldi taneydi, yeri geldi akıştı.
Tanrının hediyesi, gökten zembille indi.
Ege’nin sultan soyu, üstünde yeşil kaftan.
Cümle canlar önünde, saygı ile eğildi.
Kibri yok, kahrı yoktu, anladım bizim saftan.
Hiçbir nimet böylesi, aşktan yana değildi.
Bıçakların çiziği, yüzünde âdem izi.
Kin tutmadı ne garip, varıp lezzete durdu.
Ezildi taş içinde, yine şaşırttı bizi,
Afiyete buladı, dört yandan ana yurdu.
Bir tek tanede sıhhat, bakir bir lezzet saklı.
Lügatimde her biri, gönlümde sıradağdır.
Bulur elbet huzuru, âdem yorarsa aklı;
Mutluluğun gözyaşı, akan şu sızma yağdır
İnsanlık tarihinde bütün ağaçların ilki,
Ölümsüz iksiri, bereketti bolluktu.
Mevlâna dergâhında, erenler aşı belki,
Yunus’un heybesinde taşıdığı yolluktu.
Durur tükenir hayat, deniz geri çekilir.
Zeytin ağaçlarının vazgeçtikleri yerde.
Önde zeytin ağacı, ardında yâr dikilir.
Birisi dert açar bende, biri dermandır derde.
Ve insanlık zeytinle, bir tufanın ardından
Güvercin kanadında, yeniden doğuyordu.
Sınırlar kalkar iken bir bilgenin yurdundan,
Cümle kin cümle ateş, zeytinde soğuyordu.
Herkül’ün silahıydı, Sezar’ın zafer tacı.
Kırılsa bir tek dalı, bana bir taş dokunur.
O bir sevgi bilgesi, cümle derdin ilacı;
Zeytin diye yazılır, barış diye okunur.
Murat
Halıcı
SANKİ
Silelim bu şehri haritadan
Ve şunu da, şunu da
Eğreti duran dağları da
Ki özgürlük koksun kır çiçekleri
Kör topal ilerlemesin mayın tarlalarında
kelimeler
Ve sen umuda benziyorsun sanki
Bir sana seriyorum yüreğimi
Dönüp duruyorum bir rulet masasında
Kendime bile kazandıramadan
Sızlatıyor burnumu cesedimin kokusu
Tabutuma koyun üç beş neon da
Şakacı adamdı desinler
En ciddi günü bugün
Ve sen hayata benziyorsun sanki
Bir sana eriyorum sürekli
Kendini kaybetmek
Bilinmeyenleri ararken
Peki bulmak ne demek?
Buldum mu aradım mı hep seni?
Hiçbir tarih kitabı yazmayacak bu çabayı
Ve sen bana benziyorsun sanki
Biraz var, biraz yok
Osman
Akçay
GÖZLERİN
BULUŞUR SENİNİM DİYE
Durmasın ellerin bu kadar ırak
Gözlerin buluşur seninim diye
Gönlünü ömrünce gönlüme bırak
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
Sevginle kamaşır göz bebeklerim
Sesini duymasam dert öbeklerim
Nikâh günümüzü senden beklerim
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
Sensizlik sevdiğim ölümden beter
Bu kadar yalnızlık elbette yeter
Yüreğim sadece aşkını ister
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
Kalbindir hüznümün bir tek ilacı
Sensiz her anımda çekerim acı
Durmadan işlesin sevda sayacı
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
Sevdiğim ömrümce yanımda olsun
Nazarlar değmesin varsa kaybolsun
Şipşirin bakışı içime dolsun
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
Nilüfer
Uçar
KİTABIN
SESİ
“Bir kitap,
içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.“ Franz Kafka
Aydınlanmanın fitilini ateşlemesi,
sosyal ve siyasal yapının oluşması, kültürel eşiğin aşılması; kitabın asi
gücünün sonucudur. Düşünce evrensel dinamiklere duyarlı olmalı ki ileriye, daha
güzele kapı aralansın. Kitap, kültürel miras, toplumun aynası, sanatsal ifade
biçimidir. Dil bilinci özgür düşünmenin temel unsurudur. Yol göstericiliğinden
dolayı erkler pek hoşlanmaz kitaplardan. Çünkü okuyan; sorgular, hesap sorar,
neden, niçin, nasıllarla gelişmeleri irdeler.
Gelecek kuşakların yetiştirilmesinden
kitabın katkısı yadsınamayacak kadar önemlidir. Hz. Ali, “Çocuklarınızı bugün
için değil, yarınlar için yetiştirin. Çünkü onlar sizinle aynı çağı
yaşamayacaklar” der. Tarihsel süreçte, okuma ve yazma sadece seçkin kesimlere
aitti. Okuyan insanın düşüncesi, fikri değişir, eleştirel düşünür, bağımlı
değil bağımsızdır. Kendi özgür iradesine güvenir ve düşüncesine göre karar
verme yetisine sahip olur.
Değişmeyen beyin kirlenir,
işlevselliğini yitirir, dar alanda kalmaya mahkûmdur. Öğrenmenin, okumanın sonu
yoktur, olmamalı da. Kültürler, uygarlıklar, ilerleme-atılımlar, bilinmeze
giden yolda ışığı yakalama, çağlara açılacak kapıları aralama ve daha nicesi
için; kitap varsa var olur.
Kitabın yaşamımıza girişi ve tarihi
sürecine bakılırsa hiç de kolay bugünlere gelinmediğine tanık olunur.
Yazının icadından günümüze kadar farklı
malzemelerden yararlanılmıştır. Kil tabletler, mağara duvarları, ostrakon
yüzeyleri, keten bezler, fildişi, kemikler, bambu, papirüs sayfaları, parşömen,
çeşitli deriler ve ipek levhalar; kâğıdın yapımına kadar kullanılan
malzemelerden bazılarıdır. Yaklaşık 5000 yıl önce Sümerler tarafında bulunan
yazı, kitapların doğum günü, tarihi çağların başlangıcıdır. Çivi yazısıyla
başlayan süreç çeşitli alfabelerle yazılmışlardır. Fenike, Yunan, Hitit, Sümer,
Tibet, Sami, Orhun, İbrani, Süryani (Arami), Göktürk, Uygur, Kiril, Grek, Latin
alfabesi ve diğerleri… İlk alfabe MÖ 1200 yılında Fenike alfabesidir. Hepsi
bilginin, dilin gücüne dayanır. İlk kutsal metinler, MÖ III. yüzyılda yazıya
aktarılan Rigveda, kadim kutsal kitapların en eskilerinden biridir. Tanrıya
övgü ve şükranlarını sunmak için yazılmış ilahiler ve toplumsal yaşama dair
bilgiler içerir.
Dünyanın ilk kitabı, MS 868 yılında
yazılan “Diamond Sutra” kitabı kıssalar, öğütler, Buda öğretileri içerir.
Kore’de, 1377’de Goryeo Hanedanlığı döneminde mekanik baskıyla üretilen en eski
kitap “Jikji” bir bakıma “Büyük Budist Rahiplerin Zen Öğretileri
Antolojisi”dir. Kore diliyle yazılmış Paris’te sergileniyor.
Matbaanın icadında önce kitaplar elle
yazılırdı. El yazması kitaplar kütüphanelerde cevher gibi korunmaktalar.
Kitaplar uygarlığın beşiği, çağların eşiğidir. Tarih, coğrafya, sosyal ve
kültürel aktarımların ana kaynağı olduğu gibi; mizah, şiir, roman, masal,
ninni, destan, söylence ve nice edebi yazıları kuşaklara taşıyan kaynaklardır.
Victor Hugo; “İsyan, iktidarı bırakmayan
hükümetlerin/diktatörlerin korkusudur,” sözü kitap ve okumanın önemini anlatır.
İsyan bilinçli toplumların eylemidir. Bilgi güçtür, özgürlüğün dilidir.
Tarihi akış içinde pek çok ülkede
kitaplar yasaklanmış, yakılmış, imha edilmiştir.
Nazi Alman Öğrenci Birliği, 10 Mayıs
1933’te edebî anlamda ateşle temizle ya da “arınma” havası yaratmak adına ulus
çapında 25.000 cilt kitabı çeşitli bahaneler öne sürerek yaktılar. İçlerinde;
Bertolt Brecht, Karl Marx, Arthur Schnitzler, Thomas Mann, Erich Maria
Remarque, Jack London, Albert Einstein, Franz Werfel, Stefan Zweig ve Ernest
Hemingway gibi pek çok yazarın kitapları topluca yakıldı.
Bilgi hazinesi olan, papirüslere
yazılarak rulo şeklinde saklanan yaklaşık 900,000 el yazması Antik Çağa ait pek
çok eser İskenderiye Kütüphanesi’nde bir araya getirmiştir. Arşimet, Herophilos, Hypetia, Eratosthenes,
Batlamyus, Öklid, Hippokrates, Platon, Socrates ve daha birçok düşünür filozof,
tabip ve matematikçinin eserlerinin yer aldığı bu devasa kütüphane çeşitli bahanelerle yakıldı.
Asurbanipal Kütüphanesi, Antik Yakın
Doğunun günümüze ulaşan en büyük kütüphanesidir(MÖ.625). Bu kütüphanede
günümüze ulaşan en önemli eserler Yaradılış ve Gılgamış Destanı’dır.
Babilliler, İskitler ve eski bir İran halkı olan Medlerden oluşan bir koalisyon
tarafından yakıldı.
Johannes Gutenberg, matbaayı 1450’de
icat etmesiyle kitap basımı kolaylaşsa da Osmanlı İmparatorluğu’nda günah diye
yasaklandı. Ancak 16 Aralık 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından kurulabildi.
Belirli kitaplara izin verilmiş ve
sınırlı sayıda kitap basılmıştır. Türkiye genelinde 2021 yılında 1 Milli
Kütüphane, 1252 halk kütüphanesi, 612 üniversite kütüphanesi ve 32 bin 690
örgün ve yaygın eğitim kurumu kütüphanesi mevcuttur.
Kadim dostlarımız kitaplar, düşün
dünyamızın mihenk taşlarıdır. “Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz
yaşamaktır.” Şubat 2025
Mehmet Rayman
GÖRÜNTÜ
dilimin altı gonca
yolları görünce sökülür
dizimin yamalıkları
üstümüzden geçen kamyonların
içinde ne var bilemedik gitti
evlerin sıvası hiç dayanmıyor
çok etkili buraların yağmuru
gözümü sakınsam kaşlarım ıslanıyor
üzmedim kendimi desem yalan olur
yaprakların rüzgarı geçti beni
hep olgun düşer dutlar
ilk yazımız sabrın şekeri
güneşin sabahçı tıpırtıları
dağınık düştüm sulara
dudakların böğürtlen moru
yanakların açık rüzgara
bir şarkı değilmiş hayatımız
türküsüne bağlamış atını
arkadan gelen tayfa hiç tanımıyor
denizin üstüne çıkan bulutların köpüğünü
şarılşakrak havuzun görüntüsü
KENT
MEKTUPLARI
Hazırlayan:
Seçkin Zengin
Hayrettin Geçkin
KENT DÜŞLERİ
Ben bu yazıyı bir insana gönderdim
Ben bu yazıyı mektup yerine
bir kente
Ben bu yazı kendime gönderdim
Kendime mektup yerine
Sana deneyüstü bir şeyden söz edeceğim. Ama sen deneyebilirsin.
İşini kolaylaştırmak için N.G. Çernişevskiy’in şu sözünü yanında bulundur:
“Yaşamı bozan neyse, güzelliği bozan da odur..."
Delisi oldum
Hangi kente gittimse
Yaşamayı hak etmek için orda
Çünkü delileri azalan bir kentin
Duyarlıkları azalır yoksa
Gelelim sözünü ettiğim şeye: Çanakkale’nin sanat, edebiyat ve
kültür kenti olmasını istediğini dünyanın yüzüne karşı haykırabilirsin. Bir
barış kenti ve bir turizm kenti olmasını… Yüzünü Ege Denizi’ne, Çanakkale
Boğazı’na ya da Kazdağları’na dönerek yapabilirsin bunu örneğin. Geçmişe,
şimdiye ve geleceğe… Bilinenlerin ötesine doğru uzatarak boynunu. Boyunu
sonraya, sonsuza doğru… Taammüden hem de… Aldırma düşlerin deneyüstü olduğuna.
Gerçek acı, ama gerçek şu: Çanakkale ne sanat ve kültür kenti
olabilmiş şimdiye kadar ne de barış ve
turizm kenti… Bunu gözlemiş olman gerek. Italo Calvino der ki “Öğeleri, onları
birbirine bağlayan bir mantık olmaksızın bir iç kuraldan, bir perspektif, bir
hikâyeden yoksun bir şekilde yığılmış kentleri, düşlenebilir kentlerin
sayısından düşmek gerekir.” Sahi ne dersin, düşlenebilir bir kent haline
gelebilir mi Çanakkale?
“Neden olmasın” diye başlamak gerek bence. Her şeyden önce dünya
edebiyatının en önemli beslenme kaynakları arasındaki Homeros’un ayak bastığı
topraklar buralar. Homeros’un ayak izlerini takip ederek dünyaya gitmek mümkün
belki de buradan. Deneyüstünün deneye dönüştüğünü bir düşün. Gittiğin yerlerden
bir dünya kenti haline gelmiş/getirilmiş Çanakkale’ye dönmek de mümkün diye
getir aklına. Başka bir Çanakkale’nin mümkün olduğunu yani.
Bir kenti görünür kılacak, geleceğe taşıyacak olan beton yığınları
değil kuşkusuz. Kültürüdür, sanatıdır. Kültür ve sanattan beslenen insan
yapısıdır. Yaşadıkların bunu öğretmiş olmalı sana. Ciddi anlamda Çanakkale’de
bunlar eksik ya da şimdiye kadar alınan yol, ancak bir arpa boyu… Fazlası yok.
Bunu sen de görüyorsun. Bu tespiti yapmazsan daha baştan Çanakkale’ye karşı
ikiyüzlülük yapmış olursun. Neden mi? Çünkü Çanakkale’yi aşkın, edebiyatın ve
sanatın incelttiği bir dünya kenti olarak düşleyemezsin her şeyden önce.
Deneyler de deneyüstü şeyler de düşlerle başlar. Soyut olan somutlanır
devamında da. İmkansıza koşular, ulaşılmazlıkla bitsin diye yapılmaz ki. Öyle
değil mi? Don Kişot bir saçmalık mı?
Aklıma geldi de söylüyorum: Mülksüzler’in yazarı Ursula Le Guin’in
şöyle diyor: “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir.
Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak.”
Haksız mı?
Burası Atina, Berlin, Prag, Bogota, Floransa, Louisiana, St.
Petersburg, Paris, Roma, Londra veya İstanbul gibi kentlerden biri değil.
Onlardan biri olması içinse dünyadaki yüzlerce, binlerce kentten daha avantajlı
bana kalırsa. Düşün ve şaşır istersen. Çünkü Çanakkale bir tarih denizi ve bir
kültürler müzesi… Bunu ne çok konuştuk aslında seninle. Filozoflar yaşamış bu
kentte, Geçmişte bilgeler okulu bile kurulmuş, Epikür (Epikuros) hemşerimiz. Az
şey mi?
Çok ama çok önemli bir şey daha: Atatürk, 1934 yılında 18 Mart
Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümü törenlerinde Anzak askerlerinin annelerine
yönelik, bütün dünyanın ilgisini çeken,
insan duyarlılıklarını tutuşturan şu konuşmayı da bu topraklarda yapmış: “Bu
memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost
vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle
yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen
analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur
içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını
verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”
Atatürk’ün Anzak askerlerinin annelerine yönelik sözlerini; bu
kenti, bu toprakları dünya kültürlerinin ortak evi yapma çağrısı olarak da
anlamak gerekmez mi sence? Hem böyle bir şey burasını savaş güzellemesi yapılan
kent olmaktan kurtarmaz mı? Geçmişe bir tepeden bir vadiye bakar gibi bakmamızı
da kolaylaştırmaz mı hem?
Şimdinin içinden bakmak/geçmişe
Geleceğe şimdinin içinden
Yepyeni bir akılla
Bin bir akılla
Sözün geldiği yer şurası: Çanakkale’yi bütün kültürlerin
sergilendiği bir dünya evi olarak düşleyerek işe başlanabilir demek ki. Aşkın,
edebiyatın ve sanatın içinden süzülerek oluşan bir dünya kenti olarak... Çanakkale’nin
bunu gerçek kılacak dinamikleri de var üstelik. Ama hiçbir zaman işin kolayına
kaçmak yok. Bunun için baş başa, düş düşe vermek gerek önce . Önce yol
hazırlığı yapmak, yola çıkmak... Böyle düşünürsen; her yaştan, her düşten, her
düşünceden ve her kültürden insanın ortak yapımı bir dünya kenti Çanakkale
canlanabilir gözünde. Duyguların deney üstü olduğunu bu dediklerimle karıştırma
şimdi.
Bildik bir öykü şöyle: İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük acılarla,
büyük tahribatlarla ve büyük bir ruh çöküntüsüyle çıkan Almanya, içinde
bulunduğu travmadan kurtulabilmek için hastane, tiyatro ve opera binaları
yapmakla işe başlar. Bu rasgele ve sıradan bir durum değil. Kesinlikle değil.
Almanya demişken aklıma geldi: 17 Ağustos Depremi sonrasında
Kocaeli Üniversitesi’yle dayanışma koşullarını yaratmak için Türkiye’ye gelen,
depremin yol açtığı yaraların sarılmasına katkı vermek amacıyla Bremen
Üniversitesi’yle Kocaeli Üniversitesi’nin kardeş üniversite olmasına aracılık
eden Profesör Klaus Liebe-Harkort’in şu sözleri bana çok çarpıcı gelmişti: “Bir
kenti depreme karşı korunaklı ve sağlam bir hale getirmek istiyorsanız
öncelikle o kente sanat evleri, kültür evleri kuracaksınız; tiyatro ve opera
binalarınız olacak; şairlerinizi, yazarlarınızı, ressamlarınızı, kısaca tüm
sanatçılarınızı ve sanat üreten merkezlerinizi koruma altına alacaksınız;
onların sanatsal faaliyetlerini özgürce yürütmelerine olanak sağlayacaksınız.”
Cehalet deprem değil de nedir? Cehalet açlık, yoksulluk, kıtlık
değil de nedir? Cehalet toplumun kendisini
savaş yıkıntıları içinde bulması değil de nedir? Edebiyat ve sanat
eğitiminden geçmemiş/ geçirilmemiş kentlerde, ülkelerde barış nasıl barış,
kardeşlik ne biçim kardeşlik, dostluk hangi dostluk... Sanat ve edebiyat
eğitiminden geçmemiş/geçirilmemiş ülkeler, kentler gelecek yapımına ne kadar
omuz verebilir? Klaus Liebe-Harkort’in yukarıdaki ifadesi salt depreme karşı
alınacak önlemleri ya da yapılacak işleri koymuyor ki önümüze. Akıl
çölleşmesinin önüne geçecek bir yol değil mi bu sence de?
Belki de düşsüzlüğümüzden kurtulmanın bir yolu vardır.
Ne dersin
Kuşatılmışlığımızdan, kıstırılmışlığımızdan kurtulmanın bir yolu
Öyküsüzlüğümüzden, şiirsizliğimizden…
Kendine soracağın soru şudur bana kalırsa: Ben bu işin neresinden
başlayabilirim, neresinden tutabilirim? Yanıtı kolaylaştırmak için şu
söylenebilir: İnsan gerek öncelikle bu işe. İnsanı aramak gerek öyleyse. Ve
sonra da insanı insana taşımak… Karanfil kokusuna dizilmek ve geleceğe dokunmak
böylece. Daha önce de konuşmuştuk: İnsanı aramak için işe önce kendinden
başlayacaksın. Göreceksin ki sen varsan başkaları da var.
Örneğin aklı tasarlanmamış hayata sığmayan bir düşbazla karşılaş
sokağın birinde, bir yol ağzında ya da bilmem nerede. Adil, demokratik,
özgürlükçü kent düşleri kuran bir düşbazla... Oturacak bir yer bul ve arkana
yaslan sonra da gözlerini kapa, duyarlıklarını açık tut ama. Bakalım onun
düşlerinden neler sıçrayacak senin düşlerine:
“Gelecek beklenen bir şey değil. Yapılan bir şey aslında,
yaratılan bir şey... Kitabın aydınlığı, yaşamın aydınlığına katıldığında daha
bir anlamlı hale gelebilirmiş demek ki her şey. Düşler de düşünceler de
gelişebilirmiş meğer. Ki karşınızdaki böyle bir kent manzarası.
Suyun ve rüzgârın kentinde ağırlıyor seni hayat. Denize ve kuş
seslerine sıfır evlerden birinin balkonundasın. Gülen insanlar evde, pazarda;
mutlu insanlar işte, sokakta, parkta, bahçede. Bir orkestrayı andıran hayata
bürünmüş kent. Bir ilkellik üstünden modernleşme. Dokusunu bozmadan hiçbir
şeyin. Ölü kıyılarda martı çığlıklarına toslamıyor çocuk yüzleri baksana.
Kıyılarda yağmalanma korkusu diye bir şey yok. Doğayla bir sevgili yakınlığı ki
sorma. Ne yapılıyorsa, nasıl yapılıyorsa birlikte yapılıyor. Kitap kuyrukları
iş arama kuyruklarının yerine. Adil, demokratik ve özgürlükçü bir kent.
Çocuklar düşünme derslerinde. Üniversiteler, bilim evleri, spor merkezleri
sizin için. Tek bir zeytin dalı yalnız değil bu kentte. Kendini
gerçekleştirmeyen tek bir insan yok. Eğlence yerleri seni bekliyor… Tiyatrolar,
sinemalar… Resim ve heykel sergileri… Şiir bahçeleri, öykü evleri seni… Yakında
karnavallar varmış, yakında çeşit çeşit fuarlar. Burası bir dünya evi,
dolaşıyor sokaklarında dünyalı insanlar. Burası sanatın ve edebiyatın
incelttiği bir dünya evi.”
Benim fikrimi soruyorsan, olur bunlar: Yapılır, yaratılır. Soyutun
somutu mu desem! Deneyüstünün deneye dönüşmesi mi! Sanki aha dalda elma,
Elimizi uzatsak, koparıp alacakmışız gibi. Fakat şimdilik kollarımız
yetişmiyor.
Benim fikrimi soruyorsan olmaz bunlar: Hiçbir şeye karışmayan,
hiçbir şeye ses çıkarmayan, sorup sorgulamayan, geçmişiyle yüzleşemeyen,
gelecek tasarımı yapamayanlarla olmaz… Herkesi düşman bilen, tek tip ve daima
kahraman olanlarla olmaz. Parsellenen hayatlardan kendilerine hisseler
umanlarla da olmaz. Anlamayanlardan oluşan ve birilerine keyif veren
kalabalıklardan olmaz.
Bu dediklerimi mi soruyorsan olur bunlar olur. Ama önce bu kenti
yanlış sevmekten vaz geçmek gerek.
Bu dediklerimi soruyorsan bir benle olmaz. Ben bir kişilik
fırtına, bir kum tanesi sadece. Ama işe yararım, küçük küçük kum taneleri, kum
tepeleri, kum dağları ve kum fırtınaları koparmada.
Bir de sen. Çünkü sensiz olmaz. Bir de kitabın aydınlığı katıldı
mı yaşamın aydınlığına…
Beni ararsan
Uzak değilim sana
Bir düşte konaklamaktayım
Birkaç yıldız ötede
Lafı uzatmadan söyleyeyim: Yapılacak ne varsa bilgimiz,
birikimimiz dahası vicdanımız kadardır.
Sahi nerdeyse unutacaktım: Düşbazın söyledikleri bitmemişti. Ben
araya girdim. Kendini yeniden onun dediklerine bırak. Yüzünü yarınlara daldır:
“Belleği olmalı bir kentin. Duyarlılıkları olup bitene karşı.
Şairleri olmalı... Sarkmalı dizeleri gelecek zamanlara. Çekip gitseler, müthiş
bir diş ağrısı tutmalı kenti, deprem korkuları geçirmeli, uyku girmemeli
gözüne.
Belleği olmalı bir kentin. Kim bilir, kaç yüzyıl sonrasının güneş
gözlü çocukları, yırtıp geçmede kullanmalı zamanı; dizelerden elde ettikleri
bir ışıkla, zorlu bir kazı sonucu.
Hiçbir renk, sığmamalı sevincine. Gökteki yerine dönmeli kuş
yuvaları. Uçurtmalar, gülüşünü kıskanmalı çocukların.
Belleği olmalı bir kentin. Düşleriyle hafifleyebilmeli. Koca bir
atlas gibi açılmalı önünde tasarladığı dünyalar.
Bir kentin düşünürleri olmalı
Bir kentin yazarları, ressamları, mimarları
Bir kentin belleği olmalı.”
Berrin Aydın
ÇOCUKLUĞUMUN GÖZLERİ
Gözünü sevdiğim İstanbul'um,
Merhaba. Nasılsın diye soracağım ama bana çok kızgın olabileceğini
düşündüğümden biraz çekiniyorum. Sen de haklısın biliyorum. Çok uzun zaman oldu
görüşmeyeli. Vardır benim hatırladığım bir sekiz yılı.
Kızma gözünü sevdiğim. İnan o kadar büyük bir coşkuyla özledim ki
seni ve o her biri ayrı muhteşem evlatlarını...
Hele ki ilk göz ağrın, en hüzünlü ezgin Balat'ı. Onu bir ayrı
severim, sen de bilirsin. Ama şimdi, doğrusunu konuşmak gerekirse, sen de çok
ihmal ettin onu be. Yıllarca yok saydın, görmezden geldin, kaderine,
yalnızlığına, kimsesizliğine terk ettin. Aslında kendince haklıydın. Genç ve
yeniyetme evlatlarınla uğraşıyordun o sıralar fazlaca. Neyse ki fark ettin
Balat'ın kıymeti harbiyesini. Hoş ben de suçluyum. Senin kadar ben de ihmal
ettim onu. Onunla bir başladım ben yokuş aşağı koşmaya, öyle de gitti hayat bu
yaşa kadar. Elini vicdanına koy, inan yeni yeni öğreniyorum yokuş yukarı
çıkmayı. Şimdi nasıl güzel tırmanırım, biliyor musun onun o en dik yokuşlarını
bile. İyice çökmüş, beli bükülmüş ama toparlanacak, hatta toparlanıyor. Ben
inanıyorum ona. Sen de inan.
Ya o caaaanım kızın, güzeller güzeli Üsküdar. Hazerfen bile göğe
kanat açmışken, onun sinesiyle kucaklamış tekrar yeryüzünü. Kız Kulesi'nin
nazlı gelini Üsküdar. Hep sessiz, hep çekingendi her zaman, öyle değil mi?
Tophane'ye öfkeliymişsin bu aralar duyduğuma göre. Haklısın,
haklısın da. O, hep biraz delişmen, deli dolu değil miydi zaten tabiatı gereği.
Laf dinlemiyor ki. Dinlese bir, kaç kere söyledim, her önüne gelenle arkadaş
olma diye. Evsiz, barksız kim varsa alıyor sırtlarına, koynunda uyutuyor. Sen
yine de yüreğini ferah tut, er ya da geç fark edecektir tarihten bugüne kadar
uzanan asil değerini.
Beyefendi, halim, sakin Kadıköy. Hiç değişmedi değil mi? Hala
terbiyeli bir lise öğrencisi gibi. Laf aramızda denizi de içlerinde en muhteşem
o yansıtıyor.
Biliyor musun cancağızım. En güzel ezan sesi Süleymaniye'den
yükseliyor semaya. Ama benden haber et o Beyazıt Meydanı’na çok kızgınım ona.
Sahafların çoğunu kovalamış yanı başından. Hatırlıyor musun dayımla gelmiştik
ilk onun yanına. Sen pek övmüştün git mutlaka diye. Siyah beyaz bir çizgi roman
almıştım, sayfaları sarı, soluk, eskinin de eskisi, geçmişin kokusunu tüm
küfüyle yansıtan.
Dayım kızmıştı hatta. Ala ala bunu mu aldın diye. Hala duruyor
kitaplığımda. Daha sarı, daha soluk ve daha çok küf kokuyor. Beyazıt hatırlamaz
belki de beni. Dile kolay tam kırk üç yıl önceydi çünkü.
Nedir o Beyoğlu'nun perişanlığı, o Galata'nın çaresizliği. Hiççç
kusura bakma. Sensin bunlara sebep. Kim gelip çalsa kapını, aldın yüreğine.
Bunun en büyük zararını da onlar çekti. Üvey dedin, öteki dedin, benden
demedin, özellikle Beyoğlu'na. O hep Pera idi senin için. Oysa işgalin hüzünlü
yazgısı, bir altı eylül güzünün talanı vardı onun soylu yüreğinde. Görmedin,
hâlâ da görmüyorsun. Tüm bunlara rağmen farkında mısın, en ünlü isimleri hep o
ağırladı sofrasında. Ah İstanbul'um.
Ah! Kızma bana ama suçlusun bu konuda.
Vefa nasıl? O güzel bozalarını yapmaya devam ediyor mu? Ne yalan
söyleyeyim ben onun en çok bol tanımı, sıcak mı sıcak saleplerini seviyordum.
Bana kızgınsın biliyorum. Çok ihmal ettim seni. Ama ne dünya
yükleriyle uğraştım bu süreçte, anlatsam inanmazsın belki.
Kapalıçarşı'nın dehlizlerinde, geçmişin ruhlarının fısıltısını
duyarak ne çok dolaşırdım anneannemle bilirsin. Çokkk uzun zaman oldu, o
fısıltıları duymayalı, o karanlık labirentleri dolaşmayalı.
Hareketli ve heyecanlı çocukların Mahmutpaşa ve Eminönü nasıl?
İyiler mi? Çok selam et benden onlara. Sultanahmet meydanına, Eyüp Sultan'a,
göz bebeğin Ayasofya'ya kucak dolusu selam et buralardan. Ha bu arada İstiklal
Caddesi ile Taksim Meydanı'na söyle çok yakında gelip çay içeceğim onlarla.
Gözünü sevdiğim İstanbul'um. Uğruna ne kavga kıyamet koptu
hatırlıyor musun? Bilirim senin gönlün Fatih’tedir amma uğruna nice sultanlar
kapına dayanmadı mı? Az mı göğüsledin onların topunu, tüfeğini. Güzeldin be
canımın içi. Kim istemezdi ki sana sahip olmayı. Hâlâ çok güzelsin be.
Kurtulsan yüklerinden, şu ojeleri dökülmüş kırık tırnaklarını bir törpülesen, silip
yenisini sürsen gör bak nasıl toparlanacaksın.
Ah canımın İstanbul köşesi.. Ne çok özledim seni bir bilsen. Ben
bildiğin gibiyim. En büyük hayalim senin koynunda yaşamaktı, yaş almaktı
biliyorsun. Olmadı.
Üzgünüm. Kim bilir belki bir zaman diliminde nasip olur bu
hayalim.
Seni, çocuk gözlerimin özlemiyle kucaklıyorum. Seni, boğazın o
hiçbir yerde olmayan kokusu ve her estiğinde içimi ürperten rüzgârıyla
kucaklıyorum. Seni İstanbul yanımla sıkı sıkı kucaklıyorum canımın içi.
Kaybolma hiçbir yerlere. Kara gözlü küçük kız, yara almış yetişkin gözleriyle
görmek, görebilmek istiyor seni doyasıya. Selamlar olsun sana çocukluğumun en
güzel hazinesi...
Filiz Özbay Mert
KADERİM, KEDERİM, HÜZNÜM
ŞEHİR MANİSA’M
Kuru üzüm kokulum, mesir kokulum, mektubuma başlarken yazdığım
hitaba üzülmeyesin sakın. Seni her zaman çok sevdim çok seviyorum. Ama sende
bilirsin yaşarken neler çektiğimi, şimdi bu yaşımda dönüp bakınca kendime, seni
de suçlamıyor değilim hani. Böldüğümüz, bölüştürdüğümüz zamanın milattan
sonraki yirminci yüzyılının yetmişli, seksenli, doksanlı, iki binli, iki bin
onlu yıllarında yaşadım senin kollarında.
Yetmişleri fotoğraf karesi gibi hatırlasam da seksenler ne
güzeldi. Küçük bir kasabaydın sen. Zamana meydan okuyan mitolojik Spil Dağının
eteklerinde, Lidyalıların, Hititlerin koştuğu topraklarında koştum bende. Fatih’in,
Süleyman’ın, III. Murat’ın baktığı yerden baktım dağımıza. Merkez Efendi ile
mesir macunu kardım Sultan Camii darüşşifasında, Mimar Sinan ile gezdim
Muradiye Camii’ni. Osmanlı şehzadelerinin yattığı yirmi iki Sultanlar Türbesi
yanında oynadım oyunlarımı. Bektaşi kadın evliyalar olan Yedi Kızlar Türbesinin
kıyısından çıktım Ağlayan Kaya’nın yanına. Tanrıça Leto’nun gazabına uğrayıp on
iki çocuğunu kaybedince Zeus tarafından acısı dinsin diye taşa çevrilmişti
Niobe ve Ağlayan Kaya oluvermişti. Dümdüz, yemyeşil ovanda, asma bahçeleri
içinde üzüm de topladım. Saruhanlı’nın ovasında gün ışımadan tütünde toplayıp,
dizdim direklere. Gece yarısı kuruyan üzümler ıslanmasın diye üzerlerini
örtmeye de koştum. Gerçi çocuklarının hepsini görmedim ama Turgutlu, Salihli,
Soma, Akhisar, Demirci’yi de ayrı severim. İyi bak onlara emi.
Hatırlıyor musun, en çok Sultan Camii parkını severdim. Çocukluğum
orda geçmişti. Özgürce koşardım yollarında. Karşıda Saruhan Bey Türbesi’nin
bulunduğu park, alt tarafında Ulupark, bir de koşarak gittiğim Çaybaşı. Her yer
dut ve çınar ağaçları doluydu. İzmir caddesi üzerindeki Gediz Yazlık Sineması;
geceleri onun sesleri ile uyurduk. Pop Lıkır pastanesi ve Haduva pastanesinden
alırdık en güzel dondurmalarımızı. Haduva’nın önünde Tarzan heykeline selam
verirdik. Annem anlatırdı Tarzan’ı, Manisa’yı yemyeşil yapan oymuş. Bütün
ağaçların bakımı ile de ilgilenirmiş. Dağdaki kulübesinde yaşar, yaz kış şortla
dolaşırmış. Tanışmayı ne çok isterdim onunla. Şimdi Çatal mezarlığında sonsuz
uykusunda.
İlk gençliğimde Alaybeyi’ne taşınmıştık. Sevememiştim orayı. Oysa
anneannemin mahallesiydi ama o eski mermer taşlı, güzel kapılı, süs havuzlu
bahçeleri olan evler yoktu artık mahallede. Çocuklar, torunlar; onlar yerine
sevimsiz apartmanlar dikmişler ve daha çok ev sahibi olmuşlardı artık.
Biliyorum, üniversite yıllarımda sürekli İzmir’e gidip gelerek
ihanet ettim sana. Ama şimdi görüyorum ki ben iki üç kilometrelik koynunda
büyümüş, öyle görmüşüm dünyayı. Affet beni ama bu senin suçun değil. Sen kendin
olarak o kadar güzel ve harikasın ki. Ben büyüdüm Manisa’m, büyümeye devam
ediyorum senin ektiğin tohumlarımla. Sen hep böyle var ol. Sende büyüdün,
kalabalıklaştın, modernleştin ama özünü hiç kaybetmedin. Atalarım, babam,
anneannem, babaannem, bazı akraba ve arkadaşlarım senin koynunda yatıyorlar.
Onlara iyi bak. Sonsuz Sevgilerimle…
KEMALETTİN TUĞCU
HAZIRLAYAN:SEÇKİN ZENGİN
“Kemalettin Tuğcu’nun üzerinizdeki olumlu ya
da olumsuz etkisi var mıydı?”
Rahmi Ali (Batı Trakya/Yunanistan)
KISA BİR SORU UZUN BİR YANIT
Konuyla ilgileneceklerini tahmin ettiği kişilere böyle bir soru
yöneltmiş Seçkin Zengin “facebook sayfasında”; aynı soruyu bana özel olarak da
iletmiş. Önce şunu söyleyeyim. Kemalettin Tuğcu’nun hiçbir kitabını okumadım,
ama öğrencilik ve ilk öğretmenlik yıllarımda kitapları en çok okunan bir yazar
olduğunu biliyordum. Türk Çocuk Edebiyatının hemen herkes tarafından bilinen,
tanınan, çok okunan anlamında bir nevi “Arabesk” yazarıydı. Türkiye’ye gittiğim
1950’yıllar ve sonrasında kitapçı vitrinlerinde ilk göze çarpan, Kemalettin
Tuğcu adı ve onun kitaplarıydı. Öğretmenliğimin ilk yıllarında çocuklar okul
çantalarında onun kitaplarını taşırlardı. Hatta öğretmen okulunda yaşları küçük
bazı arkadaşlar onun kitaplarını ellerinden düşürmezlerdi. Yunanistan/Batı Trakya’daki
ilkokul yıllarımda (1947–1953) ders kitapları dışında başka kitap görmedim,
okumadım. Sadece büyüklerin kasabadan getirdikleri halk hikâyeleri kitaplarını
(Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin) bilirdim.
Bu kitaplardan bazı bölümleri büyüklerimize okuduğumu hatırlıyorum. Kısacası,
benim bir çocuk kitapları okuma dönemim olmadı. Ne okuduysam, ilkokul ders
kitaplarındaki bazı güzel, ilgi çekici metinler oldu. Onlar da daha çok Yunan
Mitolojisinden uyarlanmış kısa hikâyelerdi.
Türkiye/Malatya-Akçadağ Öğretmen Okuluna geldiğimde (1954–55)
doğrudan Abdullah Ziya Kozanoğlu, Esat Mahmut Karakurt, Kerime Nadir ve Muazzez
Tahsin Berkant’ın kitaplarını okumaya başlamıştım. Okuduğum bu kitaplar,
dolayısıyla yazarları, Türk Edebiyatı çevrelerince pek dikkate alınmasalar da
söz konusu kitapların gençlere bir ‘okuma alışkanlığı’ kazandırdıkları, okumayı
sevdirdikleri gerçeği apaçık ortadaydı. Aynı kaderi, belki de daha fazlasını
Kemalettin Tuğcu ve dolayısıyla kitapları da yaşıyordu. Bu kitapları okurken
çocuklar belki çok üzülüyorlardı, bazıları belki de gözyaşı döküyorlardı,
hayata hep karamsar bakıyorlardı, ama bu sanal dünya içinde ayrımına varmadan
hiç kuşkusuz güzel bir okuma alışkanlığı kazanıyorlardı. İçlerine bir kitap
sevgisi yerleşiyordu. Kendimden çekilecek olursam devamında Çalıkuşu, İnce
Memed, İhtiyar Balıkçı, Fareler ve İnsanlar vb. kitapları defalarca okumam,
daha önce okuduğum o kitapların -Esat Mahmut, Kerime Nadir Külliyatı- bende
uyandırdığı kitap sevgisi sayesinde olmuştur.
Kitaplarını okumamış olsam da –müzmin bir rahatsızlıktan dolayı-
okula gidememiş, kendi kendini yetiştirmiş, bu arada 300’ün üstünde kitaba
imzasını atmış bu yazar bende her zaman nedenini anlamadığım bir hayranlık
uyandırmıştır. Belki de çocuklara yönelik bazı hikâye ve şiirler yazmamın ‘gizli
ilham kaynağı’ kitapçı vitrinlerindeki o
çağrışım dolu, kapakları renkli Kemalettin Tuğcu kitapları olmuştur; bilemezsin
ki… Çünkü o yıllar içinde Türkiye’de başka bir çocuk yazarı adı söyle deseler –doğrusu-
söyleyemezdim. Zaten o yıllarda “Türkiye’de adından söz ettirecek bir çocuk
edebiyatı var mı, yok mu tartışması da sürüp gidiyordu. Türk Çocuk Edebiyatı
çerçevesi içinde bir Jane Eyre, Polyana, Jul Verin Maceraları, Define Adası,
Heidi, Küçük Kadınlar, Alice Harikalar Diyarında, Küçük Prens, Pinokyo,
Andersen Masalları vb. kitaplar ayarında bir eseri hayal bile edemezdiniz ama
ilerideki olası başarılı çocuk edebiyatı çalışmalarına cesaret verebilecek
–üstelik kendi kendini yetiştirmiş- bir Kemalettin Tuğcu vardı. Onun bazı
kitaplarından alınmış parçalarla uyarlanmış oldukça başarılı bir “Ayşecik”
filmleri serisi ortaya çıkmış, yıllarca perdelerde zevkle, büyük beğeniyle
izlenmişti. Evet, onu beğenen bazıları
“Çocuklara okumayı sevdiren usta”, “Çocuk edebiyatının usta kalemi”,
Empati duygusunun ilk tohumlarını kalbime atmış mütevazı çocuk romancısı”
diyerek överken, bazıları da “Çocukların okumaması gereken çocuk hikâyeleri
yazan insan”, “kitaplarıyla çocukları ağlatan romancı” vb. sözlerle yerenler de
olmuştur. Hatta bir ara kitapları bile yasaklanmıştır bildiğim kadarıyla. Ama
varsın, olsun. Biz ne dersek diyelim, bu dünyadan bir Kemalettin Tuğcu geçti;
unutulmaz, silinmez izler bırakarak… Bir de şunu ekleyeyim: O dönemin çocukları
bizler –laf aramızda- güzel insanlardık… Kerime Nadir’in “Hıçkırık” adlı
romanını hem okur hem ağlardık...
Mehmet Doğan Karakuş
YOKSUL YAŞAM
Çocukluğum yoksulluk içinde
geçti. Ekmek bile bulamadığımız günleri yaşadım desem Çukurovalı olarak;
abartılı davrandığımı düşünmeyiniz lütfen. Kimsenin yaşamasını istemediğim bir
ağalık zulmünü yaşamak da ayrı eziyettir.
''Size neden sahip çıkılmadı?'' derken kirvemin oğlu, sene
2019'du. Yaşadığım yıl ise yoklukları; 1951 - sürgit. Yani günümüzü de katalım;
ölünceye dek böyle sürecek!
Us baylığımda oruç tuttuğum bir zamanı anımsarım. Dudaklarım dilik
dilik yarık. Komşu oğlunun evindeyim. Okula gideceğiz hani. Taze yağ, bal
sürülü közde kızarık ekmek ve ağzımın akan suyu dudaklarımın yarıkları arasına
girdikçe sızısı beynime çakılı mıh benzeri acıları yaşatıyor. Bir kızarık
ekmeğe bal, taze yağ sürüyor kadın, uzatıyor durumumu görünce;
''Sen de ye!'' diyor.
Başım göğsümün üstüne
düşüyor.
''Yiyemem!''
''Niye?''
''Oruçluyum!''
''Çocuğa oruç düşmez oğlum.
Ye!''
''Yemem!''
O an, dudak yarıklarına
giren ağız ve burun, gözümden akan yaşlarla duyduğum acıyı bugün bile unutamam.
Yani anlayacağınız, çinçik orucu tutmayı bile geri çevirdim. Çocuklara günah
yazılmazmış!
Böyle zamanlarda, nereden
geçtiyse elime, Kemalettin Tuğcu kitapları geçti.
Okudum.
Okudukça bir ötekini, daha
bir ötekini...
Benzer acıları yaşamakla
ötekilerin acılarını duydum.
Zaman geçtikçe ''Neden''
dedim.
1789 yılında Fransız
Devriminde sorulan QUOI VADIS canlandı beynimde. Bu kez başka yapıtlara,
sınıfsal içerikleri yazan yazarlara yöneldim. Zaman geldi, yazdıklarımı
beğenmedim, yeniden yazdım. Betimler içinde sınıf kavgasını belirttim. Yazdım,
yazmayı sürdürüyorum.
Kemalettin Tuğcu, sınıfsal konuları işlememde temel unsurdur. Bunu
yadsıyamam. Yaşadığım yıllar, acılar, yoksulluk, hor görülmüşlük! Lise
yıllarımda bir öğretmenimin ilerde yapmak istediklerimi anlatmamı istediğinde:
''Yarına taşıyacağım hayatım yok!'' (1970) dememin, altında ağalık
zulmüne başkaldırıda bulunmamın etkisi çok büyüktü.
''Yapmaaa!'' diye, tüm vücuduyla sarsılan öğretmenimin haykırışı
kulaklarımdadır. O ağalık, 1973 yılında peşimden Konya'ya gelmiş; Eğitim
Enstitüsü'ne girmemi engellemiştir.
Durumunuz orta halli,
varsıl, bir eliniz yağda, bir eliniz baldaysa; değil Kemalettin Tuğcu
yapıtları, dünyanın en tutarlı yazar, düşünür, kuramcılarının size sınıfsal
boyut kazandıracağını sanmam. Yalnızca birkaç söz, anlatı, betimsel derinlikten
dem vurur.
''Ben de okudum, biliyorum canım!'' havasına sokar. Bir şey
kazandırmaz.
Yazmak bir özellik, san'at olsa da herkesin bilmesi gereken;
''Yaşamayan yazamaz!'' ilkesini beynine kazıması gerek.
Kemalettin Tuğcu okumak, benzerlik taşıyan hayatımı, toplumu,
düzeni, sömürüyü, sömürene karşı ilkeli duruşu, örgütlü olmayı, yok ve
yoksulluğa karşı koymayı beynime kazımıştır.
Yadsımam olası değil.
Hatice Eğilmez Kaya
ÇOCUKLUK ARKADAŞIM KEMALETTİN
TUĞCU
Kemalettin Tuğcu, 1902 yılında İstanbul’da doğdu. Osmanlı
Devleti’nin yıkılmasından kısa bir süre önce dünyaya geldi. Yerkürede
emperyallerin dişleri kanlı bir şekilde dolaştıkları, ilk büyük paylaşım
savaşının çıkmasına sayılı birkaç yılın kaldığı günlerde büyüyüp serpildi. Ülke
derin bir hüznün pençesindeydi. Halk yokluk ve gelecek kaygısı ile sınanıyordu.
Aydınlar ise devletin kurtuluşu için çare arayışındaydı. Pek de umutlu
değillerdi üstelik çare bulma konusunda. Tuğcu ilk adımlarını düşe kalka atarken
vatandaşı olduğu devlet sendeleye sendeleye sömürgecilerle varlık yokluk
mücadelesine girişmişti. Fecri Ati şairleri tanık oldukları tablodan belirsiz
bir “o beldeye” sığınıyorlardı. Yorgun
ve zayıf düşmüş bir devletin son kuşağı 20 yüzyılın başlarında kulakları sağır
eden bir vaveyla ile tek tek doğuyorlardı. Yazarın varoluşunun farkına yeni
yeni vardığı yıllar bütün dünyanın, özellikle Osmanlı Devleti’nin başına kâbus
gibi çökmüştü. Kıtlık, salgın hastalıklar, toplu ölümler, sonu bilinmeyen
savaşlar…
Böylesi bir girişi yapmamın nedeni biz seksen kuşağına hüznü çocuk
yaşlarımızda tattıran bir yazarı anlama çabamdandır. Kemalettin Tuğcu ayrıca
bedensel engelli bir kişiydi. Yeğeni Nemika Tuğcu amcasının hayatını anlattığı,
“Sırça Köşkün Masalcısı” adlı eserinde;
Kemalettin Tuğcu’nun, Çengelköy’de, dedesinin köşkünde iki ayak tabanı
içe dönük olarak doğduğunu yazar. Eve gelen bir çıkıkçı bebeğin ayaklarını bir
tahtaya sarıp bir ay sonra düzeleceğini söylemiştir. “Sargıları açacak
olursanız çocuk sakat kalır” diye de uyarmıştır. Babası eve geldiğinde oğlunun
feryatlarını duyunca sargıları kesip atmıştır. Yıllar sonra Tuğcu bu olayı,
“Babam merhametten mi yoksa ağlamama sinirlendiği için mi bilmem sargılarımı
açmış, o yüzden sakat kaldım. Bu sakatlık yüzünden gençlik hayatımı yaşayamadım
ve okula da gidemedim. Çünkü her iki ayağımda da yaralar açılır, aylarca
yürüyemezdim. Ancak evin içinde dizlerimin üzerinde dolaşabiliyordum” diye
betimler. Ne hazindir, yazar ilerleyen yaşlarında görme yetisini de yitirmiştir.
Dış dünyaya küsen birinin kendi iç alemlerine dönmesi kadar doğal ne olabilir
ki…
Nemika Tuğcu’nun kitabında anlatıldığına göre yazar sakatlığına
neden olduğu düşüncesiyle babasına neredeyse ömür boyu nefret duymuştur.
Ayaklarında açılan yaralar nedeniyle devam edemediği okuldan gelen sesleri,
ağaçların arkasına saklanıp dinleyerek büyümüştür. Hayata kırgın başlamak bu
olsa gerek. Tuğcu, kısa bir süre Galatasaray Lisesine devam etmişse de
kendisiyle alay eden bir çocuğu ağaca yaslayıp boğazını nefessiz kalıncaya dek
sıkmıştır. Birileri elinden zor
almışlardır o alaycı çocuğu. Hani Cemil Meriç “İnsanlar kötüydü, kitaplara
sığındım” der ya. İşte tam da öyle, Kemalettin Tuğcu da yazarak hayata
tutunmuştur. Çılgınca bir yazma alışkanlığıdır ondaki hem alışkanlık hem de
daima açık, hiç mi hiç kapanmayan yaralara merhem. Ayağındaki sakatlık ömrü
boyunca taşıdığı bir keder oldu Tuğcu için. Son derece hareketli bir ruh
düşünün ve o ruha yetişemeyen ayaklar…
Kemalettin Tuğcu yetişkinliğinde, sağlıklı insanlar gibi kendisini
ve ailesini geçindirecek bir iş bulmuştur. Evlenmiş, güzel bir yuva kurmuş ve
iki çocuk yetiştirmiştir. Fakat hayatının başında onu yakalayan büyük
talihsizlik öfke, keder, derin bir hüzün halini beraberinde getirmiştir. Tüm bunlar bir araya gelerek acı öyküler
anlattırmıştır ona. Her şeye rağmen kendi kendini eğitebilmiştir Tuğcu. O
yılların genel güçlü duruşudur ondaki. Yıkılan bir devletin enkazına, yeni
kurulan bir devletin o muazzam neşesine tanık olma ayrıcalığıdır bu gücün
nedeni. Eski yazıyı, Latin harfleriyle okuyup yazmayı ve Fransızcayı
öğrenebilmiştir. Edindiği her yeni bilgi ve beceri ile hayata daha sıkı
tutunmuştur. 1928 yılında Devlet Demiryollarında ambar memuru olarak işe
başlamış, oradan da emekli olmuştur. Yine belirtmeliyiz ki 1902, 1996 yılları
arasında süren bir ömre de imza atmıştır. Yakın Türkiye tarihidir bu… Aynı
zamanda dünya için de organik hayatın sona erişinin başlangıç ve hızlı
ilerleyiş yılları… İcat edilen sinema, radyo ve bilgisayar… Tanklar, gaz
maskeleri, ağır öldürme makineleri, atom bombaları ve nükleer silahlar…
Edebiyat araştırmacıları yazarın iki yüzü aşkın eserini
listelemişlerdir. Bir tür yazı makinesidir Kemalettin Tuğcu. Konuları ve kurguları birbirine neredeyse hiç
benzemeyen fakat ortak temalarının keder olduğu insan öyküleri. Eserlerin bir
ortak noktası da her birinin umudu barındırması ve hiçbirinin mutsuz sonla
bitmemesidir. Onun kurguladığı hayatlar en eski masallar gibi iyileri
ödüllendirip kötüleri cezalandırırlar. Eser boyunca birçok çileye göğüs geren
kahramanlar, eserin sonunda yaşlı gözlerini silerler, bizden de gözlerimizin
yaşını silmemizi isterler. Tatlı bir gülümseme kalır ellerindeki kitabı kapatan
okurlarının yüzlerinde. Ve kalplerinde adaletin yerini bulduğunu görmenin o
tarifsiz sevinci. Sahi bir de Kemalettin Tuğcu kitaplarının sonlarında birer
sözlük olurdu. Çocukların sözcük hazinelerine önemli bir katkıdır esasında,
kitabın sonundaki sözlük düşüncesi.
Ben Kemalettin Tuğcu okumaya babamın bana hediye ettiği Eskici
Baba ile başladım. Eskici Baba’da yaşlı, kimsesiz ve mahallesi tarafından
yalnızlığa mahkûm edilmiş bir adamın bir çocukla kurduğu dostluk anlatılıyordu.
Önyargının kötü bir alışkanlık olması ve aile bağlarının önemi de… O yıllarda
bizim gibi orta halli ailelerin çocuklarına kitap hediye etmek gibi bir
lüksleri yoktu. Zorunlu gereksinimler ve bayramlar olmasa giysi de almazlardı.
Hatta bu davranışı haklı çıkaran “Çocuğun yediği helal, giydiği haram!” sözünü
atasözü haline getirmişlerdi. Onlara göre okuduklarımız haram değildi fakat
kısıtlı bütçelerinin ve dar sosyal çevrelerinin izni olduğu oranda… Uzun yıllar
babamın bana hediye ettiği o kitabı sakladım, sonra kime verdiğimi bile
anımsamıyorum. Bugünlerde tek cimrilik yaptığım konudur birilerine ödünç kitap
vermek…
Dedim ya öyle çok sık kitap alamazdık. Fakat birbirimizden ödünç
kitaplar alır, birbirimize ödünç kitaplar verirdik. Ta ki o kitap iyice
eskiyene kadar… Böylece daha çok kitap okuma şansımız olurdu. Okul
kütüphaneleri de okuyacak kitap bulma konusunda bize yardımcı olurlardı. Benim
İzmir Halk Kütüphanesi ve Milli Kütüphane ile tanışmam daha sonraları ortaokul
ve lise dönemlerimde olmuştu. Tanıştığımı anımsadığım ilk yazardı Kemalettin
Tuğcu. Uzunca sayılabilecek yıllar onun kitaplarını oradan buradan bulup okudum.
Liseye geçtikten sonra Tuğcu’nun yazdıkları bana çocukça gelmeye başladı. Ne de
olsa genç kızdım artık. Dünya klasiklerini okuyordum, çoktan iki gözüme camdan
yapılmış iki göz eklemiştim. Her ne kadar artık Kemalettin Tuğcu okumuyorsam da
onun sevgisi kalbime yerleşmişti. Hayatı da şöyle algılıyordum: Her şey çok
kötü olsa bile bir gün mutlaka iyiye evrilecektir! Bu çocuksu hüsnü zanna
Pollyanna’nın yardım paketinden çıkan koltuk değnekleri için sevinmesini de
eklerseniz seksenlerin iyimser kızlarının dünya görüşlerini üç aşağı beş yukarı
tahmin edebilirsiniz.
Tuğcu’nun kitaplarını okurken bir yandan kederlensem de diğer
yandan tanımı güç bir duyguya kapılırdım. Hani şu çok bilindik “haline
şükretme” duygusu var ya tam olarak o duygu… Hali vakti hiç de bozuk olmayan
bir ailem vardı. Sağlıklı ve beni seven anne babam. Ara sıra çekiştiğim ablam
ve ağabeyim. Evimiz bizimdi, bahçemizde bize ait bir tulumba, tulumbanın önünde
de yaz günleri içine girdiğimiz küçük de olsa bir havuzumuz vardı. Dut ve erik
ağaçlarımız da cabası. Ve bizim gibi ele güne muhtaç olmayan arkadaşlarımız.
Oysa Kemalettin Tuğcu’nun eserlerinde çaresiz, savunmasız, sıkıntı içinde
bunalan kahramanlar olurdu. Neyse ki biz onlardan değildik…
Yüzünü hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım, farklı illerde
yaşadığımız bir arkadaşımdı Kemalettin Tuğcu. Ona böylesine hazin öyküler
anlattığı için hiç gönül koymadım. Ya da anlattıklarına inanmazlık yapmadım.
Gözlerinin içine değilse de yazdığı satırlara bakarak onunla söyleştim.
Şimdilerde pek ağlayamayan orta yaşlı bir kadınım. O zamanlar ne güzel ağladım
sevgili yazar arkadaşım sayesinde. O benim ve aynı kuşaktan olduğum birçoğunun
çocukluk arkadaşı. Bana hayatın acı ve tatlı yüzlerini bir arada öğrettiği için
Kemalettin Tuğcu’ya minnettarım. Bizim anne babalarımız bize onun kitaplarını
okuttular. Şimdikiler okutmazlar zannediyorum. Keşke okutsalar!
Aziz ruhuna selam ile…
Zeynep Kasap
KEMALETTİN TUĞCU’YA SAYGI
SEVGİ VE ÖZLEMLE
İyi ki Okumuşum.
Kemalettin Tuğcu denilince içimi sıcacık bir duygu sarar. Onun
kitaplarını görünce duyunca hepsini alıp bağrıma basasım gelir. Dört yüz
kitabını okumadıysam da sayısını hatırlamadığım kadar çok kitabını okudum.
Kendime dışarıdan baktığım zaman gördüğüm, eften püften şeylere ağlayan, ona
buna öfke kusan, hayata küs, insanlara düşman biri olmadım. Gayet normal, kendi ayakları üzerinde
durabilen, (kendimi hiçbir zaman övmemişimdir ama burada Kemalettin Tuğcu’yu
övmek istediğim için, bunu sonuna kadar hak ettiği için öveceğim) empati
sahibi, yardımsever, merhametli, insan sever, hayvanları ve doğadaki tüm
canlıları seven biriyim. Kötüler kötü diye iyi olmaktan iyi olmaya çalışmaktan
vazgeçmeyen biriyim. Zorluklar karşısında mücadeleye devam edebilen, zor günlerin
geçip iyi günlerinde gelebileceğine inanan biriyim.
Kemalettin Tuğcu’nun kitapları bana göre, bir çocuğa verilebilecek
en mühim ders, en güzel hediyedir. Yazdığı eserlerin hemen hepsi içtenlikli,
sade anlatımlıdır. Yazdığı kitapların çocuklara etkileri olmuş mudur?
Kesinlikle.
Her şey önce ailede başlar. Peki ya sonra? Aile çevre arkadaşlar
kitaplar. Kitap okumak hayatı değiştirir mi bilmem ama insanı geliştirir,
değiştirir. Bedenin gelişimine önem verildiği kadar, ruhun, kalbin, karakterin
gelişimine de önem verilmelidir. İşte bu
yüzden aile öğretmen çevre arkadaş olduğu kadar kitaplarda önemlidir. Elbette
doğru kitaplar.
Türk edebiyatına dört yüz kadar eser kazandırmış usta yazarımız,
koca bir neslin çocuklarına kitapları okumayı sevdirmiştir. Onun kitaplarıyla
büyüyen yetişkinlere baktığım zaman büyük bir çoğunluğunun zorluklar karşısında
kolayca pes etmeyen, çalışmaya öğrenmeye önem veren, kendisini olduğu kadar
başkalarını da düşünen, empati sahibi, hayvana, insana, bitkiye her türlü
canlıya karşı merhametli, ailenin, dostluğun ve elindekilerin kıymetini bilen
büyüklerine ve kendinden önceki ustalara saygılı, sabırlı, derin düşünebilen
birer insanlar olduklarını görüyorum. İşte tam da bu yüzden Kemalettin
Tuğcu’nun kitapları doğru kitaptır.
Kitapları hüzünlü müydü? Evet. Ama sonu hep güzel biterdi.
Çocuklara doğru olanı, olması gerekeni gösterirdi.
Ben Kemalettin Tuğcu’nun önce kitaplarını sevmiş, yaşadıkça daha
çok okudukça onu daha iyi tanımış anlamış, anladıkça da sadece kitaplarını
değil kendisini de çok sevmiştim.
Doğuştan engelli olduğundan dolayı uzun yıllarını evde yatakta
geçirmiş ilkokula gidememiş, sokaklarda koşup oynayamamış, her şeyden mahrum
kalmış ama asla pes etmemiş. Kendi çabalarıyla okumayı yazmayı öğrenmiş.
Fransızcayı çeviri yapabilecek kadar öğrenmiş. Yüzlerce kitap yazmış, çeşitli
işlerde çalışmış, harf devrimi sırasında Çengelköy’de esnafa yeni alfabeyi
öğretmiş.
Kendisini, durmadan okuyarak, yazarak, çalışarak yetiştirmiş, hem
de çok güzel yetiştirmiş olan Kemalettin Tuğcu’nun Türk edebiyatına ve
çocuklarımızın karakter gelişimine katkısı yadsınamaz. Kemalettin Tuğcu hayatı
boyunca yazdı, çeviriler yaptı, Ligor Bey adlı bir Rum yazarın “Kimyayı Hayati” isimli kitabını yeni
harflere çevirdi. Doğan Kardeş Dergisi’nde müdür ve Hayat Dergisi’nde çalışmış.
Kolejlerde okuyup kurstan kursa koşmamış. Yazmak onun için ekmek
kadar su kadar önemli olduğu için yazmış. Yazmayı ve çocukları hep sevmiş. Ben
edebiyatçıyım dememiş. Ön plana çıkıp kasıla kasıla gerinmemiş. Böyle olduğu
halde çocuk edebiyatında en çok okunan yazar olmuş. Çocuklar onu çok sevmiş. Onun
kitaplarının yakaladığı tirajı döneminde başka bir kitap yakalayamamış.
Ne var ki yüksek edebiyatımız! Bir gün çıkıp ortaya bir söz atmış.
Kemalettin Tuğcu kitaplarını çocuklarınıza okutmayın!
Ben bunları ne zaman hangi yıl duydum hatırlamıyorum ama güçlü bir
şok yaşadığımı hatırlıyorum. Allah Allah o kadar sevilen, o kadar severek
okuduğum yeri gelip duygulandığım yeri gelip beni gülümseten Kemalettin
Tuğcu’nun kitaplarında ne varmış ki çocuklara okutulmamalıymış? Sonuçta ben
dört yüz kitabının tamamını okumadım. Kaçırdığım atladığım bir şey mi var acaba
diye o dönem epey araştırmıştım. Tek bulduğum şey “Kemalettin Tuğcu kitapları
ağlatıyor. Çocuklarda travmaya yol açıyor, çocukları ağlatıyor.” bak sen.
Sosyal medya denilen bir şey var artık. Birilerini bir şeyleri
karalamak ve peşinden onları yüzleri koşturmak çok kolay ne de olsa. Bir kişi
veya bir grup ortaya bir söz atıyor, geri kalanlar, belki de Kemalettin Tuğcu’nun belki de bir kitabını
bile okumamış olanlarda onları alkışlıyor.
Travma denilen olay bu kadar basit bir olay mı? Bunları
söyleyenler çocukluklarından bugüne hayatlarında hiç gerçek bir travmayla
karşılaştılar mı acaba?
Kitaplarda hep pozitif şeyler olsun hep yoga mı yapsın çocuklar?
Öyle mi öğrenecek iyiyi, kötüyü; yoksulu, zengini, emeği, adaleti.
Ayrıca ülkemizde televizyon dizilerinde programlarında her şey çok
iyi çok güzel, daha bebeyken çocuğunuzun eline tutuşturduğunuz cep
telefonlarında bilgisayarlarda izledikleri her şey toz pembe ama Kemalettin
Tuğcu kitapları psikolojisi bozar.
Kemalettin Tuğcu kitaplarını okuyarak büyümüş biri olarak kendimde
sağda solda bahsedilen öyle bir travma görmüyorum açıkçası. Bu yazıyı
hazırlarken bir arkadaşıma sordum “Sen çocukken hiç Kemalettin Tuğcu okudun
mu?”
Yok, dedi ben sevmiyorum onu. Okumadım ama sevmiyorum. Okumadığın
bir yazarı nasıl sevmiyorsun? Çok acıklı dramatik şeylermiş onlar”
Eh yüksek edebiyatımız karar vermiş, tü kaka demiş. Yüksek
edebiyat deyince aklıma Cemal Süreya’nın bir şiirinde yaptığı gönderme aklıma
geldi.
“Bütün mimarlar yüksek, mühendislerde. Bir sen kaldın alçak mimar,
ey Sinan Usta”
Kemalettin Tuğcu’muz da yüksek edebiyattan değildir. Çünkü kendisi
her fırsatta edebiyatçı olmadığını sadece yazdığını yazmayı çok sevdiğini
söylemiştir. O, çevreye insanlığa duyarlı çocukları doğayı yeryüzündeki her
canlıyı seven iyi ve güzel olandan yana olan bir yazardı. Hiçbir gruplaşma
içinde olmadı. Yaranmak uğruna kimselere yakın olmadı. Ne solcu oldu ne sağcı
ne de yağcı. Tek idi. İşte tam da bu yüzden harcandı. Üstelik kitapları hala
çok satıyordu ve yaşıyordu! Bir şeyler yapmak gerekiyordu!
Nihayetinde Kemalettin Tuğcu kitaplarının yasaklandığını ömrünün
son yıllarında öğrendiğinde ağladı ve 1996 yılında öldü”
Ağladığını Mustafa Ruhi Şirin’in “Çocuklara Okumayı Sevdiren Bir
Yazar Kemalettin Tuğcu İçin Vefa Ödevi” adlı günlüklerinden öğreniyoruz.
Resmi olarak bir yasaklanma yoktu. Ama birçok yerde başlıklar bu
şekildeydi. Cadı avı başlamıştı. Karalama kampanyaları yapılıyor, bazı
pedagoglarımız da buna destek veriyordu.
Çocukların psikolojisi bozulurmuş. Çocuklarımızın psikolojisi
bozulur, çocuk bir birey diye diye büyüttüğünüz çocukların birçoğunu görüyoruz.
Hayvana eziyet eden, insan sevmeyen, büyüğüne anasına babasına saygı
göstermeyen, çuvalla paralar döküp anca iki üç şey öğretebildiğiniz,
merhametsiz, bir tek ben en çok ben diyen çocuklarınızla gurur duyun. Ve ezin
ezmeye devam edin kendi ayakları üzerinde durabilmeyi öğrenmiş kimseye
yaltaklanmamış, hiç okula gitmeden okumayı yazmayı öğrenmiş, Fransızca öğrenmiş
yetmemiş, Fransızca kitaplara çeviri yapıp edebiyatımıza hediye etmiş, yüzlerce
kitabı edebiyatımıza kazandırmış, insan olmayı duyarlılığı gösteren öğreten
Kemalettin Tuğcu ve onun gibi değerleri sizin safınızda değil insanın yanında
yer aldıkları için, sizin yanınızda olmayanı ezmeye yok etmeye devam edin.
Ayakta alkışlamak gereken böyle bir ustayı böyle bir devi yermeye
edebiyatımızdan silmeye çalışmak. Kemalettin Tuğcu kitaplarını okumaya
başladığım zaman elimden bırakmazdım. Kitapları elbette beni çok etkilemiştir.
Ama iyi yönde. İyi bir insan olmaktan vazgeçmemeyi, kötü günler olsa bile iyi
ve güzel günlerinde gelebileceğini, kötü insanlar olduğu gibi iyi insanlarında
olduğunu, başkalarının hakkını gözetmeyi öğretmiştir. Ve hissiyatı yüksek bir
insan olmama muhakkak onun kitaplarının da katkısı olmuştur.
Hiç ağlamadan, azıcık bile hüzünlenmeden nasıl insan olabilir
insan?
Kemalettin Tuğcu okumuş çocuklar hayvanları sever, ailesinin
kıymetini bilir, öğretmenine saygılıdır, yardımseverdir. Diğer mesleklerde çalışan insanları küçük
görmez. Adalet ve eşitlik duygusuna hissiyatına sahiptir.
Dönüp ardıma baktığım zaman, iyi ki Kemalettin Tuğcu kitaplarıyla
tanışmış, onun kitaplarını okumuş onun kitaplarıyla büyümüşüm diyorum. Şimdi
bol keseden, bazen hak ettiği yerlere gitse de
çoğu zaman keyfe göre ödül
verilenleri görüyorum da daha çok üzülüyorum adaletsizlikler için. Kemalettin
Tuğcu yaşamı boyunca sadece bir kere ödül almış o da 93 yaşındayken.
Gerçi bunun onun için önemi yoktur. Onun ödülü onun kitaplarını
sevenler ve saranlardır.
Sevgili Kemalettin Tuğcu ’muza, ilk edebiyat öğretmenlerimizden
birine rahmet, saygı ve sevgiyle...
Mehmet Rayman
KEMALETTİN TUĞCU
Yıl 1973. İstanbul için ilk yıllarım. O sene üniversite soruları
çalınmıştı.
Ankara’da girdiğimiz sınav Eylül’e kaldı böylece. Çok iyi geçti
dediğimiz sınav soruları, o günün gazetesine düşmüştü bile. Umutlarımız
yoksulluğun pençesinde can çekişirken, iş aramak için çocuk yaşta düştük
yollara. Ankara, karanlık bir geceye girmişti. Biz savrulduk taşı toprağı altın
dediklere şehre. Ankara çöküntü, her taraftan gelen kömür kokusu, kirli hava
sanki peşimizden geliyordu. Yaşam iyice tıkandı. Serçelerin öldüğü, göz gözün
görmediği dumanlı kara sarmalında kalmıştı başkentin sokakları.
Sabaha karşı, Harem sularında vapur homurtuları, sisli bir
korkuyla indik otobüsten.
Yirmi beş kuruşluk jetonla geçtik Sirkeci’ye. Cağaloğlu Yokuşu
belleğimizde basından beri.
Gazetelerin dergilerin çıkış yeri. Hiç eksik olmamıştır
üstümüzdeki etkisi. Basın yayına yatkınlığımız buradan gelmekte. Gürün Han’dan
girdik içeri. Kemalettin Tuğcu kitaplarını basan bir matbaa.
Camında kitap kapağı üzgün bir çocuk ağlamakta. Oraya buraya
bakınıyordum. Orada çalışan çocuklar vardı. Arada bir girip çıkıp
şakalaşıyorlar. En üst katta bulunan çaycıya sesleniyorlar. Üç beş çay geliyor
hemen.
Konuşur olduk onlarla. Liseyi yeni bitirdiğimi söyledim. İş
aradığımı ekledim bu ara. Bizden büyükçe duran uzun saçlı genç, gel bizimle
alış deyince sevindim. İşte burada kesişti yolumuz.
Kemalettin Tuğcu kitaplarını okullara dağıtan bir basımevi. Beni
yaşlı sakallı bir beyin odasına götürdüler. Uzun saçlı diğerlerine göre daha
deneyimli genç, çok şakacı biriydi. Bizi geçersin kısa sürede der gibi takıldı
bana. Oysa iyice benimsemişti işini. Belki ortaokuldan terkti.
Adam sorgudan geçirdi beni. Sonra zımbacı olarak başladım işe.
Haftalık elli liralık iş buldum sevinciyle döndüm bizim köylülerin çalıştığı
çini dükkanına. Hep sağa sola döndüm o gece.
Geldim gittim bir hafta boyunca. Baktım. Çay yemek derken elde
kalmadı hafta sonu harçlığı. Ama kitaplara dokunma fırsatını yakaladım böylece.
Benim görevim fasikülleri kapağına geçirip zımbalamaktı. Öğlen arası okuduğum
kitapları beni çok etkilemişti. Yoksulluk, acıma duygusu ta o zamandan beri
yerleşti yüreğime. Tuğcu hikayeleri, köy çocuklarının en ince kitaplarıydı. Okudukça
gözleri doluyordu çocuğuna bakan anaların. Geniş bir okuyucu kitlesi vardı.
Üvey baba, ekmek parası, sokak çocuğu, cambazın kızı, zavallı büyükbaba,
yuvadan uzak, benim babam gibi hep acıklı konulara değinmiştir. Çocuk yaşta ayaklarından kaynaklanan bir
rahatsızlığın sonucu hep eve kapanmış. İçine kapanık bu durum onu yazmaya
sürüklemiştir. Hiçbir engel eylememiş yazma hevesini.
Merak uyandıran bir dili var. Yalın ve içten yazdığı için geniş
bir okur kitlesine sahip.
Etkilediği birçok öykücü olduğunu sanıyorum. Benim üzerimdeki
etkisi hiç yılmadan yazması.
Ezikliği üstünden atmasıyla, topluma daha yetkin bireyler
kazandırması. Çocuk edebiyatını öne çıkaran biri olarak algıladım. Çok üretken
bir yazar. O günlerde kaldırım üstü kitapçılarda satılan eserleri, bugün
görünmez oldu. Konularına bakınca bugün içinde bulunduğumuz durum daha acı
verici. Bunca zaman geçmesine karşın, insanların benciliği almış yürümüş. Kof
bir kalabalık.
Öykümüzün de örtüştüğünü görenler olacaktır böylece.
Zübeyde Seven Turan
ÇOCUKLUĞUMDAKİ KEMALETTİN
TUĞCU
Babamın görevi nedeniyle çocukluğum köylerde geçti. O yıllarda
özellikle köylerde öyle kolay çocuk kitabı bulunmazdı. Babamın ve öğretmenimin
(ikisi de köy enstitülüydü) çabalarıyla yine de kitapla erken buluşan
azınlıktan olduğumu söylemeliyim. İlkokul yıllarımda Tentenleri saymazsak çocuk
kitabı olarak Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla tanıştım.
Kemalettin Tuğcu bana göre çok iyi bir çocuk edebiyatçısıydı.
Yapıtları üstü örtük duygularımızın sözcüsüydü. Ülkemde çok tanındığı dönemde
bu alandaki kocaman bir boşluğu dolduruyordu. Deyim yerindeyse, “Tek kişilik
bir orduydu.” Acıklı olayları öyküleştirirken, onları kendi süzgecinden süzer
öyle sunardı çocuk okuruna. Doğrudan yaşamdan beslenirdi. Dokunduğu yaşamsal
konuları özenle çekip çıkarırdı kalın örtülerin altından. O olayları, olayların
kötü kahramanlarını ötekileştirmeye çalışırdı bence, bunu başarırdı da…
Yapıtlarının tamamında insan psikolojisi, pedagojik yan ağır
basardı. Bununla en katı insanı bile kendi çizgisine çekmeyi başardığını
söylemeliyim. Bu savımla onun edebiyattan ıradığını düşündüğüm anlaşılmasın;
her ikisini de buluşturan bir kalemdir Kemalettin Tuğcu! Ayrıca sıradan okur
hep kendinden bir şeyler bulurdu yapıtlarında.
Onun yapıtlarının önde koştuğu yıllarda, bir metin ne denli
acıklıysa o denli başarılı sayılırdı. Bilenleriniz vardır, o yıllarda
sokaklarda destan okuyucular gezerdi. Destanın en çok ağlatanı en iyisiydi. Bir
de destanı sesi güzel birisi okursa, insanlar işini gücünü bırakır sonuna değin
onu dinlemeye koşardı sokaklara. Dinlemek de ücretliydi. Herkes gönlünden kopan
neyse okuyana biraz para verirdi. O dönemlerin ölçütü acıklılık derecesiydi.
Bugün bu yazıyı yazarken geçmişteki okumalarımın yaşamıma
yansımalarını düşündüm. Özellikle Anadolu’daki idarecilik görevlerim sırasında
insanlarla Tuğcu’nun yapıtlarındaki öğretinin etkisiyle daha yakın işletişimler
kurabildiğimi düşünüyorum. Ayrıca eksiklerimize karşı direncimizi tetikleyen
bir güç verendi yapıtları. Bütün acıklı anlatıların sonunda tutunmayı başarır.
Okuru acıklı ortamlardan çekerek gün ışığına çıkarmayı unutmaz.
Onun, “Ben çocuklar için yazıyorum. Edebiyat yapmaya çalışmıyorum.
İçimden geldiği gibi yazıyorum,” söyleminde yüklü değil mi her şey?
Kemalettin Tuğcu’nun en önemli özelliği bence, ötekileştirileni
itildiği kuytudan çekip gün ışığına çıkarma yetisidir. Ondandır, Tuğcu’yu
özümseyerek okuyan nice çocuk okur, okuma alışkanlığı kazanırken özdeşim
(empati) yapma yetisi de gelişmiştir. Okurları onun ötekine dönük aynasındaki
yansımanın ayrımındadır.
Yarım yüzyıl Türk Çocuk Edebiyatına damgasını vurmuş bir kalem
ustasıdır Kemalettin Tuğcu. Aynasındaki itilen, kakılan, tüketilen; yoksun ve
yoksul insanlar bir dönemin fotoğrafıdır aslında. O, zaten var olan ve kanayan
yaraları öne çıkarak toplumsal bir görevi yerine getirmiş; başka sınıfların o
insanları ve insanlık hallerini görmelerini sağlamıştır.
Bugün ben de çocuğa yazan biri olarak, içimdeki yazma dürtüsünü
tetiklediğini de paylaşmalıyım okuduğum yapıtlarının.
Kemalettin Tuğcu’ya bugünden bakmak, değişik yorumları da birlikte
getirecektir. Bugünün koşullarında, geçmişe bakmadan Tuğcu’yu yermek çok adil
gelmiyor bana.
Saygıyla anıyorum.
Selam olsun…
İZMİR/ 11 03 2025
Yaşar Özmen
DİLHAN
(Dilhan, oldukça uzun nehir şiirdir. Birimler,
şiirin aralarından alınmıştır.)
(…)
Barut kokusu, çıkar soylusu, açlık sesi
Ne günler ki
cinsini yiyen çağın elbisesi
Yüzer
damarlarımı; ön dişleri keskin
Doğrar küflü neşter ağırlık merkezimi
Yedi delikli kent üstünde çıkar nefesi
Bunlar
bizden değil; bu bizden tut elini.
İnsanlık görevi, yoksul kaderi, timsah gözyaşı
Genç ölümlü gecekondulara
süslü
mezar taşı
Ah Dilhan
masumiyet kürenen sokaklarda
Vardır her ölümün bir kimliği bir de suç ortağı.
Kimilerinin canını ortaya koyduğu ülküler
Kimilerinin sürek pususu kurduğu kamu malı
Bu devlet, bu
insan, bu kara-deniz-hava
Uydurulur yasaya kitaba, olmadı punduna
Verimlidir topraklarımız,
yemekle
tükenmez ki Dilhan…
******
Baldırı çıplak öykülere inanılmaz Dilhan
Dönen
dolapların ruhuna
çekiç vuranlardanız
Her eylem kendinden çoook ötelere uzanır
Tekdüze
değil düşlediğin gibi;
ucu
kangren
Umut
vermek isterdim olur yeri olsaydı
Çağın
öfkesi işte;
göründüğünden
daha işveli
Yüz
yılın birikimi, tüm kapılarını sürgülemiş
Dönmüş
arkasını güneşe aya, tafra satar
Cehaletin
ön tekeri,
akla
rehber olmuş sürgit
Silmiş
süpürmüş öç fırtınası bütün dağları
Elimi attığım her kara parçası
ele
geçirilmiş yazık
Uykumuz
ne ağırmış Dilhan,
çöl
ıssızlığı…
****
Güncelin uğultusu yüzümde alev alev
Ne
zamandır izliyorum
karanlığın göz kırpışını
Beraat etmiş bir eşkıya soyluluğu
Yapısöküm çabanın dengesiz kantarı
Üst üste yığıyor
telve
telve süzülen sarhoşluğu
Yıkılan her çağdaş yapının yanı
başında
Nöbetteyim tek başına,
ağrılarım
aygırlaşıyor
Ağzını büzüp susturacakmışım gibi
boşluğu.
Salt güncelin sorunu değil ki bu
Dilhan,
göğsüm
daralıyor.
Aklın tanrılara kurban edildiği günden
beri
Dönem
dönem aymazlığın şimşir çubuğu
Pamuk
tenine kavgan yüzünü sürüyor…
****
Nereden nereye bilir misin Dilhan?
Menekşe
gibi açan kızların gülüşünden
Şark
ezilmişliği üstüne kurulan cennete
Tahtırevan
üstünde
Güle
oynaya gider gibiyiz.
Çağdaş dünyanın gümüş hançeriyle
İnsanlık
avına pek yakın günlerdeyiz.
Kalsak
ayrı bir dert,
gitsek
bu kervan yolda bırakılmaz.
Kurduğumuz rota tuttuğumuz yol
Saçaklı bir coğrafyanın hışmına kurban
Yalpasından
belli
bu
eksen zorlamayla dönmez.
Ah
şu sunturlu zaman ve insan denen varlık
Aklını asmış da çöl yeline
Akıl
dilenir ondan bundan
Ne
dersen de, kılı kırk yarar da
olmaz
böylesi körtapan.
(…)
Musa
Öz
KATMERLERİN
VE YERALTI ZENGİNLİKLERİN
Ah, o katmerlerin, uçurumların, o
yeraltı zenginliklerin
Göğsü bağrı açık bir sonbahar dayanıyor
yoksul kapımıza
Işımaz aydınlık içinde lamba, olmaz
gölgesi de
Yazın hırpani keten gömleği, yalnızlık
gibi bembeyazdır.
Türkçe bir sözcüğe takılsa mor menekşe,
tökezlese
Ben ölürsem şapkamla ölürüm, ölünmez mi
bir gelincik için
Ahşap evlerden sızan kızlar gibidir bu
acı hatıralar
Masumiyet bitiyor, uyku saati gecikmiş
kızlar kalıyor geriye
Tasalarını soyunuyor, bileziklerini ve
beliklerini de
Örtüsüz ve acar bir şehvet buruşuyor ak
topuklarında
Yorsa biraz kısrağını, iki dere geçince
sönecek farları
Harmandalı bir devinim seğiriyor
dizlerimin arasında
Beklemediği yerlerinden öpüyorum, çatal
pınar, mor halı saha
Kasığıma gömdüğüm dinamitler, bekliyor
avlunun tavını
Silahlarını kuşanıyor, tenhasında
zehirli otların kokusu
Yasadışı işlerini kurguluyorum elmanın,
büyülü kem izlerini
Örtüsüz ve acar bir şehvet buruşuyor ak
topuklarında
Ah, o katmerlerin, uçurumların, o
yeraltı zenginliklerinle
Türkçe bir sözcüğe takılsa mor menekşe
tökezlese
Örtüsüz ve acar bir şehvet buruşuyor ak
topuklarında
Yorsa biraz kısrağını, iki dere geçince
sönecek farları