19 Mart 2025 Çarşamba

Şiir Sarnıcı (e-dergi), Nisan 2025, Sayı 24

 

Şiir Sarnıcı (e-dergi), Ocak 2025, Sayı:24





YAYINCIDAN

Dünya şiir gününüz kutlu olsun. İnsana dokunan, zamanı içinde duyumsatan, yaşama tat veren şiirler yazılsın. Hem de en yeni ve etkileyicileri yazılsın, dilerim. Yayıncı olarak gelenekselleşmiş bir şiir bildirisi yazmak niyetinde değilim. Çünkü sanat/şiir bildirilerine karşı ben çok olumlu bakmıyorum. Sanat ve onun alt unsuru şiir, bildirilerle yönlendirilebilecek ya da daha yenisine yol verebilecek kadar felsefi temelden yoksun bir konu değildir. Bugüne kadar gelmiş geçmiş büyük şair/sanatçı kabul ettiğimiz kimlikler; bildiriler (manifesto) yazmış; okur tarafından çok anlamlı bulunmuş, şiir için çıkış noktası olarak ele alınmış da olabilir. Bana göre asıl gerçek şudur: Ne sanat bildirilerle belli kalıplar altına alınabilir ne bildirilerle sanata/şiire yön verilebilir ne de şiir serüvenine bildirilerle katkı sağlanabilir. Şiir bildirileri, şairin kafasında kurguladığı sözde gerçekle şiiri örtüştürmeye çalıştığı kişisel bir uğraştan öte geçemez. Bana göre bildiriler, sanata/şiire terbiye vermeye çalışmaktır. Mevcut bildirilerin içeriği de bunu kanıtlıyor zaten. Sanat dikte kabul etmez; şiirde…

Bildiriler, şiiri kişileştirerek ona değişik anlam yüklemeler, şiiri dev aynasında görüp onun üzerinden kendi inanç ve büyü anlayışını görünür kılacak özlü sözler; şiir sanatının ruhunu açmaya yetmez. Şiir yazınının tarihsel çizgisine baktığımızda, bu tür girişimlerin, şiir sanatına hiçbir yararı olmadığını görebilecek bilgi birikimine sahibiz sanıyorum. Evet şiir, derin ve köklü bir sanat türüdür. Anlam, anlatım ve ses niteliğinin; belirli bir kapsamı ve tasarım  sınırı yoktur.

Devasa bir uzaydır şiir. Bu yüzden şiirin derin yapısıyla uğraşmaya çoğu kimse cesaret edemiyor. Açık söylemek gerekirse, -bazı şairlerimizi hariç tutmak kaydıyla- ülkemizde şiir çoğunlukla öncekinden gördüğün ezberle yazılan bir söz dizinidir. Konunun eğitim sorumluluğu edebiyat fakültelerinde olduğuna göre, buralarda da şiirle ilgili yeterli kuramsal bilgi verilmediği, şiir tekniğine hiç değinilmediği, araştırmaların da bir öncekinin ne yaptığını irdelemek şeklinde olduğu dikkate alınırsa, böyle bir yargıda bulunmakta haksız sayılmam. Ayrıca şiir eğitimi/atölyesi gibi bireysel ve tüzel girişimler, işin akademik boyutundan uzak sürmektedir. Elbette her sanat türü, tarihsel ve kuramsal bilgiyle ele alınıp örtük yanlarının açığa çıkarılmasını, yolunun aydınlatılmasını hak eder. Zamanla bu yapılacaktır, umarım.   

Şiir Sarnıcı (e-dergi), 24. Sayıya ulaştı. Derginin, çıkış bildirisinde belirlenen hedeflere ulaşamadığını üzülerek belirtmek zorundayım. Yanıldığım birinci neden şuydu: Şair ve yazarlar; şiir ve yazın adına ortak bir noktada herhangi bir ayrım gözetmeksizin toplanabilir, destek verebilir, düşüncesiydi. Kaygımız şiir ve yazın değilmiş demek. E-derginin, diğer basılı dergiler gibi parasal, dağıtım ve iletişim gibi derdi de yoktur.  Dergiyi, her ülkeden istediğin dile çevirip okuyabilirsin. Özellikle yurt  içinde hedeflediğim yoğunluk  oluşmadı. Gelen bildirimler ve bloğun sayaçlarından gördüğüm kadarıyla yurt dışından dergiyi inceleyen oldukça çok. Derginin tıklanma oranı, basılı dergilerin ulaştığı okur sayısından kat kat daha fazla… Yeterli mi, elbette değil.

Biliyorsunuz yayıncı olarak ben yazar ve şairlerden ürün istemiyorum. Bu, bana popülist bir davranış gibi geliyor. Şiir Sarnıcı, söyleyecek sözü olan şair-yazarların tarafsız bir platformudur. Yazar-şair kadrosu yoktur ve herkese açıktır derginin sayfaları. Ad, dergide yer alacak ürün için etkisiz elemandır.  Yeter ki ürün, sanat değeri taşıyor diyebileceğim özelliklere sahip olsun.

Yayımını istediğiniz şiir ve metinlerinizi, derginin e-posta adresine göndermelisiniz. E-postanız ve içeriği, yayım istek onayıdır ve yapıtın size ait olduğunu gösteren belgedir. Yani yazar ve yayımcı arasındaki bir tutanaktır. Dergimiz her ne kadar sayısal olsa da Milli Kütüphane gibi resmî kurumlarda kayıt altındadır.

Seçkin Zengin, Kemalettin Tuğcu ve Kent Mektupları dosyalarını hazırlamış. Bu sayımızda her ikisine de yer verdik. Tat alacağınız, zevkle okuyacağınız yazılar var.

Mutlu ve esenlikli günlerde okumak, okunmak dileğiyle…

 

Seval Arslan
KIRMIZI

-zamanın yongası
içinde bin sızı adı kırmızı-

 
geçip gittiğin sarp yollarda
paslı çiviler kalbine batan
canını yakanı nasıl bağışlarsın
kimsenin duymadığı yerde
vurulan karanfiller kırmızı
 
ürkek dişi ceylan gibi
içtiğin ırmağın bulanık suyu
tuz bastığın yara irinli
ıslığına saklanan isyan kırmızı
 
üstüne çullanan filizkıran

soluduğun siyah cüppeli zaman
diş gıcırdatan tehditler yasadışı
çatlayan dudaklarda susuşlar kırmızı
 
yakmaz sandığın ateşin büyür gözleri
yanar tüm zamanlar, yakılır insanlar
kapanır açılan kapılar
alevin çatallanan dili kırmızı
 
çalınırken zorla hayallerin
nasıl bağışlarsın canını yakanı
kimsenin görmediği yerde
akan gözyaşların kırmızı 


F. Kadri Gül
SUSKUN BİR DAĞIN RUHU

 
Kulağı kirişteki rüzgârın
söylediği türkü
sağaltabilir mi?
yüreğindeki yangını
O yüce yalnızlığın
çoğul acınla
suskun bir dağın ruhu değil misin? 

Zeynel Güney
ATEŞ KÜMELERİ

Yokluk kıtlık köylüleri umarsız bırakırken bir taraftan da eşkıya baskınlarına uğruyor, köyleri talan ediliyordu. Soyguncular köyde un, buğday, giyecek elbise, koyun, keçi, sığır hepsini toplayıp sürüp götürüyorlardı. Eşkıya baskınlarından bıkan halk, soygunda kurtulmasını istediklerini köyün dışarısına çıkarıp saklıyorlardı. Bu da köylüyü canından bezdiriyordu. 

Köyden bir delikanlı eşkıyanın komşu köye geldiğini, köylülere eziyet ettiklerini, aksi konuşan yaşlı birini çok kötü dövdüklerini, adamın sabah olmadan öldüğü haberini getirdi. Kamber Emmi “Bu kadar yakına gelmişler…” dedi. “Artık tertibat almamız gerekli.” dedi, Hüso Emmi. Köy meydanında bulunanların hepsi “Kuzu kuzu yem olmayalım… Bizim elimiz bağlı değil ya… Gelecekleri varsa görecekleri de vardır…” diyorlar, herkes bir şeyler söylüyor ya da söyleneni başıyla onaylıyordu.

Hemen tedbir alma işine başlandı. Kadınlar ve çocuklar köyün üst yanındaki meşelik yere saklandılar. Köyden, atışına sağlam üç mavzerli kimsenin fark edemeyeceği yere gizlenip tetikte bekliyordu. Köy engin yerde olmasına karşılık etrafı dik tepeler ve dağlarla çevriliydi ve bir tarafı da meşelikti. Köyün gençlerinden bir kısmı hep Sivri Tepe’nin orta yerinde bekliyorlardı. İşaret aldıklarında hızlıca ateş yakmaya başlayacaklardı. Bir kısmı kadın ve çocukların bulunduğu meşeliğin güvenliğini sağlıyordu. Diğerleri de köyün belli yerlerinde bekliyordu. Elinde silahı olmayanlar da balta, kazma, tarha ne varsa onu yanında bulunduruyordu.

Bir akşamüstü daha ortalık alaca karanlık iken, üç atlı rastgele mavzerleriyle havaya ateş ederek köye girdiler. Peşlerinden öteki atlılar da geldiler. Köyden karşılık veren olmadı. Bu yapılan karanlığa kuşun sıkmaktı. Köy eşkıyalar tarafından tamamen kuşatıldı. Her girdikleri evde yaşlı kadın ve erkekle karşılaşıyorlardı. Çapulcu takımını gördükleri pek şaşırtmamıştı. Eşkıyanın geleceğini haber alan köylüler genç kadınları, kızları ve çocukları bir yerlere saklıyorlardı. Yağmacılar karşılaştıkları her yaşlıdan yiyecek, altın ve para vermesini sağlamak için eziyet ediyorlardı.

Köyün içinden biri “Şimdi işaret vermenin tam zamanı…”dedi ve parmaklarını ağzına götürerek üç defa ıslık çaldı. İşareti alan ateş yakacak gençler, o andan itibaren Sivri Tepe ve öteki dağ yamaçlarından ateşler yakmaya başladılar. Eşkıyadan biri Kamber Emmi’ye sordu “Bu ataşlar neyin necisi.” Kamber Emmi kızgın bir şekilde “Onlar bizim köyün yiğitleri… Sen o dağlarda kaç cengaverimiz var bilir misin? Birazdan gelip hepinizi telef edecekler!” der demez eşkıya uzunca bir düdük öttürdü. Hepsi pürtelaş atına binen savuştu. Ateş yakma işi eşkıyanın beklemediği bir durumdu. Şaşırdılar. Uğradıkları hiçbir yerde böyle bir karşılık görmemişlerdi. Geldikleri yöne doğru toplandılar ve kayboldular. Gerçekten kaçıp gittiler mi diye köyün gençleri tarafından o yön kontrol edildi. Hepsi kar suyu gibi batmıştı. Gitmişlerdi. Çapulculardan biri atının eyerini sıyırıp yere indirmişti, atı rahat etsin diye… Başka bir eşkıya ayağındaki gön çarığını çıkarmıştı, ayağı rahatlasın diye… Ama meşelik yerde saklananlar, geceyi orada geçirdiler. Köy o yağmadan kurtulmuştu, ateş kümeleriyle…

Gidenlerden biri atının eyerini çıkardığı için, çıplak atıyla kaçmıştı. Biri uzun çalan düdüğü duyunca gön çarığını giymeye fırsat bulamadığı için bırakıp kaçmıştı. Biri atına atlarken tütün tabakasını düşürmüştü köyün içinde. Eşkıyadan eyer, gön çarığı ve tütün tabakası ve başka ne kalmışsa bütün eşyaları yıllarca köy meydanında sergilendi. Komşu köylerden gelenler, bu durumu öğrenince şaşkınlık ve hayretle “Böyle ödlek eşkıya da mı varmış…” deyip gülüyorlardı.

Yamaçlarda ateşi yakan yalnızca altı kişiydi oysa. 


Cihangir Nomozov
AH SANA BİR SARILSAM...

 

“Ah sana bir sarılsam şimdi,
Kırılsa yalnızlığımın kemikleri. ”
                                  Özdemir ASAF
 
"Ah, sana bir sarılsam şimdi,
Kırılsa yalnızlığımın kemikleri." *
Bir anlık dokunuşla
Kırılmadan önce içimdeki o derin boşluk
Kaybolsa zamanın hızı
Ve hep seninle kalsam
Bir ömür boyu o sıcaklıkla.
Söyle, ne olur, bir an daha ver bana
İçimdeki yalnızlıkla boğulmadan
Bir sarılmanın gücüyle
Bütün karanlıkları yıksam…
Ah, sana bir sarılsam şimdi
Işıksız gecelerde kaybolmuş rüyalarım
Sana dokunmakla uyanıp
Bir daha hiç uyumazsam.
Bir tek sarılmanla
Bütün kırgınlıklar silinse
İçimdeki buz tutmuş kalp
Bir nebze olsun ısınsa.
Ah, sana bir sarılsam şimdi
Kırılsa yalnızlığımın kemikleri
Ve bir daha yalnız kalmasam…
Bütün dünyaya seni anlatırdım
Bir tek sarılmanla yeniden doğsam. 


Yaşar Utku
YEŞİLİN GÖLGESİNDE MAVİNİN SAÇLARI

 
içinde biriken zehri yıka
durgun akan ırmaklarda
ruhunla bedeninle üryan
 
yeşilin gölgesinde mavinin saçlarını dağıt
cömert güneş dalgaları arasına
 
kendimi kaybettiğim anlamsız yalnızlık yolunda
hiçliğin derinliğinde suskuları aradım
dünyanın soğuk derisinde acıları ateşte kavruluyor zamanın
bir kadın saçlarından tutup direncin gölgesini
bulut hafifliğinde resmini çekiyor ufuk çizgisine
civiti karamsarlık çağı değil
bu neyin feryadı
şehirde sokaklar kayıp
şehirler vurulduğu yerden kanıyor
kuşlarla eşit içgüdülerimiz ziyan edildi
çocukların hikâyeleri kirlendi
içinde biriken zehri hangi ırmak temizler
ışık bildiği işi yapıyor
ışık karanlığı yontuyor sabırla
kimsesiz pencerelerde kalan yalnızlık
şöhretten ihtişamdan
kralların taçından da değerlisin
dünyayı taşıyan saf yüreğinle
elbette ki oldu zayıflıkların
yenilgilerin dizboyu
ne olmuş yani
kuş kumda bıraktığı ayak izlerine
yükseklerden bakamıyor mu
görmüyor mu insan insan hallerini
terk etmedi yıkık virane gönlün yine de
gözbebeğindeki ışıldayan gülüşünü
 
ve biz tutunacağız inançla içimizdeki ateşe
buz tutmuş hayallerimize yürek sıcaklığıyla sarılacağız
ümit yalnızca ümit götürecek yitik günlerin doruğuna
zamanın değil şimdi belki
zamanda zamandakilerin değiştiği gün
kabuğunu soyunarak kirli dünya
güneşin kollarında bulacak yemyeşil
mavi sabahını
hangi yıldızda yaşar bilir misin basit gerçekler
gerçek bazen doğru da değildir
ışığı demleyen bilgi arıtır mı suyun karanlık yüzünü
kaç çağda yıkandı
kaç ırmakta zehir
 

Yaşar Özmen
ANLATIM KATMANI

 Şiirin varlık yapısını anlatabilmenin ve tanımlayabilmenin analitik yolu bana göre katman yöntemidir. Bu yöntem; şiir nasıl yazılır, nasıl okunur, nasıl çözümlenir; insan, nesne ve yaşamla ilişkisi nasıldır; dil ve bilimle ilişkisi nedir gibi sorulara yanıt verebilme yeteneğine sahiptir. Varlık katmanları, şiirin bütününü oluşturan ve birbirini var eden birleşik yapılardır. Sanat eserinin varlıksal bütünlüğü ve integral yapısı gereği bu katmanları ayrı ayrı ele alıp inceleyebiliriz ve birbirleriyle ilişkisini çözümleyebiliriz.  Bir yapıtın duyusal ve nesnel alanının; Biçim, Anlam, Anlatım, Ses, Çağrışım, Coşum ve Estetik katmanlarından oluştuğunu kitaplarımda öne sürmüştüm. Katmanları şiir açısından ele aldığımızda anlatım katmanı, biraz daha öne çıkmaktadır. Diğer katmanlar da önemlidir; her birinin yapıtta görevdeşlik ve bağlılaşık işlevi vardır.

Herkes, başından geçen bir olayı anlatabilir; şiir, öykü, roman türü metinler yazabilir. Örneğin öykünün etkili bir yapıt olabilmesi için anlatımın, biricik ve sıra dışı bir söyleyişi olmalıdır. Anlatımın, dil sanatlarında daha özen gerektiren bir yanı vardır; aynı olayı ve aynı anlamı saysız biçimde aktarabiliriz. Salt anlamla ilgili değildir; sesle olduğu kadar dünyayı görme işitme, tanımlama ve anlamlandırma biçimiyle de ilgilidir. Anlatımın, algıyı tetikleyen ve daha etkili alımlamayı sağlayan bir gücü vardır. Her sanat alanı için etkili ve geçerli bir katmandır. Örneğin bir tabloda kompozisyon (yerleşim ve perspektif) olarak tanımladığımız şey anlatımın bir parçasıdır.       

Şiir; şöyledir, böyle büyük bir sanattır, şöyle yazılır, böyle anlatılır, şurasından girilir, şiire böyle varılır, burasından çıkılır gibi çıt kırıldım yargı ve soruları bir yana bırakalım. Kendimize daha tanımlanabilir yeni sorular soralım. Bu tür sorular ve bu konulara ilişkin yazılan genelleme yazılar, kanıksanmıştır artık. Çoğu, okura yeterince açıklayıcı veri sağlayamıyor. Bu düşünceden yola çıkarak; anlatım katmanını kendine özgü sorularla inceleyelim. Bunun için kendimize neler sorabiliriz? Örneğin, konuyu okur beklentisinden yana ele alalım. Şiir okuru, şairden nasıl bir dil kullanımı bekler?  İkinci soru ise, şiirde nasıl bir anlatım olmalıdır ki okur-şiir ilişkisi doğrudan kurulup en akıcı ve duyarlı şekilde sürdürülebilsin?

Anlatım katmanını, neden okur açısından sorguluyorum? Estetik alımlama gözlenerek varılan yargı, daha uygulanabilir bir yargıdır; doğruluk değeri yüksektir. Okurla duygudaşlık kurulması, estetik alımlamanın gözlenmesi ve sonuçları hakkında bir değerlendirme yapılması, durumu biraz daha somutlaştırır. Daha sağlıklı yorum ve çıkarım yapmamızı sağlar. Okur, şiirde nasıl bir anlatım bulmak ister?

Şiir okuru, öncelikle kendisini aşan bir dilin içinde kaybolmak ister. Kendisini aşan bir dil derken ne demek istiyoruz? Çok açık gibi duruyor olsa da tanımlanmasında sıkıntı olan bir söylemdir. Okurun beklemediği, sözel, anlamsal ve zamansal dizilimi kıran; mantığını sendeleten, duygularını rendeleyen, anlamlandırılabilir açık verilerle zihnine saldıran; çoğul, rastlantısal anlam ve çağrışımsal imgelem gücü yüksek olan; bir anlatım demektir bu. Bir anlamda sıradan söyleyişin dışına çıkmaktır. İlgili sanatın disiplinine uymak koşuluyla onun anlatım olanaklarını olabildiğince genişletmektir. Anlatım, anlama derinlik kazandırırken anlamın da anlatıma hareket özgürlüğü kazandırdığı karşılıklı bir ilişkidir. Öyleyse karşımıza çıkan önemli soru şudur: Bunu nasıl yaparız?

İşte bu, anlatı bilimin konusudur. Neyi nasıl anlatmalıyız ki okuru şiirin içinde tutabilelim. Neyi nasıl söylemeliyiz ki okurun algısını çelip duyarlılığını en üst noktaya taşıyabilelim. Şiir dili, diğer edebi türlere göre oldukça özgür bir dildir. Anlamsal, uzamsal ve zamansal akışı kırabilen, somut ve soyutu gerçeküstü dünya ile bütünleştirebilen bir esnekliği vardır. Gerçeküstü dünyayı canlandırabilme yeteneği daha güçlüdür.

Anlam, anlatım ve ses ögeleri, bir bütündür ve birbiri içinde birbirini var eden görevdeş ve bağlılaşık katmanlardır. Anlam ve sese giydirilmiş farkındalıklı bir anlatım, okurun algılarını tetikleyecektir. Günlük konuşma dilinden, sıradan bir metin tümcelerinden veya rastgele kullanılmış söz ve sözcük öbeklerinden uzak bir dil kullanımı, okurun imgelem olanaklarını genişletecektir. Şiirsel ezgiyi oluşturan bir ses düzeni yanında sözcüklerin anlamsal değeri ve duygu değeri, imge bütünlüğünü kuracak ve okurun şiirin içerisine girmesini sağlayacaktır.

Sapma, alışılmadık bağdaştırma, benzetme, eğretileme, değinmece, değişmece ve aktarma gibi söz teknikleri, anlatıma güç katarken aynı zamanda şiirin imge örgüsünü oluştururlar. Sıradan bir söyleyişin dışına taşırlar şiiri. Okur, şiirde bunları yakalar ve imge bütününden kendi imgelem dünyasında gezintiye çıkar. Bir anlamda okur, beklentisinin ötesinde bir dize kuruluşu ve söz kıvraklığı içinde bulur kendisini.

Anlam bütünlüğü en kolay algılanan ve duygu değeri en kısa zamanda duyumsanan sözcük ve söz tamlamalarıyla kurulmalıdır dizeler. Ayrıca okur; zihninin derinliklerinde hiç dokunulmamış yeni görüntü ve tasarımların oluşmasını sağlayan; söz sanatı veya alışılmamış bağdaştırma gibi kendisinin yapmasının olası olmadığına inandığı; tamlama, söyleyiş, dizilim ve imge kurulumu bekler. Açıkçası yeni, hayranlık uyandıran ve duygularını ezici bir söyleyiş bekler.

Şiir okuru, ruhsal ve duyusal olarak şiirle bütünleşmek ister. Biz biliyoruz ki şiir, okuru sarsıntıya uğratacak bir anlatım, ses, aynı zamanda duyularını harekete geçirici bir anlam üzerine kurulabilir. Şiirsel dilde neyi söylediğiniz öncelikli değildir; neyi söylediğiniz göz ardı edilecek bir durum olmamakla birlikte nasıl söylediğiniz ön plandadır. Duygulanım için farkındalığı, etkiyi ve ivmeyi yaratacak olan, anlamın derinliği ve söyleniş biçimidir. Şiirsel dilde neyi söylediğimiz etkin değilse, nasıl söylediğimiz de beklenen etkiyi ve estetik değeri doğuramaz. Bu nedenle neyi nasıl söylediğimiz her zaman birbiri içindedir, bunu eş yüklü ve eş zamanlı bir süreç olarak ele almalıyız. Anlatımın algı uyarma yeteneğini uygun kullandığımız zaman anlamın, arzu edilen yoğunlukta alımlanmasını sağlarız. Böylece okuru şiirle bütünleşmeye yöneltiriz. 

Anlatım, geniş bir alandır ve şöyle olmalıdır gibi bir yargı tümcesi kurmamız olası değildir. O kadar çok seçeneği vardır ki dünyanın herhangi bir noktasından aynı yönde sürekli gittiğimizde aynı noktaya gelmek gibidir. Birçok söyleyiş şekli, kullanılabilecek sözcük ve sayısız seçenek vardır. Sonuçta hepsi bir şeyi anlatır; ne var ki birinin duygu değeri ve duyarlılık yaratma gücü düşüktür diğerininkiyse yüksektir. İşte biz duygu değeri ve duyarlılık yaratma gücü yüksek olan anlatım biçimini tercih etmek durumundayız; çünkü şiirin hedefi, okur duyarlılığını yüceltmek ve onu estetik yaşantıya sokmaktır.

Okur; düş, duygu, beklenti, anı ve yaşamının kesitlerine incelikli bir biçimde dokunulmasını ister. Okur; yaşamsal değerleriyle, belleğiyle, duygu ve düşünceleriyle şiirin içinde var olduğunu duyumsamalıdır. Daha doğrusu şiirin eli ayağı okura dokunmalıdır. Duygu ve yaşamının kesitlerini daha ilgi çekici görünür kılmalıdır. 

Sık sık söylenir ya “Şiir yaşamın içinden olmalıdır” diye. Şiir yaşamın içinde olmak zorundadır. Bunu yaparken sıra dışı bir anlatımla okurun ruhuna dokunulmalıdır. Sıra dışı şeyler söyleyeceğim diye aşırılığa da yer verilmemelidir. Şiirde maksat; öğretmek, bir fikri kabul ettirmek ya da şair gibi düşünmesini sağlamak değildir. Aşırılıktan kastım, dayatıcı, şiddet ve öğreticiliktir; şiirde sarsıcılık, sıra dışılık, beklenmedik patlamalar olacaktır, yapılmalıdır. Zihni sendeletmeli, duyguyu havalandırmalıdır. Okurda duyarlılık yaratmak ve estetik tavır oluşturmak, alışılmış şeylerle yapılamaz. Bu durumda anlamın duygu değeri ve etkinlik değeri öne çıkar. Her söz ve söz tamlamasının duygu değeri şiddetten sevgiye kadar değişen aralıkta oluşur. Birinci ilke, şiir şiddeti kaldıramaz. İkinci ilke şiddete yakın çoğu olumsuz duygu değeri, baskıcı, korkutucu ya da dayatıcı karakter taşır. Kültürel birikim ve buna bağlı oluşan toplumsal algı; sözcük, söz tamlamaları, deyim ve özlü sözlerin duygu değeri ile duyarlılık yaratma yükünü belirler. Biraz daha anlaşılır bir şekilde söylersek; küfür, bağırma, çağırma, suçlama, aşağılama ve hakaretle kurulan metinler şiir değil bildiri türüne girer. Sanatın hiçbir dalı dilsel şiddet  içeren söylemi kabul etmezken okur da aşağılandığı, suçlandığı veya bir başkasına hakaret edildiği bir metnin içinde estetik yaşantıya giremez. Böyle metinler daha çok nefret duygusunu yüceltir ki bunlar, sanatın amacını aşan şeylerdir; şiir dışında başka bir türdür. Türk şiirinde çok kullanılan ama gerçek tanımı yapılmamış ve adına hâlâ şiir denilen bir metin biçimidir.

Okur, şiirde ses duymak; belleğine kazınmış olan ezgiyi yaşamak ister. Anlatım, anlamı açığa çıkarırken sesin imgesel gücünü de kullanmalıdır.  Bu da ne demektir, demeyin. Şiirsel ezgi  ayrı bir olaydır şiirde. İmgesel bir gücü vardır ve sözel imgeden daha etkilidir; estetik değer açısından daha güçlüdür. Ruhsal dünyayı, metafizik alanı kolay uyandıran bir imge türüdür. Şair tarafından altyapısı kurulur ve okur tarafından oluşturulur. Ses ve söyleyiş, eş güdümlü ve eş zamanlı oluşan şeylerdir.  Bu ayrıntı Türk yazınında sık ele alınan bir konu değildir. Zaten bununla ilgili dünya yazınında bile ayrıntılı kaynak çok bulunmaz. Sadece şunu söyleyelim: Şiirsel ezginin duyarlılık yaratma ve estetik yaşantıya sokma gücü, azımsanacak bir durum değildir. Ses, anlatımla uygun kullanılmalıdır. Ayrıca bu olanak, ciddiyetle ele alınmalıdır.    

Okur öykünen değil; özgün bir şiir okumak ister. Anlaşılmayı gerçekleştirecek, etki yaratabilecek ve duyarlılığı artıracak bir anlatım, kolay iş değildir. Yetenek ve bilimsel yetkinlik yanında dili iyi kullanmayı gerektirir. İyi şair, eleştirel yaklaşan ve sorgulayan okurdur. Okuduğunu anlatı bilim gözünden ve kendi anlatım düzeninden ayrıntılı inceleyip çözümlemelidir. Nazım Hikmet böyle anlatmış, Cemal Süreya böyle söylemiş, ben de böyle bir anlatıma sahip olayım gibi bir yaklaşıma girdiğiniz anda şiir yazmak bırakılmalıdır. Kendiniz olma özelliğini yitirirsiniz; özgün olamazsınız. Sanatta öykünmek ile örnekler üzerinden kendi anlatım düzenini kurmanın arasında çok ince bir çizgi vardır. Ya öykünürsünüz ya da kendi anlatım düzenini kurarsınız. Bunun en verimli yolu, anlatı bilim esaslarında konuya yaklaşmak ve kendi doğal söyleyişinizi yitirmemektir. Yapaylığı artırdıkça ve kendinizi zorladıkça başkasının anlatım biçimine sürtünürsünüz. İşte bu tehlikeli bir iştir.

Okur, şiiri okuduktan birkaç gün sonra tekrar aynı şiiri gördüğünde bu şiiri okudum mu, okumadım mı, diye kuşkuya düşmemelidir. Çok sayıda şiir kitabı okuyorum; okuduğum bir kitabı on gün sonra elime alıp baktığımda içindeki şiirlerle ilgili çok şey anımsamıyorsam sıkıntı var demektir. Özgün şiir, kendini okunanlardan ayırt ettirir. Belleğe tutunur ve okuyup okumadım mı gibi bir kuşkuya düşmenizi engeller. Bu yüzden şiir, sanatın ilkesi gereği biricik ve özgün olmalıdır; belleğe tutunacak ayırıcı bir anlatım taşımalıdır.   

Şiir okuru; güven duymak, zamanının boşa gitmeyeceğine ikna olmak ister ve şairle duygudaşlık kurmak için çaba harcar. Şair ile okur arasındaki güven, önemli bir bileşendir. Neden biliyor musunuz? Estetik algı, olumlu duygu altında devinir. Olumlu duygu ise sevgi, güven ve bunların türevleridir.  Bu duygu durumu, şiire giydirdiğiniz anlamın duygu yükü, tutarlılığı, bağlaşıklığı ve varoluş değerleriyle örtüşürlüğüne bağlıdır. Okur, şiirle özdeşleşmek, anılarını, izlerini, geçmiş duygularını yeniden yaşamak ister. Şiirin duygu değeriyle kendi duygularını örtüştürmek ister. Örneğin daha ilk dizede dilsel şiddet uygularsanız okur olumsuz duydu durumuna girecektir. Ters bir durumdur.  Olumlu duygu ve duygu değeri yüksek anlamın anlatımı, duygu değerinin naifliğine uygun olmak zorundadır. Çatlayan patlayan seslerden uzak durulmalıdır. İkincisi ise daha incelikli ve duygu değeri yüksek sözcükler, bilinen kahramanlar veya objelerle anlatım zenginleştirilmelidir. Türkçe bu konuda oldukça zengin ve birikimli bir dildir; fazla gereci vardır, değişimli veya birbiri yerine kullanılabilecek çok sayıda sözcüğü de… Doyurucu anlatım olanağı her şair için vardır; kınından çıkarılmayı bekler.  

Şiir okuru, şiirde kendisini bulmak ister. Duygularının okşanmasını, belleğinin kaşınmasını, değer verdiği olgu ve olayların farklı bir açıdan şiirde yer almasını ister. İnsanlığın ortak değerleri vardır ve bunlar karşısında duygu değerleri birbirine yakındır. Aşk, özlem, umut gibi… Nesnelere ve yaşama yüklediği anlam, kültürel ve sosyal farklılıklar gereği değişiklik gösterebilir. Bu yüzden tarihsel değerler, insani değerler, geleceğe ilişkin olgu ve olaylar; okurun belleği ve duygularını zinde tutacak şekilde ele alınmalıdır. Güncel olay ve olgular, okur üzerindeki etkisini gözlemleyip bildiri tarzına kaçmadan kılıf giydirmelerle duyumsatılmalıdır. Etkili kılmak için; okurun en kolay ulaşacağı olay, olgu ve bilgiye dayandırılmalıdır anlatım. Hem geçmiş hem güncel hem gelecek, aynı dizede bir arada yer alabilir. Bu anlatımı daha güçlendirir. Dolayısıyla güncel olay ve olgular daha tazedir, anlatımın etkisini kısa zamanda açığa çıkarma gizilgücüne sahiptir. İçinde yaşanılan ortamın görünürlük ve etki derecesi her zaman yüksektir. Duygu, tutum ve davranışları belirleyen, bu ortamdır. Okur, güncelin içerisinde kendisini daha kolay bulur; zaten orada yaşamaktadır. 

Şiir okuru, şiirin anlam ve duygu değerinin kendi duygularını ezmesini ister. Duygularını ezmesi derken, olabilirlik ölçülerinin ötesinde bir görünüşün bizi hayranlığa taşıması anlamında düşünülmelidir. Bir anlamda şiirin anlam ve anlatımından doğan derinlik veya sıra dışılık, okurun etkilenmesini sağlar ve hayranlığını belirginleştirir. Yaratılan bu güzelliğin karşısında, duygu boyun   eğer ve güzelliğe uyum sağlar. Söyleyişin altında ezilir. Bu durum anlatımı güçlendirmek için kullanılabilecek açık kapılardan biridir. Kurduğunuz anlam ve onu anlatmak için söyleyiş biçiminiz, okura bu kadar da olamaz dedirtmelidir. Okura bunu söyleten bir anlatım, sıradan bir dünya görüşüyle yapılamaz; donanımlı ve gelişmiş imgelem gücü, yetisi ve zenginliği gerektirir.    

Şiirde hedef, dili ilginç kullanmak değildir; dilin güzel kullanımından anlamı güçlendirmek, anlamın derinliğini ortaya dökmek, anlam-anlatım-ses uyumunu sağlamak, algıyı duyarlı kılmak, duygulanımı sağlamak, çağrışım ve coşumu güçlendirerek estetik değer yaratmaktır.

Düşünülen, duyumsanan, duyulan, koklanan ve işitilen her şey dile çevrilemez, sözlerle anlatılamaz. Duyarsın, koklarsın, düşünürsün ama dile çeviremezsin. Beynin çalışma biçimi ile dil olanaklarının örtüşmediği bir alandır burası ve ayrı bir araştırma konusudur. İnsanın düşünme yeteneğinin sınırsız olduğu kadar anlatım da sınırsız bir uzaya sahiptir. Limit zorlanmalıdır. Düşünce ve duyguları, mümkün olan en iyi bir anlatımla söze ve yazıya dönüştürmek ayrı bir çaba ve yetenek gerektirir. Biz biliyoruz ki bunları ustaca dile dönüştürenler, düşündüklerini, gördüklerini ve hissettiklerini okura etkili bir anlatımla aktarmayı başaranlar; iyi anlatıcılardır, iyi yazarlardır, iyi şairlerdir.

Şairin bilinci ve imgeleminin, dille buluştuğu alandır anlatım. Kavramlar, olgular, olaylar ile insanlar arasındaki mutlak ilişkiyi tanımlama, duyusal süreçleri duyumsama, kendine özgü yaşamı görme ve açıklama biçimi de diyebiliriz. Bu noktada, şairin insanı okumasından tarih bilgisine kadar pek çok değişkenin niteliği ve niceliği anlatımı etkiler. Donanımsal bütünlük ve zengin artalan bilgisini gerekli kılar. Deneyim ve bilgi birikimi; görmeyi, duymayı, anlamayı, yorumlamayı ve en uygun sonucu bulmayı sağlar. Söze dönüştürme yetisini üst seviyeye çıkardığı gibi anlatımı da doğrudan etkileyen bir gerekliliktir. Bilmeden, bilip görme yeteneği gelişmeden yapıt üretme devri geçmiştir. Donanımlı olmadan anlatımı güçlendirmek, boş bir çabadan başka bir şey değildir. Kişi heybesinde olmayanı çıkarıp ortaya söz olarak koyamaz.

Attığı taşın nereye düştüğünü bilmeyen ve etki yarıçapını ölçemeyen kalfa, ustalık düzeyine hiçbir zaman ulaşamaz. Bu yüzden ne yaparsanız yapın, şair bildiğini yazar deseniz bile yaptığınız şeyin sonucunu ve hedef kitlenin beklentisini karşılaştırmalısınız. Bu, popülist bir tutum olarak görülmemelidir. Etki ve tepkinin, kendi disiplini altında incelenmesidir. “Şair, ne yazarsa yazsın kabulümüzdür”, tek başına geçerli bir yaklaşım değildir artık. Okur ne ister sorusunun yanıtı, estetik biliminin konusudur ve şaire ufuk çizgisini daha öteye çekmesi için seçenek sunar. 

15 Temmuz 2020, Narlıdere/İZMİR  

 

Nurbanu Kablan
ESKİ OTEL ODASI

 
eski bir otel odası kalbim taşrada
solmuş çiçekli perdesiyle açılmış penceresi
gün eksilmiş, gece çarpanlara ayrılmış
siyah beyaz fotoğrafı   aşkın
şarap rengi duvara asılmış
 
saat durmuş  hüznü çeyrek geçe, gece yarısı
kurumuş gözyaşlarının yastıkta hikayesi
düğümleniyor sözcükler yağmur firarda
Ay’ın yarım çöreğine dadanıyor
aç kalmış dize  işçileri meydanda
 
akıyor kanı geceye, kurban edilmiş güneşin
boynunun damarlarında atıyor heceleri şiirin
yarım kalan sözlerini yıldızlar tamamlıyor
göğün tenha sokağında  yürüyüşlerine  çıkarak
ve eski bir otel odasına göz kırparak…
                                                    10 Ekim 2019   
 

Mehmet Şirin Aydemir
KIZIL GÜNLER

 
Üşütünce ayrılık notaları
ezgisini aşkımızın
istemsiz ödünç aldım
paltosunu hüzün mevsiminin
 
ne çok renk çalmıştım oysa
gülüşlerimin iklimine
kuşağından göğün
 
sınanıyordu sabrı sarılarla
henüz beyaz danteli örülmemiş
gönül dağımın
 
sisli gecelerde
isli duvarlar terletince ıslak
ve üryan düşlerimi
sıcak nefesinden öptüm siluetinin
 
gelme vaktini gösteriyor takvimler
kırlangıçların nihayet
 
buzu çözülen umutlarımın
bozuk paslı rayları
vuslat vaat eder gibi artık
bezgin bozuk satıhlı yüreğimin
yollarını onarıyor zaman
 
tomurcuklanmaya gebe
yeniden dalları umudumun
sıcak kızıl günlere ip salan
gölgem gölgene hasret
 
ikileri ikilerle çarparak
geçirmekte vakit gözlerim
mızrabımın ucunda yeni
bir beste
güftesi son sözlerin

 

Canan Sanlı
ŞİİRSEL ANLATI

                    
GÜNDEDÜN BİR MÜBADELE HİKÂYESİ
(Anneannemin anısına sevgiyle...)
 
Yaşam rüyada gezer sere serpe
Dün bugüne karışır yarın muamma!
 
Zeus’un kolları uzun sarmalar gökyüzünü
İda tanrıları demlenir çamların oksijeninde
Ege kıyıları beslenir mavi, yeşilden
Atalardan kalan mirasın zenginliğinde...
 
Geçmişten bugüne uzanan kıyılarda
anneannem Gülsüm gözlerini açar, Midilli- Balçık Köyü’nde.
Mutlu bir o kadar da anlamlı yılları unutulmaz ada köyünde.
Çocukluk yaşamında okul günleri, Osmanlıca okuduğu derslerle
Eli sopalı hocasının korkusu yerleşir zihninin her köşesine.
‘O zaman öyleydi’ der anılarında, anlatılarında
Her çocuk gibi okul yılları unutulmaz yaşamında.
Mahalle dostları, arkadaşları, bakkal Yorgi Baba’nın lokumları
Rum, Türk ayırmadan yaşanan komşuluk ilişkileri...
 
Yaşam bir su misali akar, Gülsüm ne olduğunu anlamadan
Bir gence gönlü kayar, gençliğinin verdiği heyecanla
yüreğine düşer ateş, yanar ha yanar!
Yüreğini yakan gencin adı Mehmet, evin tek oğlu, kıymetli.
Adada lakabı Paşa, anneanne Gülsüm’ün aklını alır baştanbaşa
Ancak Paşa bilmez Gülsüm’ün sevdasını.
Gülsüm biçare bırakır kendini kadere, zamana
bir kere ateş düşmüştür gönlüne, ne yapsa nafile
söz geçiremez kendine, çeker sevdasını gizli gizli yüreğinde.
 
Kader bu ya zamanın aktığı yerde
Paşanın anası görür Gülsüm’ü beğenir,
uygun bulur Paşasına, kıymetlisine.
Gülsüm’ün dileği gerçekleşir, Gülsüm’le Paşaya söz kesilir.
Ancak evlenmeleri için dört yıl zaman biçilir.
Zira adada bir kız evlenirken bir evinin olması gerekir.
Ev, evlenmek ikisi bir arada düğün dernek.
 
Paşa, Gülsüm’ü görmemiş tanımamıştır henüz
o zamanlar ne mümkün tanımak, görmek
mahremiyet en önemli meziyet.
Gülsüm kafesli penceresinin ardından
gözler, bekler Paşasının geçişini
köşeyi dönünce Paşa atın üzerinde
Gülsüm bir mani düzer penceresinde.
 
“Merdivenim kırkayak
Kırkına vurdum dayak
Bugün paşamı gördüm
Ne el tutar, ne ayak”
 
Zaman akıp gider, dört yıl geçer
hasretle beklenen gün vuslata erer
Paşa gerdek gecesi görür Gülsüm’ün ay yüzünü
şaşırır hayranlıkla kalır  güzelliğinin önünde
kahreder bunca yıl Gülsüm’ün hasretliğine
“bu kadar güzel olduğunu bilseydim
bir dört yıl beklemezdim” der sevgili Gülsüm’üne.
Gülsüm mutlu, Paşa’sıyla umutlu
pembe boyalı iki katlı evlerinde Midilli-Balçık köyünde.
 
Mutlu yaşamları sürerken Anadolu'da esen kara bulutların
esintisi ulaşır Midilli’nin kıyılarına, dağlarına, ovalarına...
Mutluluklar karışır koyu karanlık korkulara…
Anadolu Kurtuluş savaşının doruğunda ilerler zafere…
Ada huzursuz, mutsuz. Rum, Türk ayrımı  zedeler dostlukları,
ölüm, kan korkusu sarar yürekleri,
Rum çeteleri aman vermez dağa, taşa.
Savaş bulutları titretir yeri, göğü. Korku karartır evleri,
zulüm, kötülük sarar benliği unutturur vefayı, sevgiyi.
 
Veee derken,
beklenen gün gelir coşkuyla, heyecanla
bir sabah yer gök aydınlanır, umutlar neş’e ile çalkalanır.
Mustafa Kemal ve askerleri onurlu  yorgunluğunu zafere yükler,
Anadolu  doğar yeniden ateşin içinden.
 
Savaş, barış derken çıkan bir emir sarsar adayı derinden,
adını ilk defa duyar ada halkı MÜBADELE.
Barış için boyun eğer dağ, taş emir büyük yerden.
 
Henüz bir buçuk yıl olmuştur evleneli Paşa ile Gülsüm
yaşamlarının baharında bir de kucakta yeni doğan bebe ile
savaşın getirdiği korku, dehşet, karmaşık duygularla 
hüzünle ayrılırlar canım topraklarından gemilerle 
göçerler karşı kıyıya, bilmedikleri topraklara.
Anıları, mutlu yaşamları kalır Midilli kıyılarında.
Şaşkın, çaresiz bir o kadar da korkuyla yerleşirler Ayvalık’a.
 
Başlar savaşımlı zorlu yılları,
her şey farklıdır yakın dostları hariç,
alışmaya çalışırlar yeni düzene, farklı yaşama.
Her ne kadar kabullenseler de mübadeleyi
adaya dönme heyecanını kaybetmez yürekleri
avuntuyla, uğraşla sürer gider  zorlu yaşamları…
 
Ayvalık toprakları yeni yurtları. Kök salarlar doğan evlatlarıyla,
adadan kucakta gelen bebeğe kardeşler eklenir
Hüseyin, Ayşe. İki oğlan, bir kız evladı umudu güçlendirir.
 
Yıllar geçer, köprünün altından ne sular akar gider…
Gülsüm’ün Paşa’sı hastalanır bir süre sonra bu dünyadan ayrılır.
Hastalıklar, ölümler birbirinin ardından gelen hüzünler
geçse de amansız yıllar her şeyin ilacı olur zamanlar...
 
Gülsüm’ün evlatları evlenir. Herkesin yolu çizilir 
ama Gülsüm’ün yolu hep bellidir.
Paşa’nın yokluğu, adanın anıları Gülsüm’le el eledir.
Yaşlandıkça unutur birçok şeyi ancak unutmaz adayı
hep bekler gemileri, adaya döneceği günü.
 
Gemiler gelmez Gülsüm adaya dönemez.
Bir sabah ak kanatlı güvercinin kanatlarında
Ayvalık semalarına yükselir bir tüy hafifliğinde,
kanat çırpar ak kanatlı güvercin, ulaşır selamı
Midilli kıyılarına-Balçık köyüne, pembe boyalı iki katlı evine...
Nisan, 2009, Ayvalık,
 
(Çocukluğum Anneannemin ada hikâyeleriyle süslüdür. Anneannem bıkmadan anlatırdı Paşa dedemi, adayı. Yaşamları boyunca ada özlemiyle bir gün dönecekleri günün umuduyla avundular. Ne yazık ki Ayvalık’ta mutsuz yaşadılar. Ancak bizler ikinci ve üçüncü kuşaklar Ayvalık’ta doğduğumuz, Ayvalıklı olduğumuz için çok şanslıyız.
Ruhları şad olsun. Huzur içinde uyusunlar.)

 

Hızır İrfan Önder
KAŞLARINI ÇATAR ÖLÜM!

 

Karanlığın gözlerinden öpsem
dudakları kanar karanfillerin!..
 
Leylakları koklasam
hatırı kalır fesleğenlerin…
 
Güne sımsıcak bir merhaba desem
boynu bükülür anıların…
 
Biraz tebessüm etsem yaşama
kaşlarını çatar ölüm!.. 
 
Sevmeye başlasam mimozaları
hemen küser manolyalar… 
 
Kefen biçmeye kalksam aşka
bağrı yanar kumruların!..

 

Bedriye Korkankorkmaz
DUYGU DÜŞÜNCE DERİNLİĞİNİN YAZARI: KAZUO  ISHİGURO 

Nobel Edebiyat Ödülünü 2017 yılında kazanan yazar Kazuo Ishiguro, 1954’te Japonya’nın Nagasaki şehrinde dünyaya gelir. Eğitimine, babasının Ulusal Ishiguro Enstitüsünde başlar ama eğitimi İngiltere’de tamamlar. Kent Üniversitesinde İngilizce ve felsefe eğitimi alır. East Anglia Üniversitesi’nde Malcolm Bradbury’den yaratıcı yazarlık eğitimi alır ve yazarlık kariyerinde akıl hocası  olan Angela Carter’la tanışır. 1981’de üç öyküsü yayımlanır ve yazarlık, mesleği olur.
İçinde yaşadığımız dünyada  bir kendi hayatımızı bir de dünyanın bize dayattığı hayatı  yaşarız.  Her koşulda arkamızda bıraktığımız yıllara bakınca egemenlerin bizim adımıza karar verdikleri  hayatı yaşadığımızı algılarız. Akılcı dünyada elit sınıfa ait olanlar safa sürer. Ezilenler de onlara hizmet eder. Çağımızda sınır tanımayan  tüm  gelişmelerin  hayatımıza getirdikleri  kadar hayatımızdan götürdükleri de var. 50’li yılların başında bilim adamları, organlarını bağışlamaları için insan  klonlar. Klonlanmış insanlar; hayati organlarını  egemenlerin kendi çocukları,  eşleri,  ebeveynleri ve arkadaşları hastalıklardan ölmesin diye bağışlar. Onlar ölürken egemenler,   sağlıklarına kavuştukları için hayatlarını sefa içinde sürdürür.  Yazar da yapıtında  egemenler için  ölen organ bağışçılarının dramını anlatır. Bu anlamıyla bildik kurguların dışına çıkar.   Bu  insanlar,  egemenler için hiçbir önem  arz etmez. Klonlanmış insanları normal insan saymadıkları için   toplumdan soyutlayarak eğitildikleri okulun sınırları içinde   yaşamaya  mahkûm ederler.  Organ bağışçılarını eğitmek amacıyla kurulan  Hailsham Okulunda öğrenci olan  ve  okuldan mezun olduktan sonra da   organ bağışçılarının  bakıcılığını yapan Kathy’nin anlatımından  öğreniyoruz  yaşananları. 
Hailsham Okulunda eğitimci olarak görev yapan  Bayan Emily, Madam Marie Claude ve Lucy Wainright kendi aralarında öğrencileri eğitme  biçimine dair görüş farklılıklarına sahiptirler.  Lucy Wainright, öğrenciler gençlik çağına geldiğinde onlara organ bağışçıları oldukları  gerçeğini açıklar.  Bayan Emily ile Madam Marie  Claude ise sadece çocukluklarını yaşama haklarına sahip olan bu insancıklardan  gerçekleri  saklayarak onlara mutlu bir çocukluk armağan ederler. Madam Marie Claude öğrencilerin  şiirleri ile   eskiz resimlerini  galerisi için toplar.   Bayan Emily ile Madam Marie Claude düzenledikleri etkinliklerde öğrencilerin şiir ve resimlerini sergileyerek etkinliğe  katılan zengin  insanların  klonlanmış insanların da bir ruha sahip olduklarını anlamalarını sağlar. Organ bağışçılarının da  duyguları, düşünceleri, cinsellik ve  yeme ihtiyaçları olduğunu bu yolla onlara düşündürürler. Bir  kurbağadan, bir koyundan   hatta  bir fareden  klonlanmış olsalar da onlar da tıpkı normal insanlar gibi tepeden tırnağa insandırlar. Bağışçıların insani  duygularının var olduğunun kanıtlanmak zorunda olmasının bir zalimlik olduğunu okura düşündürür yazar.  Etkinliklerde elde ettikleri parayla  öğrencilerin hayat kalitesini yükseltir iki eğitimci. Yazar,   eğitimin  klonlanmış insanlar ile  normal insanlar üzerinde  de aynı pozitif etkiyi yarattığını belirtir.     
Kathy, Tommy  ve  Ruht aynı okulda okudukları için   birbirlerinin çocukluk  ve gençlik arkadaşı olur. Dostlukla başlayan duygusal ilişkinin  ömrünün uzunluğunu Kahty ile Tommy’nin ilişkisinde, cinsellik üzerine kurulan ilişkinin ömrünün kısalığını da Tommy ile Ruth’un   ilişkisinde  görürüz. Tommy  ile Ruth birbirlerinin ruh dünyasına değil, bedenlerine dokunur ilişkilerinde. Ruth  öldükten sonra Kathy ile Tommy birlikte olur ve ilişkileri Tommy ölünceye değin sürer.  
Yazar, yıllar sonra Tommy ile Kathy’yi eğitmenleri Bayan Emily ve Madam Marie  Claude ile  karşı karşıya getirir. Bu  karşılaşmayı, ezen ile ezilenin karşılaşması olarak algılamak yanlış olmaz. Her iki tarafın da birbirinden beklentilerinin farklı olması kaçınılmaz. Eğitmenler yaptıkları iyiliklerin karşılığında  öğrencilerinden  minnet dolu sözler duymayı bekler. Tommy’nin organ bağışının beş yıl ertelenmesine onay veren belgeyi, öğretmenlerinden aşklarını yaşamaları için isterler. Beklentiler farklı olunca  öğrenciler  ve öğretmenler  arasındaki  konuşmanın boyutu da giderek derinleşir. Hem eğitimciler  öğrencilerinden duymak istedikleri  minnet dolu sözleri duymaz hem de öğrenciler istedikleri   organ bağışını beş yıl  erteleme   belgesini elde edemez. Öğrencilik yıllarında dinlediği Judy Bridgewater’ın  “Karanlıktan Sonra Şarkılar”  adlı albümünde yer alan “Beni Asla Bırakma” adlı şarkı, Kathy’nin iç dünyasında derin sarsıntılar yaratır.
Anne olamayacağını bilmeden şarkının şu sözlerini sayıklar: “Beni Asla Bırakma… Ah bebeğim,  bebeğim… Beni Asla bırakma…”(S.74.) Şarkının sözlerini  çocuğuna sarılır gibi yastığa sarılarak söyler  yatakhanede.  Öğrencisini   dans ederken gören Madam ise gördüğü duygusal manzara karşısında sadece ağlar. Kathy, Madam’a o gün yatakhanede kendisini dans ederken gördüğünde neden ağladığını sorar. Madam da niçin ağladığını şu sözlerle açıklar: “O gün senin dansını izlediğimde,  başka bir şey daha  gördüm. Yepyeni bir dünyanın hızla yaklaştığını gördüm. Daha bilimsel, verimli bir dünya, evet. Eskiden beri var olan hastalıklara çareler bulan bir dünya. Çok iyi. Ama aynı zamanda katı, zalim bir dünya. Sonra  gözlerini sıkıca kapatmış  bir kız gördüm, eski iyi yürekli dünyayı göğsüne  yaslamış, artık kalamayacağını yüreğinde hissettiği   bu dünyayı tutuyor  ve ona yalvarıyor ,  onu asla bırakmasın istiyor.”(S.256-257)  Öğretmenlerinin  evinde   ayrıldıklarında iki öğrenci,  aşklarının da  yarım kalacağını  anlar.  
Egemenlerin sağlıklı yaşamaları için   insan olarak klonlanmış organ bağışçılarının dramlarına bir yandan tanıklık ederken diğer yandan da her  alandaki gelişmelerin insan kıyımlarına neden olduğu gerçeği üzerinde düşünce üretmek isteyen her okurun “ Beni Asla Bırakma “ yapıtını okumalarını çok isterim.
Kazuo Ishiguro. Beni Asla Bırakma. Çeviri: Mine Haydaroğlu. Yapı Kredi Yayınları.  S. 271.

 

Gökçen Kara
HUZUR

 
Yıllarca aradım seni, ey huzur
Oysa sen vardın, de ben görememişim seni.
Nice yüreklerde aradım seni, soluksuzca
Oysa sen bendeymişsin, ey huzur
Seni ararken seni yaralamışım, ey huzur.
Bana hep seslendin, buradayım diye
Ben seni duymadım, ey huzur.
 
Ve derken, çekildi bütün sesler
Hayır, çekilmedi…
Bu yorgun yürek, bütün tiz seslere duyarsız bir hale geldi
Ve işte o an
İçimdeki sessizlikte
Duydum seni
Bütün benliğimi saran o huzurlu yankıyı.

 

Suat Gürbüz
EMEKLEYEN SERKEŞ

 
ağzından çıkan cümlelere aman ha dikkat et
saçıp da toplayamadığın noktalar da incitir
cihanın yükünü taşırken soluklan ve sabret
alın terini hor gören karıncanın altında ezilir
 
sağırlar meclisinden iddialı yalanlar yayılırken
laf cambazları  gösterişli sözler ipinde gezinir
kafandaki mağarada köhne fikirler dolaşırken
içinde büyüttüğün cahil bilgelerin hası  bilinir
 
iyiler yurdunun cemaline vurunca güneş
çocuklar bakışlarıyla saraylar inşa eder
sessiz odalarda büyür emekleyen serkeş
beşikteki düşler ayaklanınca kibri yener
 
davasını yüce bilen küsmez yenildiğinde
yarasını inancı ile sarar ve çıkar meydana
filistinleşir onurlu insanlar direndiğinde
teslimiyetleri duasız gömerler mezara
 

Erçağ Akarca
YORGUN BİR DUVARA

 
Yaslamışsın sesini günahlarından arınan gün dönümlerine
Yeşeren otlar dibine düşmüş fani gölgenin
Bungunluğa yanaşmayan suların güçsüzlüğü
Gökyüzündeki maviliği algılayamayan yaprakların gafilliği
Ellerinde dönen sonu olmaz münakaşanın yaşlandığı bilinmez kıta
Bir zencinin gözlerinde kırılan bir kemiğin acısı saklanmış rıhtımlarına
Yaşlanan bir yüzün yeni yetmelere ölgün bir istihzası sızmış sabahlarına
Titreyen bir idare lambasının masalardaki telaşsızlık koşusu
Sessizlik muştusunu yayıyor mevsimlere ağzı kilitli bir berîd
Balkonlardan yankılanan bir sesin aysızlığı vurmuş utangaçlığına
Dürüstlüğün peyda olduğu coğrafyalara sindi bir hüznün yelkovansızlığı
Akşamın örttüğü masum düşleri yıkamış rüzgâr
Kaskatı kalmış bir macera akıp giden hayatın heybesinde
Yorgun bir duvara yaslamışsın benliğini
 Sen gülerken kadranların akıp gidiyor umutsuzluğa... 


Fazilet Özkan Por
SON DERS

 Kendi isteğimle atandığım bu okulu, yıllar önce yaptırmıştı Hacı Süleyman Çakır. “İbadet ağaç altında bile yapılır, fakat eğitim bina ister.” derdi. Öğretmen arkadaşlarım: “Öğretmen kadrosuyla, eğitimiyle, liseler arasında en iyilerden birisi. Kentin merkezinde, ulaşım sorunun olmayacak, müzik odası var, çalışmayı seviyorsun, tam sana yakışan bir okul. Gel! Birlikte çalışalım yine.” diyorlardı. Bu liseye atanmayı istemem için üsteliyorlardı uzun zamandır.

Kentin en iyilerinden olan bu büyük lise; bin beş yüzü aşkın öğrencisi, yüz elliden çok   öğretmeni ile önceki okulumun iki katıydı neredeyse. Çoğunluğu emekliliğini hak etmiş, mesleğinin doruğundaki seçkin eğitimcilerle çalışacak, onlarla anılacaktım. Bunu düşünmek bile gururlandırıyordu.

Kolay değildi böyle bir lisede öğretmenlik yapabilmek. Mesleğinde onuncu yılını bile doldurmamış, genç bir öğretmen için zordu. Üstelik çoğu öğretmenin bile önemsemediği, dersten saymadığı müzik öğretmenliği yapmak iyice zordu.

Kimlerin çocukları yoktu ki bu okulda? Varsılından dar gelirlisine; iyi eğitim almışından eğitim yoksununa… Değişik aile yapılarından oluşan geniş bir yelpazeydi velilerimiz. Ve onların; paranın şımarttığı, çok olmasa da yoksulluğun hırçınlaştırdığı, ya da parçalanmış ailenin ezik çocukları…

Her lisede olduğu gibi, öğrencilerin çoğunun amacı, çabası, üniversiteyi kazanmaktı. Derslere ilgi ve önem; üniversite sınavında sorulan soru sayısı dikkate alınarak belirleniyordu. Çok soru çıkan ders önemliydi, ilgiyi hak ediyordu. Çalışmayı da devamı da bu belirliyordu. Haftada bir gün iki saatlik dersime devam önemliydi. Devamsızlık, başarısızlığın en büyük nedeniydi. Kuramsal bilginin yanında, duyguların sesle anlatıldığı müzik, öğretmen olmadan öğrenilecek bir ders değildi. Ancak öğretmenden öğrendiklerini pekiştirebilirlerdi.

Öğrencilerin çoğu; beden sağlığı için sporun, ruh sağlığı için sanatın gücünün ayrımında değillerdi… Önemli saydıkları ve yoruldukları derslerden sonra; resim, beden eğitimi, müzik dersleri eğlenmek, kafalarını dinlendirmek içindi.

Ya idareciler nasıl bakıyordu? Müzik dersi ne denli önemliydi onlar için? İdarecilik yaptıkları okulda müzik öğretmeni olan müdürler, kendilerini ayrıcalıklı saydıklarını söylerlerdi her fırsatta. Ayrıcalıklı müdürlerin çoğu sanatsever bile değildi. Ancak; müzik öğretmeni olunca, dersler boş geçmezdi. Haftada iki gün yapılan bayrak töreni sorun olmazdı. Oysa müzik öğretmeni yoksa, çocuklara İstiklâl Marşı’nı söyletecek öğretmeni bulmak sorun olurdu. Kasetten dinlenilmiyordu ki marş; canlı söyleniyordu. Müzik öğretmeni; anma ve kutlama törenlerini de korolarıyla renklendirirdi. Tek yürek, coşkuyla, duyumsanarak söylenen marşlar; ulusal duyguları kamçılar, şarkılar, türküler mutlu ederdi idarecileri de hazır bulunanları da…  

Okullarda; idarecilerin, ‘boşluk dolduran öğretmen’ anlayışını kabullenmiştim. Ancak; müzik bölümündeki diğer öğretmenlerim gibi Öğretim Metodu ve Uygulama dersimize giren canım öğretmenim Nihat Şenel Bey: “Sana inanıyorum! Sıradan bir öğretmen olmayacaksın!” dememiş miydi? Sıradan olmayacaktım!.. İyi bir müzik öğretmeninin nasıl olması gerektiğini yeni atandığım okulumda da kanıtlayacaktım. İdarecilere, öğretmenlere, öğrencilerime…

Kanıtlamak için de diğer kentlerde ve önceki okulumda olduğu gibi çok çalışmam gerekiyordu. Görev yaptığım her ilde, okulda, çalışmalarım övgüyle karşılanırdı. Özenle hazırladığım anma ve kutlama töreni programlarım beğenilir, korolarım ilde örnek gösterilirdi… Eğitim enstitüsü ve öğretmen okulunda çalışırken; en görkemli ulusal bayram kutlaması olan 19 Mayıs törenlerinde; beden eğitimi öğretmenlerinin hazırladığı, kız ve erkek öğrencilerin hareketlerinin müziğini canlı okul orkestrası ile yönetirdim. İl çapındaki protokolün katıldığı 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü törenlerinde, karma koro ile dört sesli İstiklâl Marşı ve marşlar söyletirdim. Pırıl pırıl sesli öğrencilerimin söylediği İstiklâl Marşı bile alkış alırdı. Oysa 10 Kasım törenlerinde alkış olmazdı. 

İldeki törenler ile sınırlı değildi çalışmalarım elbette. Ya okullardakiler…  Çocuklara; birlikte çalışma, tek yürek, duygularla şarkı söyleme bilinci kazandırmak için çok sesli ve halk müziği koroları kurmak; güzel sanatlara, müziğe ilgilerini artırmak, yarışma coşkusu yaratmak için de sınıflar arası koro yarışmaları düzenlemek; çalgı toplulukları, bağlama gurubu oluşturmak; açıklamalı klasik müzik dinletmek... Severek yaptığım çalışmalardandı.

Hafta içi dersten sonra, cumartesi hatta pazar günü de koro ve orkestra çalıştırırdım. Okula götürmek zorunda kaldığım küçücük çocuklarım, çalışma gruplarımızın sevimli maskotu olmuşlardı adeta.

Derslerimde de iyi bir öğretmen olabilmekti tüm çabam. Benim için öğrencilerim değerliydi, derslerimin özü sevgiyle yoğrulmuştu. Bir denetim sonunda, müfettiş okul müdürümüze gülümseyerek; “Hoca Hanım okulun değil, bölgenin en iyi, en başarılı müzik öğretmeni. Ne denli övünseniz öğretmeninizle yeridir!” dediğinde, müdür bey kıvançla, mutlulukla bakmıştı, kızı gibi değer verdiği gencecik öğretmenine…

Orta okul ve lise öğrencilerinin bir arada öğrenim gördüğü okula atanmıştım. Burada üç müzik öğretmeni olmuştuk. Karı koca olan arkadaşlar “Koro işi senin, biz yorulduk, biraz dinlenmek istiyoruz!” demiş; beni görevlendirmişlerdi! Ve benden kıdemli idi her ikisi de. Sevdiğim iş olunca ‘hayır’ demek aklıma bile gelmemişti.

Müzik odasını üç öğretmen arkadaş dönüşümlü kullanacaktık. Henüz okulun olanaklarını, çalışma koşullarını bilmiyordum, ama koro kurmalıydım; mutlaka. Öğrencilerimiz; ders biter bitmez okuldan aceleyle çıkıyor, dershanelere, özel derslerine gidiyorlardı. Sosyal çalışmalara ayıracak zamanları yoktu. En önemli sorunum zamandı. Değişik sınıflardan oluşturduğum koroda her birine uyacak gün ve saat ayarlamak güçtü. Ders dışındaki çalışmalar için onların zamanını, isteklerini göz önüne alarak programı yapmak zorundaydım. Bu okuldaki ders dışı çalışmalarına çocuklarımı getirmem de gerekmiyordu. Artık büyümüş, ilkokula başlamışlardı. Rahatlamıştım! Öğrencilerimle, zaman kavramı olmaksızın çalışma yapabilecektim!..  

İlk hafta yeni girdiğim her sınıfın özelliğini tanımaya çalışırken bunları düşünüyordum 

Perşembe günüydü. Son iki saat 5 Edebiyat E sınıfına dersim vardı. Üç gündür olumsuz şeyler anlatıyordu derse girip çıkan öğretmen arkadaşlar. Çoğu iki yıllıktı öğrencilerin. Değişik şubelerin sınıfta kalanlarıyla oluşturulan toplama bir sınıftı. “Yeni sınıflarında kendilerini kanıtlama yarışındalar, biraz dayanın arkadaşlar.” diyordu; müdür yardımcıları sevgili Siral Tuncay anaç haliyle.

Sınıfa giderken bildiğim bu kadardı. Bir de kızı erkeği, öğretmeni çıldırtan çocukların varlığı... Kaygılı, kafamda bin bir soruyla yürüyordum koridorda.

Öğretmen zili çalarken sınıfın kapısındaydım. Zamanında derse girmeliydim ki öğrencilerimden de aynı duyarlılığı beklemeliydim. ‘Kimi dersler sözle değil davranışla verilebilir’ demiştim; öğretmenliğe başlarken ve ilke edinmiştim. Öğrencilerden beklediğim iyi davranışlar, bende gördüklerinin yansıması olmalıydı. Ceketimin düğmesini henüz iliklemiştim kapıyı açarken.

Gördüklerim inanılır gibi değildi! Ders zili çalmamış, teneffüs sürüyordu adeta. Sınıfın çoğu ayakta, sıraların arasında dolaşıyor, herkes yüksek sesle konuşuyor bir curcunadır gidiyordu. Beni gören birkaç kişi yerine oturdu, diğerleri umursamadan, gelirse gelsin dercesine; kafasını çevirip konuşmayı, dolaşmayı sürdürdü. Sonbaharın yazdan kalma günlerinden biriydi. Güneşin ısıttığı sınıfta çoğu ceketler çıkartılmış, gömleklerin kolu dirseğe dek kıvrılmış, kravatlar ya yok ya da omuzlardaydı. Kaygılanmakta haklıydım. Sinirden kanım çekilmiş gibiydi. Sürpriz değildi gördüklerim ya, yaşamak bir başka oluyordu. Hazırlıklıydım, ama böylesi fazlaydı!.. Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” film değil, gerçekti ve ben o sınıfta dersteydim… Müzik dersinde; öğretmenle ve dersle gırgır mı geçilir, ciddi ciddi konu mu işlenir kararı verilecekti. Okula yeni atanan genç öğretmeni, ilk derste kendilerince sınıyorlardı. 

Sınıfın ortasına gelince durup, kısa bir süre sabırla bekledikten sonra...

Günaydın! dedim. Ardından kendimi tanıttım duyulur duyulmaz sesle. Ön sırada oturanlar dışında, gürültüden kimse duymadı, anlamadı elbette. Duyanlar karşılık verdi. Biraz sonra. O da ne? Konuşmalar birdenbire kesiliverdi. Bekledikleri gibi bağırıp çağırmamıştım. Şaşırmışlardı sanırım. İstediğim olmuş, dikkatlerini çekebilmiştim. Ses kesilince bu kez yüksek sesle tüm sınıfa seslenerek yineledim sözlerimi. İsteksizce yanıtladılar! Kısa bir tanışmadan sonra derse geçtim.

 İstiklâl Marşı’nı seslendirip güzel şarkı söylemek için; doğru, anlaşılır, güzel Türkçe konuşmanın önemini vurgulayarak derse başladım… Yıllardır bayrak törenlerinde söyledikleri marşın sözlerini ezbere bilemeyenler bile vardı; yazık ki! Dersten çıkış zili çaldığında, çoğunun ‘oooh!’ dediğini duyar gibi olmuştum. Kendinden emin tavırlı, ne istediğini bilen, dersinde uyutmayacak, disiplinli müzik öğretmeninden hoşlanmadıklarına adım gibi emindim. Çok zorlanacaktım bu sınıfta anlaşılan. Başarılı öğretmen, zorlukları yenebilmeyi bilendir. Önce; ilk gençlik çağındaki bu çocukları kazanmalıyım. Gençlerin eğitimi için psikolog gibi davranmalı onlara zaman tanıyıp bana güvenmelerini sağmalıyım. Kupkuru ders işleyip, şarkı söylemek, söyletmek değildi amacım. Gençleri eğitmek, yaşama hazırlamaktı. Demek bu sınıfta müzik öğretiminden daha çok yorulacaktım kişilik eğitimi için, dedim; kendi kendime. Sınıftan ter içinde, sırılsıklam ama Başaracağım inancıyla çıkarken.

***

Bir ders yılı bitmiş, notlar idareye verilmişti. Son hafta derslerini söyleşiye ayırmıştım. Girdiğim sınıflarda, yıl boyu düzeylerine uygun programı uygulamıştım. Ama bu son dersin konusu aynıydı her sınıfta. Önce ben, sonra söz isteyenler ders yılını değerlendiriyorduk.

5 Edebiyat E sınıfının son dersine girerken, coşkuluydum. Kapıyı açar açmaz ayağa kalktılar.

Günaydıııın! Günaydıın! Her günün mutlu olsuuun! şarkısıyla selamladım neşe içinde.

Günaydın öğretmenim! dediler; güler yüzle. Yerlerine oturdular.

İlk dersin aksine, mayıs sonu sıcağına karşın erkeklerin hepsi ceketli ve kravatlıydı. Giyimleriyle bana bir şeyler anlatıyor gibiydiler. Başkan yoklamayı yapmıştı. Ne güzel! Sınıf tamdı. Bu son dersimiz ne yapıyoruz merakı vardı gözlerinde. Konuşmaya başladım:

İlk başlarda bana duydukları güvensizlikten, gösterdikleri tepki nedeniyle sınıflarında ders yapmanın zorluğundan; derse geç gelmeyi alışkanlık edinenlerin, ders dinleme, derse katılma, ödev yapmanın yük sayıldığı anlayışta olanların çokluğundan söz ettim önce. Sonra da müzik ve diğer derslerde sınıf geçmek için gösterdikleri çabalarından, başarılarından; özel görüşmelerde bana iletildiği için bildiğim, aileleri ve arkadaş ilişkilerindeki sevecenliklerinden, kişiliklerindeki olumlu değişimden, gelişmeden ve iyileşmelerden söz ederek sürdürdüm. Ve tüm bunlardan duyduğum memnuniyeti belirterek bitirdim konuşmamı.

Sonra; yaşamdan, sorunlarından, gelecekle ilgili beklentilerinden, konuştuk birlikte.   

En sonunda; yıl boyu ders yaptıkları müzik öğretmenlerini yazılı ya da sözlü eleştirmelerini istedim. Aynı hataları yapmamam için bu eleştirilerin çok önemli olduğunu da vurgulayarak... Son dersimizdi. Son sınıfta; istesem de derslerine giremeyebilir, öğretmenleri olmayabilirdim. Ama öğretmenliğim sürecekti. Son dersimiz olsa da...

Birden sessizleşti sınıf. Çıt çıkarmadan birbirlerinin yüzüne baktılar bir süre. Sonra…

Alkıştan inliyordu sınıf… Şaşırmıştım! Birbirimize, sevgi dolu gözlerle bakıyorduk… İyi ki ders bitiş zili çalmıştı.

Gözlerimden boşanan yaşları göstermemeye çalışarak fırladım sınıftan; hiçbir şey söyleyemeden. Mutluluk göz yaşlarımla... 

Emekliliği çoktan gelmiş müdür yardımcısı Siral Hanım koridorun sonundaki odasından çıkmış, şaşkın bir yüzle sınıfa doğru koşarak geliyordu. “Bunca yıllık meslek yaşamımda böyle bir şeyi ilk kez yaşıyorum! Bu denli disiplinli bir öğretmensin! Ne yaptın çocuklara böylesi bir alkışı almak için?  Bu sorunlu, yaramaz sınıfa ne oldu, bugüne nasıl geldiler? Nasıl geldiniz?”

Nasıl mı gelmiştik bugüne? 

Zoru başarmış; yüreklerindeki doğruyu, iyiyi, güzeli bulmuştuk birlikte.

Sevgiyle.        18.11.2022     


Ahmet Yılmaz Tuncer
CADDE

 
Dün gece bir rüyanın ortasında
Geçiyordum hayatın ortasından
Kırılmış birçok dal yerlerde
Ve kapısı kapalı bir oda
Ortasındayım odanın
Oturuyorum bir masanın başında
Konuşmuyor masa benimle
Sandalye dersen
O da kendince bir hallerde
Çıkıyorum birden sokaklara
Koşuyorum caddelerin ortasında
Caddenin bir yanında
Senin ahın
Bir yanında benim ahım
Biri bir yana diğeri bir yana
Çekip duruyor kalıyorum
Caddenin tam ortasında
Cadde bakıyor bana
Ben caddeye
Keşke bilseydim
Bir rüyanın ortasında
Kaldığımı gelmezdi aklıma sensizliğim 


Sevgi Erol Öçal
GÖKYÜZÜNDE  YÜRÜYORUM

 
gökyüzünde yürüyorum kırışık bir denizin düşsüz dalgalarıyla
ürkek çocukluğumun  çizik suskunluğuna
sevinçlerim kar tanesi  eriyor
toprak damlı evlerin yalnızlığında
savruk  sessizliğim  arnavut  kaldırımlı sokağın çığlıklarında
paslı bir güneş yağıyor
ahşap çerçevelerin ıslak aralığına
siyah gecelerde yıldızlar kayıyor
tütmeyen bacaların kuytu ayazına
gökkuşağı oluyorum aysız karanlığın gri sabahlarına
gökyüzünde yürüyorum  kırışık bir deniz uçuyor kuş kanadında
ayın soğuk gölgeleri güneşsiz yüzümde
sallanıyor yeryüzü  masum çocukluğumda
 

Emel Yelkenci Saral
KARA KİRAZ EĞLENCESİ

O gün Efe'nin doğum günüydü. Efe, köydeki bütün arkadaşlarını doğum gününe çağırmıştı. Sabah erkenden uyandı. Anne babasıyla hazırlıklara başlayacaklardı. Annesine seslendi:

“Anneee, pastamı hazırlamaya başlayalım mı?”

“Günaydın Efeciğim. Elektrik kesik, fırını çalıştıramayız, biraz bekleyelim.” dedi annesi.

Efe'nin canı sıkılmıştı. Annesinin yanına gitti:

“Off! Ne kadar şanssızım.”

“Öyle düşünme.” dedi annesi, Efe'nin başını okşayarak. “Biraz bekleyelim. Daha zamanımız var. Şimdi kahvaltımızı yapalım. Belki bu arada elektrik gelir.”

Kahvaltı bitmiş, elektrik hâlâ gelmemişti. Babası köydeki elektrik görevlisini arayarak elektriğin ne zaman gelebileceğini sordu. Görevli, arıza olduğunu, onarımın uzun süreceğini söyledi. Efe'nin canı daha da sıkıldı:

“Bak, Efeciğim!” dedi annesi. “Hiç canını sıkma. Sana çok güzel bir doğum günü pastası yapacağım.”

“Ama nasıll?.. Elektrik yook.”

“Elektrik yoksa pasta tenceremiz vaar!” dedi annesi. “Onunla ocakta pişirebiliriz.”

Efe, pasta tenceresini hiç görmemişti. Annesini şaşkınlıkla dinledi:

“Önceleri köyümüzde elektrik yoktu. O yıllarda pasta tenceresi kullanırdık.”

Efe, merakla annesini izliyordu. Annesi, sık kullanmadığı kap kacağı koyduğu mutfak dolabından tencereyi çıkardı. Kapağını açtı. Kapağın üstünde küçük, yuvarlak bir cam vardı. Merakı daha da arttı Efe’nin. Eğilip tencerenin içine baktı. Tencerenin orta yerinde bir tepecik yükseliyordu. Tepeciğin ortası, el girecek kadar delikti. Annesi tencereyi kulplarından tutup kaldırdı. Altından bir kap daha çıktı. Kabın içinde kül vardı. Tencere, bu kabın üzerine oturtuluyordu.

“Bu kül, kekin ağır ağır pişmesini sağlıyor. Böylece kekin içi hamur kalmıyor.” dedi annesi. Veee kek malzemelerini çırpıp tencereye döktü. Tencereyi ocağa koydu. Efe'ye bir kap vererek bahçeden biraz çilek toplamasını istedi.

Efe bahçeye çıktığında babası üzüm çardağının altını düzenliyordu. İki masayı birleştirmiş ayaklarını dengelemeye çalışıyordu. Yer düz olmadığı için masalardan birinin ayağı yukarıda kalıyordu: “Haydi, bana bir tahta parçası bul.” dedi babası.

Efe, odunluktan bir tahta parçası bulup getirdi. Babası tahta parçasını masanın ayağının altına koyarak masanın dengede durmasını sağladı. Sonra sandalyeleri masanın etrafına dizmeye başladı. Efe babasına yardım etmeye çalıştı ama sandalyeler çok ağırdı. Babası ona teşekkür etti.

Efe, çilekleri toplayıp annesine götürdü. Kekin pişmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Annesi bir taraftan pastanın kremasını hazırlamaya başladı:

“Kreması kakaolu mu olsun vanilyalı mı?” diye sordu Efe'ye. Efe, kakaolu olmasını istedi.

“Keki kontrol etmeliyim.” dedi annesi. Tencerenin üstündeki camdan baktı. “Tamamdır.” dedi. “Üstü pembeleşmiş.” Ocağı söndürdü. “Soğuyunca açarız.” dedi.

Bu arada diğer işlerine devam etti.

Kek soğuyunca onu düz bir tabağa aldı. Efe, keki görünce çok şaşırdı:

“Ama annee, bunun ortası delik. Mumları nereye dikeceğiz?”

“Hımm... Bir çözüm buluruz.” dedi annesi. “Deliğin etrafına diksek...”

“Olmaaz...” dedi Efe. Çirkin görünür. Ben, mumların ortada olmasını istiyorum.”

“Pekii, düşünelim bakalım.” dedi annesi.

Düşünürken Efe'nin gözüne rafta duran çay fincanı ilişti:

“Buldummm!” diye bağırdı sevinçle.

O sırada babası içeri girdi:

“Neyi buldun Arşimet?” dedi. “Suyun kaldırma kuvvetini mi?”

“Yaa, babaa... Çok komiksin. Mumları pastanın üzerine nasıl dikeceğimi buldum. Fincan tabağına dikip tabağı pastanın ortasına koyacağım.

“Tamam işte, öyle güzel olur.”

“Ama mumları tabağın üstünde nasıl durduracağım?”

“Kolaay...” dedi babası. Bir mum aldı, fitilini yaktı. Mumu tabağın üzerine eğdi. Bu sırada bir damla mum tabağa düştü. Babası mumu bu damlanın üstüne oturttu. Mum sabitlenmişti. Efe, ellerini çırptı:

“Ne akıllısın babaa...” dedi.

“Senden geçmiş galiba.” dedi babası gülerek. Bu şekilde mumları dikti fincan tabağına. Efe, mumları saydı:

“Altı tane.” dedi.

“Bugün altı yaşına girdin.” dedi annesi gülümseyerek. Bu arada pastanın kremasını sürmüş, üstünü çileklerle süslemişti. Babası mum tabağını pastanın ortasına yerleştirdi:

“Çok şık oldu.” dedi.

Efe ve annesi de çok beğendiler.

“Haydi, acele edelim.” dedi annesi. Arkadaşların gelmek üzeredir.”

Çardağın altındaki masaların üstüne örtü serdiler. Tabak, bardak, çatal ve bıçakları masaya taşıdılar. Sofrayı donattılar. Annesi dünden hazırlayıp soğuttuğu erik şırasını sürahiye koyup getirdi. İşte, her şey hazırdı.

 “Gidip üstümüzü değiştirelim.” dedi annesi.

Ellerini, yüzlerini yıkayıp temiz giysilerini giydiler. Çiçek gibi olmuşlardı. Efe, pencereden dışarı baktı:

“Arkadaşlarım geliyor!” dedi heyecanla ve bahçeye fırladı. 

Anne babası da bahçeye çıkıp konukları karşıladılar. Gelenler Ezgi ve Pınar’dı. Ezgi’nin annesi gözleme göndermişti, Pınar’ın annesi de sarma… Onları da masaya koydular.

Diğer arkadaşları da gelmeye başlamıştı.

“Herkes geldi mi?” dedi Efe’nin annesi. “Pastayı getireceğim.”

Birbirlerine baktılar. Tuna, Gülcay, Serkan, Sevgin, Pınar, Soner, Mehmet, Ezgi, Evrim, Nuran, Esen buradaydı.

“Necati yok!” dedi Mehmet.

“Biraz bekleyelim.” dediler.

Necati, Efe’nin doğum gününü unutmamıştı. Evlerinin önündeki kiraz ağacına çıkmış, bir sepet kara kiraz toplamıştı. Kara kiraz bu, durur mu! Necati’nin tişörtünü benek benek boyayıvermişti. Necati aceleyle tişörtünü değiştirmiş, kiraz sepetini kaptığı gibi yola düşmüştü.

Necati’yi ilk gören Tuna oldu:

“İşte geliyor!” diyerek arkadaşlarına duyurdu.

Necati yaklaşınca çocuklar hep bir ağızdan:

“Aaa! Tişörtünü ters giymişsin.” demezler mi!

Necati üstüne baktı, yanakları pembeleşti.

“Haydi, bugün ters tişört modası olsun.” dedi Efe’nin annesi. Tişörtlü çocuklar, tişörtlerini çıkarıp ters giydiler. Bu çok hoşlarına gitti. Necati’nin de yüzü güldü. Elindeki kiraz sepetini Efe’ye uzattı. Efe, ona teşekkür etti. 

“Necati geldiğine göre kutlama başlasın!” dedi Efe’nin babası.

Annesi pastayı getirdi, babası mumları yaktı, Efe sevinçle üfledi. Arkadaşları Efe’yi alkışladılar, kutladılar. İkram edilen her şeyden yediler.

Efe’nin babası kirazları yıkayıp tabak tabak getirdi:

Çocuklar, kara kirazlardan yedikçe

Ağızları, parmakları kara kiraz oldu.

Pınar dokundu yanağına,

“Gamzeli oldum.” dedi, baksanıza.

Serkan, kondurdu iki kaşının arasına,

Sevgin, “Hintli oldun.” dedi ona.

Gülcay, Tuna’ya kedi bıyığı çizdi.

Soner, Mehmet’i zebra yaptı.

Nuran, Evrim’e leopar benekleri kondurdu.

Esen, uğur böceği oldu.

Efe, sevimli bir dalmaçyalı…

Sevgin zürafa,

Ezgi kelebek,

Nuran bir tavşan,

Soner at,

Gülcay koala,

Necati çil horoz…

Hopppp, herkes rolüne göre davranınca bir cümbüş çıktı ortaya.

Öyle eğlendiler ki havanın kararmak üzere olduğunu anlamadılar.

Efe’nin babası bol bol fotoğraflarını çekti onlar oynarken. Kara kiraz eğlencesi, unutulmaz bir gün yaşattı çocuklara. Evlerine dağılırken gülücükler vardı yüzlerinde.

 

İbrahim Şaşma
RUH COĞRAFYAMIN ZEYTİNLİKLERİ 

 
Adresi sevda onun, barış diye sorulur.
Ne bir nazı var bize ne kahrı ne tafrası.
Zeytin ile taçlanır, zeytin ile kurulur,
Hem gariban sofrası hem şahların sofrası.
 
Güvercinler su taşır, zeytinliğe aşk ile.
Alsın başını barış, aşka yürüsün diye.
Karşısında mahcuptur inci tanesi bile.
Zeytin dünya yüzünde, en nurani hediye.
 
Yârimin gözlerine sıfat oldu yakıştı.
Elimdeki tespihin, imamesi zeytindi.
Yeri geldi taneydi, yeri geldi akıştı.
Tanrının hediyesi, gökten zembille indi.
 
Ege’nin sultan soyu, üstünde yeşil kaftan.
Cümle canlar önünde, saygı ile eğildi.
Kibri yok, kahrı yoktu, anladım bizim saftan.
Hiçbir nimet böylesi, aşktan yana değildi.
 
Bıçakların çiziği, yüzünde âdem izi.
Kin tutmadı ne garip, varıp lezzete durdu.
Ezildi taş içinde, yine şaşırttı bizi,
Afiyete buladı, dört yandan ana yurdu.
 
Bir tek tanede sıhhat, bakir bir lezzet saklı.
Lügatimde her biri, gönlümde sıradağdır.
Bulur elbet huzuru, âdem yorarsa aklı;
Mutluluğun gözyaşı, akan şu sızma yağdır
 
İnsanlık tarihinde bütün ağaçların ilki,
Ölümsüz iksiri, bereketti bolluktu.
Mevlâna dergâhında, erenler aşı belki,
Yunus’un heybesinde taşıdığı yolluktu.
 
Durur tükenir hayat, deniz geri çekilir.
Zeytin ağaçlarının vazgeçtikleri yerde.
Önde zeytin ağacı, ardında yâr dikilir.
Birisi dert açar bende, biri dermandır derde.
 
Ve insanlık zeytinle, bir tufanın ardından
Güvercin kanadında, yeniden doğuyordu.
Sınırlar kalkar iken bir bilgenin yurdundan,
Cümle kin cümle ateş, zeytinde soğuyordu.
 
Herkül’ün silahıydı, Sezar’ın zafer tacı.
Kırılsa bir tek dalı, bana bir taş dokunur.
O bir sevgi bilgesi, cümle derdin ilacı;
Zeytin diye yazılır, barış diye okunur. 


Murat Halıcı
SANKİ

 
Silelim bu şehri haritadan
Ve şunu da, şunu da
Eğreti duran dağları da
Ki özgürlük koksun kır çiçekleri
Kör topal ilerlemesin mayın tarlalarında kelimeler
Ve sen umuda benziyorsun sanki
Bir sana seriyorum yüreğimi
 
Dönüp duruyorum bir rulet masasında
Kendime bile kazandıramadan
Sızlatıyor burnumu cesedimin kokusu
Tabutuma koyun üç beş neon da
Şakacı adamdı desinler
En ciddi günü bugün
Ve sen hayata benziyorsun sanki
Bir sana eriyorum sürekli
 
Kendini kaybetmek
Bilinmeyenleri ararken
Peki bulmak ne demek?
Buldum mu aradım mı hep seni?
Hiçbir tarih kitabı yazmayacak bu çabayı
Ve sen bana benziyorsun sanki
Biraz var, biraz yok

 

Osman Akçay
GÖZLERİN BULUŞUR SENİNİM DİYE

 
Durmasın ellerin bu kadar ırak
Gözlerin buluşur seninim diye
Gönlünü ömrünce gönlüme bırak
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
 
Sevginle kamaşır göz bebeklerim
Sesini duymasam dert öbeklerim
Nikâh günümüzü senden beklerim
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
 
Sensizlik sevdiğim ölümden beter
Bu kadar yalnızlık elbette yeter
Yüreğim sadece aşkını ister
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
 
Kalbindir hüznümün bir tek ilacı
Sensiz her anımda çekerim acı
Durmadan işlesin sevda sayacı
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
 
Sevdiğim ömrümce yanımda olsun
Nazarlar değmesin varsa kaybolsun
Şipşirin bakışı içime dolsun
Gözlerin buluşur seninim diye
Bakışın doluşur kesinim diye
 

Nilüfer Uçar
KİTABIN SESİ

  “Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.“ Franz Kafka        

Aydınlanmanın fitilini ateşlemesi, sosyal ve siyasal yapının oluşması, kültürel eşiğin aşılması; kitabın asi gücünün sonucudur. Düşünce evrensel dinamiklere duyarlı olmalı ki ileriye, daha güzele kapı aralansın. Kitap, kültürel miras, toplumun aynası, sanatsal ifade biçimidir. Dil bilinci özgür düşünmenin temel unsurudur. Yol göstericiliğinden dolayı erkler pek hoşlanmaz kitaplardan. Çünkü okuyan; sorgular, hesap sorar, neden, niçin, nasıllarla gelişmeleri irdeler.

Gelecek kuşakların yetiştirilmesinden kitabın katkısı yadsınamayacak kadar önemlidir. Hz. Ali, “Çocuklarınızı bugün için değil, yarınlar için yetiştirin. Çünkü onlar sizinle aynı çağı yaşamayacaklar” der. Tarihsel süreçte, okuma ve yazma sadece seçkin kesimlere aitti. Okuyan insanın düşüncesi, fikri değişir, eleştirel düşünür, bağımlı değil bağımsızdır. Kendi özgür iradesine güvenir ve düşüncesine göre karar verme yetisine sahip olur.

Değişmeyen beyin kirlenir, işlevselliğini yitirir, dar alanda kalmaya mahkûmdur. Öğrenmenin, okumanın sonu yoktur, olmamalı da. Kültürler, uygarlıklar, ilerleme-atılımlar, bilinmeze giden yolda ışığı yakalama, çağlara açılacak kapıları aralama ve daha nicesi için; kitap varsa var olur.

Kitabın yaşamımıza girişi ve tarihi sürecine bakılırsa hiç de kolay bugünlere gelinmediğine tanık olunur.

Yazının icadından günümüze kadar farklı malzemelerden yararlanılmıştır. Kil tabletler, mağara duvarları, ostrakon yüzeyleri, keten bezler, fildişi, kemikler, bambu, papirüs sayfaları, parşömen, çeşitli deriler ve ipek levhalar; kâğıdın yapımına kadar kullanılan malzemelerden bazılarıdır. Yaklaşık 5000 yıl önce Sümerler tarafında bulunan yazı, kitapların doğum günü, tarihi çağların başlangıcıdır. Çivi yazısıyla başlayan süreç çeşitli alfabelerle yazılmışlardır. Fenike, Yunan, Hitit, Sümer, Tibet, Sami, Orhun, İbrani, Süryani (Arami), Göktürk, Uygur, Kiril, Grek, Latin alfabesi ve diğerleri… İlk alfabe MÖ 1200 yılında Fenike alfabesidir. Hepsi bilginin, dilin gücüne dayanır. İlk kutsal metinler, MÖ III. yüzyılda yazıya aktarılan Rigveda, kadim kutsal kitapların en eskilerinden biridir. Tanrıya övgü ve şükranlarını sunmak için yazılmış ilahiler ve toplumsal yaşama dair bilgiler içerir.

Dünyanın ilk kitabı, MS 868 yılında yazılan “Diamond Sutra” kitabı kıssalar, öğütler, Buda öğretileri içerir. Kore’de, 1377’de Goryeo Hanedanlığı döneminde mekanik baskıyla üretilen en eski kitap “Jikji” bir bakıma “Büyük Budist Rahiplerin Zen Öğretileri Antolojisi”dir. Kore diliyle yazılmış Paris’te sergileniyor.

Matbaanın icadında önce kitaplar elle yazılırdı. El yazması kitaplar kütüphanelerde cevher gibi korunmaktalar. Kitaplar uygarlığın beşiği, çağların eşiğidir. Tarih, coğrafya, sosyal ve kültürel aktarımların ana kaynağı olduğu gibi; mizah, şiir, roman, masal, ninni, destan, söylence ve nice edebi yazıları kuşaklara taşıyan kaynaklardır.

Victor Hugo; “İsyan, iktidarı bırakmayan hükümetlerin/diktatörlerin korkusudur,” sözü kitap ve okumanın önemini anlatır. İsyan bilinçli toplumların eylemidir. Bilgi güçtür, özgürlüğün dilidir.

Tarihi akış içinde pek çok ülkede kitaplar yasaklanmış, yakılmış, imha edilmiştir.

Nazi Alman Öğrenci Birliği, 10 Mayıs 1933’te edebî anlamda ateşle temizle ya da “arınma” havası yaratmak adına ulus çapında 25.000 cilt kitabı çeşitli bahaneler öne sürerek yaktılar. İçlerinde; Bertolt Brecht, Karl Marx, Arthur Schnitzler, Thomas Mann, Erich Maria Remarque, Jack London, Albert Einstein, Franz Werfel, Stefan Zweig ve Ernest Hemingway gibi pek çok yazarın kitapları topluca yakıldı.

Bilgi hazinesi olan, papirüslere yazılarak rulo şeklinde saklanan yaklaşık 900,000 el yazması Antik Çağa ait pek çok eser İskenderiye Kütüphanesi’nde bir araya getirmiştir.  Arşimet, Herophilos, Hypetia, Eratosthenes, Batlamyus, Öklid, Hippokrates, Platon, Socrates ve daha birçok düşünür filozof, tabip ve matematikçinin eserlerinin yer aldığı bu devasa kütüphane  çeşitli bahanelerle yakıldı.

Asurbanipal Kütüphanesi, Antik Yakın Doğunun günümüze ulaşan en büyük kütüphanesidir(MÖ.625). Bu kütüphanede günümüze ulaşan en önemli eserler Yaradılış ve Gılgamış Destanı’dır. Babilliler, İskitler ve eski bir İran halkı olan Medlerden oluşan bir koalisyon tarafından yakıldı.      

Johannes Gutenberg, matbaayı 1450’de icat etmesiyle kitap basımı kolaylaşsa da Osmanlı İmparatorluğu’nda günah diye yasaklandı. Ancak 16 Aralık 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından kurulabildi. Belirli kitaplara izin verilmiş ve  sınırlı sayıda kitap basılmıştır. Türkiye genelinde 2021 yılında 1 Milli Kütüphane, 1252 halk kütüphanesi, 612 üniversite kütüphanesi ve 32 bin 690 örgün ve yaygın eğitim kurumu kütüphanesi mevcuttur.

Kadim dostlarımız kitaplar, düşün dünyamızın mihenk taşlarıdır. “Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.” Şubat 2025

 

Mehmet Rayman
GÖRÜNTÜ

 
dilimin altı gonca
yolları görünce sökülür
dizimin yamalıkları
üstümüzden geçen kamyonların
içinde ne var bilemedik gitti
 
evlerin sıvası hiç dayanmıyor
çok etkili buraların yağmuru
gözümü sakınsam kaşlarım ıslanıyor
üzmedim kendimi desem yalan olur
yaprakların rüzgarı geçti beni
 
hep olgun düşer dutlar
ilk yazımız sabrın şekeri
güneşin sabahçı tıpırtıları
dağınık düştüm sulara
dudakların böğürtlen moru
yanakların açık rüzgara
 
bir şarkı değilmiş hayatımız
türküsüne bağlamış atını
arkadan gelen tayfa hiç tanımıyor
denizin üstüne çıkan bulutların köpüğünü
şarılşakrak havuzun görüntüsü 

 

KENT MEKTUPLARI
Hazırlayan: Seçkin Zengin

 

Hayrettin Geçkin
KENT DÜŞLERİ

 

Ben bu yazıyı bir insana gönderdim
Ben bu yazıyı  mektup yerine bir kente
Ben bu yazı kendime gönderdim
Kendime mektup yerine 

Sana deneyüstü bir şeyden söz edeceğim. Ama sen deneyebilirsin. İşini kolaylaştırmak için N.G. Çernişevskiy’in şu sözünü yanında bulundur: “Yaşamı bozan neyse, güzelliği bozan da odur..."

Delisi oldum
Hangi kente gittimse
Yaşamayı hak etmek için orda
Çünkü delileri azalan bir kentin
Duyarlıkları azalır yoksa 

Gelelim sözünü ettiğim şeye: Çanakkale’nin sanat, edebiyat ve kültür kenti olmasını istediğini dünyanın yüzüne karşı haykırabilirsin. Bir barış kenti ve bir turizm kenti olmasını… Yüzünü Ege Denizi’ne, Çanakkale Boğazı’na ya da Kazdağları’na dönerek yapabilirsin bunu örneğin. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe… Bilinenlerin ötesine doğru uzatarak boynunu. Boyunu sonraya, sonsuza doğru… Taammüden hem de… Aldırma düşlerin deneyüstü olduğuna.

Gerçek acı, ama gerçek şu: Çanakkale ne sanat ve kültür kenti olabilmiş şimdiye kadar ne de  barış ve turizm kenti… Bunu gözlemiş olman gerek. Italo Calvino der ki “Öğeleri, onları birbirine bağlayan bir mantık olmaksızın bir iç kuraldan, bir perspektif, bir hikâyeden yoksun bir şekilde yığılmış kentleri, düşlenebilir kentlerin sayısından düşmek gerekir.” Sahi ne dersin, düşlenebilir bir kent haline gelebilir mi Çanakkale?

“Neden olmasın” diye başlamak gerek bence. Her şeyden önce dünya edebiyatının en önemli beslenme kaynakları arasındaki Homeros’un ayak bastığı topraklar buralar. Homeros’un ayak izlerini takip ederek dünyaya gitmek mümkün belki de buradan. Deneyüstünün deneye dönüştüğünü bir düşün. Gittiğin yerlerden bir dünya kenti haline gelmiş/getirilmiş Çanakkale’ye dönmek de mümkün diye getir aklına. Başka bir Çanakkale’nin mümkün olduğunu yani.

Bir kenti görünür kılacak, geleceğe taşıyacak olan beton yığınları değil kuşkusuz. Kültürüdür, sanatıdır. Kültür ve sanattan beslenen insan yapısıdır. Yaşadıkların bunu öğretmiş olmalı sana. Ciddi anlamda Çanakkale’de bunlar eksik ya da şimdiye kadar alınan yol, ancak bir arpa boyu… Fazlası yok. Bunu sen de görüyorsun. Bu tespiti yapmazsan daha baştan Çanakkale’ye karşı ikiyüzlülük yapmış olursun. Neden mi? Çünkü Çanakkale’yi aşkın, edebiyatın ve sanatın incelttiği bir dünya kenti olarak düşleyemezsin her şeyden önce. Deneyler de deneyüstü şeyler de düşlerle başlar. Soyut olan somutlanır devamında da. İmkansıza koşular, ulaşılmazlıkla bitsin diye yapılmaz ki. Öyle değil mi? Don Kişot bir saçmalık mı?

Aklıma geldi de söylüyorum: Mülksüzler’in yazarı Ursula Le Guin’in şöyle diyor: “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak.” Haksız mı?

Burası Atina, Berlin, Prag, Bogota, Floransa, Louisiana, St. Petersburg, Paris, Roma, Londra veya İstanbul gibi kentlerden biri değil. Onlardan biri olması içinse dünyadaki yüzlerce, binlerce kentten daha avantajlı bana kalırsa. Düşün ve şaşır istersen. Çünkü Çanakkale bir tarih denizi ve bir kültürler müzesi… Bunu ne çok konuştuk aslında seninle. Filozoflar yaşamış bu kentte, Geçmişte bilgeler okulu bile kurulmuş, Epikür (Epikuros) hemşerimiz. Az şey mi?

Çok ama çok önemli bir şey daha: Atatürk, 1934 yılında 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümü törenlerinde Anzak askerlerinin annelerine yönelik,  bütün dünyanın ilgisini çeken, insan duyarlılıklarını tutuşturan şu konuşmayı da bu topraklarda yapmış: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”

Atatürk’ün Anzak askerlerinin annelerine yönelik sözlerini; bu kenti, bu toprakları dünya kültürlerinin ortak evi yapma çağrısı olarak da anlamak gerekmez mi sence? Hem böyle bir şey burasını savaş güzellemesi yapılan kent olmaktan kurtarmaz mı? Geçmişe bir tepeden bir vadiye bakar gibi bakmamızı da kolaylaştırmaz mı hem?

Şimdinin içinden bakmak/geçmişe

Geleceğe şimdinin içinden

Yepyeni bir akılla

Bin bir akılla 

Sözün geldiği yer şurası: Çanakkale’yi bütün kültürlerin sergilendiği bir dünya evi olarak düşleyerek işe başlanabilir demek ki. Aşkın, edebiyatın ve sanatın içinden süzülerek oluşan bir dünya kenti olarak... Çanakkale’nin bunu gerçek kılacak dinamikleri de var üstelik. Ama hiçbir zaman işin kolayına kaçmak yok. Bunun için baş başa, düş düşe vermek gerek önce . Önce yol hazırlığı yapmak, yola çıkmak... Böyle düşünürsen; her yaştan, her düşten, her düşünceden ve her kültürden insanın ortak yapımı bir dünya kenti Çanakkale canlanabilir gözünde. Duyguların deney üstü olduğunu bu dediklerimle karıştırma şimdi.

Bildik bir öykü şöyle: İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük acılarla, büyük tahribatlarla ve büyük bir ruh çöküntüsüyle çıkan Almanya, içinde bulunduğu travmadan kurtulabilmek için hastane, tiyatro ve opera binaları yapmakla işe başlar. Bu rasgele ve sıradan bir durum değil. Kesinlikle değil.

Almanya demişken aklıma geldi: 17 Ağustos Depremi sonrasında Kocaeli Üniversitesi’yle dayanışma koşullarını yaratmak için Türkiye’ye gelen, depremin yol açtığı yaraların sarılmasına katkı vermek amacıyla Bremen Üniversitesi’yle Kocaeli Üniversitesi’nin kardeş üniversite olmasına aracılık eden Profesör Klaus Liebe-Harkort’in şu sözleri bana çok çarpıcı gelmişti: “Bir kenti depreme karşı korunaklı ve sağlam bir hale getirmek istiyorsanız öncelikle o kente sanat evleri, kültür evleri kuracaksınız; tiyatro ve opera binalarınız olacak; şairlerinizi, yazarlarınızı, ressamlarınızı, kısaca tüm sanatçılarınızı ve sanat üreten merkezlerinizi koruma altına alacaksınız; onların sanatsal faaliyetlerini özgürce yürütmelerine olanak sağlayacaksınız.”

Cehalet deprem değil de nedir? Cehalet açlık, yoksulluk, kıtlık değil de nedir? Cehalet toplumun kendisini  savaş yıkıntıları içinde bulması değil de nedir? Edebiyat ve sanat eğitiminden geçmemiş/ geçirilmemiş kentlerde, ülkelerde barış nasıl barış, kardeşlik ne biçim kardeşlik, dostluk hangi dostluk... Sanat ve edebiyat eğitiminden geçmemiş/geçirilmemiş ülkeler, kentler gelecek yapımına ne kadar omuz verebilir? Klaus Liebe-Harkort’in yukarıdaki ifadesi salt depreme karşı alınacak önlemleri ya da yapılacak işleri koymuyor ki önümüze. Akıl çölleşmesinin önüne geçecek bir yol değil mi bu sence de?

Belki de düşsüzlüğümüzden kurtulmanın bir yolu vardır.

Ne dersin

Kuşatılmışlığımızdan, kıstırılmışlığımızdan kurtulmanın bir yolu

Öyküsüzlüğümüzden, şiirsizliğimizden…

Kendine soracağın soru şudur bana kalırsa: Ben bu işin neresinden başlayabilirim, neresinden tutabilirim? Yanıtı kolaylaştırmak için şu söylenebilir: İnsan gerek öncelikle bu işe. İnsanı aramak gerek öyleyse. Ve sonra da insanı insana taşımak… Karanfil kokusuna dizilmek ve geleceğe dokunmak böylece. Daha önce de konuşmuştuk: İnsanı aramak için işe önce kendinden başlayacaksın. Göreceksin ki sen varsan başkaları da var.

Örneğin aklı tasarlanmamış hayata sığmayan bir düşbazla karşılaş sokağın birinde, bir yol ağzında ya da bilmem nerede. Adil, demokratik, özgürlükçü kent düşleri kuran bir düşbazla... Oturacak bir yer bul ve arkana yaslan sonra da gözlerini kapa, duyarlıklarını açık tut ama. Bakalım onun düşlerinden neler sıçrayacak senin düşlerine:

“Gelecek beklenen bir şey değil. Yapılan bir şey aslında, yaratılan bir şey... Kitabın aydınlığı, yaşamın aydınlığına katıldığında daha bir anlamlı hale gelebilirmiş demek ki her şey. Düşler de düşünceler de gelişebilirmiş meğer. Ki karşınızdaki böyle bir kent manzarası.

Suyun ve rüzgârın kentinde ağırlıyor seni hayat. Denize ve kuş seslerine sıfır evlerden birinin balkonundasın. Gülen insanlar evde, pazarda; mutlu insanlar işte, sokakta, parkta, bahçede. Bir orkestrayı andıran hayata bürünmüş kent. Bir ilkellik üstünden modernleşme. Dokusunu bozmadan hiçbir şeyin. Ölü kıyılarda martı çığlıklarına toslamıyor çocuk yüzleri baksana. Kıyılarda yağmalanma korkusu diye bir şey yok. Doğayla bir sevgili yakınlığı ki sorma. Ne yapılıyorsa, nasıl yapılıyorsa birlikte yapılıyor. Kitap kuyrukları iş arama kuyruklarının yerine. Adil, demokratik ve özgürlükçü bir kent. Çocuklar düşünme derslerinde. Üniversiteler, bilim evleri, spor merkezleri sizin için. Tek bir zeytin dalı yalnız değil bu kentte. Kendini gerçekleştirmeyen tek bir insan yok. Eğlence yerleri seni bekliyor… Tiyatrolar, sinemalar… Resim ve heykel sergileri… Şiir bahçeleri, öykü evleri seni… Yakında karnavallar varmış, yakında çeşit çeşit fuarlar. Burası bir dünya evi, dolaşıyor sokaklarında dünyalı insanlar. Burası sanatın ve edebiyatın incelttiği bir dünya evi.”

Benim fikrimi soruyorsan, olur bunlar: Yapılır, yaratılır. Soyutun somutu mu desem! Deneyüstünün deneye dönüşmesi mi! Sanki aha dalda elma, Elimizi uzatsak, koparıp alacakmışız gibi. Fakat şimdilik kollarımız yetişmiyor.

Benim fikrimi soruyorsan olmaz bunlar: Hiçbir şeye karışmayan, hiçbir şeye ses çıkarmayan, sorup sorgulamayan, geçmişiyle yüzleşemeyen, gelecek tasarımı yapamayanlarla olmaz… Herkesi düşman bilen, tek tip ve daima kahraman olanlarla olmaz. Parsellenen hayatlardan kendilerine hisseler umanlarla da olmaz. Anlamayanlardan oluşan ve birilerine keyif veren kalabalıklardan olmaz.

Bu dediklerimi mi soruyorsan olur bunlar olur. Ama önce bu kenti yanlış sevmekten vaz geçmek gerek.

Bu dediklerimi soruyorsan bir benle olmaz. Ben bir kişilik fırtına, bir kum tanesi sadece. Ama işe yararım, küçük küçük kum taneleri, kum tepeleri, kum dağları ve kum fırtınaları koparmada.

Bir de sen. Çünkü sensiz olmaz. Bir de kitabın aydınlığı katıldı mı yaşamın aydınlığına…

Beni ararsan
Uzak değilim sana
Bir düşte konaklamaktayım
Birkaç yıldız ötede 

Lafı uzatmadan söyleyeyim: Yapılacak ne varsa bilgimiz, birikimimiz dahası vicdanımız kadardır.

Sahi nerdeyse unutacaktım: Düşbazın söyledikleri bitmemişti. Ben araya girdim. Kendini yeniden onun dediklerine bırak. Yüzünü yarınlara daldır:

“Belleği olmalı bir kentin. Duyarlılıkları olup bitene karşı. Şairleri olmalı... Sarkmalı dizeleri gelecek zamanlara. Çekip gitseler, müthiş bir diş ağrısı tutmalı kenti, deprem korkuları geçirmeli, uyku girmemeli gözüne.

Belleği olmalı bir kentin. Kim bilir, kaç yüzyıl sonrasının güneş gözlü çocukları, yırtıp geçmede kullanmalı zamanı; dizelerden elde ettikleri bir ışıkla, zorlu bir kazı sonucu.

Hiçbir renk, sığmamalı sevincine. Gökteki yerine dönmeli kuş yuvaları. Uçurtmalar, gülüşünü kıskanmalı çocukların.

Belleği olmalı bir kentin. Düşleriyle hafifleyebilmeli. Koca bir atlas gibi açılmalı önünde tasarladığı dünyalar.

Bir kentin düşünürleri olmalı

Bir kentin yazarları, ressamları, mimarları

Bir kentin belleği olmalı.”

 

Berrin Aydın
ÇOCUKLUĞUMUN GÖZLERİ

 

Gözünü sevdiğim İstanbul'um,

Merhaba. Nasılsın diye soracağım ama bana çok kızgın olabileceğini düşündüğümden biraz çekiniyorum. Sen de haklısın biliyorum. Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli. Vardır benim hatırladığım bir sekiz yılı.

Kızma gözünü sevdiğim. İnan o kadar büyük bir coşkuyla özledim ki seni ve o her biri ayrı muhteşem evlatlarını...

Hele ki ilk göz ağrın, en hüzünlü ezgin Balat'ı. Onu bir ayrı severim, sen de bilirsin. Ama şimdi, doğrusunu konuşmak gerekirse, sen de çok ihmal ettin onu be. Yıllarca yok saydın, görmezden geldin, kaderine, yalnızlığına, kimsesizliğine terk ettin. Aslında kendince haklıydın. Genç ve yeniyetme evlatlarınla uğraşıyordun o sıralar fazlaca. Neyse ki fark ettin Balat'ın kıymeti harbiyesini. Hoş ben de suçluyum. Senin kadar ben de ihmal ettim onu. Onunla bir başladım ben yokuş aşağı koşmaya, öyle de gitti hayat bu yaşa kadar. Elini vicdanına koy, inan yeni yeni öğreniyorum yokuş yukarı çıkmayı. Şimdi nasıl güzel tırmanırım, biliyor musun onun o en dik yokuşlarını bile. İyice çökmüş, beli bükülmüş ama toparlanacak, hatta toparlanıyor. Ben inanıyorum ona. Sen de inan.

Ya o caaaanım kızın, güzeller güzeli Üsküdar. Hazerfen bile göğe kanat açmışken, onun sinesiyle kucaklamış tekrar yeryüzünü. Kız Kulesi'nin nazlı gelini Üsküdar. Hep sessiz, hep çekingendi her zaman, öyle değil mi?

Tophane'ye öfkeliymişsin bu aralar duyduğuma göre. Haklısın, haklısın da. O, hep biraz delişmen, deli dolu değil miydi zaten tabiatı gereği. Laf dinlemiyor ki. Dinlese bir, kaç kere söyledim, her önüne gelenle arkadaş olma diye. Evsiz, barksız kim varsa alıyor sırtlarına, koynunda uyutuyor. Sen yine de yüreğini ferah tut, er ya da geç fark edecektir tarihten bugüne kadar uzanan asil değerini.

Beyefendi, halim, sakin Kadıköy. Hiç değişmedi değil mi? Hala terbiyeli bir lise öğrencisi gibi. Laf aramızda denizi de içlerinde en muhteşem o yansıtıyor.

Biliyor musun cancağızım. En güzel ezan sesi Süleymaniye'den yükseliyor semaya. Ama benden haber et o Beyazıt Meydanı’na çok kızgınım ona. Sahafların çoğunu kovalamış yanı başından. Hatırlıyor musun dayımla gelmiştik ilk onun yanına. Sen pek övmüştün git mutlaka diye. Siyah beyaz bir çizgi roman almıştım, sayfaları sarı, soluk, eskinin de eskisi, geçmişin kokusunu tüm küfüyle yansıtan.

Dayım kızmıştı hatta. Ala ala bunu mu aldın diye. Hala duruyor kitaplığımda. Daha sarı, daha soluk ve daha çok küf kokuyor. Beyazıt hatırlamaz belki de beni. Dile kolay tam kırk üç yıl önceydi çünkü.

Nedir o Beyoğlu'nun perişanlığı, o Galata'nın çaresizliği. Hiççç kusura bakma. Sensin bunlara sebep. Kim gelip çalsa kapını, aldın yüreğine. Bunun en büyük zararını da onlar çekti. Üvey dedin, öteki dedin, benden demedin, özellikle Beyoğlu'na. O hep Pera idi senin için. Oysa işgalin hüzünlü yazgısı, bir altı eylül güzünün talanı vardı onun soylu yüreğinde. Görmedin, hâlâ da görmüyorsun. Tüm bunlara rağmen farkında mısın, en ünlü isimleri hep o ağırladı sofrasında. Ah İstanbul'um.

Ah! Kızma bana ama suçlusun bu konuda.

Vefa nasıl? O güzel bozalarını yapmaya devam ediyor mu? Ne yalan söyleyeyim ben onun en çok bol tanımı, sıcak mı sıcak saleplerini seviyordum.

Bana kızgınsın biliyorum. Çok ihmal ettim seni. Ama ne dünya yükleriyle uğraştım bu süreçte, anlatsam inanmazsın belki.

Kapalıçarşı'nın dehlizlerinde, geçmişin ruhlarının fısıltısını duyarak ne çok dolaşırdım anneannemle bilirsin. Çokkk uzun zaman oldu, o fısıltıları duymayalı, o karanlık labirentleri dolaşmayalı.

Hareketli ve heyecanlı çocukların Mahmutpaşa ve Eminönü nasıl? İyiler mi? Çok selam et benden onlara. Sultanahmet meydanına, Eyüp Sultan'a, göz bebeğin Ayasofya'ya kucak dolusu selam et buralardan. Ha bu arada İstiklal Caddesi ile Taksim Meydanı'na söyle çok yakında gelip çay içeceğim onlarla.

Gözünü sevdiğim İstanbul'um. Uğruna ne kavga kıyamet koptu hatırlıyor musun? Bilirim senin gönlün Fatih’tedir amma uğruna nice sultanlar kapına dayanmadı mı? Az mı göğüsledin onların topunu, tüfeğini. Güzeldin be canımın içi. Kim istemezdi ki sana sahip olmayı. Hâlâ çok güzelsin be. Kurtulsan yüklerinden, şu ojeleri dökülmüş kırık tırnaklarını bir törpülesen, silip yenisini sürsen gör bak nasıl toparlanacaksın.

Ah canımın İstanbul köşesi.. Ne çok özledim seni bir bilsen. Ben bildiğin gibiyim. En büyük hayalim senin koynunda yaşamaktı, yaş almaktı biliyorsun. Olmadı.

Üzgünüm. Kim bilir belki bir zaman diliminde nasip olur bu hayalim.

Seni, çocuk gözlerimin özlemiyle kucaklıyorum. Seni, boğazın o hiçbir yerde olmayan kokusu ve her estiğinde içimi ürperten rüzgârıyla kucaklıyorum. Seni İstanbul yanımla sıkı sıkı kucaklıyorum canımın içi. Kaybolma hiçbir yerlere. Kara gözlü küçük kız, yara almış yetişkin gözleriyle görmek, görebilmek istiyor seni doyasıya. Selamlar olsun sana çocukluğumun en güzel hazinesi...

 

Filiz Özbay Mert
KADERİM, KEDERİM, HÜZNÜM ŞEHİR MANİSA’M

 

Kuru üzüm kokulum, mesir kokulum, mektubuma başlarken yazdığım hitaba üzülmeyesin sakın. Seni her zaman çok sevdim çok seviyorum. Ama sende bilirsin yaşarken neler çektiğimi, şimdi bu yaşımda dönüp bakınca kendime, seni de suçlamıyor değilim hani. Böldüğümüz, bölüştürdüğümüz zamanın milattan sonraki yirminci yüzyılının yetmişli, seksenli, doksanlı, iki binli, iki bin onlu yıllarında yaşadım senin kollarında.

Yetmişleri fotoğraf karesi gibi hatırlasam da seksenler ne güzeldi. Küçük bir kasabaydın sen. Zamana meydan okuyan mitolojik Spil Dağının eteklerinde, Lidyalıların, Hititlerin koştuğu topraklarında koştum bende. Fatih’in, Süleyman’ın, III. Murat’ın baktığı yerden baktım dağımıza. Merkez Efendi ile mesir macunu kardım Sultan Camii darüşşifasında, Mimar Sinan ile gezdim Muradiye Camii’ni. Osmanlı şehzadelerinin yattığı yirmi iki Sultanlar Türbesi yanında oynadım oyunlarımı. Bektaşi kadın evliyalar olan Yedi Kızlar Türbesinin kıyısından çıktım Ağlayan Kaya’nın yanına. Tanrıça Leto’nun gazabına uğrayıp on iki çocuğunu kaybedince Zeus tarafından acısı dinsin diye taşa çevrilmişti Niobe ve Ağlayan Kaya oluvermişti. Dümdüz, yemyeşil ovanda, asma bahçeleri içinde üzüm de topladım. Saruhanlı’nın ovasında gün ışımadan tütünde toplayıp, dizdim direklere. Gece yarısı kuruyan üzümler ıslanmasın diye üzerlerini örtmeye de koştum. Gerçi çocuklarının hepsini görmedim ama Turgutlu, Salihli, Soma, Akhisar, Demirci’yi de ayrı severim. İyi bak onlara emi.

Hatırlıyor musun, en çok Sultan Camii parkını severdim. Çocukluğum orda geçmişti. Özgürce koşardım yollarında. Karşıda Saruhan Bey Türbesi’nin bulunduğu park, alt tarafında Ulupark, bir de koşarak gittiğim Çaybaşı. Her yer dut ve çınar ağaçları doluydu. İzmir caddesi üzerindeki Gediz Yazlık Sineması; geceleri onun sesleri ile uyurduk. Pop Lıkır pastanesi ve Haduva pastanesinden alırdık en güzel dondurmalarımızı. Haduva’nın önünde Tarzan heykeline selam verirdik. Annem anlatırdı Tarzan’ı, Manisa’yı yemyeşil yapan oymuş. Bütün ağaçların bakımı ile de ilgilenirmiş. Dağdaki kulübesinde yaşar, yaz kış şortla dolaşırmış. Tanışmayı ne çok isterdim onunla. Şimdi Çatal mezarlığında sonsuz uykusunda.

İlk gençliğimde Alaybeyi’ne taşınmıştık. Sevememiştim orayı. Oysa anneannemin mahallesiydi ama o eski mermer taşlı, güzel kapılı, süs havuzlu bahçeleri olan evler yoktu artık mahallede. Çocuklar, torunlar; onlar yerine sevimsiz apartmanlar dikmişler ve daha çok ev sahibi olmuşlardı artık.

Biliyorum, üniversite yıllarımda sürekli İzmir’e gidip gelerek ihanet ettim sana. Ama şimdi görüyorum ki ben iki üç kilometrelik koynunda büyümüş, öyle görmüşüm dünyayı. Affet beni ama bu senin suçun değil. Sen kendin olarak o kadar güzel ve harikasın ki. Ben büyüdüm Manisa’m, büyümeye devam ediyorum senin ektiğin tohumlarımla. Sen hep böyle var ol. Sende büyüdün, kalabalıklaştın, modernleştin ama özünü hiç kaybetmedin. Atalarım, babam, anneannem, babaannem, bazı akraba ve arkadaşlarım senin koynunda yatıyorlar. Onlara iyi bak. Sonsuz Sevgilerimle…

 

KEMALETTİN TUĞCU
HAZIRLAYAN:SEÇKİN ZENGİN

 

“Kemalettin Tuğcu’nun üzerinizdeki olumlu ya da olumsuz etkisi var mıydı?”

 

Rahmi Ali (Batı Trakya/Yunanistan)
KISA BİR SORU UZUN BİR YANIT

 

Konuyla ilgileneceklerini tahmin ettiği kişilere böyle bir soru yöneltmiş Seçkin Zengin “facebook sayfasında”; aynı soruyu bana özel olarak da iletmiş. Önce şunu söyleyeyim. Kemalettin Tuğcu’nun hiçbir kitabını okumadım, ama öğrencilik ve ilk öğretmenlik yıllarımda kitapları en çok okunan bir yazar olduğunu biliyordum. Türk Çocuk Edebiyatının hemen herkes tarafından bilinen, tanınan, çok okunan anlamında bir nevi “Arabesk” yazarıydı. Türkiye’ye gittiğim 1950’yıllar ve sonrasında kitapçı vitrinlerinde ilk göze çarpan, Kemalettin Tuğcu adı ve onun kitaplarıydı. Öğretmenliğimin ilk yıllarında çocuklar okul çantalarında onun kitaplarını taşırlardı. Hatta öğretmen okulunda yaşları küçük bazı arkadaşlar onun kitaplarını ellerinden düşürmezlerdi. Yunanistan/Batı Trakya’daki ilkokul yıllarımda (1947–1953) ders kitapları dışında başka kitap görmedim, okumadım. Sadece büyüklerin kasabadan getirdikleri halk hikâyeleri kitaplarını (Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin) bilirdim. Bu kitaplardan bazı bölümleri büyüklerimize okuduğumu hatırlıyorum. Kısacası, benim bir çocuk kitapları okuma dönemim olmadı. Ne okuduysam, ilkokul ders kitaplarındaki bazı güzel, ilgi çekici metinler oldu. Onlar da daha çok Yunan Mitolojisinden uyarlanmış kısa hikâyelerdi.

Türkiye/Malatya-Akçadağ Öğretmen Okuluna geldiğimde (1954–55) doğrudan Abdullah Ziya Kozanoğlu, Esat Mahmut Karakurt, Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkant’ın kitaplarını okumaya başlamıştım. Okuduğum bu kitaplar, dolayısıyla yazarları, Türk Edebiyatı çevrelerince pek dikkate alınmasalar da söz konusu kitapların gençlere bir ‘okuma alışkanlığı’ kazandırdıkları, okumayı sevdirdikleri gerçeği apaçık ortadaydı. Aynı kaderi, belki de daha fazlasını Kemalettin Tuğcu ve dolayısıyla kitapları da yaşıyordu. Bu kitapları okurken çocuklar belki çok üzülüyorlardı, bazıları belki de gözyaşı döküyorlardı, hayata hep karamsar bakıyorlardı, ama bu sanal dünya içinde ayrımına varmadan hiç kuşkusuz güzel bir okuma alışkanlığı kazanıyorlardı. İçlerine bir kitap sevgisi yerleşiyordu. Kendimden çekilecek olursam devamında Çalıkuşu, İnce Memed, İhtiyar Balıkçı, Fareler ve İnsanlar vb. kitapları defalarca okumam, daha önce okuduğum o kitapların -Esat Mahmut, Kerime Nadir Külliyatı- bende uyandırdığı kitap sevgisi sayesinde olmuştur.

Kitaplarını okumamış olsam da –müzmin bir rahatsızlıktan dolayı- okula gidememiş, kendi kendini yetiştirmiş, bu arada 300’ün üstünde kitaba imzasını atmış bu yazar bende her zaman nedenini anlamadığım bir hayranlık uyandırmıştır. Belki de çocuklara yönelik bazı hikâye ve şiirler yazmamın ‘gizli ilham kaynağı’  kitapçı vitrinlerindeki o çağrışım dolu, kapakları renkli Kemalettin Tuğcu kitapları olmuştur; bilemezsin ki… Çünkü o yıllar içinde Türkiye’de başka bir çocuk yazarı adı söyle deseler –doğrusu- söyleyemezdim. Zaten o yıllarda “Türkiye’de adından söz ettirecek bir çocuk edebiyatı var mı, yok mu tartışması da sürüp gidiyordu. Türk Çocuk Edebiyatı çerçevesi içinde bir Jane Eyre, Polyana, Jul Verin Maceraları, Define Adası, Heidi, Küçük Kadınlar, Alice Harikalar Diyarında, Küçük Prens, Pinokyo, Andersen Masalları vb. kitaplar ayarında bir eseri hayal bile edemezdiniz ama ilerideki olası başarılı çocuk edebiyatı çalışmalarına cesaret verebilecek –üstelik kendi kendini yetiştirmiş- bir Kemalettin Tuğcu vardı. Onun bazı kitaplarından alınmış parçalarla uyarlanmış oldukça başarılı bir “Ayşecik” filmleri serisi ortaya çıkmış, yıllarca perdelerde zevkle, büyük beğeniyle izlenmişti. Evet, onu beğenen bazıları  “Çocuklara okumayı sevdiren usta”, “Çocuk edebiyatının usta kalemi”, Empati duygusunun ilk tohumlarını kalbime atmış mütevazı çocuk romancısı” diyerek överken, bazıları da “Çocukların okumaması gereken çocuk hikâyeleri yazan insan”, “kitaplarıyla çocukları ağlatan romancı” vb. sözlerle yerenler de olmuştur. Hatta bir ara kitapları bile yasaklanmıştır bildiğim kadarıyla. Ama varsın, olsun. Biz ne dersek diyelim, bu dünyadan bir Kemalettin Tuğcu geçti; unutulmaz, silinmez izler bırakarak… Bir de şunu ekleyeyim: O dönemin çocukları bizler –laf aramızda- güzel insanlardık… Kerime Nadir’in “Hıçkırık” adlı romanını hem okur hem ağlardık...

 

Mehmet Doğan Karakuş
YOKSUL YAŞAM

 

Çocukluğum yoksulluk içinde  geçti. Ekmek bile bulamadığımız günleri yaşadım desem Çukurovalı olarak; abartılı davrandığımı düşünmeyiniz lütfen. Kimsenin yaşamasını istemediğim bir ağalık zulmünü yaşamak da ayrı eziyettir.

''Size neden sahip çıkılmadı?'' derken kirvemin oğlu, sene 2019'du. Yaşadığım yıl ise yoklukları; 1951 - sürgit. Yani günümüzü de katalım; ölünceye dek böyle sürecek!

Us baylığımda oruç tuttuğum bir zamanı anımsarım. Dudaklarım dilik dilik yarık. Komşu oğlunun evindeyim. Okula gideceğiz hani. Taze yağ, bal sürülü közde kızarık ekmek ve ağzımın akan suyu dudaklarımın yarıkları arasına girdikçe sızısı beynime çakılı mıh benzeri acıları yaşatıyor. Bir kızarık ekmeğe bal, taze yağ sürüyor kadın, uzatıyor durumumu görünce;

 ''Sen de ye!'' diyor.

 Başım göğsümün üstüne düşüyor.

 ''Yiyemem!''

 ''Niye?''

 ''Oruçluyum!''

 ''Çocuğa oruç düşmez oğlum. Ye!''

 ''Yemem!''

 O an, dudak yarıklarına giren ağız ve burun, gözümden akan yaşlarla duyduğum acıyı bugün bile unutamam. Yani anlayacağınız, çinçik orucu tutmayı bile geri çevirdim. Çocuklara günah yazılmazmış!

 Böyle zamanlarda, nereden geçtiyse elime, Kemalettin Tuğcu kitapları geçti.

 Okudum.

 Okudukça bir ötekini, daha bir ötekini...

 Benzer acıları yaşamakla ötekilerin acılarını duydum.

 Zaman geçtikçe ''Neden'' dedim.

 1789 yılında Fransız Devriminde sorulan QUOI VADIS canlandı beynimde. Bu kez başka yapıtlara, sınıfsal içerikleri yazan yazarlara yöneldim. Zaman geldi, yazdıklarımı beğenmedim, yeniden yazdım. Betimler içinde sınıf kavgasını belirttim. Yazdım, yazmayı sürdürüyorum.

Kemalettin Tuğcu, sınıfsal konuları işlememde temel unsurdur. Bunu yadsıyamam. Yaşadığım yıllar, acılar, yoksulluk, hor görülmüşlük! Lise yıllarımda bir öğretmenimin ilerde yapmak istediklerimi anlatmamı istediğinde:

''Yarına taşıyacağım hayatım yok!'' (1970) dememin, altında ağalık zulmüne başkaldırıda bulunmamın etkisi çok büyüktü.

''Yapmaaa!'' diye, tüm vücuduyla sarsılan öğretmenimin haykırışı kulaklarımdadır. O ağalık, 1973 yılında peşimden Konya'ya gelmiş; Eğitim Enstitüsü'ne girmemi engellemiştir.

 Durumunuz orta halli, varsıl, bir eliniz yağda, bir eliniz baldaysa; değil Kemalettin Tuğcu yapıtları, dünyanın en tutarlı yazar, düşünür, kuramcılarının size sınıfsal boyut kazandıracağını sanmam. Yalnızca birkaç söz, anlatı, betimsel derinlikten dem vurur.

''Ben de okudum, biliyorum canım!'' havasına sokar. Bir şey kazandırmaz.

Yazmak bir özellik, san'at olsa da herkesin bilmesi gereken;

''Yaşamayan yazamaz!'' ilkesini beynine kazıması gerek.

Kemalettin Tuğcu okumak, benzerlik taşıyan hayatımı, toplumu, düzeni, sömürüyü, sömürene karşı ilkeli duruşu, örgütlü olmayı, yok ve yoksulluğa karşı koymayı beynime kazımıştır.

 Yadsımam olası değil.

 

Hatice Eğilmez Kaya
ÇOCUKLUK ARKADAŞIM KEMALETTİN TUĞCU

 

Kemalettin Tuğcu, 1902 yılında İstanbul’da doğdu. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından kısa bir süre önce dünyaya geldi. Yerkürede emperyallerin dişleri kanlı bir şekilde dolaştıkları, ilk büyük paylaşım savaşının çıkmasına sayılı birkaç yılın kaldığı günlerde büyüyüp serpildi. Ülke derin bir hüznün pençesindeydi. Halk yokluk ve gelecek kaygısı ile sınanıyordu. Aydınlar ise devletin kurtuluşu için çare arayışındaydı. Pek de umutlu değillerdi üstelik çare bulma konusunda. Tuğcu ilk adımlarını düşe kalka atarken vatandaşı olduğu devlet sendeleye sendeleye sömürgecilerle varlık yokluk mücadelesine girişmişti. Fecri Ati şairleri tanık oldukları tablodan belirsiz bir “o beldeye” sığınıyorlardı.  Yorgun ve zayıf düşmüş bir devletin son kuşağı 20 yüzyılın başlarında kulakları sağır eden bir vaveyla ile tek tek doğuyorlardı. Yazarın varoluşunun farkına yeni yeni vardığı yıllar bütün dünyanın, özellikle Osmanlı Devleti’nin başına kâbus gibi çökmüştü. Kıtlık, salgın hastalıklar, toplu ölümler, sonu bilinmeyen savaşlar…

Böylesi bir girişi yapmamın nedeni biz seksen kuşağına hüznü çocuk yaşlarımızda tattıran bir yazarı anlama çabamdandır. Kemalettin Tuğcu ayrıca bedensel engelli bir kişiydi. Yeğeni Nemika Tuğcu amcasının hayatını anlattığı, “Sırça Köşkün Masalcısı” adlı eserinde;  Kemalettin Tuğcu’nun, Çengelköy’de, dedesinin köşkünde iki ayak tabanı içe dönük olarak doğduğunu yazar. Eve gelen bir çıkıkçı bebeğin ayaklarını bir tahtaya sarıp bir ay sonra düzeleceğini söylemiştir. “Sargıları açacak olursanız çocuk sakat kalır” diye de uyarmıştır. Babası eve geldiğinde oğlunun feryatlarını duyunca sargıları kesip atmıştır. Yıllar sonra Tuğcu bu olayı, “Babam merhametten mi yoksa ağlamama sinirlendiği için mi bilmem sargılarımı açmış, o yüzden sakat kaldım. Bu sakatlık yüzünden gençlik hayatımı yaşayamadım ve okula da gidemedim. Çünkü her iki ayağımda da yaralar açılır, aylarca yürüyemezdim. Ancak evin içinde dizlerimin üzerinde dolaşabiliyordum” diye betimler. Ne hazindir, yazar ilerleyen yaşlarında görme yetisini de yitirmiştir. Dış dünyaya küsen birinin kendi iç alemlerine dönmesi kadar doğal ne olabilir ki…

Nemika Tuğcu’nun kitabında anlatıldığına göre yazar sakatlığına neden olduğu düşüncesiyle babasına neredeyse ömür boyu nefret duymuştur. Ayaklarında açılan yaralar nedeniyle devam edemediği okuldan gelen sesleri, ağaçların arkasına saklanıp dinleyerek büyümüştür. Hayata kırgın başlamak bu olsa gerek. Tuğcu, kısa bir süre Galatasaray Lisesine devam etmişse de kendisiyle alay eden bir çocuğu ağaca yaslayıp boğazını nefessiz kalıncaya dek sıkmıştır.  Birileri elinden zor almışlardır o alaycı çocuğu. Hani Cemil Meriç “İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım” der ya. İşte tam da öyle, Kemalettin Tuğcu da yazarak hayata tutunmuştur. Çılgınca bir yazma alışkanlığıdır ondaki hem alışkanlık hem de daima açık, hiç mi hiç kapanmayan yaralara merhem. Ayağındaki sakatlık ömrü boyunca taşıdığı bir keder oldu Tuğcu için. Son derece hareketli bir ruh düşünün ve o ruha yetişemeyen ayaklar… 

Kemalettin Tuğcu yetişkinliğinde, sağlıklı insanlar gibi kendisini ve ailesini geçindirecek bir iş bulmuştur. Evlenmiş, güzel bir yuva kurmuş ve iki çocuk yetiştirmiştir. Fakat hayatının başında onu yakalayan büyük talihsizlik öfke, keder, derin bir hüzün halini beraberinde getirmiştir.   Tüm bunlar bir araya gelerek acı öyküler anlattırmıştır ona. Her şeye rağmen kendi kendini eğitebilmiştir Tuğcu. O yılların genel güçlü duruşudur ondaki. Yıkılan bir devletin enkazına, yeni kurulan bir devletin o muazzam neşesine tanık olma ayrıcalığıdır bu gücün nedeni. Eski yazıyı, Latin harfleriyle okuyup yazmayı ve Fransızcayı öğrenebilmiştir. Edindiği her yeni bilgi ve beceri ile hayata daha sıkı tutunmuştur. 1928 yılında Devlet Demiryollarında ambar memuru olarak işe başlamış, oradan da emekli olmuştur. Yine belirtmeliyiz ki 1902, 1996 yılları arasında süren bir ömre de imza atmıştır. Yakın Türkiye tarihidir bu… Aynı zamanda dünya için de organik hayatın sona erişinin başlangıç ve hızlı ilerleyiş yılları… İcat edilen sinema, radyo ve bilgisayar… Tanklar, gaz maskeleri, ağır öldürme makineleri, atom bombaları ve nükleer silahlar… 

Edebiyat araştırmacıları yazarın iki yüzü aşkın eserini listelemişlerdir. Bir tür yazı makinesidir Kemalettin Tuğcu.  Konuları ve kurguları birbirine neredeyse hiç benzemeyen fakat ortak temalarının keder olduğu insan öyküleri. Eserlerin bir ortak noktası da her birinin umudu barındırması ve hiçbirinin mutsuz sonla bitmemesidir. Onun kurguladığı hayatlar en eski masallar gibi iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandırırlar. Eser boyunca birçok çileye göğüs geren kahramanlar, eserin sonunda yaşlı gözlerini silerler, bizden de gözlerimizin yaşını silmemizi isterler. Tatlı bir gülümseme kalır ellerindeki kitabı kapatan okurlarının yüzlerinde. Ve kalplerinde adaletin yerini bulduğunu görmenin o tarifsiz sevinci. Sahi bir de Kemalettin Tuğcu kitaplarının sonlarında birer sözlük olurdu. Çocukların sözcük hazinelerine önemli bir katkıdır esasında, kitabın sonundaki sözlük düşüncesi. 

Ben Kemalettin Tuğcu okumaya babamın bana hediye ettiği Eskici Baba ile başladım. Eskici Baba’da yaşlı, kimsesiz ve mahallesi tarafından yalnızlığa mahkûm edilmiş bir adamın bir çocukla kurduğu dostluk anlatılıyordu. Önyargının kötü bir alışkanlık olması ve aile bağlarının önemi de… O yıllarda bizim gibi orta halli ailelerin çocuklarına kitap hediye etmek gibi bir lüksleri yoktu. Zorunlu gereksinimler ve bayramlar olmasa giysi de almazlardı. Hatta bu davranışı haklı çıkaran “Çocuğun yediği helal, giydiği haram!” sözünü atasözü haline getirmişlerdi. Onlara göre okuduklarımız haram değildi fakat kısıtlı bütçelerinin ve dar sosyal çevrelerinin izni olduğu oranda… Uzun yıllar babamın bana hediye ettiği o kitabı sakladım, sonra kime verdiğimi bile anımsamıyorum. Bugünlerde tek cimrilik yaptığım konudur birilerine ödünç kitap vermek…

Dedim ya öyle çok sık kitap alamazdık. Fakat birbirimizden ödünç kitaplar alır, birbirimize ödünç kitaplar verirdik. Ta ki o kitap iyice eskiyene kadar… Böylece daha çok kitap okuma şansımız olurdu. Okul kütüphaneleri de okuyacak kitap bulma konusunda bize yardımcı olurlardı. Benim İzmir Halk Kütüphanesi ve Milli Kütüphane ile tanışmam daha sonraları ortaokul ve lise dönemlerimde olmuştu. Tanıştığımı anımsadığım ilk yazardı Kemalettin Tuğcu. Uzunca sayılabilecek yıllar onun kitaplarını oradan buradan bulup okudum. Liseye geçtikten sonra Tuğcu’nun yazdıkları bana çocukça gelmeye başladı. Ne de olsa genç kızdım artık. Dünya klasiklerini okuyordum, çoktan iki gözüme camdan yapılmış iki göz eklemiştim. Her ne kadar artık Kemalettin Tuğcu okumuyorsam da onun sevgisi kalbime yerleşmişti. Hayatı da şöyle algılıyordum: Her şey çok kötü olsa bile bir gün mutlaka iyiye evrilecektir! Bu çocuksu hüsnü zanna Pollyanna’nın yardım paketinden çıkan koltuk değnekleri için sevinmesini de eklerseniz seksenlerin iyimser kızlarının dünya görüşlerini üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirsiniz.  

Tuğcu’nun kitaplarını okurken bir yandan kederlensem de diğer yandan tanımı güç bir duyguya kapılırdım. Hani şu çok bilindik “haline şükretme” duygusu var ya tam olarak o duygu… Hali vakti hiç de bozuk olmayan bir ailem vardı. Sağlıklı ve beni seven anne babam. Ara sıra çekiştiğim ablam ve ağabeyim. Evimiz bizimdi, bahçemizde bize ait bir tulumba, tulumbanın önünde de yaz günleri içine girdiğimiz küçük de olsa bir havuzumuz vardı. Dut ve erik ağaçlarımız da cabası. Ve bizim gibi ele güne muhtaç olmayan arkadaşlarımız. Oysa Kemalettin Tuğcu’nun eserlerinde çaresiz, savunmasız, sıkıntı içinde bunalan kahramanlar olurdu. Neyse ki biz onlardan değildik… 

Yüzünü hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım, farklı illerde yaşadığımız bir arkadaşımdı Kemalettin Tuğcu. Ona böylesine hazin öyküler anlattığı için hiç gönül koymadım. Ya da anlattıklarına inanmazlık yapmadım. Gözlerinin içine değilse de yazdığı satırlara bakarak onunla söyleştim. Şimdilerde pek ağlayamayan orta yaşlı bir kadınım. O zamanlar ne güzel ağladım sevgili yazar arkadaşım sayesinde. O benim ve aynı kuşaktan olduğum birçoğunun çocukluk arkadaşı. Bana hayatın acı ve tatlı yüzlerini bir arada öğrettiği için Kemalettin Tuğcu’ya minnettarım. Bizim anne babalarımız bize onun kitaplarını okuttular. Şimdikiler okutmazlar zannediyorum. Keşke okutsalar!

Aziz ruhuna selam ile…

 

Zeynep Kasap
KEMALETTİN TUĞCU’YA SAYGI SEVGİ VE ÖZLEMLE

 

İyi ki Okumuşum.

Kemalettin Tuğcu denilince içimi sıcacık bir duygu sarar. Onun kitaplarını görünce duyunca hepsini alıp bağrıma basasım gelir. Dört yüz kitabını okumadıysam da sayısını hatırlamadığım kadar çok kitabını okudum. Kendime dışarıdan baktığım zaman gördüğüm, eften püften şeylere ağlayan, ona buna öfke kusan, hayata küs, insanlara düşman biri olmadım.  Gayet normal, kendi ayakları üzerinde durabilen, (kendimi hiçbir zaman övmemişimdir ama burada Kemalettin Tuğcu’yu övmek istediğim için, bunu sonuna kadar hak ettiği için öveceğim) empati sahibi, yardımsever, merhametli, insan sever, hayvanları ve doğadaki tüm canlıları seven biriyim. Kötüler kötü diye iyi olmaktan iyi olmaya çalışmaktan vazgeçmeyen biriyim. Zorluklar karşısında mücadeleye devam edebilen, zor günlerin geçip iyi günlerinde gelebileceğine inanan biriyim.

Kemalettin Tuğcu’nun kitapları bana göre, bir çocuğa verilebilecek en mühim ders, en güzel hediyedir. Yazdığı eserlerin hemen hepsi içtenlikli, sade anlatımlıdır. Yazdığı kitapların çocuklara etkileri olmuş mudur? Kesinlikle.

Her şey önce ailede başlar. Peki ya sonra? Aile çevre arkadaşlar kitaplar. Kitap okumak hayatı değiştirir mi bilmem ama insanı geliştirir, değiştirir. Bedenin gelişimine önem verildiği kadar, ruhun, kalbin, karakterin gelişimine de önem verilmelidir.  İşte bu yüzden aile öğretmen çevre arkadaş olduğu kadar kitaplarda önemlidir. Elbette doğru kitaplar.

Türk edebiyatına dört yüz kadar eser kazandırmış usta yazarımız, koca bir neslin çocuklarına kitapları okumayı sevdirmiştir. Onun kitaplarıyla büyüyen yetişkinlere baktığım zaman büyük bir çoğunluğunun zorluklar karşısında kolayca pes etmeyen, çalışmaya öğrenmeye önem veren, kendisini olduğu kadar başkalarını da düşünen, empati sahibi, hayvana, insana, bitkiye her türlü canlıya karşı merhametli, ailenin, dostluğun ve elindekilerin kıymetini bilen büyüklerine ve kendinden önceki ustalara saygılı, sabırlı, derin düşünebilen birer insanlar olduklarını görüyorum. İşte tam da bu yüzden Kemalettin Tuğcu’nun kitapları doğru kitaptır.

Kitapları hüzünlü müydü? Evet. Ama sonu hep güzel biterdi. Çocuklara doğru olanı, olması gerekeni gösterirdi.

Ben Kemalettin Tuğcu’nun önce kitaplarını sevmiş, yaşadıkça daha çok okudukça onu daha iyi tanımış anlamış, anladıkça da sadece kitaplarını değil kendisini de çok sevmiştim.

Doğuştan engelli olduğundan dolayı uzun yıllarını evde yatakta geçirmiş ilkokula gidememiş, sokaklarda koşup oynayamamış, her şeyden mahrum kalmış ama asla pes etmemiş. Kendi çabalarıyla okumayı yazmayı öğrenmiş. Fransızcayı çeviri yapabilecek kadar öğrenmiş. Yüzlerce kitap yazmış, çeşitli işlerde çalışmış, harf devrimi sırasında Çengelköy’de esnafa yeni alfabeyi öğretmiş.

Kendisini, durmadan okuyarak, yazarak, çalışarak yetiştirmiş, hem de çok güzel yetiştirmiş olan Kemalettin Tuğcu’nun Türk edebiyatına ve çocuklarımızın karakter gelişimine katkısı yadsınamaz. Kemalettin Tuğcu hayatı boyunca yazdı, çeviriler yaptı, Ligor Bey adlı bir Rum yazarın  “Kimyayı Hayati” isimli kitabını yeni harflere çevirdi. Doğan Kardeş Dergisi’nde müdür ve Hayat Dergisi’nde çalışmış.

Kolejlerde okuyup kurstan kursa koşmamış. Yazmak onun için ekmek kadar su kadar önemli olduğu için yazmış. Yazmayı ve çocukları hep sevmiş. Ben edebiyatçıyım dememiş. Ön plana çıkıp kasıla kasıla gerinmemiş. Böyle olduğu halde çocuk edebiyatında en çok okunan yazar olmuş.      Çocuklar onu çok sevmiş. Onun kitaplarının yakaladığı tirajı döneminde başka bir kitap yakalayamamış.

Ne var ki yüksek edebiyatımız! Bir gün çıkıp ortaya bir söz atmış.

Kemalettin Tuğcu kitaplarını çocuklarınıza okutmayın!

Ben bunları ne zaman hangi yıl duydum hatırlamıyorum ama güçlü bir şok yaşadığımı hatırlıyorum. Allah Allah o kadar sevilen, o kadar severek okuduğum yeri gelip duygulandığım yeri gelip beni gülümseten Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarında ne varmış ki çocuklara okutulmamalıymış? Sonuçta ben dört yüz kitabının tamamını okumadım. Kaçırdığım atladığım bir şey mi var acaba diye o dönem epey araştırmıştım. Tek bulduğum şey “Kemalettin Tuğcu kitapları ağlatıyor. Çocuklarda travmaya yol açıyor, çocukları ağlatıyor.” bak sen.

Sosyal medya denilen bir şey var artık. Birilerini bir şeyleri karalamak ve peşinden onları yüzleri koşturmak çok kolay ne de olsa. Bir kişi veya bir grup ortaya bir söz atıyor, geri kalanlar, belki de  Kemalettin Tuğcu’nun belki de bir kitabını bile okumamış olanlarda onları alkışlıyor.

Travma denilen olay bu kadar basit bir olay mı? Bunları söyleyenler çocukluklarından bugüne hayatlarında hiç gerçek bir travmayla karşılaştılar mı acaba?

Kitaplarda hep pozitif şeyler olsun hep yoga mı yapsın çocuklar? Öyle mi öğrenecek iyiyi, kötüyü; yoksulu, zengini, emeği, adaleti.

Ayrıca ülkemizde televizyon dizilerinde programlarında her şey çok iyi çok güzel, daha bebeyken çocuğunuzun eline tutuşturduğunuz cep telefonlarında bilgisayarlarda izledikleri her şey toz pembe ama Kemalettin Tuğcu kitapları psikolojisi bozar.

Kemalettin Tuğcu kitaplarını okuyarak büyümüş biri olarak kendimde sağda solda bahsedilen öyle bir travma görmüyorum açıkçası. Bu yazıyı hazırlarken bir arkadaşıma sordum “Sen çocukken hiç Kemalettin Tuğcu okudun mu?”

Yok, dedi ben sevmiyorum onu. Okumadım ama sevmiyorum. Okumadığın bir yazarı nasıl sevmiyorsun? Çok acıklı dramatik şeylermiş onlar”

Eh yüksek edebiyatımız karar vermiş, tü kaka demiş. Yüksek edebiyat deyince aklıma Cemal Süreya’nın bir şiirinde yaptığı gönderme aklıma geldi.

“Bütün mimarlar yüksek, mühendislerde. Bir sen kaldın alçak mimar, ey Sinan Usta”

Kemalettin Tuğcu’muz da yüksek edebiyattan değildir. Çünkü kendisi her fırsatta edebiyatçı olmadığını sadece yazdığını yazmayı çok sevdiğini söylemiştir. O, çevreye insanlığa duyarlı çocukları doğayı yeryüzündeki her canlıyı seven iyi ve güzel olandan yana olan bir yazardı. Hiçbir gruplaşma içinde olmadı. Yaranmak uğruna kimselere yakın olmadı. Ne solcu oldu ne sağcı ne de yağcı. Tek idi. İşte tam da bu yüzden harcandı. Üstelik kitapları hala çok satıyordu ve yaşıyordu! Bir şeyler yapmak gerekiyordu!

Nihayetinde Kemalettin Tuğcu kitaplarının yasaklandığını ömrünün son yıllarında öğrendiğinde ağladı ve 1996 yılında öldü”

Ağladığını Mustafa Ruhi Şirin’in “Çocuklara Okumayı Sevdiren Bir Yazar Kemalettin Tuğcu İçin Vefa Ödevi” adlı günlüklerinden öğreniyoruz.

Resmi olarak bir yasaklanma yoktu. Ama birçok yerde başlıklar bu şekildeydi. Cadı avı başlamıştı. Karalama kampanyaları yapılıyor, bazı pedagoglarımız da buna destek veriyordu.

Çocukların psikolojisi bozulurmuş. Çocuklarımızın psikolojisi bozulur, çocuk bir birey diye diye büyüttüğünüz çocukların birçoğunu görüyoruz. Hayvana eziyet eden, insan sevmeyen, büyüğüne anasına babasına saygı göstermeyen, çuvalla paralar döküp anca iki üç şey öğretebildiğiniz, merhametsiz, bir tek ben en çok ben diyen çocuklarınızla gurur duyun. Ve ezin ezmeye devam edin kendi ayakları üzerinde durabilmeyi öğrenmiş kimseye yaltaklanmamış, hiç okula gitmeden okumayı yazmayı öğrenmiş, Fransızca öğrenmiş yetmemiş, Fransızca kitaplara çeviri yapıp edebiyatımıza hediye etmiş, yüzlerce kitabı edebiyatımıza kazandırmış, insan olmayı duyarlılığı gösteren öğreten Kemalettin Tuğcu ve onun gibi değerleri sizin safınızda değil insanın yanında yer aldıkları için, sizin yanınızda olmayanı ezmeye yok etmeye devam edin.

Ayakta alkışlamak gereken böyle bir ustayı böyle bir devi yermeye edebiyatımızdan silmeye çalışmak. Kemalettin Tuğcu kitaplarını okumaya başladığım zaman elimden bırakmazdım. Kitapları elbette beni çok etkilemiştir. Ama iyi yönde. İyi bir insan olmaktan vazgeçmemeyi, kötü günler olsa bile iyi ve güzel günlerinde gelebileceğini, kötü insanlar olduğu gibi iyi insanlarında olduğunu, başkalarının hakkını gözetmeyi öğretmiştir. Ve hissiyatı yüksek bir insan olmama muhakkak onun kitaplarının da katkısı olmuştur.

Hiç ağlamadan, azıcık bile hüzünlenmeden nasıl insan olabilir insan?  

Kemalettin Tuğcu okumuş çocuklar hayvanları sever, ailesinin kıymetini bilir, öğretmenine saygılıdır, yardımseverdir.  Diğer mesleklerde çalışan insanları küçük görmez. Adalet ve eşitlik duygusuna hissiyatına sahiptir.

Dönüp ardıma baktığım zaman, iyi ki Kemalettin Tuğcu kitaplarıyla tanışmış, onun kitaplarını okumuş onun kitaplarıyla büyümüşüm diyorum. Şimdi bol keseden, bazen hak ettiği yerlere gitse de  çoğu zaman keyfe göre  ödül verilenleri görüyorum da daha çok üzülüyorum adaletsizlikler için. Kemalettin Tuğcu yaşamı boyunca sadece bir kere ödül almış o da 93 yaşındayken.

Gerçi bunun onun için önemi yoktur. Onun ödülü onun kitaplarını sevenler ve saranlardır.

Sevgili Kemalettin Tuğcu ’muza, ilk edebiyat öğretmenlerimizden birine rahmet, saygı ve sevgiyle...

 

Mehmet Rayman
KEMALETTİN TUĞCU

 

Yıl 1973. İstanbul için ilk yıllarım. O sene üniversite soruları çalınmıştı.

Ankara’da girdiğimiz sınav Eylül’e kaldı böylece. Çok iyi geçti dediğimiz sınav soruları, o günün gazetesine düşmüştü bile. Umutlarımız yoksulluğun pençesinde can çekişirken, iş aramak için çocuk yaşta düştük yollara. Ankara, karanlık bir geceye girmişti. Biz savrulduk taşı toprağı altın dediklere şehre. Ankara çöküntü, her taraftan gelen kömür kokusu, kirli hava sanki peşimizden geliyordu. Yaşam iyice tıkandı. Serçelerin öldüğü, göz gözün görmediği dumanlı kara sarmalında kalmıştı başkentin sokakları.

Sabaha karşı, Harem sularında vapur homurtuları, sisli bir korkuyla indik otobüsten.

Yirmi beş kuruşluk jetonla geçtik Sirkeci’ye. Cağaloğlu Yokuşu belleğimizde basından beri.

Gazetelerin dergilerin çıkış yeri. Hiç eksik olmamıştır üstümüzdeki etkisi. Basın yayına yatkınlığımız buradan gelmekte. Gürün Han’dan girdik içeri. Kemalettin Tuğcu kitaplarını basan bir matbaa.

Camında kitap kapağı üzgün bir çocuk ağlamakta. Oraya buraya bakınıyordum. Orada çalışan çocuklar vardı. Arada bir girip çıkıp şakalaşıyorlar. En üst katta bulunan çaycıya sesleniyorlar. Üç beş çay geliyor hemen.

Konuşur olduk onlarla. Liseyi yeni bitirdiğimi söyledim. İş aradığımı ekledim bu ara. Bizden büyükçe duran uzun saçlı genç, gel bizimle alış deyince sevindim. İşte burada kesişti yolumuz.

Kemalettin Tuğcu kitaplarını okullara dağıtan bir basımevi. Beni yaşlı sakallı bir beyin odasına götürdüler. Uzun saçlı diğerlerine göre daha deneyimli genç, çok şakacı biriydi. Bizi geçersin kısa sürede der gibi takıldı bana. Oysa iyice benimsemişti işini. Belki ortaokuldan terkti.

Adam sorgudan geçirdi beni. Sonra zımbacı olarak başladım işe. Haftalık elli liralık iş buldum sevinciyle döndüm bizim köylülerin çalıştığı çini dükkanına. Hep sağa sola döndüm o gece.

Geldim gittim bir hafta boyunca. Baktım. Çay yemek derken elde kalmadı hafta sonu harçlığı. Ama kitaplara dokunma fırsatını yakaladım böylece. Benim görevim fasikülleri kapağına geçirip zımbalamaktı. Öğlen arası okuduğum kitapları beni çok etkilemişti. Yoksulluk, acıma duygusu ta o zamandan beri yerleşti yüreğime. Tuğcu hikayeleri, köy çocuklarının en ince kitaplarıydı. Okudukça gözleri doluyordu çocuğuna bakan anaların. Geniş bir okuyucu kitlesi vardı. Üvey baba, ekmek parası, sokak çocuğu, cambazın kızı, zavallı büyükbaba, yuvadan uzak, benim babam gibi hep acıklı konulara değinmiştir.  Çocuk yaşta ayaklarından kaynaklanan bir rahatsızlığın sonucu hep eve kapanmış. İçine kapanık bu durum onu yazmaya sürüklemiştir. Hiçbir engel eylememiş yazma hevesini.        

Merak uyandıran bir dili var. Yalın ve içten yazdığı için geniş bir okur kitlesine sahip.

Etkilediği birçok öykücü olduğunu sanıyorum. Benim üzerimdeki etkisi hiç yılmadan yazması.

Ezikliği üstünden atmasıyla, topluma daha yetkin bireyler kazandırması. Çocuk edebiyatını öne çıkaran biri olarak algıladım. Çok üretken bir yazar. O günlerde kaldırım üstü kitapçılarda satılan eserleri, bugün görünmez oldu. Konularına bakınca bugün içinde bulunduğumuz durum daha acı verici. Bunca zaman geçmesine karşın, insanların benciliği almış yürümüş. Kof bir kalabalık.

Öykümüzün de örtüştüğünü görenler olacaktır böylece.

 

Zübeyde Seven Turan
ÇOCUKLUĞUMDAKİ KEMALETTİN TUĞCU

 

Babamın görevi nedeniyle çocukluğum köylerde geçti. O yıllarda özellikle köylerde öyle kolay çocuk kitabı bulunmazdı. Babamın ve öğretmenimin (ikisi de köy enstitülüydü) çabalarıyla yine de kitapla erken buluşan azınlıktan olduğumu söylemeliyim. İlkokul yıllarımda Tentenleri saymazsak çocuk kitabı olarak Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla tanıştım.

Kemalettin Tuğcu bana göre çok iyi bir çocuk edebiyatçısıydı. Yapıtları üstü örtük duygularımızın sözcüsüydü. Ülkemde çok tanındığı dönemde bu alandaki kocaman bir boşluğu dolduruyordu. Deyim yerindeyse, “Tek kişilik bir orduydu.” Acıklı olayları öyküleştirirken, onları kendi süzgecinden süzer öyle sunardı çocuk okuruna. Doğrudan yaşamdan beslenirdi. Dokunduğu yaşamsal konuları özenle çekip çıkarırdı kalın örtülerin altından. O olayları, olayların kötü kahramanlarını ötekileştirmeye çalışırdı bence, bunu başarırdı da…

Yapıtlarının tamamında insan psikolojisi, pedagojik yan ağır basardı. Bununla en katı insanı bile kendi çizgisine çekmeyi başardığını söylemeliyim. Bu savımla onun edebiyattan ıradığını düşündüğüm anlaşılmasın; her ikisini de buluşturan bir kalemdir Kemalettin Tuğcu! Ayrıca sıradan okur hep kendinden bir şeyler bulurdu yapıtlarında.

Onun yapıtlarının önde koştuğu yıllarda, bir metin ne denli acıklıysa o denli başarılı sayılırdı. Bilenleriniz vardır, o yıllarda sokaklarda destan okuyucular gezerdi. Destanın en çok ağlatanı en iyisiydi. Bir de destanı sesi güzel birisi okursa, insanlar işini gücünü bırakır sonuna değin onu dinlemeye koşardı sokaklara. Dinlemek de ücretliydi. Herkes gönlünden kopan neyse okuyana biraz para verirdi. O dönemlerin ölçütü acıklılık derecesiydi.

Bugün bu yazıyı yazarken geçmişteki okumalarımın yaşamıma yansımalarını düşündüm. Özellikle Anadolu’daki idarecilik görevlerim sırasında insanlarla Tuğcu’nun yapıtlarındaki öğretinin etkisiyle daha yakın işletişimler kurabildiğimi düşünüyorum. Ayrıca eksiklerimize karşı direncimizi tetikleyen bir güç verendi yapıtları. Bütün acıklı anlatıların sonunda tutunmayı başarır. Okuru acıklı ortamlardan çekerek gün ışığına çıkarmayı unutmaz.

Onun, “Ben çocuklar için yazıyorum. Edebiyat yapmaya çalışmıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum,” söyleminde yüklü değil mi her şey?

Kemalettin Tuğcu’nun en önemli özelliği bence, ötekileştirileni itildiği kuytudan çekip gün ışığına çıkarma yetisidir. Ondandır, Tuğcu’yu özümseyerek okuyan nice çocuk okur, okuma alışkanlığı kazanırken özdeşim (empati) yapma yetisi de gelişmiştir. Okurları onun ötekine dönük aynasındaki yansımanın ayrımındadır.

Yarım yüzyıl Türk Çocuk Edebiyatına damgasını vurmuş bir kalem ustasıdır Kemalettin Tuğcu. Aynasındaki itilen, kakılan, tüketilen; yoksun ve yoksul insanlar bir dönemin fotoğrafıdır aslında. O, zaten var olan ve kanayan yaraları öne çıkarak toplumsal bir görevi yerine getirmiş; başka sınıfların o insanları ve insanlık hallerini görmelerini sağlamıştır.

Bugün ben de çocuğa yazan biri olarak, içimdeki yazma dürtüsünü tetiklediğini de paylaşmalıyım okuduğum yapıtlarının.

Kemalettin Tuğcu’ya bugünden bakmak, değişik yorumları da birlikte getirecektir. Bugünün koşullarında, geçmişe bakmadan Tuğcu’yu yermek çok adil gelmiyor bana.

Saygıyla anıyorum.

Selam olsun…

İZMİR/ 11 03 2025

 

Yaşar Özmen
DİLHAN

 (Dilhan, oldukça uzun nehir şiirdir. Birimler, şiirin aralarından alınmıştır.)

 (…)

Barut kokusu, çıkar soylusu, açlık sesi
            Ne günler ki cinsini yiyen çağın elbisesi
            Yüzer damarlarımı; ön dişleri keskin
                 Doğrar küflü neşter ağırlık merkezimi
Yedi delikli kent üstünde çıkar nefesi
                        Bunlar bizden değil; bu bizden tut elini.
İnsanlık görevi, yoksul kaderi, timsah gözyaşı  
Genç ölümlü gecekondulara
süslü mezar taşı
            Ah Dilhan masumiyet kürenen sokaklarda  
Vardır her ölümün bir kimliği bir de suç ortağı.
Kimilerinin canını ortaya koyduğu ülküler
Kimilerinin sürek pususu kurduğu kamu malı
            Bu devlet, bu insan, bu kara-deniz-hava      
Uydurulur yasaya kitaba, olmadı punduna
Verimlidir topraklarımız,
yemekle tükenmez ki Dilhan…
 
******
Baldırı çıplak öykülere inanılmaz Dilhan
            Dönen dolapların ruhuna
                         çekiç vuranlardanız
Her eylem kendinden çoook ötelere uzanır
       Tekdüze değil düşlediğin gibi;
                                    ucu kangren
     Umut vermek isterdim olur yeri olsaydı
       Çağın öfkesi işte;
            göründüğünden daha işveli
            Yüz yılın birikimi, tüm kapılarını sürgülemiş
       Dönmüş arkasını güneşe aya, tafra satar
                        Cehaletin ön tekeri,
                                    akla rehber olmuş sürgit
       Silmiş süpürmüş öç fırtınası bütün dağları
Elimi attığım her kara parçası
                                    ele geçirilmiş yazık
                        Uykumuz ne ağırmış Dilhan,
                                                           çöl ıssızlığı…
 
****
Güncelin uğultusu yüzümde alev alev
Ne zamandır izliyorum
karanlığın göz kırpışını
Beraat etmiş bir eşkıya soyluluğu
  Yapısöküm çabanın dengesiz kantarı
Üst üste yığıyor
            telve telve süzülen sarhoşluğu
Yıkılan her çağdaş yapının yanı başında
       Nöbetteyim tek başına,
                                    ağrılarım aygırlaşıyor
Ağzını büzüp susturacakmışım gibi boşluğu.
Salt güncelin sorunu değil ki bu Dilhan,
                                    göğsüm daralıyor.
Aklın tanrılara kurban edildiği günden beri
     Dönem dönem aymazlığın şimşir çubuğu
            Pamuk tenine kavgan yüzünü sürüyor… 
 
****
Nereden nereye bilir misin Dilhan?
     Menekşe gibi açan kızların gülüşünden
       Şark ezilmişliği üstüne kurulan cennete
                        Tahtırevan üstünde
                                    Güle oynaya gider gibiyiz.
Çağdaş dünyanın gümüş hançeriyle
       İnsanlık avına pek yakın günlerdeyiz.
            Kalsak ayrı bir dert,
                        gitsek bu kervan yolda bırakılmaz.
Kurduğumuz rota tuttuğumuz yol
Saçaklı bir coğrafyanın hışmına kurban
       Yalpasından belli
            bu eksen zorlamayla dönmez.
       Ah şu sunturlu zaman ve insan denen varlık
Aklını asmış da çöl yeline
       Akıl dilenir ondan bundan
            Ne dersen de, kılı kırk yarar da
                        olmaz böylesi körtapan.
(…)

 

Musa Öz
KATMERLERİN VE YERALTI ZENGİNLİKLERİN

 
Ah, o katmerlerin, uçurumların, o yeraltı zenginliklerin
 
Göğsü bağrı açık bir sonbahar dayanıyor yoksul kapımıza
Işımaz aydınlık içinde lamba, olmaz gölgesi de
Yazın hırpani keten gömleği, yalnızlık gibi bembeyazdır.
 
Türkçe bir sözcüğe takılsa mor menekşe, tökezlese
 
Ben ölürsem şapkamla ölürüm, ölünmez mi bir gelincik için
 
Ahşap evlerden sızan kızlar gibidir bu acı hatıralar
 
Masumiyet bitiyor, uyku saati gecikmiş kızlar kalıyor geriye
Tasalarını soyunuyor, bileziklerini ve beliklerini de
 
Örtüsüz ve acar bir şehvet buruşuyor ak topuklarında
 
Yorsa biraz kısrağını, iki dere geçince sönecek farları
 
Harmandalı bir devinim seğiriyor dizlerimin arasında
Beklemediği yerlerinden öpüyorum, çatal pınar, mor halı saha
Kasığıma gömdüğüm dinamitler, bekliyor avlunun tavını
 
Silahlarını kuşanıyor, tenhasında zehirli otların kokusu
 
Yasadışı işlerini kurguluyorum elmanın, büyülü kem izlerini
 
Örtüsüz ve acar bir şehvet buruşuyor ak topuklarında
 
Ah, o katmerlerin, uçurumların, o yeraltı zenginliklerinle
Türkçe bir sözcüğe takılsa mor menekşe tökezlese
 
Örtüsüz ve acar bir şehvet buruşuyor ak topuklarında
 
Yorsa biraz kısrağını, iki dere geçince sönecek farları